30 Haziran 2009 Salı

Çilek Yetiştirmek Tuhaf Bir Heyecanmış

Bak ne diyeceğim... İlk kez çilek yetiştirmenin tuhaf bir heyecanı oluyormuş biliyor musun? Madem köyde yaşıyorum. Yaz gelince köyün daha da köyüne çıkıyorum hatta. Hakkını vermeliyim. Kendi sebzemi ve meyvemi kendim yetiştirmeliyim. Dediiimmm... Dedim de kolay bir karar değil ki bu! Hayatımda bir kere bile çileğin reçelini yapmamış biri olarak çilek yetiştiriyorum, öyle mi? Bu durumum sizce komik mi? Yıllarca reçellerimizi hep annem yapardı. Bir de arkadaşım Oya. Tembel ruhlu olunca insan, bir de bayılıyorsa hazıra konmaya... Niye uğraşsın ki reçel yapmak için çabalamaya? Zaten sana bir şey söyleyeyim mi, hiç fırsat vermediler ki bana... Reçellerim bitmeden yenisini yapıp verdiler. Nasıl deneyebilirdim ki reçel yapmayı bu durumda? Şimdi çilek yetiştiriyorum. Kendi reçelimi kendim yapacağım desem de bana inanma... Büyüyen her çileği koklaya koklaya, hımmm hımmm diyerek ağzımı şapırdata şapırdata yiyiyorum valla...Reçelim bitiyor Oya! Gönderir misin bana?

27 Haziran 2009 Cumartesi

"Ne Olmuş Michael Jackson'a?"

Bazan bloğa yazı yazıyorken, senle oturmuşuz da karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissediyorum. Mis gibi kokan kahveler ellerimizde mesela. Ben büyük battal koltukta oturuyorum,ayaklarımı toplamışım altıma... Bilirsin ayaklarımı toplamadan duramam. Muhabbet ederken bile ayaklarımın yerden kesilmesi gerekir illa. Sen ise tekli koltukta, ayaklarını sallaya sallaya, anlattıklarıma şaşıra şaşıra beni dinliyorsun. Eski günlerden bahsediyorum misal... Çocukluktan başlıyorum anlatmaya. Paşa çayları, pötibör bisküviler, annemin çamaşır yıkama ve kabul günleri geliyor aklıma. Anlattıkça anlatıyorum. Sen onaylar gibi başını sallıyorsun arada... Hayretle gözlerini açıyorsun yada... İlgiyle dinlermiş gibi görünüyorsun. Konu konuyu açıyor sonra, nedense geliyorum kaybettiğimiz insanlara. Hani yaşıyorken, belki az önce yanındayken, ölüveren nasıl denir hani göçüp gidiveren insanlar var ya öbür dünyaya... İnanamıyorum diyorum sana.. Sanki bir abra kadabra! Varken... Hooop! Yok oluyor! Ne acaip bir numara! Düşünsene insan nasıl çaresizce derin bir acı hissediyor... Bir de yaşarken ölecekmiş gibi hiç gelmiyor... İnsanın yakınlarını kaybetmesi içinde derin bir boşluk bırakıyor. Ya bir de o seni hiç tanımazken, senin hayatında iz bırakmış kişiler? "Ne diyorsun mesela Michael Jackson'a" diyorum... "Ne olmuş Michael Jackson'a?" diyorsun. Şaşırıyorum bu soruna... Yerimde doğruluyorum. Ayağım yere değiyor. "Ölmüüüş!" diyorum fısıldarcasına... Sanki içimdeki bir boşluktan serin bir rüzgar esiyor... Diyorum ki: "Hava cehennem gibi sıcak. Sanki içim üşüyor... Neden acaba?"

26 Haziran 2009 Cuma

Mutluluk Neydi Ki?

İnsan bazan sahip olduklarının farkında olamıyor. Varken, eksikliğini, yokluğunu hiç düşünemiyor. Gözleri var. Görebiliyor misal... Günün koşuşturmasında, yaşam telaşında, ekmek aslanın ağzında... Koştur babam koştur...İnsanda gözlerini düşünecek hal mi kalıyor? Adam sende... Aklına bile getirmiyor. Ancak kaybedince anlıyor gözlerinin kıymetini... Gözler değil midir ki dünya penceresi? Sadece görebilmek bile en büyük zenginliklerden biri. Düşünsene.. Kitap okumayı seviyorken... Ya hele seyretmen gereken o kadar filmler varken... Ya fotoğraflar, tablolar, sergiler... Ya bunların hakiki görüntüleri olan mevsimler... Gözlerimizin önünden akıp gitmiyor mu birer birer? Kapatsana gözlerini... Kapat... Kapat... Dene bak! Anla... Görememek nasıl bir dünya yaratıyor insana? Bir zifiri karanlık gözünün önüne gelecek... Ayrıca düşünsene... Özürlülerin düşünülmediği bir memlekette, kör olduğunu farzetmek bile başlı başına eziyet... Şimdi durup dururken, nerden çıktı bütün bu düşünceler? Bir arkadaşım elektronik postayla aşağıdaki yazıyı yollayınca... Okuyunca... Gözlerim görüyor ya, okuyabildim rahatça... Mutluluk neydi ki? İşte mutlu olmak için bir sebep... Görmek... Görebilmek... Bakmak... Bakabilmek... Okuyabilmek kitapları... İzleyebilmek filmleri... Görebilmek dünyayı... Bakabilmek sevdiklerine... Tek başına fiil olarak bile ne güzel kelime... "Seyredebilmek"... Tüm bunlar ne büyük servet! Mutluluk buydu işte... Sahip olduklarımızın farkına varabilmek!...

Adamın biri ilk defa gittiği küçük bir kasabada duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa;
- Buranın yabancısıyım, demiş.
Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler..

Çocuk arabanın penceresini açtıktan sonra;
Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş.
Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde..

Adam çocuğun yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.

- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş çocuk.
Kuş cıvıltıları oradan geliyor zaten.

- İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?.

-Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez diye atılmış çocuk... Üstelik manolyalar da katılıyor onlara..
Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu da duyacaksınız..

Adam gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan
sonra, teşekkür etmek için döndüğünde fark etmiş çocuğun kör olduğunu..

Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış adamın kendisini fark ettiğini..

Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken;
- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki!. Sizinkiler sağlam, öyle değil mi?.

Adam çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına
doğru yönelirken;
- Artık emin değilim demiş. Emin olduğum tek şey,benden iyi gördüğündür..

Daha Güzel Bir Dünya İçin

Kocaeli Kadın Girişimciler Kurulu olarak, kadınların niteliklerinin geliştirilmesi ve daha donanımlı hale getirilmesi amacıyla hayata geçirmeye çalıştığımız " yaşlı ve hasta bakım uzman elemanı yetiştirme kursu" konulu birinci projemizi sonuçlandırdık. Kocaeli Üniversitesi ve İşkur'un verdiği destekle, belirlemiş olduğumuz 54 kişi Kocaeli Üniversitesi uzman doktorları tarafından teorik eğitim ve hastane ortamında pratik eğitim aldılar. Bu eğitim amacı yaşlının ve hastanın özelliklerini tanıyabilen, günlük bakımını yapabilen, fizyoterapi ve meşguliyet terapisi yapabilen, hasta odası düzenleyebilen, hastayı rahatlatabilen, ilk yardım uygulayabilen uzman hastabakıcılar yetiştirmekti.

Eğitimleri biten kursiyerlerimize, dün Sanayi Odası'nda diplomaları verildi. Kadınlarımız daha güvenli ve daha mutlular şimdi. Artık iş ararken herhangi biri olmadıklarının, uzman hastabakıcı olduklarının bilincindeler. Hatta bazı kadınlarımızın iş başvurularındaki mülakatlarda "Biz üniversitede profösör hocalardan eğitim aldık. Asgari ücretle çalışmayız." gibi bir havaları da oluşmuş:) Bu projede Kocaeli Üniversitesi Rektörü Sayın Sezer Komsuoğlu, İşkur İl Müdürü Sayın Öztekin Kaşukçi, Sanayi Odası Başkanı Ayhan Zeytinoğlu büyük destek verdiler. Kadınlarımız bu çok pahalı eğitimi ücretsiz aldıkları gibi, İşkur tarafından yol ve yemek masraflarını karşılamaları amacıyla 15.-TL de günlük harcırah verildi kendilerine... Şimdi işhayatına kazandırmak amacıyla başlattığımız çalışmaların neticelerini almaya çalışıyoruz. En kısa zamanda eğitim alan tüm kadınlarımız çalışma hayatına atılacaklar. Dün Kocaeli Kadın Girişimciler Kurulu olarak, ilk projemizi sonuçlandırmış olmanın sevincini yaşadık.

