31 Ekim 2009 Cumartesi

Sınavları Sevenler ve Sevmeyenler


Bizim ofisten Özlem, Berna ve ben… Bir de bir ordu insan vardı tabii, bizim meslekten.. İki gündür sabah 8.30’dan, akşam 5 e kadar zorunlu eğitime tabi tutulduk. Keyfi değil tabi.. İş gereği.. Dün mesleki dersler. Bugün ise sabahtan akşama kadar Hukuk… Arkasından da 1.5 saatlik sınav. Peki sonunda ne olacak? 50 almayan çakacak. Tekrar eğitime ve sınava katılacak. Hoppala!..Yok artık! Mailler yazdım Yüksek Kurul’a.. “ Ben şu kadar yıldır bu meslekteyim. Yeni biri değilim. Bana da mı, eğitim ve sınav? Siz benim yaşımı unuttunuz sanırım. Yakında otobüs ve sinemalardan falan bedava faydalanabileceğim ihtiyarlıktan. Benim yaşımdakileri bu sınavdan muaf tutmanızı istirham edeceğim.” dedim. Hiç aldırmadılar hiç! Bu mesleğe devam etmek için, bu eğitime katılıp, sınava girmeliymişim.. Kaçış yok!

Ben hiperaktivitem ve ilgi dağınıklığım sebebiyle bir yerde 15 dakikadan fazla oturamam. Aynı işi sürekli yapamam. “Şimdi nasıl sabahtan akşama kadar sınıfta oturacağım? Koca insanlara rüsva mı olacağım?" diye önce dertlendim. Sonra “Aman sende!” dedim. “Bir daha ne zaman öğrencilik yaşayacaksın Allahaşına? Keyfini çıkarsana!” Aaa! Sahiden.. Hemen havaya girdim hemen.. İki gün kızlarla epeyce güzel vakit geçirdik. Eğitimciler de çok iyiydi. Bildiklerimizi pekiştirdik. Tamaaam.. Derslerde sıkıldığım anlar olmadı değil. Oldu. Bu nasıl bir durum mu? Oturuyorum sözgelimi sıramda. Öğretmeni dinliyorum cankulağımla. Bir an geliyor ki sanki yüreğimin üzerine bir ağırlık oturuyor. İçime bir sıkıntı çöküyor. Eğer kalkmazsam yerimden boğulacak gibi oluyorum. Çıkıyorum salondan. Bir süre sonra tekrar giriyorum. Ben bunu hep yapıyorum! Artık diğer oturanlar hakkımda ne düşündüler bilmiyorum? Neyse… Öğlen aralarında şahane yemekler yedik ama. Kahvelerimizi içtik. Laylaylom… Çocuklar gibi şendik!

Amaaa… Sınav var ya sınav. Hani o mesleki imtihan! Okadar komiktik ki biz! Üçümüz kafamıza koyduk. 100 alacağız. Tamam! Yan yana oturuyoruz. A ve B sınav kitapçıkları var ama bizim için kaç yazar? Koca konferans salonunun en önünde oturuyoruz. Arkamızda, etrafımızda bir ordu insan... Sınavın başlamasına birkaç dakika var. Kitapçıklar dağıtıldı. Sınav gözetmenleri bir ciddi bir ciddi. Gören de hayat memat meselesi, üniversite ya da doktorların uzmanlık sınavı var sanır yani. Öyle bir havadalar. Salon sus pus. Telefonlar kapattırıldı. Bütün notları kaldırın demediler de resmen ellerimizden aldılar. Öyle böyle değil. Biz baktık birbirimize. Ayağa kalktık.Üçümüz elele tutuşup bir halka yaptık. Ellerimizi sallayıp, “ Kazanacağıııızzzz!” diye bağırdık. Bu bizim uğurumuz. Ofiste eğer bir teklif veriyorsak bir müşteriye. Aynı şeyi yaparız. İşi genelde alırız. Kaybettiğimiz bir teklif varsa, böyle yapmayı unutmuşuzdur mutlaka. Alışmışız ! Çünkü biz bir takımız. Herkes halimize şaşırdı tabi. Üç koca kadın. Hele başrolde ben? Çocuk gibi. Ne olacak ki? Herkes bize bakadursun, biz bir girişmişiz soruları çözmeye… Tak.. tak.. tak… Bu birbirimizden aldığımız enerji ile yarım saatte bitirdik bileee... Yook! Maalesef bitirdik diyemeyeceğim. Bitirdiler. Ben mi ? Nerdee? Bak anlatacağım başıma gelenleri.. Ben dememiş miydim ilgi dağınıklığım var diye.. Of! Dinle bak şöyle:

Tam soruları takır takır çözüyorum ki bir soruda takıldım. Cevabı dört şıktan ikiye indirdim. İki cevap şıkkının hangisinin doğru olduğuna bir türlü emin olamayınca, öğrencilik günlerimdeki gibi,
iki şıkkı tıklayarak, meşhur tekerlememi söylemeye başladım. Yooo! "O mo kara do süme süme bir man to" değil benim tekerlemem. Yooo... Ben öyle tekerleme söylemem..... Deeerken sanki koptum sınavdan birden. Bir sokağa ışınlandım. Bir sanat okulu öğrencisiyim. Paris'te bir çiçekçideyim. Bir gül satın alıyorum. Çiçekçiyden bu çiçeği verdiğim adrese göndermesini rica ediyorum. Çiçekçi bu kadar küçük bir siparişin adrese gönderilmeyeceğini söylüyor. En sevimli halimi takınıyorum. "Tanışma yıldönümümüz için bir sürpriz! Yakında doğum günü var. Lütfen!" diyorum. Çiçekçi kıramıyor beni. Kabul ediyor istediğimi. Çiçeğin kutusuna bir not bırakıyorum. Şöyle yazıyorum nota: "Kalbim sonsuza dek senin..." Devamını anlatmayayım. Çünkü bu aslında bir film. Yoo.. Filmi çeviren ben değilim. Bayıldığım aktrist Audrey Tautou. Aşk filmiymiş gibi zannedilen, filmin ortalarından sonra gerilime dönüşen ve sonu sürprizli biten bu film aklıma gelen. İyi de şimdi sınavda neden aklıma geldi ?Filmin adı "Seviyor! Sevmiyor!" çünkü... Peki ben eğer sınavdaki bir soruda, karasız kaldıysam iki seçenek arasında, karar verebilmek için ne söylerdim biliyor musun okulda? Kalemimle iki seçeneği sırayla beş kere tıklardım. "Seviyor.. Sevmiyor.. Seviyor.. Sevmiyor.. Seviyor.."derdim. Hangi seçenek beşincide denk gelirse onu işaretlerdim. Şimdi gene iki seçenek arasında kaldım ya, tam başladım "seviyor.. sevmiyor.." diye tıklamaya.. İşte soruları çözüyorken gene ilgim dağıldı bir anda. Dün gece uyumadan önce seyrettiğim bu film geldi aklıma. Neyse ki... Berna dürttü de beni kendime geldim. Bitirdim.. Bitirdim sınavı çok şükür. Demek bu yaşıma geldim ama halen değişmemişim. Gene eski öğrencilik günlerimdeki gibiyim. İlgim dağılıyor. Sınavdan kopuyorum.Hayallere dalıyorum! Yaaa.. İşte gene böyleyim!

30 Ekim 2009 Cuma

Spor Yapmak iyi Birşey Mi?

Bazen düşünüyorum. Gerçekten! Bazen düşünürüm. Genelde düşünmeden yaparım da herşeyi. Karar vermek için bir şeye, öyle uzun boylu düşünenlerden değilim. Aklıma gelir bir şey. Hoşuma gideceğini düşünüyorsam o an eğer. Tamam. Karar verilmiştir. Yaparım. Sonra nereye gider bu işin sonu demem. Başlarım. İlginçtir uzun sürer başlattıklarım. Şimdiye kadar da sonu kötü biten bir maceram olmadı. Galiba ben şanslılardanım.


