29 Temmuz 2009 Çarşamba

Herşey Daha İyi Bir Dünya İçin

Kocaeli Kadın Girişimciler Kurulu Olarak, Dilovası Belediyesi ve İşkur işbirliği ile kadınlarımıza meslek edindirme kursu açmaya devam ediyoruz. İlanımızı yazayım istedim. Dilovası ve çevresinden katılmak isteyen kadınlarımıza duyurmak lazım.

KOCAELİ KADIN GİRİŞİMCİLER KURULU İŞKUR DİLOVASI BELEDİYESİ İş birliğiyle mesleki eğitim kursları başlatılacaktır. Bu kurslar ücretsiz olup kursiyerlere günlük 15 TL verilecektir.


Yönetici Asistanlığı Kursu
Hasta Özürlü Bakımı Kursu
Evde çocuk bakımı
Ev ve Büro temizliği

Başvurular Dilovası Belediyesine yapılacaktır.
Aday Başvurusu : 31 Temmuz 2009
Aday Seçimi : 5 Ağustos 2009
Kurs başlangıç : 10 Ağustos 2009

Beni Bekleme Kaptan!

"Çok yorgunum, beni bekleme kaptan.
Seyir defterini başkası yazsın.
Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman,
Beni o limana çıkaramazsın."



Nazım Hikmet 1957 yılında, memleket özlemiyle yazmış bu mısraları. Kimi zaman İstanbul'da vapurla karşı sahile geçmeye niyetlenmişsem eğer, geciktiysem, vapur kalkmak üzereyse iskeleden, bu dizler düşer aklıma.

Son anda bir zıplama ile atlayıp vapura, İstanbul'u seyrede seyrede geçiyorsam karşı kıyıya, püfür püfür rüzgarın arkadaşlığıya ve denize doya doya... Bu kez Cemal Süreya zamanıdır :

"Fatih Sultan Mehmet gemilerini karadan yürürttü ya,
Deniz kaçkını bir ulusun çocuklarıyız biz ogün bügün."

Bu yazı madem Nazım Hikmet'le başlamış, gene Nazım Hikmet'le bitirilmelidir bugün.

"Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür,
Ve bir oman gibi kardeşcesine. "





Fotoğraf- Numan Serteli'nin fotoğraf arşivinden alınmıştır.

28 Temmuz 2009 Salı

Narla Çöreotuna Gazel!

Çocukluğumda hatırlarım, annem evin bereketini arttırmak niyetiyle, odaların muhtelif yerlerine çöre otu serperdi. Özellikle kapı girişlerine. Daha sonraları, kimi zaman bize gelince de yapardı bunu. İstemezdim yapmasını aslında, ama sesimi çıkarmazdım. O nedenle annem bizden gidince, yerlere serptiklerini hemen süpürür silerdim. Fare pisliği sanılır zannederdim. Gençlik işte. Öyle Uzakdoğu felsefesi Feng Shui’ye göre, mor renk mum evde zenginlik ve bereketi artırır diyenlerden de değilim. Pek ilgilenmem Uzakdoğu felsefeleri ile. Ama düşünüyorum da şimdi, annemin serptiği çöreotları serpildikleri yerde kalsalardı keşke. Ne olacaktı ki öyle değil mi? Şimdi çöreotları nereden mi aklıma geldi? Bilge Karasu’nun “Narla İncile Gazel” kitabını okuyordum. Yazar annesinin narla evin bereketini artırma törenini şöyle anlatıyordu:

“Nar kentinde bir incir buldum. Narı da inciri de övmek isterim. Anam her kışın en karanlık noktasında, eve girerken bir nar atardı yere,bütün gücüyle; parçalanıp iyice dağılsın diye. Evin beti bereketi niyetine… Ardından hızla süpürüp silerdi ortalığı. Bir iki gün sonra,narın patladığı yerden çok uzakta incecik bir çıtırtı duyduğum olurdu ayağımın altında. Ne kadar dağılmışsa nar taneleri, o kadar iyiydi.Topladıktan sonra söylerdim anneme,sevinsin diye.”

Şimdi anneme ve annemle aynı yıl öte dünyaya giden Bilge Karasu'ya bir rahmet göndereceğim önce, sonra çöreotu sepeceğim evimin en mütena köşelerine. Kış gelince de eve girerken bir gün nar atacağım yere, bütün gücümle, parçalanıp iyice dağılsın diye... Her ikisini de yapacağım anneleri sevindirmek niyetiyle. Bereket gelir eve, anneler sevinince.

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Fikir Arkadaşı Olmak Öyle Mi?

Sabahattin Ali 1907 doğumlu. Öğretmen. Şiirler, hikayeler, romanlar yazdı. Çeviriler yaptı. Markopaşa diye mizah gazetesi çıkardı.1948 yılında bir yazısı sebebiyle tutuklandı ve üç ay kadar hapiste yattı. Sürekli izlendiği için yurt dışına kaçmak istedi. Ancak Kırklareli dolaylarında bir kaçakçı tarafından öldürüldüğü iddia edildi. Kendisi hem bayıldığım roman ve hikayelerin sahibidir. Hem de bayıldığım şarkıların sözleri ona aittir. Edip Akbayram’ın söylediği Aldırma Gönül aldırma, Zülfü Livaneli’nin söylediği Leylim Ley, Sezen Aksu’nun söylediği Çocuklar Gibi, Nükhet Duru’nun söylediği Melankoli yada Ben Yine Sana Vurgunum, Sabahattin Ali’nin şiirleridir. Kürk Mantolu Madonna adlı kitabıyla ilgili daha önce yorum yazmıştım bloğuma. Bu kitaptaki Raif Efendi karakteri her zaman çok ilgimi çekmiştir.

Bugün evimizdeki kitaplığına bakarken, Sabahattin Ali’nin “Bütün Öyküleri” adlı kitabı elime geldi. Epeydir almamıştım elime. Bir rahmet gönderdim büyük yazarın o ince ruhuna ve gözümü kapayıp, rastgele bir sayfa açıverdim. Amacım kitaba dokundum ya bir öyküsünü okumadan yerine bırakmamak. Şöyle bir o etkili cümleleri arasında dolanmak. Baktım şansıma denk gelen öykünün adı “Fikir Arkadaşı”. Hatırladım. Şahane bir öykü bu. Yazar 1935 yılında yazmış bu öyküyü ama sanki fırından yeni çıkmış ekmek lezzetinde. Tazecik. Dumanı üstünde. Sıcacık. Okuyunca yakıyor yüreği. Sahiden çok mu çok etkili.