25 Haziran 2009 Perşembe

Bu Gece Hayal Etme Gecesi

Regâib, arapça bir kelime... Herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek demek... Receb ayının ilk cuma gecesine Regaib gecesi denir. Bu geceye Regaib gecesi ismini meleklerin verdiği söylenir. Her Cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, illa ki daha değerli olur, öyle değil mi? Belki bu gece hayal etme gecesi... Ne istiyoruz, neyi arzuluyoruz bir düşünmeli... Hatalarımız neler gözden geçirmeli... O halde bu gece dua etmeli... Sevdiğine yaranmak için güzel sözler söylemez mi insan, en harikulade kelimeleri seçer hem de değil mi? Belki bir şiir söylemeli... Demeli ki "Rabbim! İyilik ve doğruluk ver bizlere... Sağlık, afiyet lütfet! Gönüllerimize sevgi ve merhamet... Dünyaya barış ve adalet!" Amin!
Fotograf- Numan Serteli

24 Haziran 2009 Çarşamba

Sinema ve Kitap Üzerine İç Dökmek

Hasan Ali Toptaş'ın Gölgesizler adlı kitabı,1994 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü almış. Şimdi 2009 'dayız...Tam 15 yıl sonra bu kitabı okumak, bende inanılmaz bir mahçubiyet duygusu yarattı. Kitaptan haberim olması için, Ümit Ünal'ın yönetmenliğinde sinemaya uyarlanmış filmini seyretmem gerekiyormuş demek ki... Filmi çok beğenmiş ve izledikten sonra bloğa uzun uzun yazmıştım. Şimdi benim içimi dökmek istediğim mevzu ise bambaşka...


Sinemayı hep sevdim. Çocuk yaşımdan beri sinema salonunda film seyretmek daima ayaklarımı yerden kesmeye yetmiştir. Sinema koltuğuna oturup, şöyle rahatça yaslandım mı arkama... Günün hayhuyundan kendimi kolayca soyutlarım. Ortam karanlık olurolmaz, beni içine alıveren özel bir ilizyon hissederim... Büyük bir keyif alırım. Eskiden her film bana aynı zevki verirdi. Sinemaya gidip istediğim filmi seyretmek benim için yeterliydi. Yeni yeni farkediyorum ki, artık sadece sinemaya gitmek kafi gelmiyor. Son zamanlarda takip etiğim sinema yazarları sayesinde, filmlerin aynı kitaplar gibi bir dili, her yönetmenin de ayrı bir öykü anlatım üslubu olduğunu öğrenmeye başladım. Tavsiye ettikleri farklı, bilmediğim filmleri seyrettikçe sinema benim için bir okul oldu çıktı. Daha işin çok başındayım. Hevesle öğrenme gayretindeyim...
Gelelim kitaplara... Kitap okumayı da hep sevdim... Tutkuyla sevdim... Merakları zengin, iştahı kabarık, ilgileri dağınık biri olarak her türlü kitaba dalabilirim. Aynı zamanda bir çok kitabı bir arada okuma gibi bir kitap oburluğum olduğunu da ifade etmeliyim. Ne kadar severek okursam okuyayım, araya mutlaka birkaç farklı kitap sayfaları sızar... Hayal dünyam çok geniştir. Her birine ayrı ayrı yer açarım. Hiç sorun olmaz benim için... Kelimeler ve cümleler başımı döndürebilir, beni kendi hayal dünyasına alabilir. Sevdiğim yazarlar, öyküler, romanlar yaşamıma keyif katan, benim ben olmamı sağlayan en büyük desteklerdir.

Şimdi Gölgesizler'in hem filmini seyretmiş hem de kitabını okumuş biri olarak paylaşmak istediğim durum şu: Gölgesizler zamansız, mekansız ve hayal gücünü zorlayan bir kitap... Yazarın diline ve anlatımına, konunun tekinsizliğine hayran kalmamak elde değil ... Normalinde bu kitabı okuduğumda hayalgücümü kışkırtması ve kafamda sorular oluşturması lazımdı. Olmadı... Yapamadım... Kitabı okumadan önce filmini seyrettiğim için, okuduğumda hayalimde canlandıracağım olayları veya durumları, filmin yönetmeni Ümit Ünal'ın hayalleriyle sınırladım. Yönetmeni kutlamak lazım, bazı değişiklikler katmasına rağmen, kitabın özüne zarar vermeden bir film yapmayı gerçekten iyi becermiş. Bu özel kitabı filmini seyretmeden okumak isterdim. Çok geç kalmışım. Eğer daha önce Gölgesizler'i hem okumamış hem de izlememişseniz, önce kitabı okumanızı sonra filmi seyretmenizi tavsiye ederim.

23 Haziran 2009 Salı

Tereddüt Ne Güzel Bir Kelime

Ali Rıfat Bey

1921 yılında Mehmet Akif Ersoy'un yazdığı İstiklal Marşı resmi marş olarak kabul edildiğinde, ilk bestesini Ali Rıfat Bey yapmış ve bu beste 1930 yılına kadar kullanılmış. Daha sonra Osman Zeki Üngör'ün batı tarzındaki bestesi ile milli marşımız bugünkü şekliyle okunmaya başlanmış. Şimdi durup dururken,nereden geldim ben buralara... Bugün radyo dinleyesim tuttu. İnanmayacaksınız ama Münir Nurettin Selçuk, Tereddüt adlı şarkıyı söylüyordu. Unutmuşum. Ne kadar güzel bir şarkıymış. Merak edip kimdir Tereddüt'ün sözlerinin yazarı ve bestecisi diye dalınca sanal aleme... Buralara geldim işte... Şimdi youtube'dan hem dinleyip hem de bu satırları yazıyorum madem... Ali Rıfat Bey'in bestelediği ve sözlerini bilmiyorum hangi gizemli sevgiliye yazmış ama, mahçup biri olduğu belli olan Orhan Seyfi Orhon'un Tereddüt adlı şarkısındaki dizeleriyle bugünkü yazıma nokta koymak istiyorum... Tereddüt uzun zamandır kullanmadığım, ne güzel bir kelime!.. Bakar mısınız şu dizelerin zarifliğine...

TEREDDÜT
"Sarahaten, acaba, söylesem darılmaz mı?
Darılmak adeti, bilmem ki çapkının naz mı?
Desem ki: 'Ben, seni...' Yok, dinlemez ki, hiddet eder!
Niçin? Bu sözde ne var? Sanki hiddet etse ne der?
Desem ki: 'Ben, seni pek...' Ya kızar, konuşmazsa?
Derim: 'Bu çektiğim insaf edin, eğer azsa...'
Desem ki: 'Ben, seni pek çok...' Hayır, kızar bilirim,
Tereddütüm acaba hiddetinden az mı elim?
Desem ki: 'Ben, seni pek çok...' Sakın gücenme emi,
Sakın gücenme, eğer anladınsa sevdiğimi"

22 Haziran 2009 Pazartesi

Taşında Karikatür Olan Mezar

17 Ağustos 1929 tarihli Akşam gazetesini okuyanlar, gazetenin üçüncü sayfasında, yeni bir karikatür kahramanıyla tanışırlar. Çağdaş Türk karikatürünün en ünlü isimlerinden Cemal Nadir'in Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Ömer Seyfettin'in hikayelerinden ilham alarak çizdiği Amca Bey'dir bu figür. Sanıyorum memleketimizde karikatürü sevdiren isimlerin öncüsüdür Cemal Nadir. Cemal Nadir'in karikatür konusundaki düşüncelerini ifade ettiği şu sözlerini çok severim: "Ben karikatürü bir güzel koku gibi insana bir an zevk verdikten sonra elde bir boş şişe veya sarı bir leke bırakıp havaya karışan bir marifet olmaktan başka türlü anlıyorum. O ne palyaçoluktur, ne de göbek attıran, çeneleri ağrıtan kahkahadır. Bence karikatür, insan beyninin muhtaç olduğu tebessüm ve tefekkürü (düşünceyi) temin eden bir güzel sanat olmalıdır." Ne hoş sözler değil mi?