Haydi bakalım! Şimdi buralara nerden geldim?Aslında spor konusunda bir yazı yazmaktı niyetim. Şöyle başlayacaktım: Bazen şunu düşünüyorum: "Spor yapmak iyi bir şey mi?" Haftada üç gün iş çıkışı spora giderim. Buna gitme denmez aslında sürünerek gitme desek daha uygun olur diye düşünmeye devam etmekteyim. Bütün gün... Ofiste... Konuş.. Konuş.. Arazide... Koştur.. Koştur.. Akşam üzeri pilim bitiyor tabi.. İş çıkışı spora gitmek mi? Of,ya! Niye? Niye? Kim demiş spor sağlıklı bir şey diye? Kim söylemiş spor ömür uzatır diye? Yapılmış mı gerçekten bu konuda istatistik? Var mı şööylee uzun yaşayan sporcular? Oysa bildiğim kadarıyla en uzun yaşayanlar Çinli köylüler. Neden? Fazla hareket etmiyorlar da ondan. Hayatı ağır tarafından alıyorlar... Eee! O zaman?

Sabah sabah çevremdeki spor yapan insanları düşündüm önce. Bizim köyün çok meşhur bir karate -judo -taekwondo hocası vardı, sözgelimi. Bizim çocuklar da onun okuluna bir süre devam etmişti. Ne oldu adamın sonu peki? Bıçaklanarak öldürüldü. Yıllarca kendini savunma sanatında ömür tüketeceksin... Döğüş sanatının ustası olacaksın. Sonra kendini savunman gereken bir durumda, yapamayacaksın gereğini.. Böyle çapariz bir yolla Hakkın rahmetine kavuşacaksın. Nasıl bir durumdur bu böyle?

Gelelim kelebek gibi uçan, arı gibi sokan, bir zamanların en iyi boksörü ünvanlı, ağır siklet boks şampiyonu Muhammet Ali Clay'e. Ünlü boksörün unutulmaz gösterilerini seyretmek için, sıcak yatağımızı bırakıp gece yarıları hep birlikte ailece kalkardık. Gösterileri diyorum, çünkü her bir maçı büyük bir olaydı. Maçı olduğu geceler dünyayı heyecandan birbirine katardı. Peki bu kadar spor yaptı, şampiyon oldu da ne oldu sonu? Büyük sporcu 1984 yılından beri parkinson hastası. Vücutta titreme, denge, hafıza kaybı gibi sorunları olan bir hastalık sahibi şimdi efsane sporcu. Şimdi düşünelim bakalım. Ne oldu okadar spor yapmak? Sonu böyle olacağını bileydi yapar mıydı spor, Muhammet Ali Clay?

Ya peki vücut geliştirme üzerine spor yapanlar? Kasları geliştirme amacı ile halter yada dumbel kullananlar.. Sistemli beden hareketleri yapan bu sporcular, sonunda ne oluyor? İğrenç! Bu konuda fazla bir şey söylemek istemiyorum. Sadece yukardaki fotoğrafı görüşlerinize sunuyorum. (Fotoğrağı özellikle küçük yükledim) Şimdi bakın, yaşadığında gıdası için harcanacakları bir kenara bırakıyorum şimdi... Bu sporcunun, Allah gecinden versin ama, ölümü dert değil de nedir? Bir kere hangi tabuta sığdıracaksınız, biiir? Mutlaka özel bir tabut yaptırmak gerekir. Onunla mı uğraşacaksınız? Ya peki götürmek için tabutunu, vinçe mi yükleteceksiniz? Bu da ikiiii!.. Haydi canım! Uğraştırmayın insanları da, bırakın kaslarınızı gergeflemeyi. Kim çıkarmış spor yapmayı bilmem ki!

