29 Eylül 2009 Salı

Kır Evine Veda


Bugün akşam üzeri, iş dönüşüydü ki arabanın direksiyonunu Ketence'ye kır evine doğru kırdım. Yaz bitti. Eşyalarımı toplayacağım. En başta kitaplarım tabii.. Tabii ki kitaplar… Bütün yaz bana arkadaşlık eden dostlar. Kimini bırakacağım burada kalsınlar, önümüzdeki yaza kadar. Zaten dayanamam ki arada gelir koklarım kır evini… Bakarım her şey yolunda mı değil mi? Bazı kitaplarım ise alışıklar… Ben nereye onlar oraya taşınacaklar.
Ortalık sessiz…Sakin… Dışarıda usul usul esen hafif rüzgar… İncecik bir kuş sesi… Bahçedeki çınarın yaprakları yarı yarıya dökülmüş. Ağacın canı yanmış mıdır yapraklar kopup yere düştüğünde? Manolyaya ilişmiş rengarenk bir kelebek. Aman manolyaya dokunma, dokununca solar derler ya hani... Kelebek nasıl usulca konmuşsa manolyaya, soldurmamış da muhabbet ediyorlar görünümü veriyorlar adeta... Ev küser mi yaşayan insanlar evi terk edince? Ben evde yokken eşyalar konuşurlar mı acaba kendi kendilerine? Ben şimdi diz çöktüm oturuyorum ya yerde… Eşyalar sanki bana veda eder gibi görünmekteler. Kitaplar ortalıkta, çevremde… Karar veremiyorum ki… Ya kitaplardan bazılarını alıp götürünce ben kışlık eve, kalan kitaplar arkamdan göz yaşı gibi kelimelerini yerlere dökerlerlerse… Bıraktığım kitapları özlemle elime aldığımda, sayfalarının her biri boş çıkarsa, yaz geldiğinde kır evine geri döndüğümde… Ya evi su basması gibi kelimeler basarsa… Konut sigortasında kelime basması diye bir teminat olabilir mi acaba? Anlarsın ya sanki doğal afetmiş gibi. Neler düşünüyorum değil mi? Evet… Sahiden aklımdan geçiyor bütün bunlar… Tuhafım belki sana göre! Böyleyim işte! Tuhaflık ne ki?

15 Eylül 2009 Salı

Kitap Hastaligi Diye Bir sey Duymus Muydun?

Biliyor musun kitapcilara girdigim anda galiba ruh degistiriyorum. Sanki simarik bir cocuk haleti ruhiyesine giriyorum. Tuhaf bir sekilde arsizlasiyorum. Yada kendimi kaybediyorum da icimden doymak bilmez bir kurt cikiyor. Kitaplarin her biri surmeli gozlu ceylanmiscasina elimden kacirmayayim diye sabirsizca bir o kitaba bir bu kitaba saldiriyorum. Aslinda dunku telasim ceylanlari kacirma endisem nedeniyle degildi. Ucagi kacirma korkum sebebiyleydi. Cunku havaalanindaydim. Guya ucagin kalkmasina epeyce vardi. Kitap almayacaktim da sadece bakacaktim. Allah inandirsin seni kitapcidan ciktigimda elimde sekiz tane kitap vardi. Gene kaptirmisim kendimi. Almisim da almisim. Bir de dusunebiliyor musun bu kitaplari gittigim yere tasiyacagim. Memlekete donerken alsam neyse. Valizimde okurum diye yanima aldigim kitaplar da cabasi. Caresiz tasiyacagim. Tasidim bile.

Benim kitap hammalligim meshurdur zaten. Bir keresinde Berlin de bit pazarini dolasiyoruz. 1800 lerden kalma bir ingilizce sozluk buldum. Sozluk degil de kazulet bir beton parcasi sanki. Bir de daha yeni cikmisiz dolasmaya. Otele aksama donecegiz. O sozlugu bizimkilerin endise dolu gozlerine aldirmadan satin aldim ve aksama kadar da yanimizda dolandirdim. Tabi ben tasimadim. Bizim evin ahalisi sirayla tasidilar. Ben onlarin yerinde olsam madem aldin kendin tasi bana ne derdim yani. Kesin derdim. O kadar tatlidirlar ki butun gun sirayla tasidilar da bana azicik bile tasitmadilar vallahi. Hos hepsi benden beter kitap kurdular o baska yani...