Amca Bey, aynı zamanda insanların biblolarını satın aldığı ilk karikatür kahramanı olmuş. 1940 yılında Ressam Muhsin Rıfat tarafından bibloları yapılan Amca Bey'in bu başarısını, yıllar sonra Oguz Aral'ın efsanevi karikatür tiplemesi Avanak Avni tekrarlamıştı. Ayrıyeten Amca Bey adlı bir mizah dergisi 2.Dünya Savaşının ortalarında yayımlanmaya başlanmış ve 1944 yılına kadar da yayın hayatı devam etmiş.
Benim yazmak istediğim bir ilginç durum daha var. Ülkemizde ilk ve belki de tek mezar taşında bir karikatür varmış. Taşında karikatür olan mezar,1947 yılında, 45 yaşında, çok erken vefat eden Cemal Nadir'dir ve Zincirlikuyu Mezarlığı'nda, mezarının taşındaki karikatür de ünlü tiplemesi Amca Bey'den başkası değildir. Ortaköy'de bir sokağın adına "Amca Bey Sokağı" adı verilmiş. Acaba o sokakta oturanlar Amca Bey'i ve Cemal Nadir'in kim olduğunu biliyorlar mıdır? Biliyorlardır değil mi? Biliyorlardır... Umarım!

21 Haziran 2009 Pazar

Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim

Ben hayatta en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü ha düşecek
Nasıl koşarsa ardından bir devin
O çapkın babamı ben öyle sevdim
Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici - hep, hep acele işi
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezber ettim gurbeti
Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
Kırkı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a
Bi helallaşmak ister elbet , diğ'mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy'nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu,
En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim.

Can Yücel

19 Haziran 2009 Cuma

Kimi Zaman...

Kimi zaman sabah erkenden gelmişsem işyerime... Kimi zaman işyerine girerken selam vermişsem kapıdan çıkan tanımadığım birine... Bırak selamımı almayı, garip garip bakmışsa eğer yüzüme...Hissettirdiği için kendimi enayi gibi, dava açmak istemişsem bu kişiye... Kimi zaman gün boyunca zekice konuşmalar yaptığımı düşünmüşsem birileriyle... Kendi kendimin alnından öpmek istemişsem... Kimi zaman yüzüme baka baka yalan söyleyenlerin, Baltalı İlah gibi saldırmak istemişsem üzerlerine... Kimi zaman hiç beklemediğim bir maile sevinerek, kalkıp şakada şukada oynamak istemişsem kendi kendime... Kimi zaman postacıyı görünce, sevda yada gurbet mektupları değil de faturalar aklıma düşmüşse... Postacı elinde olmayan sebeplerden, mektup değil, fatura bırakmışsa masama sahiden... İçimden o faturadan kağıt uçak yaparak, postacıyı içine oturtup "uçakla" postalamak geçmişse uzak bir memlekete... Kimi zaman para kazanmak için ne dümenler çevrildiğini görür, tanışıklığımız olduğu halde bana kazık atmayı düşünen birini farkedersem... Manevi tazminat ödemesini talep etmeyi aklımdan geçirirsem sırf iyi duygularıma hasar vermesi sebebiyle... Kimi zaman tüm bunlar ve daha da neler neler aklımdan geçtiği halde... Nasıl böyle normal davranabildiğimi düşünürüm!

18 Haziran 2009 Perşembe

Mutluluk Neydi Ki?

Bugün yolum düşünce, çok küçükken yaşadığım mahalleye, bir zamanlar oturduğumuz eve doğru yürüdüm. Apartman aynen duruyordu… Yerinde olmayan sinema… Oğuz Bahçe Sineması…Sinema yıllardır yoktu ki yerinde.. Her güzel şeyin sonu vardır diye, yıkmışlardı geçmiş zaman günlerinden birinde…Televizyon olmayan bir dönemdi benim çocukluğum. Kulak kesiyorduk her sese.. Radyoya, teybe… Düşünebiliyor musun? Çocukluğumda, taşınmak ne büyük bir kıyaktı bana, sinema bahçesine çıkıntısı olan bir eve! Çünkü balkon adeta bir locaydı...Her gece film seyrederdim. Ah bir bilsen, nasıl sabırsızlanır, yaz mevsiminin gelmesini beklerdim! İşte ozamanlar, yaz günlerinin kıymetini bildiğim dönemlerdeydim. Sanıyorum güneşi gene pek sevmezdim. Çünkü güneşin gitmesini, havanın kararmasını dört gözle beklerdim. Of! Günler ne uzun olurdu! Güneş bir türlü uyumaya gitmezdi. Vakit geçmek bilmezdi. Ne zaman ki gün döner akşam olurdu, heyecandan kalbim adeta dururdu. Hep gece olsun, zaman dursun isterdim... Sonra da sandalyeler boş kalmasın, sinemanın tüm biletleri satılsın diye dua ederdim.. Eğer bilet satılmazsa, film oynatılmazdı. Of! Ne fenaydı!... Bazen yağmur yağdığı akşamlar sinema hiç açılmazdı. İçimi çeke çeke ah ne ağlardım!.. Çocuktum… Her şey istediğim gibi olsun isterdim. Olmazdı. Ben de ağlardım… Bazen filmin ortasında bir yerde yağmur yağmaya başlardı birden… Hani ahmak ıslatan cinsten…Kaçışırdı insanlar… Şaşardım. Yağmurda ıslanmayı çocukluktan beri severdim. Neden kaçıyorlar, yağmur altında seyretmiyorlardı ki film? Hava zaten sıcaktı. Yağmur altında film seyretmek, şahane olmaz mıydı? İlla ki olurdu! Küçüktüm... Bu duruma anlam veremezdim… Onlar koşuştururken, ben olduğum yerde bir film sahnesi gibi donar kalırdım öyle... Annem beni fark eder “haydi yatağa!” derdi. Derinden bakınca gözlerime… Dökülen yaşları görmesin diye, başımı yere eğerdim… İçimi çeke çeke yatmaya giderdim.

Ama eğer o gece sinemada... Eğer biletler satılmışsa … Eğer o gece gökyüzü yıldızlarla doluysa... Hele göyüzünde bembeyaz bir mehtap varsa... Ah, eğer o gece yağmur yağmamışsa, film oynarken yağmazsa yada … Eğer film kesintisiz oynamışsa o gece… Hani bilirsin ya, tastamam... Bütünüyle... Ah, şu dünyanın en güçlü, en zengin kişisi ben olurdum! Hayat bayram olurdu… Mutluluk buydu işte! Mutlu olurdum!

17 Haziran 2009 Çarşamba

Zil Takıp Oynamak!

Pop müzik tarihine imza atan Beatles’in zilleri devamlı döven davulcusu Ringo Star, Rolling Stones'un davulcusu Charlie Watts, siyahi solak gitarist Jimi Hendrix’in bateristi, Deep Purple, Pink Floyd, Gun’s and Roses hep baterilerinde hangi zilleri kullanırlarmış biliyor musun? Ön yüzünde ay yıldızlı "Made in Turkey İstanbul “ damgasının, arka göbeğine Zildjian özel imzasının olduğu, Türk el yapımı zilleri.. Ne hoş değil mi?


Şimdi anlatacağım gerçek bir yaşam öyküsü.... Büyükbaba Krope Zildjian (Zilciyan), Trabzon’da kalaycılık yaparmış önceleri... 1623 yılında kendi bulduğu özel formülle bateri zili üretimine başlamış. Ses bakımından çok hassas oluşu, uzun tonalite vermesi, şeklinin asla bozulmaması ve kırılmaması sebebiyle caz, senfoni, pop orkestralarından, bando, mehter takımlarına kadar tüm dünyada kapışılan bir zil olmuş. Zilciyan ailesi nesilden nesile bu zilleri kendi atölyelerindeki el tezgahlarında yapmışlar. Özel formülle bakır ve kalay karışımını hazırlarlarmış. Bu özel karışım gene özel kalıplarına dökülür, sonra dövülerek zil haline getirilirmiş. Torna tezgahlarında çelik kalemleri zilin her tarafına dokundurularak zilin sürekli ses vermesi sağlanır ve en iyi ses bulunana kadar bu işleme devam edilirmiş. Zil yapımında kullanılan karışımı bizzat kendileri hazırlayıp,yanlarına kimseyi sokmadıkları için,ailedeki son torunun ölümüyle ve aynı mesleği devam ettiren aileden kimse kalmayınca, üç yüz yıldan bu yana en iyisi olduğu dünyaca ispatlanmış ünlü Zilciyan zillerinin efsanesi sona ermiş.