Şimdi düşündüm de, ben spora gerçekten sürünerek gidiyorum. Mehter marşı gibi. İki adım ileri bir adım geri. Haftada iki gün ayrobik, bir gün pilates yapıyorum. Spora başladığım ilk anda, işkence salonu mu burası diye düşünüyorum... Hocayı gestapo şefi gibi görüyorum. Ne işim var burada diyorum? Sonra müziğin ritmine kaptırıp kendimi... Bir başlıyorum savurmaya kolumu elimi... Nasılsa spor yapmaktan keyif almaya başlıyorum. Zaten sevgili Yunanistan göçmeni hocamız "Kaslarınızın acısından zevk alııııın!" diye bağırıp duruyor. Galiba acıları zevk ediniyorum. Spordan sonra ise, nasıl bir mutluk yüklendiyse bünyeme... Kalbim çılgınca çarpıyor.. Nefes almak kıymete biniyor.. Duşumu alıp, kendimi tatlı bir yorgunlukla koltuğa atıyorum... Heyy! Spor yaptım ne güzel uzun yaşayacağım demiyorum da... Hayatımın gelmişini geçmişini boşveriyorum... TEMBELLİK! var ya o tembellik! "Ah! Tembellik sen ne şahane bir şeysin! " diyorum.
NOT: Hayal Kahvem'de daha önce yazdığım bir yazım.

29 Ekim 2009 Perşembe

Saati Saatine Uymamak...

Saatler bir saat geri alındığından beri, aklım hep Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde. Neden mi? Çünkü bu kitap senede en az iki kez ellenmeli. Saatler ileri ve geri alındığı tarihlerde bari. Özel bir törenle hem de. Usulca alınmalı ele. Önce yazarı rahmetle anılmalı. Sayfaları şöyle bir dalgalandırılmalı. Durdu ya uzun zaman olduğu yerde. Cümleler ve paragraflar havalandırılmalı. Uyansınlar, gelsinler kendilerine… Bu öyle bir kitaptır ki, şimdi başlasam bir yönünü anlatmaya, hergün yazsam üstelik, inan ki her sayfasından bir yazı konusu çıkarabilirim. Öyle dolu dolu bir kitaptır. Adı üstünde işte. Bu bir kitap değil, resmen başlıbaşına bir enstitüdür diyebilirim. Şimdi neresinden başlasam acaba ? Peki… Şöyle yapayım. Kapatayım gözlerimi. Bir sayfasını açayım. Nereye denk gelirsem… O sayfayı anlatayım. Tamam. Böyle yapacağım. Kapattım gözlerimi. Kısmetime bir sayfa açtım. Şimdi tekrar okuyup, anladıklarımı anlatacağım.

Yazar, insanlar kainatın sahibi olmak üzere yaratıldıkları için, eşyanın insanlara uymak durumunda olduğu inancındadır. Mesela Abdülhamit döneminde yaşayanlar bilirler.O zamanlar vapur düdüklerinin sesi günümüzdeki kadar neşeli değildir. Padişahın asık yüzü ve ordan halka halka etrafa yayılan neşesizlik sebebiyle, o zamanın vapur düdükleri garip bir şekilde acı, keskin ve hüzünlüdür. İşte saatler de böyledir. Sahiplerinin mizaçlarındaki ağırlığa, canı tezliğe, evlilik hayatlarına ve siyasi fikirlerine göre yürüyüşlerini değiştirirler. Sahibinin en yakın dostu olan saat… Bileğinde sahibinin nabzının atışına arkadaşlık eden saat… İster istemez sahibiyle bütünleşmektedir. Sahibi gibi yaşamaya ve düşünmeye başlar. Saat kadar olmasa bile diğer eşyalarımız da böyle değil midir? Eski ayakkabılarımız, elbiselerimiz gün geçtikçe bizden bir parça olmazlar mı? Onları sık sık bu nedenle değiştirmez miyiz? Yeni bir elbise giymekle, kendimizden çıkarız sanki biraz… Kendimize bir değişikliğin arasından bakmak isteriz. Yahut “Ben artık başkasıyım!” diyebilme saadetini hissetmek isteriz.