Peki hic kitap krizim tuttugunda rastgelmis miydin bana? Eger kafama bir kitap taktiysam hic usenmem kitapci kitapci dolanirim. Eger bulamazsam ama kitap krizim tutar iste. Cildiririm adeta. Hele pazar gunune denk gelmissem. Bizim sehirdeki kitapcilar kapalidir. Nasil hayiflanirim nobetci kitapci neden yok diye. Bazen hizimi alamam da Istanbul'a giderim biliyor musun? Boyle abartma huyum vardir iste. Bu yastan sonra degisemeyecegime gore... Ne tapabilirim ki? Kitap hastaligi mi bu durumum sence? Kitap! Keske kitap kati halden sivi hale gecirilebilse de siringa ile damar yoluyla gonderebilsem taa taaa kalbime... Tabi ki ilac niyetine!

11 Eylül 2009 Cuma

Bayıldım Bu Davetiyeye!


Bu akşam bir sergi açılışı var. Arkadaşım Günseli Toker'in de aralarında bulunduğu Türk ve Lüksemburg'lu sanatçıların karşılıklı dostluk, kültür ve sanat dayanışması olarak düzenlenen bu sergiye Lüksemburg’ta bulunan Türk Büyükelçiliği büyük ilgi ve destek göstermiş. Bu sergi geçen yıl da yapılan serginin devamı niteliğinde. Lüksemburg Türk Kültür Derneği'nin sponsorluğunda gerçekleşen sergi 11 Eylül-09 Ekim tarihleri arasında Caddebostan Kültür Merkezinde olacak. (Pazartesileri hariç) 12 00- 18 00 saatleri arasında sanatseverleri bekliyorlar.

Günseli'nin bloguna bakmanızı tavsiye ederim. http://gunselitoker.blogspot.com/

10 Eylül 2009 Perşembe

İkinci Körlük Diye Bir Şey Duymuş Muydun?

Acaba görmeye, bakmaya, izlemeye, seyretmeye, hayal etmeye, rüya görmeye meraklı biri olduğum için körlerin durumunu çok önemsiyor olabilir miyim?

Bir önceki yazımda doğuştan görme duyusu olamayan kişiler, normal hayatlarında göremedikleri için rüyalarını da göremiyorlarmış da rüyalarını hissedebiliyorlarmış diye yazmıştım ya, bu körlüğün bir çeşidiyle ilgili. Yani doğuştan itibaren kör olanların rüyaları böyle. Bir de “İkinci Körlük” diye bir durum varmış. Nasıl bir şey biliyor musun? Önceden görüp sonradan kör olanlar, eskisi gibi rüya görmeye devam ediyorlarmış. Annesi, sevgilisi, doğa, renkler yani gördüğü zamanlarda hafızasında kalan her şeyi rüyalarında görebiliyorlarmış. Bu nedenle de geceyi iple çekiyorlarmış. Rüyalarında bari görebildiklerden fazlasıyla mutluluk duyuyorlarmış. Ancak tıp da nedeni çözememiş, gün geliyor rüya göremez oluyorlarmış. Rüyalar körleri yavaş yavaş terk ediyorlarmış. Her sabah daha yıkık ve karamsar uyanıyorlarmış bu durumda tabii. Körlükten önce hafızalarında saklanan bütün görüntüler, teker teker siliniyormuş çünkü. Ne sevgili, ne uçsuz bucaksız deniz, ne mehtaplı gece, ne o masmavi gökyüzü ne de renklerin tümü ... Zifiri oluyormuş her şey. Rüyalarda da ebedi karanlık durumu yani. İşte bunun adına “İkinci Körlük” deniyormuş. Ne desem ki şimdi?

Buraya kadar üzücü ama bu konularda okudukça hoş gelişmeler tespit ettim. Bak şimdi… İkinci körlüğün ıstırabını dindirmek için şöyle bir çözüm bulmaya çalışmışlar. Sonradan kör olan kişileri, daha yeni kör olduklarında rüya görebiliyor ya, bu rüyalarını her sabah görmeyen kişilere anlatmalarını istemişler.. Bir nevi rüya anlatma terapisi yani. Körler ikinci körlüklerini yaşamadan önce sık sık rüya görmeye, ne gördüklerini hatırlamaya, anlatmaya, hatta dikkatini çekerim istediği rüyayı görmeye özellikle teşvik edilmişler. Sen istediğin rüyayı görebilir misin mesela? İkinci körlük yaşamamak için, rüyalarındaki görüntüler gitmesin diye her sabah rüyalarını iştahla anlatmaya devam etmişler. Böylelikle anlattıkça gelişiyormuş rüyaları. Kokular, sesler ve lezzetler de dahil oluyormuş bu rüyalara hatta. Görmedikleri için diğer duyuları daha da gelişiyormuş. Görüntüler hafızalarından silinmemeye başlıyormuş.Harika bir şey bu! Doğuştan kör olanlar da bu rüyaları dinledikçe büyük bir haz duyuyor, rüya göremeseler de onların da rüyalarındaki hisler çeşitleniyormuş böylece… Keşke bu uygulamalar memleketimizde de yapılabilse. Mesela aynı şehirde yaşayan görme özürlüler arasında yapılamaz mı acaba böyle bir rüya anlatma terapisi? Ne şahane olur öyle değil mi?