Gizli gizli ustalarının yaptığı karışımı izleyen iki çırak, bu formülü hayata geçirmeye çalışmışlar. Ortak olup bir atölye açmışlar. Başarmışlar. Daha sonra bir çoğu Zilciyan atölyesinde yetişmiş olan ustaların kurduğu yeni zil firmaları İstanbul Agop, İstanbul, Pahsa, Turkish, Bosphorus, Amedia gibi markalarla zil yapımına başlamışlar. Zilciyan ailesinin yanında yetişen bu çırakların yaptıkları ziller de dünyaca tanınmışlar. Zira dünya zil piyasasında, el işi zil sadece Türkiye’de yapılıyormuş.
Okuduğumda bayılmıştım bu bilgilere...Bütün bunları öğrendiğimde, zil takıp oynayacaktım neredeyse!

16 Haziran 2009 Salı

Hurafeye İnanır mısın?

Hurafeye inanır mısın? Hani boş, batıl inanışlar; asılsız rivayetler, dinde olmayan ve sonradan dine eklendiği belli olan asılsız inançlar, uğursuzlukla ilgili inanışlar ve yorumlar diye anlatılır ya sözlükte… Sorduğum bunlar işte… Ne kadar inanmayız desek de ucundan kenarından etkilendiğimiz durumlar… Ben hurafe çeşitlerini ünlü mizah yazarı Atilla Atalay’ın bir öyküsünden öğrenmiştim. O kadar tatlı yazmıştı ki bu durumu, sanatını sonuna kadar kullanmıştı bu muhabbette… Nasıl mı? Anlatacağım şimdi, bak dinle…

Atilla Atalay’ın meşhur kahramanı Sıdıka’yı bilirsin… Hani ev kızıdır, annesiyle sohbetleri komik ötesidir. Annesi Sıdıka’dan daha alemdir hatta… ”İntihar edersen eğer, baban seni öldürür!” diyen şekerlikte anne modelindendir.

İşte gene böyle Atilla Atalay’ın bir öyküsünde, Sıdıka ile annesi bir aradalar.Öykünün adı Hurafe Kızları…Gece... Sıdıka evde... Çekirdek çıtlatmakta… Dakka bir gol bir… Giriş yapıyoruz hurafe kızlarına.. Anne gece vakti çekirdek çıtlatılırsa, şeytanın eve üşüşeceğini söyler öncelikle… Sonra geceleyin sakız çiğneyen ölü eti çiğner, çiğnerken balon yapıp patlatan ise kefen bezi şişirir, fincanlar gece bulaşık içinde bırakılırsa cinler yuva yapar içine, geceden kurnada su bırakılırsa içinde periler yıkanır, gece ıslık çalınırsa hortlak gelir, gece tırnak kesilen eve karakancolos yavrular diye, Sıdıka ile karşılıklı sohbet içinde, annesi söylenmeye devam eder. Karakoncolosun kara renkte, çirkin, kürklü bir cin olduğunu bu öyküyü okuduktan sonra araştırınca öğrenmiştim.

Sıdıka altta kalmaz tabi. Karşı taarruza geçer.Annesinin ortalığı Elm Sokağı’na , evi Zombiler Kıraathanesi’ne çevirdiğini, hatta bir genç kızın üzerine biraz daha bu hurafe hikayeleri ile giderse evi Tupak Amarru Gerillaları’nın basacağını söyler. Annesi gibi ben de merak etmiştim bu gerillaları. Peru'daki bir gerilla olduğunu araştırınca öğrenmiştim… Annesi sorduğunda “senin iyi saatler olsunlar’a benzer bir şey söölemek istedim.” Der. Neler bilir bu Sıdıka, ne akıllı kızdır aslında...

Anne kaldığı yerden devam eder. Kapı eşiğinde ters dönmüş terlik bırakılırsa melek girmez, periler tedirgin olur, şeytan agresifleşir der,mutlaka düzeltmek gerektiğini söyler. Sıdıka dayanamaz artık bu durumlara… Gece içine cin yuva yapar diye bulaşık bırakmayan, terliklerin ters durmamasına dikkat edilen memleketimizde neden insanlar gece açık unutup katalitik sobadan zehirleniyor, neden trafik ışıklarına dikkat edilmiyor diye sorunca annesine, annesi de mukadderat diye cevap verir. Karşılıklı atışmaya başlayınca, anne dayanamaz ve bir terliği Sıdıka’nın başına fırlatır. Sıdıka hem gülmekte hem de kaldığı yerden vır vır vır konuşmaya devam etmektedir. Çünkü annesinin fırlattığı terlik, Sıdıka’nın kafasına çarptıktan sonra, kapının eşiğine ters düşmüştür. Bu muhabbet biraz daha bu kıvamda devam edip gidecektir. Öykünün sonunda, annesi odasına yatmaya giderken Sıdıka arkasından seslenir: “Bi Dakka Safiyaanım… Yatak odasının kapısından sol ayakla girilmez… Uyurken afakanlar gelip ayağından yorganı çeker Alimallah… Hi hi hi… İyi geceler…”

Yok canım ben hiç inanmam hurafeye falan deyip de nağme yapma öyle... O kolundaki nazarlık peki niye? Kem gözlere di mi, kem gözlere? Hatırlasana uğursuzluk diye merdiven altından geçmezsin hani, avucun kaşınırsa para gelecek dersin, yeni bir işe başlarken Salı sallanır, Çarşambayı sel alır diye ertelersin, leyleği havada görünce bu yıl çok gezecem der sevinirsin hani, hatırlasana bu söylediklerimi.. O kadar çok var ki daha söyleyeyim mi? Bir ara evlenecek arkadaşının ayakkabısının altına ismini yazdıran sen değil miydin yoksa? Okudun mu gazetelerde,her yıl 60.000 kara kedi öldürülüyormuş, uğursuzluk getiriyor diye İtalya'da... Yaaa... Hurafe böyle kötü bir şey işte!.. Bu mavi boncuk mu niye? Hımm... Yok canım nazar değmesin diye değiiiiil! Aslaaaa! Bloğum renklensin diyeee... Evettt.. Vallla!...

15 Haziran 2009 Pazartesi

Dülger Balığı İle Nasıl Tanıştım?

Dülger Balığı’nı hiç bilmezdim. Ne adını duymuştum ne cismini görmüştüm. Ne zaman ki Sait Faik’in Dülger Balığının Ölümü adlı öyküsünü okumuştum, içimdeki merak, birden karıncalanmaya başlayıvermişti! Nasıl merak etmem? Öncelikle acaba dülger kelimesi bir mana ifade eder miydi ki? Etmeliydi. Çünkü Sait Faik öyküsünün bir yerinde dülger balığından söz ederken, “ denizlerin görünüşü pek dehşetli; fakat huyu pek uysal, pek zavallı bir yaratığıdır. Bir çok yerlerinde çiviye, kesere, eğriye, kerpetene, testereye, eğeye benzer çıkıntıları, kemikle kılçık arası dikenleri vardır. Dülger balığı adı ona bunlardan ötürü takılmış olmalı.” Der. Öğrenmiştim ki Türkçe’mizde, dülger kelimesi marangoz anlamına gelmekteydi. Peki şekli neye benzerdi ki?


Sait Faik hikayesine balıklara övgü sözcükleri ile başlar. Yazara göre, balıkların hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlıyken pullan kadın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın göğüslerine takılmaya değerdir. Kadınların takılarını eleştirir.” Nedir o elmaslar, yakutlar, akikler, zümrütler, şunlar bunlar? Mümkün olsaydı da balolara canlı balık sırtlarının yanar döner renkleriyle gidebilselerdi bayanlar; balıkçılar milyon, balıklar şan ve şeref kazanırdı.” Der. Ama ne yazık ki balık sırtının pırıltıları, öldüklerinde büzülmüş böceklere dönmektedirler. Bu nedenle balık pullarını mücevher yerine kullanmak,yazarın isteğini gerçekleştirmek mümkün değildi .