Bir çilingir sofrasında iki kişi. Anlatıyor biri. Arkadaşılığın önemini vurguluyor. Menfaat dünyası dense de tahsilleri, karakterleri ve fikirleri gereği dünyada birbirini sevmek ve yakın olmak istemenin mümkün olabileceğini, kendisinin işyerinden böyle bir arkadaşa sahip olduğunu, ona menfaatsiz bir hisle bağlı olduğunu anlatıyor. Arada masadaki içecekleri tazelettiriyor. Bu arkadaşı tahsilli, münevver biridir. Pırlanta gibi bir kalbi vardır. Samimidir. Ancak bir iftiraya uğramıştır ve şimdi kodestedir. Aslında suçu yok da değildir. Kendisine kaç kere söylemiştir. Dünyayı o mu islah edecektir? Alsa maaşını bir köşede otursa ya karda yürüyüp izini belli etmese. Yok, yapamaz. Çok okur, okuduklarını da hakikat zanneden bir çocuktur. Anlatan da okur okumasına ama öyle her durumda atılmıyordur ortalara. Hayat kitaplardaki gibi değildir ki. Etrafı ve zamanı iyi kollamalıdır. Yakmıştır arkadaşı kendini. Sesini zaman zaman yükseltmiştir. Yanlışlıkları zamansız söylemiştir. İki yalancı şahit bulunmuş ve basmışlar bir iftira kendisine, işte içeriye atılmıştır.

Bu durum arkadaşının başına geldiğinde, tüm gün ağlamıştır anlatıcı. Arkadaşı için aslında canı fedadır. Parası pulu da yoktur arkadaşının. Annesi, kardeşi eline bakmaktadır. Anlatıcının parası yoktur ki versin, ciğeri kan ağlamaktadır. Çok istediği halde hapishaneye de gidip görememiştir arkadaşını. Yüzü soğuktur çünkü o menhus yerin. Yoksa diyor ya işte arkadaşı için canı fedadır.
Anlıyoruz ki okudukça, öyküdeki ikinci kişi hapisteki arkadaşını savunacak olan avukattır. Bütün bunları arkadaşının avukatına anlatmaktadır. Bir içki daha ister garsondan. Mezeleri tazelemesini söyler. Avukatın ilk celsedeki savunmasını duymuştur. Kendisi hasta olduğu için mahkemeye gidememiştir ama ne ateşli bir avukat olduğu kendisine gidenler tarafından anlatılmıştır. Hatta söylenenlere göre birkaç celsede arkadaşını kurtaracaktır avukat. Bunları duyduğu için memnun olmuştur. Anlatıcı, aslında bir müddet arkadaşının hapiste yatmasının iyi olacağını söyler. Yoksa gitgide azıtabilir, maazallah yolu ipe kadar vardırabilir. Arkadaşının geleceği için böylesi daha iyidir. Ona iyilik etmek istiyorlarsa bir müddet burnu sürtsün diye hapiste bırakmalıdır. Zaten entelektüel birininin hapis yatması elzemdir. Olgunlaşmak ve hayatı daha iyi anlamak için başka çare yoktur. Bu nedenle avukat müdafasını gevşek tutmalıdır. Bu görüşme de zaten bu sebepledir. Bir sene yatar çıkar ne olacaktır ki. Avukatlık ücretini aldığı halde, müdafaa etmemenin vicdansızlık olacağını düşünüyorsa eğer, isterse bu parayı almayabilir arkadaşından. Yirmibeş lira mı verecekti arkadaşı, kendisi otuz lira vermeye razıdır. Yeter ki arkadaşı olgunlaşmadan çıkmasın mahpustan. Bu arkadaşının iyiliği içindir. Hem para verecektir arkadaşı için hem de bir fikir arkadaşından mahrum kalacaktır. Fedakarlığını avukat anlamalıdır.

Parayı nereden mi bulacaktır? Hani avukata verecek otuz lirayı mı? Şey, arkadaşı hapse girince yeri açık kalmıştır tabii. İşlerine vekaleten anlatıcı bakmaktadır. Bu aydan itibaren maaşına ilave olarak kırk lira kadar ücret alacaktır.
Garsondan bir içecek daha istemek için seslenir!

23 Temmuz 2009 Perşembe

Macbeth'te Çalıkuşu'nun İşi Ne?

Bedri Rahmi Eyüpoğlu “Klasiklerin en kötü kaderi,okunmadan bilinmeleridir.”demiş. Ne kadar doğru söylemiş! Klasiklerden konusunu çok iyi bildiğim ama okumadığım onlarca kitap vardır muhtemelen. William Shakespeare’in Macbetch adlı eserini bilirdim. Tiyatroda seyretmişliğim de vardır. Ama okumamıştım, şimdi ne yalan söyleyeyim. Bu hafta sonu çizgi romanını okudum. Mutlaka duymuşsundur. NTV yayınları, artık klasiklerin çizgi roman versiyonlarını çıkarmaya başlamış. İlk kitap, Sevin Okyay’ın tercümesiyle ve Jon Hawart’ın çizimleriyle Shekespeare’in ünlü Macbetch’i. Gerçekten etkileyici ve sürükleyici. Klasik bir eserin çizgi romanını okumak acayip keyifli. Doğrusu bir sonraki kitabı sabırsızlıkla beklemekteyim.

Ben şimdi Macbetch hakkında yazı yazmak istemiyorum. Çok merak eden, alır kitabı okur. Bence almalı zaten. Mutlaka her kitaplıkta olsun. Bak şimdi… Kitabı okuyordum. Sayfa 88 . Perde Dört. Sahne İki. Bu sayfada bir şey dikkatimi çekti. Macduff’un şatosundayız. Lady Macduff, kocasının İskoçya’dan ayrıldığını Rosse Beyi’nden öğrenir. Üzgündür. Bu gidişin korkudan mı yoksa bilgelikten mi olup olmadığını konuşmaktadırlar. Lady şöyle der.” Karısını, çocuklarını ve ünvanını ardında bırakmak mı bilgelik? Bizi sevmiyor.” Çizgi romanın bu karesinde, Lady ellerini yüzüne kapamış ağlamaktadır. Şimdi benim kafama takılan cümleye geldik işte. Sözlerine şöyle devam eder: “ Doğru değil bu… Çünkü kuşların en küçüğü, minicik çalıkuşu bile yavrularını korumak için baykuşla dövüşür. Korkusu, ailesine olan sevgisinden büyük. Sebepsiz kaçmanın bilgece bir yanı yok. “