2.Resim- Ömer Uysal'ın resim arşivinden alınmıştır.

Doğuştan Kör Biri Rüya Görür Mü?

Bir önceki yazıma “Ben var ya bazen tam manasıyla bakar kör olduğumu düşününüyorum.” diye bir cümleyle başlamışım. Niye böyle yazmıştım ki? Körlük hakkında sanki ne biliyordum? Doğuştan kör birine körlüğü tarif etmesini istemişler. Şöyle tarif etmiş “Siyah renkte hızlıca akan bir ırmak düşünün sonunda bir çağlayanla birlikte derin karanlık bir göle dökülür." Ne kadar düşsel bir tarif, öyle değil mi? Körlere en çok sorulan soru neymiş biliyor musun? Acaba körler rüya görebilir mi? Görebilirler mi sahi? Doğuştan görme özürlüler rüya göremezlermiş . Görmedikleri için rüyalarını da göremezlermiş. Sesi duyarlarmış. Yani normal yaşantılarında olduğu gibi rüyalarını sesle algılarlarmış. Doğuştan kör olan kişilerin rüyalarında görsel figürler yer almazmış. Rüyaları yürüme duygusu, mutluluk hissi gibi günlük hayatta deneyimledikleri duygu ve duyulardan oluşuyormuş. Ama doğuştan görme duyusu hiç olmayan insanlarda diğer duyular daha fazla gelişiyor ya, eğer toplum içindeki yaşam şartları daha kaliteli hale getirilip, hayattan daha kolay keyif almaları sağlanırsa, belki körler rüya görmeseler bile kolaylıkla rüya duyabilir, rüya koklayabilir, rüya dokunabilirler öyle değil mi? Asıl körlük, insanın yaşamdan ümidini kesip, düşlerini yitirmesi demek değil mi?

"Alti Nokta Körler Dernegi, ülkemizde görme engellilerin ekonomik, toplumsal, eğitsel, kültürel ve mesleki sorunlarina çözüm yollari üretmek amaciyla 1950 yilinda kurulmus bu alandaki en eski ve en büyük dernektir. Kurucu baskani, kendisi de görmeyen Doç. Dr. Mithat ENÇ'tir. Görme özürlü kişi, himayeye muhtaç, acınacak ve çaresiz bir insan değildir. Sadece farklı metotlar kullanarak öğrenir. Gören insanların görmeyenlerin hayatını kolaylaştırmak için elinden geleni yapması gerekir. İzmit'teki Altı Nokta Körler Derneği'nin telefonu 0 262 321 35 00-322 94 39 Telefon edilip nasıl destek olunacağı öğrenilebilir.

8 Eylül 2009 Salı

Yalnızlıklar


Şaşırmışlardır,
şaşırırlar
ve elbette şaşıracağızdır.
Yalnızlık biraz da şaşırmaktır şaşırmadıklarımıza.

Hasan Ali Toptaş - Yalnızlıklar



7 Eylül 2009 Pazartesi

Bir Çiçeğin Kokusundan Taştığını Gördün Mü Hiç?

Sabahleyin erkenden uyandım. Üzerimde upuzun beyaz pazen gecelik. Usulca bahçeye çıktım. Canını yakmaktan çekine çekine çıplak ayaklarımla çimlere bastım ilkin. Şezlongu yanıma çektim. Oturdum. Kimse yok. Nasıl sütliman ortalık. Koskocaman sessizlik. Bir ben varım. Bir de de göz alabildiğine yeşillik. Elimde Hasan Ali Toptaş’ın kitabı. Ben Bir Gürgen Dalıyım adı. Açtım ilk sayfasını. Okumaya başladım.