Sait Faik’in öyküsüne konu ettiği dülger balığı ise, diğer balıklardan farklıdır.Öyle parıltılı, yanar döner pulları yoktur. Hatta pulu da yoktur zavallının. Hafifçe, belirsiz bir yeşil renkle esmerdir. Yazara göre balıkların en çirkinidir. Sudan çıkar çıkmaz bir karış açılır. Açılır da bir daha kapanmaz hatta. Sait Faik’in öyküsünde dülger balığı için “vücudu kirlice, esmer renkte” dediğini söylemiş miydim?

Sonra dülger balığının geçmişini anlatır. Aslında dülger balığı vaktiyle korkunç bir deniz canavarıymış. "İsa doğmadan evvel, Akdeniz’de dehşet saçarmış. Keser, biçer; doğrar, mahmuzlar; takar, yırtar; koparır, atar; çeker, parçalarmış. Akdeniz’in en gözü pek; insandan, hayvandan, fırtınadan, yıldırımdan, beladan, işkenceden yılmaz korsanı, dülger balığının adından bembeyaz kesilirmiş." İsa Peygamber bir gün deniz kenarında dolaşıken insanların korkup kaçıştıklarını görünce, ne olduğunu öğrenmek istemiş. Anlatmışlar dülger balığının yaptıklarını. İsa Peygamber, elini daldırmış denize, iki elinin baş parmakları arasında dülger balığının en irisinden birini denizden tutup çıkarmış. Eğilmiş kulağına bir şey söylemiş. Yazar der ki “O gün bugündür dülger balığı, denizlerin görünüşü pek dehşetli; fakat huyu pek uysal, pek zavallı bir yaratığıdır.”


Şimdi bu öykünün adı Dülger Balığının Ölümü ya, esas konuya yani balığın ölümüne gelirsem eğer, okuması da anlatması da oldukça hazin bir mevzu… Dülger balığı oltaya tutulduğunda dünyasına, sulara küsermiş. Oltadan kurtulsa da suyun yüzüne yamyassı serilir ve insana mahzun mahzun bakar dururmuş. Sandala aldığınız zaman ise dakikalarca, ta ki ölene kadar, feryada benzer bir ses çıkarırmış. Bundan sonrası daha da hüzünlü… Sait Faik bir keresinde bir balıkçı kahvesinin önünde, akasya dalına asılı bir dülger balığı görür. Rengi denizden çıktığı gibidir. Titremektedir. Sanki bu görünmez iç rüzgarın oyunudur. Sanki dülger balığının ruhu incecik zarlarından dans ederek çıkıp gitmektedir. Balığın ölmek üzere olduğu bilindiği halde, bu durum seyredenin içini zevkle, saadetle doldurmaktadır. Ancak balık ölmektedir. Belki de acı çekmektedir. Yada balık belki kendini halen derin sularda hissetmektedir. Kimbilebilir? Ancak yazar birdenbire dehşetle balığın tuhaf bir şekilde, ağır ağır ağarmaya, beyaz kesilmeye başladığını fark eder. Şimdi dülger balığının yüreğini dolduran duygu anlaşılır. Bu hepimizin bildiği bir korkudur: Ölüm korkusu.”

Dülger balığı artık her şeyi anlamıştır. Denizler bitmiştir... Sudaki keyifler bitmiştir... Her şey bitmiştir... Ölümü okadar uzun sürmektedir ki belki de atmosfere alışmak, insan olmak istemektedir. Sanki biraz daha dişini sıksa alışması mümkünmüş gibi gelir Sait Faik’e. Yazar esas vuruşa öykünün sonunda geçer elbet… Bir alıştırsak bizim dünyamıza bayram yapacağımızdan sözeder. İnsanoğlunun görünüşü çirkin, korkunç ama aslında küser huylu, sakin, hassas,iyi yürekli,korkak bakışlı birini eline geçirdiğinde onu üzmek için her şeyi yapabileceğinden söz eder. İnsanlar onu şaşırtıp, şair, küskün, anlaşılmayan biri yapmayı becerebilirler. Canından bezdirebilirler, içindeki güzel olan her şeyi öldürebilirler. Rivayet budur ki dülger balığının gövdesindeki iki nokta şeklindeki siyahlık, İsa peygamber’in balığı tuttuğu yerlerin parmak izidir. İnsanlar bu izi silmeyi becerecek ve öykü şu sözlerle son bulacaktır: "Bir kere suyumuza alışmaya görsün. Onu canavar hâline getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayacağız."

İnsan sevgisiyle dolu olan Sait Faik, kendisi gibi çıkıntıları olan, diğerlerinden farklı ama hassas, duygusal insanların, toplum tarafından nasıl hakir görüldüğünü mü anlatmaktadır?Muhtemelen kendisi ile dülger balığını özdeşleştirmektedir. Anlattığı aslında kendisidir. İsa Peygamber'in canavar balığı, zararsız hale getirme formülü olsa olsa balığın kulağına sevgi kelimesini söylemesi olmalıdır.Çünkü Sait Faik "herşey bir insanı sevmekle başlar." cümlesinin sahibidir. Bu öyküyü hastalandıktan sonra, tedavi için gittiği Fransa'da yazmış olduğuna göre, hem ölümün hem de yaşamın öyküsüdür aslında. Çarpan, yazarın sanat gücüne hayran bıraktıran bir hikaye! İşte bu öyküyle tanıştım hem dülger balığıyla hem de Sait Faik'in iç dünyasıyla.. Dülger Balığının Ölümü öyküsünün orjinalini okumanız temennisiyle...

12 Haziran 2009 Cuma

ARANIYOR!..

12 YAŞINDAKİ, 6. SINIF ÖĞRENCİSİ YEĞENİMİN YERİNE, YARIN SABAH
YAPILACAK OLAN SEVİYE BELİRLEME SINAVINA GİRECEK DUBLÖR ARANIYOR.

ÖYLE HEYECANLI Kİ, HEM ATEŞİ ÇIKTI, HEM KARNI FECİ AĞRIYOR. KIYAMIYORUM! ÇOK ÜZÜLÜYORUM! SINAVA GİRMESİN İSTİYORUM! NİYE BU ÇOCUKLAR BU ÇİLELERİ ÇEKMEK DURUMUNDA BIRAKILIYOR?

ÖDÜL- DUBLÖR DİLESİN BENDEN NE DİLERSE!...


Güneşi Sevmeye Gayret Vaziyetleri!..

İnan bana, yaz mevsimini kendime sevimli göstermek için elimden gelen gayreti sarfediyorum. Dün gene kendi kendime, masallar yaz geceleri yazılmış olamaz, insanın hayal gücü sıcak havalarda çalışmaz diye düşünüyordum. Anlayacağın gene yaz mevsimi ve güneş hakkında fitne fücür hesaplarıyla kendimi bezdirme vaziyetlerindeydim. Tekerlemeleri düşündüm evvela... Evvel zaman içinde diye başlayan tüm masallar, uzun kış geceleri yazılmış olmalılar. Ya da develer tellâl iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken diye anlatılmaya başlar ya bu hikayeler, devamında peki ne derler? Anam kaptı maşayı. Baktım maşa yakacak,korktum kaçtım. Kaçtım kaçmasına ya, bir de baktım ki ancak bir arpa boyu yol gitmişim. Eee! Annemin elindeki maşa ne maşası, tabi ki mangal yada soba maşası… Demek ki kış mevsiminde söylenmiş bu tekerleme, öyle değil mi? Üstelik baktım maşa yakacak demiyor mu burada? Diyor. Demek ki masallar kışın uyduruluyor. Demek ki hayal gücü bile güneş enerjisi ile değil, rüzgar enerjisi ile çalışıyor. Vallahi gayret ediyorum yaz mevsimine ısınmaya... Tutacak bir dal arıyorum. Bir yerinden başlasam sevmeye, arkası gelecek biliyorum.