Çalıkuşu mu? Sahiden acaba orijinalinde de çalıkuşu mu yazıyordu? Çalıkuşu Reşat Nuri Güntekin’in ünlü romanı ya. Eee? Bak şimdi. Baykuş Shakespear’ın orijinal kitabında da baykuştur. Olabilir. Kafam bunu basıyor. Baykuşta sorun yok. Kolaylıkla kabulleniyor. Ama Shakespear’ın kitabında nasıl çalıkuşu geçebilir? Çalıkuşu demek Reşat Nuri Güntekin demektir. Çalıkuşu bir kuş da olsa, bizimdir ve bizim romanımızdan ibarettir. Nedense çalıkuşunun Macbetch içinde geçmesi şu garip aklıma bir an aykırı geliyor, bir türlü kabullenmiyor. Bir an olur ya hani. Kabullenmeme hali. Öyle bişi. Neyse ki sonra kabullendi de, okumaya devam ettim. Böyle olurum bazan işte. Aklımın iplerini salarım...O giderken bir an peşinden bakarım... Bir an!..

21 Temmuz 2009 Salı

Gırgır Çocuklarıydık Biz!..


Son zamanlarda her nevi Mizah Dergilerini okur oldum gene. O kadar memnunum ki! Nasıl olmam? Gırgır Dergisinin müdavimi değil miydim ilkgençliğimde? Tabii gizli gizli okurdum ailelemden. Zira nedense fena şeyler yazıyor içinde sanırdı annem ve "Kızlara göre değil" derdi ne demekse...


Gırgır Derginin kurucusu Oguz Aral'dı. Günümüzde eğer Mizah Dergiciliği varsa atasıdır kendisi. 1972 den 1989 yılına kadar süren yayın hayatında o kadar çok genç mizahçı çıkarmıştır ki günümüzde devam eden Mizah Dergilerinin çoğu Gırgır okulunun mürekkebini yalayan kişilerin bu işi devam ettirmeleri ile gelişip günümüze gelmiştir. En sevdiğim tipler Oğuz Aral'ın çizdiği "Avanak Avni", Bülent Arabacıoğlu'nun çizdiği "En Kahraman Rıdvan", Latif Demirci&Behiç Pek'in "Muhlis Bey ve Yavlum Mithat" ve tabii ki Özden Öğrük'ün çizdiği "Çılgın Bediş"ti. Hepsi birbirinden güzel karikatürler olurdu. Gırgır'ın şahane bir sloganı vardı. "Can sıkıntısını, aşk yarasını, karı koca kavgasını, şip şak keser. Her derde devadır, Gırgır da gırgır" diye. Böyle şahane bir şeydi işte! Şimdi her hafta eve giren mizah dergilerini de çok seviyorum.

20 Temmuz 2009 Pazartesi

GÜN'lü Deyimlerle Bir Deneme Yazısı

Söylemiştim… Demiştim ki “Hazırol, yola çıkacağız, gün doğmadan!” Sanki ben öyle dememişim, o hazırlanana kadar gün ağarmıştı çoktan. Gün görmüş birisiyim öyle değil mi? Beni artık iyi bellemeli!.. Gün günden azıtıyor işi... İyice dinlemiyor ki! Beğenmiyor arabamı eski diye sanki... Allah Allah! Ayağımızı yerden kesiyor ya işte, öyle değil mi? Şimdi yaz, ortalık sıcak. Fazlasıyla günlük güneşlik! Ne olur sanki hazır olsa da, günübirlik gideceğimiz yere zamanında ulaşmak için, gün gözüyle yola çıksak? Yoo, o hazırlanmayacak… Ben söyleneceğim tabi… Beni mutlaka günaha sokacak. Günden güne güçleşiyor onunla arkadaş olmak. Güneşin altında kolay mı klimasız arabayı kullanmak? Biliyorum ben her zamanki gibi sıcakla cebelleşirken, o arabada müzik dinleyip, gününü gün edecek. Bu böyle sürmez ama… Günün birinde dayanamayacağım… Dayanamayacağım, evet! Söylemeli biri ona… Günleri sayılı! Günleri sayılı! Böyle giderse almayacağım onu arabama! Gününü görecek!

Kınalıada'da Bir Ev

Kınalıada’ya ömrümde gitmedim. Sait Faik de inmemiş. "Kınalıada’da Bir Ev" adlı öyküsünde, Sait Faik Kınalıada’ya ömründe inmediği halde, çok sevdiğini yazar. İlk vapurla işine giden, son vapurda elinde paketlerle eve dönen, küçük kaplamaları simsiyah kesilmiş bir ahşap evde oturduğunu, evden denizin görünmediğini yada belki de iki penceresinden, çakal eriği dalları arasından görünüyor olabileceğini sandığı, sakin, sessiz, kendisiyle hiç konuşmadığı halde, iyi biri olduğunu düşündüğü vapurdaki kız sebebiyle Kınalıada’yı sevmektedir belki de… Bahçelerinde acıbadem, ayva, nar ve hünnap ağaçları, bir çıkrıklı kuyuları, kırkını aşmış, şimanca, yeşil gözlü bir kadın olan anasını kız, kırmızı elma yüzüyle, küf yeşili gözleriyle gördüğü için Sait Faik de öyle görür. Sait Faik böyle bahçeyi, evini, anasını tarif ederken gördüğünü sanmamalıyız. Sait Faik görmeden sever bahçeleri, insanları, evleri.

Hatta yazara göre bu küçük bahçeye evden girilmektedir. Alt katında kendileri, üst katında kiracıları oturmaktadır. Kızın kendi başına bir odası da yoktur yazara göre. Akşam saat 10.45’te oraya vardığına göre, ancak 11’de yemeğe oturuyor olmalıdırlar. Hemen de yatarlar herhalde. Acaba başucunda kitap var mıdır? Bir defa Sait Faik’e gülmüş olan bu kızın acaba hülyalarına ne karışır? Yemeği nasıl yer? Hızlı mı, yavaş mı? Sait Faik tüm bunları çok merak eder. Acaba bir çok insanda olduğu gibi yemek yerken çirkinleşir mi? Çirkinleşince yüzündeki o iyi, harikulade çizgiler ne olur? Nereye giderler?