Ege toprağında gencecik bir gürgen dalı anlatıyor. Beşparmak Dağları’nın ardında, küçük bir düzlükte yaşıyor. Sabahtan akşama dek tepesinde, kuşlar, biçimden biçime giren renk renk bulutlar uçuşuyor. Ayrıca her biri birbirinden yeşil, birbirinden iyi, birbirinden güzel komşularından söz ediyor. Sözgelimi bir kambur köknardan, orta yaşlı bir gürgenden, kıpkızıl çamlardan, bulanık ardıçlardan, ladinlerden ve kestanelerden, düzlüğün sonundaki hepsinden büyük olan ak sakallı bir meşeden bahsediyor. Meşenin dalları kuruduğu için kuşlar artık konmazmış ona da uça uça yoruldular mı birazcık dinlenmek için, cıvıltılarla gelip gürgenin dallarına konarlarmış. Birkaç dakika içinde tepeden tırnağa cıvıltı ağacına dönüşürmüş gürgen de sanki omuzlarından yere doğru şapır şapır, rengarenk şarkılar dökülürmüş.
Derken dayanamayıp tabi, gürgen de şarkı söylemeye başlarmış dallarına konan bu irili ufaklı kuşlarla birlikte. Çevrelerindeki otlar, sağda solda gezinen böcekler, uzun kulaklı tavşanlar, tilkiler, kurtlar ve taşlar da şarkı söylerlermiş hatta. Kısacası ormandaki her şey kendi sesiyle, kendi rengiyle, kendi duruşuyla katılırmış bu şarkıya.

Dahası uzaklardaki kayaların sessizliği bile, mor bir ahenkle, gitgide her yana yayılan bu şarkının içinde yüzmeye başlarmış. Böylece dünya tıpatıp bir şarkı olurmuş ve hiç kuşkusuz eskisine göre daha neşeli dönmeye başlarmış. Dünya böyle neşeli ve daha güzel döndükçe, sihirli bir değnekle dokunulmuşcasına, ormandaki her şey değişiyormuş sanki. Yeşiller daha yeşil kesiyor, havada kanat çırpan kuşlar görülmemiş bir hızla uçuyor, böcekler kıpırtılarından, çiçekler de kokularından taşmaya başlıyormuş.

Bir çiçek kokusundan nasıl taşar diyebiliriz belki. Taşmaz olur mu, taşıyormuş işte; görüp kokladığınız çiçeğin ötesinde düşsel bir çiçek daha gördünüz mü, taşıyormuş…
-Ben bir defasında görmüştüm bir çiçeğin kokusundan taştığını. Bir şebboy çiçeğiydi. Arabamı kullanıyordum. Şebboy çiçeğini yan koltuğa koymuştum. Çiçek kokusundan taşmıştı da sarhoş etmişti beni. Koku dağılsın diye camı açmıştım bu defa. Esen rüzgardan koku çıldırıp çoğalmıştı adeta. Koku o kadar başımı döndürmüştü ki trafik polisi çevirse promilim tavan yapardı kesin. Kokusundan taşan çiçek öyle çarpmıştı beni yani. Yazara katılıyorum. Oluyor böyle şeyler. Eminim. -

Gürgen dalı anlatmaya devam ediyordu okuduğumda. Onlar hep birlikte aşka gelip şarkı söylerken, bir çiçek değil, milyonlarca çiçek görürler o düzlükte. Nazlı nazlı sallanan sümbüllerin, lalelerde yankılandığını, lalelerin de işlerini güçlerini bırakarak kaya kekiklerine, kaya kekiklerinin çiğdemlere, çiğdemlerin de sağda solda çınlayan börtü böcek sesleriyle birlikte, gelinciklere doğru aktığını görmeye başlıyorlarmış. O yüzden de hangi kokunun kimden yayıldığını bilemezlermiş bir an. Hatta hangi rengin nereden fışkırdığını ve kime ait olduklarını da bilemezlermiş. Nar kırmızı maviler, kar beyazı morlar, uçuk sarılar, sürgün yeşiller ortada cirit atıp durularmış da onlara öylece bakakalırlarmış. Bir yandan da sarhoş olurlarmış uçuşan bu kokulardan, renklerden sarhoş olur ve bir an için kendilerinden geçerlermiş. (Bu yazı yazarın kitabındaki cümleler kullanılarak yazılmıştır.)