İşte dün gece, böyle yaz mevsimine sitem, kış mevsimine özlem vaziyetlerindeyken gene, bir müzik duydum.Bryan Adams ile Pavarotti’nin bir düeti bu. O sole mio! Anlamı ne biliyor musun? Mutlaka bilirsin bu şarkıyı. İtalyan’ların milli marşı gibidir. Bryan Adams da, Pavarotti’de şahane söylüyorlar. İşte buldum tutunacak bir dal, güneşi bana sevdirecek bir şey. Masallarla olmadı. Şarkılarla severim ben de güneşi, olmaz mı? Tamam bak dinle beni… Şimdi bu iki kelimeyi, ağzımdan duyacaksın! Benim Güzel Güneşim!.. Ooooo sooooleeee miiiioooo! Tamam söyledim işte... Seveceğim hem yazı hem de güneşi... Şarkı sözlerinin Türkçe anlamına bakıyorum şimdi. Bir dakka bekle.. Bak şöyle: “Ne güzel şey güneşli bir gün, Hava nasıl da sakin, Fırtınadan sonra havada bir bayram var sanki”… Hoppala!.. Fırtınadan sonra çıkan bir güneşten bahsediyor… Yaa! İnanmıyorum… Bak görüyorsun değil mi, nasıl güneşi sevmeye gayret ediyorum. Güneşle ilgili yazılmış şahane şarkılara bakıyorum. İyi de bu şarkı, fırtınadan sonraki güneşi konu aldığına göre, bu mevsim yaz olamaz. Olamaz, mümkün değil… Gene bir sonbahar yada kış günü yazılmış sözler bunlar…Bu Napoliten şarkı 1898 yılında yazılmış.
Elvis Presley 1960 larda çok beğendiği bu parçaya İngilizce söz yazılsın istemiş ve o büyüleyici şarkısı İt's now or never doğmuş. Şimdi yada asla, gel sımsıkı sarıl bana diye başlayan şarkı sözlerin İngilizcesinden hangi mevsim yazıldığını anlamam mümkün değil; ısı yada mevsimleri çağrıştırcak hiçbir şey geçmiyor İngilizce versiyonunda zira!.. Gayret ediyorum yaz mevsimini sevmeye, anlıyorsun değil mi beni? Ama neye ele atsam, fırtına, rüzgar , dolayısıyla sonbaharı hatırlatıyor bana… Of ya!


Ölümlü Dünya mı? Resimli Dünya mı?

Baksana... Müzeye gitmeyi sever misin? Resmedilen insanların hayat hikayelerini, benim gibi merak eder misin? Kimdir bu insanlar? Gerçekten mi yaşamışlar? Bizden önce hayat var mıydı ki? Yoksa hep varsayımlar ve hayaller mi resmedilip anlatılanlar? Bizden sonra olacak mı yaşam? Olacaksa, daha nereye kadar? Müzelerde dolaşırken o kadar çok hayallere dalarım ki, bazan tablolarda resmedilen kişiler, Kara Kitap'taki Galip'in gölgesi gibi beni takip ederler!

Bugün gene kitaplığıma bakarken, bu kez Nedim Gürsel'in Resimli Dünya adlı kitabını farkettim. Çöktüm koltuğa... Başladım dolanmaya satır aralarında... İlk sayfalarda "Kıbrıs Kraliçesi Caterina Cornaro" dan bahseder yazar. Daha doğrusu romanın kahramanı, sanat tarihçisi ve manzara ressamı Kamil Uzman... Venedik'tedir... Sevdiği bir ressamın izini sürmektedir. Bu arada gördüğü bir tablo, ona Kraliçe'nin tablosunu anımsatır. Tabloyu şöyle tasvir eder:

"Ressam siyah fonun üzerinde kahverenginin bütün tonlarını denemişti. Sarı ve kahverenginin. Kraliçenin kahverengi giysisi, göğüslerin hemen altından beli sıkan siyah kordonuyla bir zırhı andırmaktaydı. Tehlikedeymiş gibi. Sanki canına kastetmişler, onu hançerlemek için tuzak kurmuşlardı. O da, zırha bürünmüştü işte,inci kolyesi, küpeleri, tacı ve beyaz tenin üzerinde parıldayıp duran mücevherleriyle hala bir kraliçeyi andırsa da."

Saraya gecenin sessizliğinde giren hainler, kraliçe dairesinin önündeki silahlı nöbetçileri etkisiz hale getirirler. İçeri dalarlar. Onaltısındaki dul kraliçenin üzerine çullanırlar. Kraliçe hamiledir. Kraliçenin yeğenini ve doktorunu oracıkta, Caterina'nın gözü önünde doğrarlar. Bir anda kan gölüne döner ortalık. Daha evliliğinin bir yılı dolmadan önce kocasını sonra yeğenini kaybeden kraliçe 500 yıl önce yaşamış bütün bu olanları... Yani bu tablo tam 500 yıllık. "Kıbrıs Kraliçesi Caterina Cornaro" yu sanatıyla ölümsüzleştiren ise, İstanbul'a dek gelip Fatih Sultan Mehmet'in portresini yapan, Gentile Bellini'dir.

11 Haziran 2009 Perşembe

Sen, Ben, O

Her ben, dolaylı bir şekilde bir seni anlatış, bir senden yakınıştır.
Çünkü benim yerim seninle onun arasındadır.
Ve o değildir bana yakın olan, sensin.
Ben, ben olsam dilbilgisi kitaplarındaki tekil şahıs zamirlerini
Şu sıraya göre düzenlerdim:
Sen, ben, o
Başta sen gelir, çünkü ben diye bir şey yok sen olmayınca.
Her ben, ben'liğini sen'le anlar!



Behçet Necatigil

Yüksek Sadakat Vaziyetleri

Bak ne diyeceğim sana. Dün çok tuhaf bir şey oldu. Dünya döndü... Dönebildi, biliyor musun? Ben durdu sanmıştım oysa. İnanamadım ama, bir gün daha doğsun diye, döndü dünya bir daha!

Çok tuhaf.. Evdeydim…Oturdum cam kenarındaki koltuğa. Topladım ayaklarımı altıma. Baktım sokağa... Sanki geleceksin az sonra.... Birlikte dedikodu yapacağız ballandıra ballandıra… Öyle bir hisse kapıldım.... Genelde ben anlatırdım bilirsin.... Sen cevap vermezdin... Sadece dinlerdin... Şimdi böyle düşünürken seni, öyle bir daldım ki rüyaya, şimdinin içine yumuşacık bir yatağa yatar gibi yayıldım, zamanı bütünüyle unuttum. Haklısın, artık ister sonuç de ister sebep, bu kez bu düğümü çözmem gerek. Biliyorum yollar bitmez böyle düşünerek… Belki bana yazarsın yada kart atarsın uğradığın o şehirden… Boğaz’dan gemiler usulca geçerken, ben çıkar giderim bu yerden, ne dersin? Sen döndüğünde, ağaçlar, gökyüzü ve toprak uyurken, ben çılgın kalabalıklardan çok uzaklarda, sarılıp hayallerime uyumuş olurum belki günbatımında. Döndüğünde, beni son kez görmeye gelir misin? Tam sen geldiğinde yanıma, belki üstümüzden bir kuş geçer, kanadından bir tüy düşer, iner gökyüzünden döne döne, kanatlanır senin elinden… Belki de şehre bir film gelir... İklim değişip sonbahar olur... Olmaz mı? Olur... Olur....Gülümse...

10 Haziran 2009 Çarşamba

Köyümden İnsan Manzaraları - Mahir İrfan Benli

Okulda ne öğrendik? Muhtarlıkla yönetilen yerleşim birimlerine Köy denir. Değirmendere muhtarlıkla yönetilmekte... Eee! O halde demek ki biz köyde yaşıyoruz. Köyde yaşıyorum deyince, tanıdıklar "aa! deme öyle!" diyorlar. Niye? Köyde yaşamak aşağılanacak bir durum mu? Bilakis, gurur duyuyorum köyümle! Hele yaşadığım köy Değirmendere'yle! Şahane bir sahilde... Çok hasar gördü 1999 depreminde, bu yüzden, GaziGöcük ve GaziDeğirmendere demeyi uygun görüyorum.

Bu sabah ofise giderken yeni kitaplar almalıyım diye düşündüm. Elimde okunacak kitap kalmadı. Eskilere dönüp dönüp duruyorum. Ya İzmit'e yada İstanbul'a gitmeliyim. Hıımm! Bir ara Değirmendere sahilinde gece yürürken, alt katlarda bir yerlerde "2. el kitap satılır" diye bir tabela görmüştüm. Oraya bakayım dedim. İyi ki demişim. Bizim köyün sahilinde, bir kısım caddeye araç girmesi yasak. Hoş bir durum bu. O kısımda çocuk parkı var. İnsanlar egzoz kokusu solumadan, daha rahat dolaşıyorlar. İşte bu kitapçı, bu araç girişinin yasak olduğu caddede. Benim gibi her köşeye arabayla giden birinin neler kaçırdığını, inan ki bugün daha iyi anladım. Üstelik benim ofisime okadar yakın ki, beş dakika yürümeyle... Dışardan bakınca, içerde ne olduğu tam anlaşılmıyor. Kocaman tabela konmuş, Kitapçı, 2. el kitap alınır satılır diye.. Eh, haydi bakalım girelim dedim, ya bismillah daldım içeriye...