Eski eşyalara meraklı olanlar bilirler. Eski bir şapkadan ve ayakkabıdan sahibinin bütün huylarını, alışkanlıklarını, hatta aksaklıklarını görmek mümkündür. İnsanlar yanlarında çalışmaya başlayan hizmetlilerine, evlerine gelir gelmez kendi gömlek, elbise yada ayakkabılarından vermek isterler. Böylece kendilerini hiç tanımayan bu insanlara, birdenbire elbiselerini giydirerek ya da ayakkabılarıyla yürüterek, kendi düşünce ve alışkanlıklarını gizlice geçirmeyi düşünürler. Kahramanımız bunu iki kez tecrübe etmiştir. Bir keresinde çalıştığı bankadan atılmasına ve pek çok felaketlere düşmesine sebep olan müdürü Cemal Bey bir kat eski elbisesini vermiştir kendisine. Aralarında büyük mizaç farkları vardır. Tabiatları tamamen zıddı zıddınadır. Çok şükür, müdürünün kötü huylarını benimsemez kahramanımız. Ama müdürün bir büyük zaafı vardır. Kızına aşırı düşkündür. İşte kahramanımız, müdürün eski elbisesini giymekle, haftasına kalmadan, üstelik üç çocuk sahibi olmasına, sıkı Müslüman terbiyesine, her konuda kendisinden üstün karısına rağmen, müdürün kızına delicesine aşık olur. Aradan yıllar geçer, bankadan ayrılır, bu giysi lime lime olur ama bu sevgi asla yakasını bırakmaz. Eski eşyalar böyle mizaç değişikliğine neden olurlar işte…
İkinci elbiseyi Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün kurucusu, Halit Ayarcı hediye eder. Kahramanımız daha elbiseyi üzerine geçirdiği gün tüm varlığının değiştiğini hisseder. Birdenbire ufku, görüşü genişlediği gibi, hayatı Halil Ayrancı gibi yorumlamaya başlamıştır. Artık onun gibi, insanlara "Acaba ne işe yarar?"diyen gözlerle bakmaya başlar. Sanki bu bir elbise değil de büyüdür. Tabi kendi tabiatı da devreye giriyor ve kararlarını değiştirmeye çalışıyordu ama sonuçta birbiri arasından, elbisesini giydiği adam gibi düşünen, konuşan, karar veren biri olup çıkmıştır. Bu durumu Halit Ayrancı'ya anlatınca, kendine hak verir. Ona göre de büyük adamların yanlarına çalışanlara elbise ve öteberilerini vermeleri bu yüzdendir. Roma İmparatorları, büyük diktatörler hep kendileri gibi düşünsünler diye eşyalarını dostlarına hediye etmekteydiler. Hatta Osmanlı hükümdarlarının, vezirlerine kürk ve kaftan hediye etmeleri de bu yüzden olsa gerektir. Kahramanımız farkında olmadan tarihin büyük bir sırrını keşfetmiştir aslında. Büyük bir psikolojik mekanizmayı keşfetmiştir!

Bu kadar.. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden şimdi üç sayfa okudum. Okuduklarımdan anladıklarımı yukarıda anlattım. Olmadı mı şimdi bu yazı yani? Bence oldu. Böyle işte. Ben şimdi bir başlasam, mesela kitaptaki karakterlerden Nuri Efendi'yi anlatmaya... Yazarın cümleleriyle tipini, mizacını, tabiatını tarife girişsem. Yarı alim yarı evliya addedildiğinden söz etsem mesela. Nuri Efendi'nin: "Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır. Bu da gösterir ki, zaman ve mekan, insanla mevcuttur. " gibi sözlerinden bahsetsem. Nuri Efendi'nin semtin en iyi saat tamircisi olduğunu söylesem. Tamir etmeden önce bozuk saatleri bazen karşıdan haftalarca el sürmeden seyrettiğinden bahsetsem mesela. Eğer çalışıyorsa bir doktor gibi üzerine eğilip sesini nasıl dinlediğini hayalinde canlandırmanı istesem. Kitaptan iki sayfa daha yazsam.. Ne olacak ki? Okumaz mısın yazdıklarımı yoksa? Saatin saatine uymuyor der misin bana? Bazen bloğuma ciddi yazılar yazsam işte böyle. Ne olacak ki? Hani saatleri bir saat geri aldık ya... Hani Ahmet Hamdi Tanpınar'ın abidesi Saatleri Ayarlama Enstitüsü hatırına? Olmaz mı?