Kınalıada’yı Sait Faik bu kızı tanımadan önce de merak eder aslında. İnsanlarını değil. Onları bol bol vapurda görmektedir. Daha çok bu gece yarısı sönük kırmızı ışıklarıyla böcek gibi kabuğuna, kırmızı benekli kabuğuna kapanmış Kınalı’nın evleri ne yaparlar diye merak etmektedir. Ne yapacaklar? Her yerde olduğu gibi onlar da dedikodu yaparlar. Yerler, içerler,uyurlar.

“Evler mi?” diye sormamalıyız. Çünkü “Evet, evler… “ diye cevap verecektir Sait Faik. Bunları bildiği halde eskiden merak ettiği Kınalı’nın evlerini şimdi büsbütün görmeye can atmaktadır Yazar. Çünkü orada bayıldığı kız oturmaktadır. Kınalı’nın bir evi… Bir masa düşlüyoruz. Eskimiş muşambadaki boncuklu bir nihale üzerine bir sahan konuyor. Bu et midir, sebze midir? Haydi bu meraktan cayıyoruz. Et olduğunu farzediyoruz. İşte dağılıyor. Babaya, oğla, kıza, Sait Faik’in arkadaşı olarak düşündüğü kıza… Yemekleri anne dağıtıyor. Küçük kız kardeşin büyük zehir yeşili gözleri sahana değil de, Meryem Ana kandilinin yandığı, kapısı çıkarılmış dolaba bakıyor. Çünkü karpuz oradadır. Bu akşamki karpuz sarı çıkmıştır. Çekirdekleri simsiyahtır.

İşte konuşuyorlar. Ne konuşuyorlar acaba? Bir vapurun projektörü yarı aydınlık odayı ışık içine daldırıyor. Sevdiği kız yemek yerken çirkinleşmiyor. Okadar şen, okadar sıhhatli ki yediğinin farkında olmuyor. Yüzünde hep neşeli şeyler var. Ağzında bir lakırtı. Sait Faik kızın ne söylediğini merak ediyor.

İşte bu yüzden hikaye yazmaktadır Sait Faik. İşte bu merak yüzünden hikayeci geçinmektedir. Hikayelerini beğenmezlerse, üzülür. Beğenirlerse, kızar. Kendisi beğenince budalalaştığını söyler. Beğenmezse de canı yemek istemez. Kınalıada’ya gelince… İşte onu çok merak eder, ama bir türlü inip vapurdan görmek istemez. Bu gidişle de inmeyecektir de…

Ben de ömrümde Kınalıada’yı görmedim. Belki de ahir ömrümde hiç görmeyeceğim. Ama orayı okadar severim ki, neden bilmem. Belki de sevdiğim büyük yazar ve bilge Sait Faik’in merak ettikleri yüzünden…

Not: İstanbul’un en küçük adalarından biri ve İstanbul’a en yakın adadır Kınalıada. Üzerindeki makiler kırmızıya çaldığı için ve toprağı kızılımtrak olduğu için adının Kınalıada olduğu söyleniyor. Çok kayalık olması sebebiyle, ağaçlık alanı pek yok ve Bizans zamanında surların yapımı için bu adadan taş getirilirmiş. Sanal ansiklopediden okuyarak yazdım bunları.

16 Temmuz 2009 Perşembe

Dumrul ve Azrail

Dün yazdığım yazıda aklım nedense Dede Korkut’a kayınca, bu kez Murathan Mungan’ın Yedi Kapılı Kırk Oda adlı kitabını hatırladım. Bu kitapta yer alan yedi öykünün ilki Dumrul ve Azrail’di. Fantastik öyküler bizim folklorümüzde büyük yer tutar aslında. Küçüklüğümde amcam şahane korku masalları anlatırdı. Yada Dedem Korkut hikayeleri. Bir Tepegöz hikayesi vardır ki! Bir nevi yeraltı ruhuydu sanki... O zamanlar televizyon olmayınca, nasıl geçirecektik ki zamanımızı? Ya bir nene yada bir amca olurdu yanımızda. Acayip hayali masallar anlatırlardı. Hep böyle büyüdük. Madem Hayal Kahvem diye bir bloğum var, yazayım ben de bildiklerimi, öyle değil mi?

15. yüzyılda yazıya döküldüğü düşünülen, Dede Korkut anlatılarından, Deli Dumrul’un öyküsünü bilirsin...Bak şimdi anlatınca, hemen hatırlayacaksın. Hani Oguzda kuru bir çayın üzerine köprü yapan , geçenden 33 akçe, geçmeyenden 40 akçe alan Deli Dumrul adında biri vardır. Köprünün yanındaki obada bir yiğit ölünce, Azrail’e meydan okur Dumrul. Hani bu durumu Allah’a ters gelir de Azrail’i bu kez Deli Dumrul’un canını almaya gönderir. Azrail Dumrul’a görününce, Deli Dumrul kılıcını çeker. Azrail bir güvercin olur uçuverir ve Dumrul’a Allah’a kendisini afetmesi için yalvarmasını önerir. Deli Dumrul Allah’a “alacaksan canımı sen al” der. Bunun üzerine Allah Dumrul’a hidayet eder. “Canı yerine can bulsun, kendi canı azad olsun” buyurur. Dumrul kendi canı yerine can vermesi için, önce babasına sonra annesine gider. Her ikisi de “dünya şirin ve can aziz” derler ve canlarını vermek istemezler. Dumrul bu kez çocuklarının annesi, karısından can ister kendi yerine. Karısı “benim canım canına kurban olsun “ der ve canını vermeyi kabul eder. Azrail tam kadının canını alacakken, Dumrul “ alacaksan ikimizin canının da al” diye yalvarır. Bu halleri Allah’a hoş gelir ve Dumrul ile karısına yüzkırk yıl ömür verir. Onların yerine Dumrul’un anne ve babasının canını alır. İşte böyle… Hatırladın değil mi? Çok bildik bir Dede Korkut hikayesidir bu.