Peki, hep böyle neşeliler miydi acaba? Değillermiş.. Hayatta, sevinç kadar acı da vardı tabii.. Ama ben okumamı burada kestim. Kitabın kapağını kapadım. Toplayıp göğsüme ayaklarımı, kollarımla sarılıp kucakladım. Kitabın etkisiyle, şöyle bir karşıya baktım. Yeşillik... Göz alabildiğine... Yeşile sevdalanmam olabilir mi bu manzara sebebiyle? Bu sonbahar sabahında, gözümün alamadığı kadar uzaktaki bir göçmen kuşun hayalinin peşine düştüm. Hülyaya daldım. Önümdeki çınar ağacından bir yaprak düştü yere. Düşen yaprak acıtmış mıdır acaba ağacın canını? Bu duyduğum yaprağın ağaca vedası mı? Bilmem!

6 Eylül 2009 Pazar

Guuuuguk...Guuuuguukk...

Kuşlar daima ilgimi cezbederler. Bir vakitler İlhan Selçuk'un Guguk adlı bir yazısını okumuştum. Anlattıklarına şaşırmıştım. Bak şimdi... Kuşları az çok biliriz öyle değil mi? Kanaryayı eşin dostun evinde görmüşüzdür. Divan Edebiyatı bülbülden geçilmez. Serçe pencere pervazından eksilmez. Martı denizlerde dolanır. Güvercin cami avlusunda kanat çırpar. Leylek hacılığı ile ünlüdür. Ya peki Guguk kuşunu nereden biliriz? Guguklu saatten. Her saat başı başını uzatır ve başlar ötmeye: "Guuuuuu-guk...Guuuuu-guk..." Dilimizde birine guguk yapmak ise birini kızdırmak, alay etmek demektir. Peki Guguk kuşu kiminle alay etmektedir? Neden saati yapan kişi her saat başı ötmesi için Guguk kuşunu seçmiştir? Neye benzerdi ki Guguk kuşu? Doğrusu çok merak etmiştim.

Aslında Guguk ilginç bir kuşmuş. Genelde tropik bölgelerde yaşarmış. Uzun kuyruklu,sivri akıllı, kıvrık gagalıymış. Değişik renleri varmış. Şimdi geliyoruz Guguk kuşunun en vurucu özelliğine. Guguk kuşu çalışıp, çalı çırpı toplayıp yuva yapmazmış. Alın terinin erdemine inanmayan, asalak bir mahlukmuş. Ne yuva yaparmış ne de kuluçkaya yatarmış. İnanabiliyor musun anlatılanlara? Dahası var... Guguk kuşu yumurtalarını başka kuşların yuvalarına koyarmış.Yuvanın sahibi kuş da zamanı gelince kuluçkaya yatarmış yuvasında. Böylece Guguk kuşu kuluçkaya yatmaktan kurtulurmuş. Bunları okuduğumda resmen şok olmuştum. Sonra peki? Kuluçka süresince, gizlice gözetlermiş yuvayı. Kuluçkaya yatan kuş yumurtalar birer birer çatlatladıkça, kabukların içinden kendi yavrularına benzemeyen bebe kuşları görünce aynı benim gibi şok olurmuş. Ne yapsın kendi yavruları ile birlikte bu anlam veremediği yavruları da beslemesi gerektiğinden, yem bulmak için yuvadan ayrılırmış. Bundan sonrasını anlatmak istemiyorum aslında. Olmaz bu kadar yani. Sahiden olmaz! Ne yapıyormuş Guguk kuşu biliyor musun? Hemen yuvaya baskın yapıyor, ana kuşun gerçek yavrularını birer birer yuvadan aşağıya atıyormuş. Yalnız kendi yavrularını bırakıyormuş. Guguk kuşu böylesine asalak, anasının gözü, kurnaz bir yaratıkmış. Korkunç bir şey değil mi bu? Gerçekleri öğrenmek bazen nasıl acıtıyor insanı...

Peki insanoğlu bulu bula neden Guguk kuşunu, onca emekle yaptığı ağaç işlemeli güzelim duvar saatlerinin içine yerleştirmiş? Her saat başı, uğursuz kuş, saatin küçük penceresinden fırlayıp ötüyor ya "Guuuuu-guk... Guuuuu-guk..." Neden? Yazar şöyle bir yorum yapıyordu yazının sonunda: "Kimbilir, ilk guguklu saati yapan usta başı, belki de gelecek kuşaklara guguk yapmak istemiştir."
Karikatür- Erdil Yaşaroğlu

5 Eylül 2009 Cumartesi

Hatasız Kul Olmaz, Hatamla Sev Beni!..