Hani arada diyorum ya bazı durumlarda, kalakaldım, şaşakaldım, donakaldım diye.. Girdiğimde dükkana aynen böyle kaldım, şaştım, dondum bir süre...İnanamadım gözlerime... Burası şahane bir kitapçı dükkanı. Dıştan göründüğü gibi değil. Herşey tasnifli. Düzenli. Ortada kimse yok. Yalnızım dükkanda. Bayılırım ellemeye, hazır kimse yokken etrafta, tüm kitaplara keyfime göre bakmaya çalışıyorum. Değirmendere esnafı ilginçtir. 11 den önce dükkan açan nadirdir. Böyle bir ekabirlik vardır bizim köyde. Benim de nasıl olduysa erken çıkacağım tuttu, belli ki Kitapçı'nın sahibi de benim gibi erkenci bugün. Ama ortada yok! Olur böyle şeyler bizim köyde. Alışveriş yaparsın, kimse yoksa, parasını tezgaha koyarsın. Ne olacak, hepimiz kardeşiz, öyle değil mi?

Sonra bir bey girdi içeriye. Siyahlar giymiş, ürkek biri.. Acaba dükkanın sahibi değil mi? diye düşünüyorum kendi kendime... "Hoşgeldiniz!" diyor. Neyse... "Merhaba" diyorum. "Burası ne güzel bir yermiş. Her türlü kitap var ve ne kadar düzenli bir yer. Bayıldım valla!" diyorum. Sessizce gülümsüyor ve teşekkür ediyor. "Ben Vildan, benim ofisim üç blok ötede.Ama bu tarafa hiç gelmediğim için, bilmiyordum burayı. Yazık!" diyorum. "Ben Mahir" diyor. Başlıyoruz muhabbete... Meğer kendisi, 7 tane şiir kitabı, 3 tiyato senaryosu, 1 deneme kitabı olan, şehrimizin meşhur heykeltraş,ressam ve yazarı Mahir İrfan Benli değil miymiş? Buyrun burdan yakın işte. Köyümün kitapçısının bile herhangi biri olmadığını, ne değerlerin köyümüzde yaşadığını öğrenin... Öğrenelim... Tabi en başta ben öğreneyim!

Mahir İrfan Benli'nin Kitapçı dükkanında, kendi yaptığı bir kaç tablo ve heykel var. Burası sanatçının hem evi hem de işyeri. İzmit'in pek çok yerinde sanatçının eserleri yıllardan beri sergileniyormuş aslında. Bizler farkında değiliz. Nazmi Oğuz Parkındaki çeşme, Mahir İrfan Benli'nin taş yontusu üzerine yapılmış. Gene aynı parktaki İnsan Hakları Anıtı adlı taş yontu da sanatçıya aitmiş. O kadar çok var ki. İkibuçuk yıl önceye kadar çok faal resim, heykelle uğraşırken, bir beyin kanaması ardından, bedeninin sol bölgesine felç inince bir süre dinlenmeye almış kendini. Son günlerde sağlığında düzelme olmaya başlayınca resim yapmaya geri dönmüş. Her Çarşamba günü Bizim Kocaeli gazetesi'nde yazısı çıkıyormuş. Ayrıca kitapları ve şiirleri var tabi ki. Çeşitlikenar adlı deneme kitabını satın aldım ve yazarına imzalattım. Ne kadar şanslıyım!

Bu nasıl bir kısmettir böyle diye düşündüm. Artık bildiğim burnumun dibinde bir kitapçı var. Söylesene, bu benim gibi biri için gene harika bir lütüf, şahane bir kıyak durumu degil mi? Üstelik Kitapçı'nın sahibi Mahir İrfan Benli bir yazar, şair, heykeltraş, ressam ve gazeteci! İşte köyümden insan manzaraları böyle arkadaşlar... Yaa, böyle işte!
Kitapçı - Sahilde, araçların dönüş yaptığı yol köşesindeki Ebru villa'nın Değirmendere tarafında bir blok ileride...

Çoğu Gitti Azı Kaldı, Değil mi?

Cayır cayır bir hava! Halsizim, mecalsizim… Baksana, ben bütün yaz, hep böyle hicran dolu sözlerle mi başlayacam yazılarıma? Aaa! Ne bu ya! Ben yazarken sıkılıyorum kendi durumumdan, okuyucu ne yapsın, öyle değil mi? Tamam! Neyse ne, kardeşim. Yaz mevsimi işte altı üstü üç ay... 365 günde toplasan sıcak gün sayısı ne kadar olacak ki! Hah, şöyle, toparlan bi kendine gel değil mi? Nedir bu inleyen nağmeler vaziyetleri! Sıkıla patlaya, yana yakıla olsa da geçecek bu sıcak yaz günleri… Darlanma bu kadar. Tamam, çok iyi… Böyle yazmaya devam et,devam… Sakın bırakma! Ben her yaz böyle olurum. Halsiz olur, mecalsiz olurum. Yaz ortasına doğru sıkılırım kendimden, bir karıncalanmadır başlayıverir birden, taşar içimden ruhum… Hahha! Ben her bahar aşık olurum şarkısı da bu kadar atmasyon yaz’a uydurulur!Pes yani!

Off! Karnım nasıl aç. Evdekiler de acıkmış belli….Derinden derinden miyav miyav sesleri geliyor. Hımm, henüz yemek yapmadım ki! Durma hakkımı kullandım akşam eve geldiğimde… Bir süre kıpırdamadım, durdum kaldım öylece. Dert değil canım, yaparım hemen. Kolay bir yemek olmalı kolay. Ne yapsam? “Selam!” dedim dolaba, açtım kapısını. Bomboş. Of ya alışveriş de yapmamışım. Ne olacak şimdi? Peki olanlara bakalım… Yumurta, tereyağ, yoğurt, bir anda gözüme çarpan… Heyy, tam omletlik malzeme! Off, şahane bir omlet yaparım şimdi, parmaklarını yerler billahi! Bizim evin erkekleri, bu işe ne derler peki? Hele küçük paşa yok mu, iki numara… Zor beğenenlerden… Şövalye ruhludur zat-ı şahaneleri, her yemeği beğenmez kendileri… Yemekler mükellef hazırlanacak, saraylı soyundan geliyor sanki! Ben şimdi bir masa donatırım, kral masası gibi. Masanın netlik ayarını tam sağladım mı, sadece omlet ve ayran varmış anlamaz ki. Güzel bir masa örtüsü sererim, tertemiz mis gibi... Kadehler içinde buz gibi ayran, ortaya koyarım pişirdiğim omleti papatya misali, hem de balkona, Marmara denizine sıfır manzara, bir mucize yaratırım bir solukta, şaşar kalırlar valla!

Off! Of!! Sonbaharın gelmesine şunun şurasında ne kaldı ki?

9 Haziran 2009 Salı

Memlekette Kadın Vaziyetleri

Memleketimizde 100 kadından sadece 7'si girişimci yani kendi işini yapıyor ve tarım dahil 100 kadından 24'ü çalışıyor. Türkiye’de her 3 kadından 1’inin şiddet mağduru ve her 5 kadından 1’inin okuma yazma bilmediğini öğrenmek, sizi de hem hayrete hem de dehşete düşürmüyor mu?