Murathan Mungan Yedi Kapılı Kırk Oda adlı kitabında, Doğuya ait masalları günümüze uyarlamış. Dumrul ve Azrail öyküsü de şimdi anlattığım Dede Korkut anlatımı tadında. Ne yapmış peki? Daha önce dinlediğim bu hikayeyi, kendi kelimeleri ile reklendirip, şekillendirmiş. Kendine göre kurgulamış. Azrail’in süzülerek yeryüzüne inişiyle başlatır öyküyü. Köprüyü Azrail’in gözünden bir insanmış gibi tasvir eder. Mesela taşlarının dizilişinde bir dilsizlik olduğundan söz eder. "Köprüden çok bir gize benziyor. Güçlü ve hüzünlü. Saklısında, iç sızlatan, henüz kelimelerini bulamamış bir hikayesi varmış gibi. Taşları yumuşatan bir keder" diye düşünür Azrail. Görevi gereği yüzyıllardır çok can almıştır Azrail ama bu kafa tutan yürekli Deli Dumrul içinde değişik bir şeyler kıpırdatmıştır. Son paragrafa kadar saklı kalan bir durum mevcuttur öyküde. Ve öykü sonunda okuyucuyu şaşırtan bir finalle son bulacaktır.

Orijinal öyküde önce babaya sonra anneye can istemeye gider Dumrul. Murathan Mungan’ın öyküsünde ise önce anneye sonra babaya gider. Can vermezler kendisine. Orijinalden farklı olarak, bu öyküde Dumrul’un canı yerine karısı da canını vermez. Dumrul dumura uğrar bu durumda… (-Hey, dumura uğramak bu öyküden mi geliyor! Ben mi şimdi uyduruyorum yoksa! ) Deli Dumrul'un canına can verecek, başka kimsesi kalmamıştır. Azrail’e döner ve artık canını alabileceğini söyler. Hımm!.. Şimdi öykünün sonunu buraya yazmalı mıyım acaba? Öykünün sonu gerçekten oldukça şaşırtıcı da….

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Wall Street Journal'den, Dede Korkut'a...

Gazetede “ABD'de çocuklara ünlü markaların isim olarak verilmesi akımı başladı.” diye bir haber okudum. "Yok artık, daha neler?!.." deyip, şaşkınlıkla okumaya devam ettim. Wall Street Journal gazetesinin Amerikan Sosyal Güvenlik İdaresi verilerine dayanarak verilen habere göre diye devam eden yazıda, kızlar için en gözde isimler arasında, lüks Japon otomobilleri Lexus ve İnfiniti, İtalyan moda markası Armani, Fransız modaevi Chanel, Amerikan lüks mallar zinciri Tiffany ve Fransız kozmetik firması Loreal önde geliyormuş. Erkek çocuklara verilen isimler neymiş biliyor musun? Fransız mücevherci Cartier, Fransız modaevi Dior, Amerikan ayakkabı firması Timberland ve İrlandalı bira üreticisi Guiness veriliyormuş. Vallahi şaka yazmıyorum. Tamamen sahi… Peki neymiş bunun sebebi? Aileler çocuklarına taktıkları ilginç isimlerin statü sembolü olacağını düşündüklerini ya da onlara güç vereceğine inandıklarını söylemişler. İnanlılır şey değil!.. Hayret vallahi!

Şimdi, "ne alaka?" demezsen bana, aklıma ne geldi biliyor musun? Hani eski Türkler zamanında, aileler fikrine itibar ettikleri, hürmet ettikleri büyüklerden isim isterlermiş ya!. Nasıl mı? Dede Korkut Hikayeleri’nden biri olan Dirse Han Oğlu Boğaç Han hikayesini duymadığını sakın söyleme... Hep okuturlar ya Edebiyat derslerinde… Hani hayalimizde canlandırdığımız en davudi sesleriyle, “Dede Korkut gelsin, boy boylasın, soy soylasın bu çocuğa bir ad koysun!” demezler mi? Ozamanlar aynı kızılderililerde olduğu gibi, çocuğa isim konması için, çocuğun bir kahramanlık yapması yada bir fark yaratması beklenirmiş. Bayındır Han’ın oğlu, diğer arkadaşları kaçarken, meydan okuyup, boğayı alt edince, Dede Korkut gelmiş meydana... 'Ak Meydanı'nda bu oğlan savaş etmiş, bir boğa öldürmüş. Oğlunun adı Boğaç olsun. Adını ben verdim, yaşını Allah versin.' diyerek, isim koyma merasimini bitirmiş. Keşke şimdi de isimler böyle verilse! Peki ben şimdi durup dururken, Amerika'daki çocuk isimlerinden, nasıl ışınlandım taaaaa Dede Korkut devrine kendi kendime! İnanılır şey değil!.. Vallahi hayret!

Bazan...

Bazan , Akdenizin tuzu ve ürperen sahiller gibi... Rüzgarlı bir akşam vakti... Bitti artık bu son deyip, aşkının şiddetinden ağlamak ister misin?

Bazan, dalgaların kıyılara çarparak herhangi bir makamda bir şarkı söylediği arnavut kaldırımı yollarda; bir kızın saçlarında gönlümün vals yaptığı, gençliğimin sırtıma bir yük gibi bindiği akasya kokulu sabahlarımdan hiç olmazsa birini geri verin der misin?

Bazan, başka türlü bir şey benim istediğim... Ne ağaca benzer ne de buluta... Burası gibi değil gideceğim memleket... Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava... Nerde gördüklerim? Nerde o beklediğim? Rengi başka tadı başka, der misin?

Bazan, ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın... Kendin içindeyken, kafan dışındaysa... Şiirlerle şarkılarla kendini avutacaksın... Çaresi yok kardeşim, mutsuz olacaksın, der misin?

Bazan, diyorlar ki gözlerimden deliler doluşmuş bakıyor birer birer... Delilerden sen anlarsın, konuş onlarla, nasıl muhtacım buna... Bir gece ansızın gel yine, elinde mor çiçeklerle... Tazelikle gel yine, binbir güzel hikayeyle, der misin?

Bazan, istersen hiç başlamasın bu hikaye eksik kalsın... Onca yaraların ardından yeni bir aşk yaratamazsın...Kaç sevda geçse de yüreğimden bu yıkıntıları onaramazsın... İstersen hiç başlamasın geç kalmışız birbirimize...Yanlış kapılardan geçmişiz bunca yıl... Dönemeyiz artık ilk gençliğimize... İstersen hiç başlamasın söz verelim kendimize, der misin?

Bazan, olmasa mektubun yazdıkların olmasa, kim inanır senle ayrıldığımıza... Bırak bana anlatma imkansız sevgimizi, sevmek birçok şeyi göze almaktır. Baksana geçmişe ne çok anıyla yüklü... Harcanmış zamanlar yeniden yaşanmaz ki! Geç kaldıktan sonra arama boşa, der misin?
Bazan, şimdi uzaklardasın canım arkadaşım, kulaklarımda sesin, arıyorum ben seni... Özlüyorum seni... Yaz yağmurları gibi geçip gittin sessizce... Hala gözlerim arar seni sokaklarda der misin?