Sokrates. M.Ö 470 ile M.Ö 399 arasında tam 71 yıl yaşamış. Yunan Felsefesinin kurucusu, Antik Yunan filozofu. O kadar yoksulmuş ki, arkadaşlarından, komşularından hep borç alırmış. Atina kanunlarına karşı gelip ölüme mahkum edildiğinde, baldıranotu şerbeti içirmişler. Zehir tam kanına karışırken birden aklına gelmiş yanındakine " Askleipos'a bir horoz borcum var, sakın unutmayın, hemen ödeyin." demiş.

Albert Einstein. 1879 ile 1955 yılları arasında tam 76 yıl yaşamış. İzafiyet teorisini geliştiren ünlü fizikçi. Okuldayken geri zekalı muamelesi yapılırmış. Ütüsüz pantolon, eski giysilerle dolaşırmış. Dolaşırken de ıslık çalarmış. El sabununu traş olurken de kullanırmış. Neden böyle yaptığını sorduklarında "İki sabun kullanırsam aklım karışır." dermiş.

Mao Zedong ya da Mao Çe-tung. 1893 ile 1976 yılları arasında, tam 83 yıl yaşamış. Çin Halk Cumhuriyeti'nin kurucusu. Kırmızı biberi okadar çok severmiş ki ekmeğine bile ekermiş. Hayatında hiç kravat takmamış. Tam bir sigara tiryakisiymiş. Öldüğünde 20 yıldır kullandığı ayakkabısı ayağındaymış.

4 Eylül 2009 Cuma

Bebe Karpuz İşte Böyle Büyüdü...

Bizim karpuz mini mini bebeydi. Tıklar mısın lütfen bu fotoğrafa? Tıkla... Tıkla... Burnunda çiçeği ve minik ergen tüyleri ile hayatımda gördüğüm karpuzun en küçük bebeğiydi!

İnanılmaz bir heyecanla büyüttük onu. Her gün baktık, suladık, izledik neler olduğunu!


İşte şimdi böyle kocaman bir şey oldu! Ne hormonlu, ne de vitamin katkılı... Tamamen doğal yolla büyüdü. Kendi kendine... Artık dalıyla olan bağı çürüyünce, kopardık getirdik eve.... deee...

Haydi Oya bize gelsene!..

3 Eylül 2009 Perşembe

Mola Veriyorum!

Son günlerde bir ters bir düz örgü örer gibi, bir gün işe gidiyorum, bir gün mola veriyorum. Ne keyifmiş aslında bu şekilde iş yapmak. Zaten bizim ofisteki güzellere göre ofise geldiğim günün devresi gün işe gitmemem en hayırlısıymış. Ancak kendilerine geliyorlarmış. Onların yalancısıyım yani. Yüzüme karşı böyle dediklerine göre ne yapıyorum ki allasen ofise gittiğimde? Kendimi kendi rüzgarımla havalandırıyormuşum. Doğrudur... Rüzgarımdan insanların başını döndürüyormuşum. Doğrudur....Biraz hiperaktifim, biraz canıtez, biraz da kısıtlı saatlerle gittiğim için ofise, tıknefes!.. Ne olacak ki esip gürlemiyorum ki kimseye! Tatlı tatlı bakıyorum herbirinin gözlerinin içine. Tek derdim şu.. Bugün evdeydim mesela... Bugün mola dedim ya güya, bir rahat verin değil mi bana! Yoo, nerden çıktı internet ve cep telefonu Allahaşkına? Lütfen aramayın beni MOLA diyorum arkadaşlar MOLA!!!

Hayret Etmek!..

Hayal etmeyi seven biri olarak, hayal ürünü, hayali, doğaüstü yani fantastik olan her şeyi severim. Masallar, efsaneler, bilimkurgu, periler, cinler, devler, hayaletler, vampirler, kurt adamlar, fantezi içeren yazılar ve filmler daima ilgimi çeker. Kimileri için tuhaf, garip, anlamsız gelse de evrenin gizem dolu sırlarının var olması ve bunlar hakkında kitap okumak veya film seyretmek hayal etmeyi seven benim gibi birini mutlaka ki cezbeder. Hayret etmek, şaşırmak insanın en hoş duygularıdır bence. Hem şaşırtmayı hem de şaşırmayı çok severim. Hayret ve şaşkınlık bir nevi elektroşok uygular bence bünyeye. Ozaman herşeye hayretle bakar insan. Yazdığım yazılar komik küçük mucizeler yaratabilse keşke. Şaşırtabilse. Hayrete düşürebilse. Gördün mü bak, benim gibi ne tuhaf insanlar var şu koca dünyada işte! Peki ya diğer galaksilerde?Kim bilebilir? Vardır belki de!Yaaa... Bende durumlar bu merkezde!