28 Ekim 2009 Çarşamba

Bu Öykü Dünyanın Gidişatını Değiştirmeyecek Mi?

Şimdi anlatacağım öyküde yazar, bir televizyon programında spikerin kendisine bir soru sorması için yazarlığa başlamamıştır. Çünkü yazarlığa başladığı zaman Türkiye'de televizyon yoktur. Ona göre geçimini yazı yazarak kazanmaya çalışanlara yazar denir. Geçimini kazanmak için yazı yazmak... Yani geçimini kazanmak için araba kullanmak, berberlik yapmak, ayakkabı tamir etmek gibi... 38 yıllık yazarlık hayatında tahminen 35464789983736353637387362782 (boşuna okumayın der) kelime yazı yazarak bir rekor kırmıştır. Bu rekoru kırarken de yazıların bedeli olan paranın yüzdebirini ancak kazanmış, yüzde doksandokuz kazık yemiştir. "Beni neden bu kadar sömürdüler?" diye düşünür.

Aslında bu işin arkasında süper güçleri yani Amerika ve Rusya'yı aramıştır aramasına ama küçücük bir yazarı sömürmek için zahmete girerler mi ki bu süper güçler? Sonra yazılarını alan gazeteleri, dergileri, tiyatroları, film prodüktörlerini, şovmenleri, komikleri ve öbür kimseleri Amerikan ve Rus ajanı olarak suçlamak yakışık almaz ki. Ayrıca kendisini yıllardır sömürenlerin bu ajanlardan daha az gaddar olduklarını kanıtlayaması da mümkün değildir.Ayrıca bu kişilerin içinde yazarın eserlerinin altına kendi imzalarını atacak kadar laubali olanlar, parasını vermek için alacağı paranın yirmi katı yol parası vermesine neden olanlar, yazdığı yazılardan pasajlar araklayıp sahnede oynayanların yaptıkları bir gizli ajanın yaptıklarından ufak şey midir? Ayrıca kötü adam, ajan, yani casus kimseyi sömürmez ki! Sadece para karşılığı en adi numaralara yatar. Hatta ajanın aldatılmış ve terkedilmiş bir tarafı bile vardır diye devam eder.
Çok merak etmektedir.. Neden acaba Yazar, kendisini sömürenlere, yani iyi niyetini, kafasının ürünlerini, saf köylünün portakal bahçesini ucuza kapatan madrabaz gibi üç kağıda getirenlere bu kadar gıcıktır? Neden hep kendisine kazık atılmıştır? Alnında "Bu adam hıyardır." diye mi yazmaktadır?


Mesela sabahlara kadar, gözleri kan çanağına dönene değin yazı makinesi başında inekleyip yazdığı senaryoları düşünür. Paralarının onda birini dahi alamadığı, para yerine bono yada elbiselik kumaş aldığı ve tekrar tekrar yazdığı senaryoları düşünür.. Birileri kafasının içine el atmıştır. Oradaki ürünleri araklayıp para haline getirmektedirler. Sireno Do Bercerak (doğrusunu bilen varsa yazsın der) olsaydım ve gerek zekamla, gerek kılıcımla bu herifleri hizaya getirseydim.." der. .............................