NOT : 30.yıl anısına Yeni Türkü'nün şarkı sözlerinden yazılmıştır.

14 Temmuz 2009 Salı

Sen Hiç Bebek Karpuz Gördün mü?


Bak! Lütfen bakar mısın bu fotoğrafa? Sen hiç bebek karpuz gördün mü? İşte, bebek karpuz bu! Ne sevimli, ne şeker bir şey değil mi? Mini mini... Üstelik bakar mısın burnunda çiçeği!

Bu çiçeği burnunda karpuz bir haftada ne oldu peki? İşte fotoğrafı! Büyüyor, gün be gün! Sanki canlı gibi... Canlı tabi, canlı! Ah,bilsen bebek karpuz büyütmek ne heyecanlı! Ellerimle büyüttüğüm karpuzu, koparıp yemek kolay mı? Yooo... Yiyemeyeceğim ben onu... Ne yapsam? Sana göndereyim mi?

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Acaba Yaz Kırılır mı, Kızar mı Bana?

Bugün tam bisiklete binmiş, site etrafında tur atmaya niyetlenmişken, yağmur başlamasın mı birden? Tam benlik, ahmak ıslatan cinsten. Esasında daha yeni çıkmıştım, dönebilirdim eve. Yok vazgeçmedim, bilakis daha hızlı sarıldım bisikletime. Yağmur bir coştu bir coştu ki, sanki delirdi. Yağmur deli, ben deli; dönmedim tabi gerisin geri; sürmeye devam ettim. Daha yarı yolda sırıksıklam olmuştum. Bayıldım bu duruma; kendimi sonbahar mevsiminde farzettim. İçim nasıl sevinçle doldu anlatamam. Baktım etrafta kimse yok ya… Bisikletin direksiyondan çektim ellerimi, kollarımı açtım doğaya; rüzgarı ve yağmuru sevgiyle kucakladım, “Heyyy!” diye seslendim. Ne zaman bulacağım bir daha bu durumu? Yağmur, rüzgar, bisiklet… Yaşadığımı hissettim. Ey Yaz! Üzülme... Kızma... Kırılma bana e mi? Merak etme... Kış gelince hakkını vereceğim!

Kırılmak Bulaşıcı mı Ne?

Bak ne anlatacağım. Uzun zamandır maillerine cevap vermediğim bir arkadaşıma, "Çok ihmal ettim biliyorum, kızdırdım değil mi seni?" diye bir mail göndermiştim. Şöyle cevap vermiş : "Hayır, kızmadım... Ama çok kırıldım." Bu maili okuyunca, haftalık mizah dergisi Uykusuz'da Fırat Budacı'nın bayıla bayıla okuduğum köşesindeki yazılarından biri geldi aklıma. Harika bir yazıydı. Aradım buldum dergiyi. Bir daha okudum keyifle. Yazarın genelde kendi cümleleriyle özetlemeye çalışacağım öyküsü bak şöyle:
Yazı "İnsan emek verirse, bir ilişkide kavga sonrası yaşanan tartışmalarda galip gelebilir." diye bir cümle ile başlar. Yazar bir gün önce sevdiceğiyle kavga etmiştir. Gece evde kavgalarını felsefi bir yöne çekecek kalitede hayata dair süper saptamalarda bulunmuştur. Ertesi gün buluşacaklardır. Görüşmelerinde bu buluşlarını hayat yorgunu bir adamın ses tonuyla sarf etmek için hazırlıklarını tamamlamış, yatağa yatınca söylevinin üzerinden şöyle bir geçmiş, hatta aklına gelen yeni fikirleri de iki kez kalkıp not etmiştir. Ertesi gün büyük gündür, feleğin çemberinden geçmiş kelimeleri, yorulmuş suratı, hafif uzamış sakalları ve nemlenmeye müsait gözleri ile buluşmaya hazırdır. Adeta hayatı titretmeye hazır bir kahramandır.
Ertesi gün metroya biner. Osmanbey durağından binen bir çift kavga etmektedirler. Kavganın bir yerinde "naapıyoruz biz ya! diyen erkek ağlamaya başlar ve kız da ona sarılarak "hiiişş,tamam." demektedir. Fırat Budacı'nın koca bir paragrafta anlattığı, bu iki sevgilinin ağız münakaşasını uzatarak yazmak istemedim. Çok şeker aslında yazının bu bölümleri de. Ama benim üzerinde durmak istediğim konu başka merkezde.. Neyse...

Şahit olduğu kavga sebebiyle, yazar Taksim'de metrodan indiğinde, artık kendine gelmiş ve hafiflemiştir. Dün gece kurguladığı planlardan vazgeçmiştir. Dürüst olacaktır. Numara yapmayacaktır. Buluşmanın hemen başında özür dileyecek, özrünü pıtırık esprilerle süsleyecek, hemen ortamı yumuşatacaktır. Elbette sevdiceği de uzatmayacaktır. Bundan emindir.