1 Eylül 2009 Salı

Merhamet ve Paylaşma Duygularımızı Kışkırtmak Lazım..

Sonbahar geldi diye niye bayram yapıyorum? Anladım şimdi. Ben balık seviyorum. Eylül itibariyle balık mevsimi başlamadı mı? Başladı tabii… İlk siftahı bu akşam iftar yemeğinde yaptık bile. Bir balık pişirdik, fırında, şahane oldu hem de şahane! Fotoğrafını da çektim çekmesine de, bloğuma koymaya tereddüt ettim. Ramazan günü oruç tutan var tutamayan var, öyle değil mi? İnsanları heveslendirmeyeyim şimdi.

Bizim dönemin terbiyesinde başkalarının yanında yemek, yiyemeyecek olanları özendirmek ve imrendirmek ayıptı. Günahtı hatta. Sokakta yemek hiç uygun görülmezdi. Elinde çikolata ya da muz yiyeceksin mesela, yanındaki çocuğun ya gözü kalırsa, bu hiç doğru bir şey değildi. Ya yiyeceğini paylaşacaktın, ucundan azıcık verecektin arkadaşına ya da tek başına yiyecektin. Böyleydi bizim zamanımızın terbiyesi. Mühim mesele aslında çok mühim de, zamanımızda çok dikkat edilmiyor sanırım bu durumlara.

O zaman “Orhan Kemal”in “Çikolata” adlı öyküsünü hatırlamak gerekiyor galiba. Abla, kardeşi ve yoğurtçunun kızı bu öykünün üç kahramanı. Yoksullar her üçü de. Nerden anlıyoruz? Bir şekerci dükkanının önündeler. Abla kardeş, ancak paralarını birleştirip tek bir çikolata almaya niyet ederler. Daha önce yemişlerdir çikolata. Tadını bilirler. Yoğurtçunun kızı ise hayatında yememiş. Yoksul ama gururlu. Söylemiyor daha önce hiç çikolata yemediğini güya. Abla kardeş tahmin ederler tabi kızın hiç çikolata yemediğini. Onun yanında yemek istemezler. Alacakları çikolata ancak ikisine yetecektir çünkü. Gitse bir yanımızdan diye düşünürler. Kız bir türlü gitmez. Yanında yiyip de kızı imrendirmek istemezler. Üç çocuğun şekerci dükkanı önündeki konuşmalarını Orhan Kemal inanılmaz etkili bir üslupla kaleme almıştır. Yoğurtçunun kızı hiç çikolata yememiştir yememesine, gene de burnundan kıl aldırmaz. Belli etmez. Kışkırtır çocukları. Canı istemiyor havalarına yatar. İstese zaten alabilecekmiş pozları atar. Bedava verseler bile yemeyeceğini söyler. Bunun üzerine iki kardeş alırlar çikolata ve yerler kızın yanında. Öykünün son bölümü insanın yüreğini yakar. Çocuklar yedikleri çikolatanın parlak kağıdını top yapıp yere atarlar ve giderler ki yoğurtçunun kızı bekler de bekler bir süre… Sonra yerden eğilip alır gümüş kaadı… “Topmuş gibi, buruşuk kaadı havaya attı,tuttu,attı,tuttu. Atıp tutarak bir sokak, bir sokak daha, daha sonra daha bir başka sokak. Yer yer pislenmişti, sidik kokuyordu sokak.” İşte öykünün hiç unutulmayacak son cümlesi şöyledir: “Gümüşten topu açtı, çikolata bulaşıklarını yaladı yaladı.”

15 Eylül 1914 yılında Ceyhan’da dünyaya gelen ve 1970 yılında yitirdiğimiz,Türk edebiyatının toplumcu gerçekçi yazarı Orhan Kemal'in bu ayın 14'ü 95. doğum günü. Bu ay bloğumda bol bol Orhan Kemal’i anmalı. Merhamet ve paylaşma duygularımızı kışkırtmak için bol bol Orhan Kemal kitapları okumamızın tam zamanı. Tam zamanı.