Yolda Sinir ve Ruh Hastalıkları Mütehassısı Bedri Ruhlananduman diye bir tabela görür. Tabelaya doğru birden yürümeye başlar ve içeriye girer. Randevusu yoktur tabi.. Geçerken uğramıştır. Üstelik hayatında ilk kez ruh doktoruna girmektedir. Hemşireye göre doktor içeride kendini dinlemektedir, acaba randevusuz bir hasta kabul edecek midir? Hemşire doktora sorar. Doktor hastayı kabul etmiştir. Yazar hemşireye adını söyler.. İster ki tanısın ismini. "Siz o meşhur yazar mısınız?" demesini bekler. Hemşire Yazar'ın beklediği kadar entellektüel çıkmaz. Yazar'ı tanımaz. İçeri girdiğinde doktor Yazar'a oturmasını söyler. Oturmaz. Vaziyeti normal değildir ki.. Doktor neler hissettiğini sorar Yazar'a... Cevap olarak söze aslında bir yazar olduğunu, yani işinin yazarlık olduğunu söyleyerek başlar. Bunun üzerine doktor vizitesinin bin lira olduğunu söyler. Neden yazar olduğunu söyleyince vizitesini öne sürmüştür ki doktor? .....

Mesleği yazarlıktır ya, bu meslek bu memlekette özelliği olan bir meslek midir, değil midir? Yazar bunu çok merak etmektedir. Yazdıkları ile geçinen adam olduğuna göre ve de kafa ürünü de bir ürün olduğuna göre, neden bu ürün para etmez ki bu ülkede? Bunları düşünmektedir. Doktora göre demek ki para etmez bu ürünler... İyi de hep bu ürünlerle gazeteler çıkmaktadır, kitaplar, tiyatro, televizyon oyunları, film senaryoları yazılmaktadır. Doktor anlam veremez bu konuşulanlara.. Hastalıkla ne ilgisi vardır ki bütün bu anlatılanların... Yazardır. Yıllardır yazmıştır. Parasını alamamıştır. Doktor neden almadığını, gidip almasını önerir Yazar'a. Bir fikre, bir sanata saygı yoktur ki. Gecesini gündüzüne kattığı, kafasını patlattığı bir oyun ve skeç yazıyor sonra bunu birileri araklıyor ve beş kuruş vermiyor, iş midir yapılan? Doktor hayatında iki kez tiyatroya gittiğini söyler bunun üzerine.. Bu anlatılanların hastalıkla ne ilgisi vardır ki doktora göre... Yazar nasılsa doktorun gittiği piyesin adını bilir: Cimri! Doktor şaşırır Yazar'ın nasıl tahmin etiğine... Doktor sürekli Yazar'a hastalığının ne olduğunu sorar. Yazarın beyni sömürülmüştür ve bunun huzursuzluğunu çekmektedir. Ama doktor Yazar'ın anlatığı şeyleri bir türlü anlayamamaktadır. Yazar ters ters bakar doktora ve kendisini çamaşır mandalı sandığını söyler. Doktor hemen alıştığı cevabı patlatır: "Kendini çamaşır sepetine at!" Bunun üzerine Yazar doktora, bırak ruh doktoru olmayı, su motoru bile olamayacağını söyleyerek odadan çıkar.

Kaldığı otel odasına gider. Daktilosunun başına oturur. Yazar'a kazık atan atmıştır, artık bununla uğraşacak keyfi de hali de yoktur. Başını kaldırır ve düşünür. Gözünün önünde film sahneleri ve tiyatro galaları geçer. Ödenmeyen bonolar da yukarıdan atılan şeref çiçekleri gibi havada uçarlar. Bir arabanın üstündedir. Kiralık bir katil, gez, göz,arpacık diyerekten tetiğe basıp Yazar'ı vuracakken, burnu kaşınır ve attığını tutturamaz. Yazar gene yazacaktır. Çalacaklar, gene yazacaktır. Yaşamak için değil, yazmayı sevdiği için yazacaktır....... Oh be!....... Aklına gelen bir yazının başlığını atmak için tuşlara vurur.