Buluştuklarında kitap okumakta olan sevgilisini yanağından öper. Kız karşılık vermez. İşte bundan sonra yazdığı cümleler sevimlilikte zirve yapar gerçekten. Keşke aslını okuyabilsen... Çocuğun karşılık görmeyen coşkusu biraz sinmiştir doğal olarak. Suskun geçen her saniye de işi zorlaştırmaktadır. Parmaklarını sırayla masaya vurmaya başlar ve ağzıyla da tıkırık tıkırık ses çıkartır. Kız gülümser. "Çok mu kızdın bana?" diye sorar kıza. Niyeti evet cevabını alır almaz özür dilemektir. "Kızdın mı çok?" diye soruyu sevimli hale getirip bir daha sorar. Kızdan gene evet cevabı gelmez. Kız "Kızmadım,kırıldım..." der. Bu beklemediği cevap karşısında, çocuğun anlayışlı erkek rolü bir anda infilak eder. Bütün toleransı kaybolmuştur. Bu ilk defa duymadığı ve sinirlerini alt üst eden bir ifade biçimidir. Kızmamıştır da kırılmıştır kız. Kaba saba kızmamış, çıtı pıtı kırılmıştır. Kızmamış ama bir kraker gibi kırılmıştır. Kızmayıp kırılarak haksızlığa uğrayan taraf olduğunu çok şık bir biçimde ifade etmektedir. Kırılarak karşısındaki insanı tek suçlu ilan etmektedir. Kızmamak ama kırılmak: Hayvan gibi kızmamak ama kraker gibi kırılmak; ayı gibi kızmamak ama cam gibi kırılmak; öküz gibi kızmamak ama bir çiçek gibi kırılmak. Kızmak gibi kaba bir duygu yerine narin bir kırılganlık durumuydur bu. Bu moda olup çıkmıştır ilişkilerde. Hayat gibi diri diri kızmak varken, masal gibi kırılan bir sürü insan grubu vardır artık çevrede. Resmen kolaycılıktır bu. İçinden "yesinler" der erkek. Sonra uzun süre konuşmazlar ve o gün barış için bir ilerleme kaydedemezler. O gün biri kızgın diğeri kırgın ayrılırlar birbirlerinden. Ayrı dünyaların insanlarıdırlar. Bu iki kelime cinsiyet gözetmeksizin çok kullanılmaktadır bugünlerde. Yazar kızmadan kırılanlara çok sinirlenmekte ama içine atmaktadır. Bunun yerine kırılmayı tercih etmektedir. Yazısının sonunda kızmayıp kırılanlara gerçekten çok kırılmakta olduğunu yazacaktır Fırat Budacı. Her hafta keyifle okuduğum şahane yazılarından biridir.

Şimdi ben de arkadaşımın bana kızdığını düşündüğüm bir anda, "kızmadım, kırıldım" diye cevap alınca; çok kırıldım arkadaşıma ne yalan söyleyeyim. Niye car car kızmıyordu da kraker gibi kırılıyordu ki! Allah Allah! Bu kırgınlık vaziyeti bulaşıcı mı ne? Çok kızdım valla!

12 Temmuz 2009 Pazar

Sahiden Sinağrit Diye Bir Balık Var mı?

Arkadaşım Bodrum'da yedikleri Sinarit balığının lezzetini ballandıra ballandıra anlatınca, "Nasıl yani?"demişim. "Sahiden Sinarit diye bir balık mı var?" Arkadaşım anlatırken, Sait Faik'in
en güzel öykülerinden biri olan Sinağrit Baba aklıma gelmişti. Ne şaşkınım! En güzel deniz, balık ve doğa öykülerinin sahibi olan yazar, uydurma bir balık ismi mi kullanacaktı? Tabi ki sahici bir balık olacaktı Sinağrit!
Güzel bir Ocak akşamıdır. Hava lodostur. Denize kırmızı rengin türlüsü yayılmıştır. Sandallarda insanlar oltalarını atmışlar sessizce beklemektedirler. Denizin aşağısında Sinağrit Baba avdan dönmektedir. Sinağrit Baba ömründe konuşmamıştır. Ömrü boyunca evlenmemiştir. Ömrü boyunca yalnız yaşamıştır. Ne oltalar koparmıştır. Bu akşam birinin oltasını secip, yorucu ömrünü bitirmeye kararlıdır. Daha her yeri pırıl pırılken, daha eti mayoneze gelirken bitirmelidir bu ömrü. Sonra pis bir Vatos'un dişine bir tarafını kaptırabilir. İyisi mi suların üstündeki başka dünyada yaşayan bir akıllı mahluka kendini teslim edip, muhteşem bir sofraya kurulmalıdır.

Oltaları koklamaya başlar. Yakalanacağı oltayı ve sahibini kendisi seçecektir. Bu kişi gururlu bir yoksul olmalıdır, kibirli değil. Cesur olmalıdır, korkak değil. Dürüst olmalıdır, içten pazarlıklı değil. Sinağrit Baba bu özelliklere sahip olmayanların oltasına takılan balıkların, yakamoz ışıltılarına kandıklarını bilmektedir. İstese yakalanan diğer balıkları kurtarabilme kabiliyetindedir Sinağrit Baba. İstese misinaları bir baş vuruşuyla kesebilir, yada iğneleri dümdüz edebilir. Ama bir tek kendisinin bunu bilmesi ve yapması ne fayda getirebilir ki diye düşünür. Öyle ya diyelim şimdi Sinağrit Baba kurtaracak diğer balıkları, peki kendisi yakalandığında kim yapacaktır bu işi?
Bu düşüncelerle dolanırken, hiç tanımadığı bir sandala rastlar. Kokladığı bir oltayı tutan elin gururlu, cesur, cömert, dürüst bir adama ait olduğuna karar verir ve yemi ağzına alır. Kendi rızasıyla yakalanır. Sandala düştüğü an büyük gözleriyle kendini yakalayana sevinçle bakar. Tekrar tekrar bakar. Birdenbire ürperir. Hiddetinden ayaklarını yere vuran bir genç kız gibi sandalın döşemesini dövmeye başlar. Sinağrit Baba bizim göremediğimiz bir işaret görmüştür bu kişide. Fark etmiştir ki, bu kişi istediği niteliklere sahiptir ama bütün bunları hayatın içinde sınamamış, zorlu bir durumda hiç kalmamıştır. İnsanlık sınavına hiç girmemiştir. Pratikte durumu görmedikçe, sınanmadığı müddetçe bu niteliklerin varlığından kim tam olarak emin olabilir ki?Sinağrit Baba kahır içinde, gözleri açık, çırpına çırpına ölür gider.
Sait Faik'in özetlemeye çalıştığım Sinağrit Baba öyküsü işte böyle bir öyküydü... İnsanın sadece iyi niteliklere sahip olması yeterli değildi. Bu nitelikleri başkaları için, toplumu için kullanması gerekmekteydi. Kendi halinde yaşanılıp gidilemezdi. Bu özelliklerini sokaktaki hayata katması şarttı. Sahip olunan iyi özelliklerle düşünmek, gerekirse başkaldırmak, sorumluluk almak ve galiba bir de hissetmek lazımdı hayatta...
Neyse... Şimdi düşünsene... Birlikte balık yiyeceğiz misal, balıkçıdayız, şahane bir sahilde... Sen sinarit yemek isteyeceksin. Ben sinarit balığını duyunca, bu öyküyü anlatacağım sana. İştahın kaçacak. Yemekten vazgeçeceksin. İyisi mi balıkçıya gidersek birlikte, sinarit balığı isteme... Ne yapayım işte, dayanamam anlatırım böyleyken böyle diye...

11 Temmuz 2009 Cumartesi

En Güzel Kış, Kış Mevsiminde Mi Yaşanır Sence?