"Koca Bir Yaz Geçirdim, Şimdi Yorgunum Biraz"

1 Eylül ise bugün.. Hani “Yaz bitti! Heyy, yaşasın! “ Dediğim gün… O halde Sonbahar’a girişi kutlamalı… Peki kimin dizeleri ile yapmalı? Tabii ki Oktay Rıfat olmalı… Oktay Rıfat: ““Koca bir yaz geçirdim / şimdi yorgunum biraz” diyor ya o güzeller güzeli dizelerinde.. O halde Oktay Rıfat şiirlerine bir göz atmalı. Şair nasıl geçirmiş acaba koca yaz'ı? İnanamıyorum! Benim gibi aynı. Onun için mi yorgun hissediyorum kendimi? Bak şimdi.. Oktay Rıfat'ın "Koca Yaz" adlı şiiri:
"Koca bir yazı çekirdek içleyerek / sinamalarda geçirdim. / taban teptim sokaklarda / tırnak yedim uyudum, / denize baktım usanmadan ölüme inandım, / güzel çok güzel olduğunu düşünerek, / Güzelim, düşünerek, çekirdek içleyerek, / Güzelim, çekirdek içleyerek koca bir yaz geçirdim, / şimdi yorgunum biraz."

Oktay Rıfat 1914’de Trabzon’da doğdu. Bu dünyadaki yolculuğu 74 yaşına kadar sürebildi. 3 “Garip” ten biriydi. Orhan Veli ve Melih Cevdet Anday ile birlikte Türk şiirine damgası vuran Garip akımının öncülerindendi. Neydi Garip akımı peki? Dilde sadelik, söylemde özentisizlik, biçimde serbestlik, konuda basitlik… Ayrıca bolca yergi, alay ve mizah… Gelenekselleşmiş, alışılagelmiş şiir ölçülerini yok sayan Yeni Şiir akımı şairlerindendi Oktay Rıfat.

Oktay Rıfat “Tecelli” adlı şiiri ile hayatını bak nasıl tatlı tatlı anlatmaktadır:

“Nedir bu benim çilem / Hesap bilmem / Muhasebede memurum / En sevdiğim yemek imam bayıldı / Dokunur / Bir kız tanırım çilli / Ben onu severim / O beni sevmez”

İçinde İstanbul olur da hayran olunmaz mı o şiire… Oktay Rıfat’ın şiirinin adı da "Hayranlık"… Hayret!...

“Ne güzel enseyi geçmemesi saçların / Alnımızda bitmesi /Tane tane olması kirpiklerin / Tel tel olması kaşların / Ne güzel insan yüzü / Elmacık kemiği ve on parmak / Ya dünyamız bütün bu mevsimler / Bulutlar telli kavak / Ya İstanbul”

Şair’in bu şiirinin adı "Son Söz" olsa da son vermeyeceğim bir şiir daha yazacağım. Şimdi okuyalım insana yaşam şevki veren bu şiirini de:

"Boğazından lıkır lıkır geçen / Şu suyun kıymetini bil /Nedir ki bu mavilik deme / Pencerenden görebildiğin kadar / Göğün kıymetini bil / Kıymetini bil çiçek açmış bademlerin /Beyazın siyahın yeşilin / Pembenin kıymetini bil / Dirilik öyle birşey yürekte / Sevinçler çırpınır / Kavak yelleri eser insanın başında / İnsanoğlu kızar öfkelenir savaşır / Halk için girişilen savaşta / O korkulu sevincin / Öfkenin kıymetini bil /Bil ki bu / Budur işte / Güneş yalnız dirileri ısıtır / Güneşin kıymetini bil"

Oktay Rıfat “Koca bir yaz geçirdim / şimdi yorgunum biraz.” Demişti ya yazımın başında.. Adı "Ayna" olsa da yaz mevsimi hakkında yazdıklarını aynadan izlemeye ne dersin? Yaz böyle uyutur dünyayı işte. Ne yani sen Şair'den daha mı iyi bileceksin?

"Öyle durgun, sıcak saatler vardır ya / Hani kararmış tahtalar, nikel, bakır / Işır karanlık odalarda, kanarya / Susar, kedi uyur, yazdır. / Hani yaprak kıpırdamaz, çakıl yanar / Bir böcek sesi gelir bahçeden, fincan / Düşlere götürür sizi, kesik kanar / Emersiniz, yazdır akan / Öyle durgun, öyle sıcak saatlerde / Sessiz bir bahçe görünür aynadan / Nerde bu gök, dersiniz, bu ağaç nerde / Ne Uzay kalmış ne Zaman! / Camdan duvarlara sıçrar da Yeşil / Parlar kararmış tahtalar, nikel, bakır / Kanarya susar, kedi uyur, bir gül / Dalı pencerede, yazdır.

Yaz Bitti! Artık Sonbahardır!

(1.fotograf- Numan Serteli Fotoğraf Arşivinden alınmıştır.)