Bu paragrafı kadınlarla ilgili yazdığım her yazıda boğuma koyuyorum ki, unutmayayım! Bugün gazetede şöyle bir haber başlığı vardı: “ Türkiye AİHM'de, aile içi şiddete karşı vatandaşını koruyamadığı gerekçesiyle ceza alan ilk ülke oldu. AİHM aile içi şiddet konusunda Ankara'ya karşı açılmış ilk davayı sonuçlandırdı. Mahkeme, Türkiye'nin şiddet gören bir kadını, savcılığa başvurduğu halde, kocasından koruyamayarak ayrımcılık yaptığına hükmetti. Bu yüzden Ankara'nın, Nahide Opuz adlı vatandaşa 36 bin 500 Euro ödemesine karar verildi. Böylece Avrupa'da ilk defa bir devlet AİHM önünde kadın vatandaşlarına ayrımcılıktan hüküm giydi. Dava, aile içi şiddete maruz kalmış Türk vatandaşı Nahide Opuz tarafından 2002'de açılmıştı. Opuz, eski eşinin kendisine ve annesine yönelik kötü muameleleri karşısında devletin yeterli önlem almadığı iddiasıyla Ankara'dan şikayetçi olmuştu. Annesi kocası tarafından öldürülen Opuz'un avukatları, mahkemenin aile içi ve kadına yönelik şiddeti "işkence ve kötü muamele" olarak nitelemesini ve devletin ayrımcılık yapıldığına hükmedilmesini istiyordu. Türkiye ise Opuz'un iç hukuk yollarını tüketmediğini savunuyordu.(ntv)

İkileme Kelimelerle Bir Deneme

Bak şimdi olanları bir bir anlatacağım sana. Dün abuk sabuk bir nedenden, derdimi doğru dürüst dinlemeden, ordan burdan, yalan yanlış duyduklarıyla, aşağı yukarı bir yıllık sıkı fıkı tanışıklığımıza rağmen arkadaşım küstü bana, atladı uçağa, beni terk etti gitti!

Oysa iyi kötü bilirdi beni. Aşağı yukarı tahmin ederdi ne deyip ne demeyeceğimi, ıvır zıvır lakırdılar etmeyeceğimi düşünmüş olması gerekmez miydi? Böyle mi olacaktı? Düşe kalka, bata çıka sürdürdük bugüne kadar ilişkimizi. Tamam, tek tük tartıştığımız olmuştur. Ama inan ki ipe sapa gelmeyen, saçma sapan nedenlerden! Ivır zıvır şeyler inan ki, anlatmaya bile değmez… Sağ salim gelmiştik işte bu günlere… Hiç sesimiz sedamız çıkmazdı ki… Ben biraz sesimi yükseltirsem, o kem küm eder susar, doğru dürüst karşılık dahi vermezdi. Ben tıkır tıkır söylerdim söyleyeceğimi, çatır çatır anlatırdım düşündüklerimi. O sus pus olurdu, hiç ses etmezdi. Tamam, bazen yarım yamalak bir şeyler söylerdi. Fazla dinlemezdim galiba. Ama böyle paldır küldür asla çıkıp gitmezdi…Akça pakça, çıtı pıtı, ufak tefek biriydi. Severdim. Güçlü kuvvetli görünen bendim. Eve gelince, ortalığı gümbür gümbür inletirdim. Pata küte girerdim mutfağa, yemekleri yapan, ortalığı temizleyen hep bendim. Kıyamazdım ki ona… Geceleri horul horul uyuduğunda dahi ses etmezdim, odamı değiştirirdim en fazla. Öteberilerini toplamazdı, dolaşırdı eski püskü esvaplarla… Yırtık pırtık gezilir mi bu zamanda, malın mülkün var satsana, dolaşsana pırıl pırıl demezdim. Ne isterse yapsın diye düşünürdüm, yanımda ya! Eş dost, konu komşu kızarlardı, yakıştırmazlardı onu bana. Hiç dert etmezdim. Şimdi terk edip gitti ya beni allak bullak oldum valla. Kendime gelemedim. Şimdi bunları yana yakıla anlatıyorum ya sana, kusura bakma, e mi? Akıl fikir kalmadı bende, beni biraz toparla!

8 Haziran 2009 Pazartesi

Öğretmen Kardeşimin Şiir Dinletisi

Yaptı yapacağını yaptı. Aldı intikamını. Arada ablalık yapıyor, ders veriyordum ya kendimce. Haydi bakalım buyur dedi. Sabah sabah nasıl ağlattı insanların önünde beni. Of !Bu bana yapılır mı? Benim kardeş, şehrin merkezine uzak bir mahallesindeki devlet okulunda ilkokul öğretmeni. Öğrencilerine tek tek şiirler ezberletti. Çağırdı velilerini. Bir Şiir Dinletisi düzenledi. Çocuklar giymişler en güzel giysilerini, benim kardeş de özenmiş kendine, sahneye... Küçük oğlu bu sabah çıktığı halde hastahaneden, vazgeçmemiş, öğrencilerin acımış emeklerine...
"Adını duymamıştır bir çok şairin, Ama duysaydı severdi, Adlarından bile sevilen bir çok şairin,
Şiirlerini okusaydı severdi." Böyle diyor Ülkü Tamer. Biz bugün şiir için buradayız. "Yanardağın Üstündeki Kuş"un kanadına takılmak ve elbette; o kuşla, güzel olan ne varsa, onun peşinden gitmek için buradayız." Böyle başladı söze öğretmen kardeşim. Sonra öğrenciler birer birer çıktılar sahneye. Nasıl ezberlemişler şiirleri ve nasıl duyarak okuyorlar, ağlamamak mümkün mü?

"Bir insanı sevmekle başlar her şey" demişti Sait Faik. Ardından gelenlerse "Dünyayı güzellik kurtaracak" dediler. Sevgiyle, barışla, içten bir merhabayla belirecekti aydınlık. Bir şarkıyı birlikte söylemek, sinema önlerinde kuyruklar oluşturmak, birlikte üzülmek, birlikte sevinmek! Yaşanmakta olan ne varsa birlik olabilmek diyerek, Nahit Ulvi Akgün'ün dizelerinde Şule'yi dinledik. Yaşarken adlı şiirinde... "Acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı" diyordu Ataol Behramoğlu. Kışlar da baharlar gibi bizim için anlaşılan ve yaşanan her şeyde insandan bir şeyler bulmak. Sevinçlerde, hüzünlerde insan olmak,ulus olmak, kıta olmak ve sonunda evrensele, tüm dünyaya ulaşmak, kardeşliğin mutluluğunu hissetmek. Nazım Hikmet'in Davet adlı şiirini Pınar okudu.


Yeşeren ağaçlar,dallarda kuş şenlikleri, mavsini yeniden farkettiğimiz gökyüzü... Aslında en iyisi çocuk olmak bugünlerde.. Yada çocuklar gibi hissetmek en güzeli. Bir baba için yazılmış en güzel mısraları, Can Yücel'in o şahane "Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim" şiirini ;Ben hayatta en çok babamı sevdim, Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk, Çarpı bacaklarıyla -ha düştü ha düşecek, Nasıl koşarsa ardından bir devin, O çapkın babamı ben öyle sevdim... diyerek Volkan okudu büyük bir özenle... Ağlanmaz mı şimdi bu şiirlere söylesene!

"Bizim sıcağımız, Şiir sıcağı canım, Yunus Emre sıcağı, Pişirir Kerem'i yakmaz, Toprağımız halk toprağı, Kimseyi sevdasız bırakmaz" Bir başka şiir vardı sırada. Şairimiz İlhan Gençer'in İnsanla Güzel şiirini, Gülbahar'dan dinledik hepbirlikte... " Her şey insanla güzel!, Doğan güne karşı gerinen evler, Mavi rüzgârların koştuğu sokak... İnsan olmazsa kötü resimler gibi, Lacivert bahçelerde başlayan bahar, Temmuz tarlalarında başak. İnsanlar canım insanlar, Işıklar, güneşler hep sizin için. " Bu şiirleri ezberleyen çocukların kötü insanlar olmaları mümkün mü sizce? Mümkün değil elbette! Şiirler var işte bu nedenle!

"Dünyayı bir çocuğun gözüyle algılamak, masumiyetini yitirmemiş gözlerle bakmak çevremize, yaşamı güzelleştirecektir. Bakmasını bilirsek, var olanın, sandığımızdan da mükemmel olduğunun ayırımına varırırız." dedi kardeşim. Yüreğimizin bir yanı sevinç, bir yanı hüzündür zaman zaman... Her iki duygu da bizim içindir ve insanlık bu iki duygunun kardeşliğinde yürür. Hiç değilse arada bir "kardeş" sözü dinlemelidir. Çünkü bazı kardeşler, aynı şairler gibi, farkında olmadığımız nice duyguyu binbir güzellik içinde dile getirirler. İyi ki varsın kardeşim!