Düşünsene... En güzel kış, kış mevsiminde mi yaşanır sence? Yoo! En güzel kış, yaz mevsiminde kışı hayal etmekle yaşanır! En güzel kış, yaz mevsiminin bunaltan sıcağında, kışı hatırladığımız zamanlarda yaşanır. Ben kışı, soğuğu değil; şu cehennem misali yaz günlerinde; kışı, soğuğu, rüzgarı düşünmenin içimde uyandırdığı hisleri seviyorum.

10 Temmuz 2009 Cuma

Kitap İsteme Benden, Buz Gibi Soğurum Senden!

Beni bilenler bilir. Acayip verici biriyimdir. Bana ait olan bir şeyi beğendin misal, teklifsiz senindir sormadan al. Ama kitap isteme benden, buz gibi soğurum senden! Böyledir durumum, aynen! Şimdi bu konuya neden giriş yaptım birden... Bir kitaplık görmüştüm. Üzerinde şöyle bir yazı vardı: "Bu kitaplık ödünç alınan kitaplarla kurulmuştur." Gördün mü insanların durumunu? Bil bakalım ne yazıyor benimkinde: "Bu kitaplık, ödünç kitap verilmediği için oluşmuştur!" Yaaa, işte böyle! Farkettim, niyetin var isteyeceksin... Bak yazıyorum buraya peşin peşin... Aman ha, sakın benden kitap istemeye niyetlenme!

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Müebbet Muhabbet

İşte döndüm. “Mola” demiştim ellerime. “Durun bakalım şöyle!” demiştim. Hiç durmadan yazıyorlardı ya biteviye. El mi yaman ben mi yaman! Görsünler istemiştim. Böyle işte. Ben ne zaman ve ne istersem yazmalıydım. Uymamalıydım ellerimin hevesine. Bu eller var ya bu eller… Beni tuhaf bir şekilde sürüklüyorlar peşlerinde. Enteresan bir kudrete sahip görünüyorlar. Kendi meşreplerine beni de uyduruyorlar. Hesapsız kitapsız yazıyorlar. Neyse… Bu bir kaç günlük moladan sonra, şimdilik dalgalanmış da durulmuş görünüyorlar.

Lakin eğer devam ederlerse eski hallerine… Gene yazmayı sürdürürlerse kafalarına göre…Üzgünüm ama kalem kıramam… Tekrar molaya göz yumamam. Eee, ne olacak? Kararım müebbet olacak demek ki! Müebbet! Dur durak yok demektir o zaman... Eskisinden de beter... Hep yazı yazılacak! Çünkü ellerime mola dedim ya.. Off! Yazmayı yüreğimle özledim. Pes derim… Pes ederim… Ne demiş ünlü bir yazar “Yazabilenlerin kaderi, ödülü ve lanetidir yazmak... Ölene kadar...” Müebbet muhabbete devam o halde! Sonuna kadar!

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Durdum!

Gözün aydın! Olan oldu sonunda. Bak ne oldu görüyor musun bana? Sanki pilim bitti ve durdum! Yazamıyorum. Hatta yazmak istemiyorum. Ayağım zorla gidiyor evimdeki çalışma masamın önüne. Zoraki oturuyorum sandalyeme. Elimin altında klavye. O bana bakıyor ben ekranın yüzüne. Yok olmuyor. Gelmiyor aklıma tek bir kelime... Ben ki Sait Faik misali yazmazsam çıldıracağım diyordum daha bir kaç gün önce.. Ya da Edip Cansever misali kendimi yazı yazmaktan alıkoymanın, bir ıhlamur ağacını kesmekle aynı şey olduğununu düşünüyordum. Biliyorum gene abartıyordum. Böyleyim işte! Peki şimdi ne oldu ki bana böyle? Potansiyelim bu kadardı. Hızlı tükettim bitti diyeceğim... İyi de, ben börtü de yazıyordum. Böcek de yazıyordum. Kardeş de yazıyordum. Kadın de yazıyordum. Şiir de yazıyordum. Şarkı de yazıyordum. Havadan nem kapıp her şeyle ilgili yazıyor, hatta cümleleri oluştururken okuyanda ne duygular uyandırır, yazdıklarım nereye gider diye hiç düşünmeden kelimeleri seri bir şekilde ardı ardına kafama göre diziyordum. Şimdi yok... Yapamıyorum.

Bu zararsız bir mola hali olabilir mi? Peki bu yazamama durumu, ya balçık gibi yapışırsa üzerime? Ya yazamazsam, ya yazmayı beceremezsem, ya aklıma gelmezse tek bir konu yada kelime... Düşünsene... Zaten bir tuhaflık vardı bende... Bu kadar yazı yazılır mı? Her gün... Biteviye... Şimdiye kadar neredeydi bu yazı yazma isteği? Ama başlamıştım işte yazmaya bir kere... İyi de gidiyordu. Seviyordum yazmayı. Belki arada saçmalama hakkımı kullanıyordum... Abartmayı ya da ... Okuyanda komik duygular uyandırırım belki diye düşünüyordum. Daldan dala yazıyordum işte.. Hayallerimi anlatıyordum kimi zaman... Bloğuma uygun... Bloğumun adını Hayal Kahvem koymuştum ya... Adı üstünde... Hayaller kuruyordum... Yazıyordum işte aklıma ne gelirse... Yazmak güzel bir histi. Bayılıyordum. Ama yok. Olmuyor. Yazamıyorum. Galiba durdum!

Bütün Mesele Yürekte...

Bak ne diyeceğim...Tahir ile Zühre'nin hikayesini bilir misin? Hani pek çok ulusun folkloründe görüldüğü gibi, Türk folkloründe de yer alan bir aşk öyküsüdür. Karagöz ve Hacivat oyunlarında da yer almış kavuşamayan aşıkların öyküsüdür... Peki değerli şairimiz Nazım Hikmet, Tahir ile Zühre'nin meselesini nasıl dizelere dökmüştür,bilir misin? Bak şöyledir büyük ustaya göre Tahir ile Zühre Meselesi...

Tahir'le Zühre Meselesi

Tahir olmak da ayıp değil
Zühre olmak da
Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Bütün iş Tahir'le Zühre olabilmekte
yani yürekte.
Mesela bir barikatta dövüşerek
mesela kuzey kutbuna keşfe giderken
mesela denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunu farkında değildir.
Ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak.
Yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliginden?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Nazım Hikmet 1947