Bu öykünün ilk paragrafını yazımın sonuna sakladım. Şu cümleler ilk paragrafın tıpatıp aynısıdır: " Bu yazının sonunda, ortaya bazı gerçekler çıkacaktır. Bu gerçekler belki de dünyanın gidişatını değiştirmeyecektir, ama, bu satırların yazarı olan benim, Suavi Süalp'in, Türkiye'nin en çok kazıklanan yazarı olduğunu kanıtlaması bakımından ilgi çekecektir. Tabii kitap alınıp okunursa.."

Büyük üstat Süavi Süalp'in "Gene İyi Dayandık" adlı oldukça hüzünlü öyküsünün bir bölümünü yazarın cümlelerine sadık kalarak yazmaya çalıştım. Geçimini yazarak ve çizerek kazanan, hakkı yenen bütün yazarlara ve çizerlere ithaf edilesi bir öyküdür. Şahanedir!

27 Ekim 2009 Salı

Quentin Tarantino- Kill Bill 2 ve İş Teknikleri

Yılın son günlerinde, o yıl yaşadıklarımı şöyle bir düşünmek isterim. Keşke daha fazla kendi kendime kalabilsem, keyifli anlarımı bir film şeridi gibi gözümün önünden geçirsem derim. Eğer kendimi zorlamasam, pek mümkün olamaz ama… Zira yılın bu son günleri, işim açısından en debdebeli günlerdir. Müşterilerimin çoğunun sözleşmeleri yıl sonunda biter. Su uyur lakin rakipler uyumazlar. Durmaz oturmazlar. Beni bir rahat bırakmazlar. Ben sinemayı çok severim. Sinemanın hayatı eşsiz kıldığını düşünenlerdenim. Filmlerden öğrendiğim enteresan teknikleri, iş hayatımda uygularım. Kimsenin tahmin edemediği bu enteresan film taktikleriyle işlerimi kolaylıkla yaparım.

Misal, Quentin Tarantino’nun tüm filmlerini severim. Aklıma geldikçe tekrar tekrar izlerim. Bu yıl rakiplerimle olan mücadelemde, inanmayacaksınız ama, bir Tarantino filmi olan Kill Bill 2 deki, büyük döğüş ustası Pai Mei den öğrendiğim, “5 dokunuşta ölüm vuruşu tekniği”ni uyguladım. Bu teknikle rakiplerimi tek tek eledim. Bu acayip etkili bir tekniktir. Mesleğimde bu tekniği nasıl uyguladığımı, üzgünüm ama burada açıklamam mümkün değildir. Bu yıl öğrendiğim “5 dokunuşta ölüm vuruşu” tekniği, bizim meslekte kimse tarafından bilinmediği için, rakiplerimi okadar şaşırttı ki ne olduğunu anlayamadı hiçbiri... Bu tekniği uygulayan kişinin, rakibinin kazanması mümkün değildir. Sadece bilip uygulayan kazanabilir. Rakibinin durumunu görmek isteyenlere Kill Bill2’yi seyretmelerini tavsiye edebilirim.

Neyse... Asıl anlatmak istediğim yıl sonunda yaptığım keyifli anlarımın muhasebesiydi. Ama şimdi değil de sonra bu konuya devam edeceğim. Yarın son bir düellom var da… Bu kez niyetimi tam açık etmeyeyim. Rakiplerimden bu yazıları okuyan olabilir. Bu gece filmi seyredip, taktik geliştirebilir. Sadece şu kadar söyleyeyim. Yarın uygulayacağım döğüş tekniği olan film şu şarkı ile başlıyor:

bang bang / you shot me down bang bang / i hit the ground bang bang / that awful sound bang bang / my baby shot me down

NOT: Daha önce Hayal Kahvem'e yazdığım bir yazı.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Göyaşları İçindeki Bir Erkek Neden Telaşlandırır Bizi?

Orhan Pamuk’un yazdığı Kara Kitap’ın 6. bölümünün başlığı “Cellat ve Ağlayan Yüz” dür. Yazar bu bölüme ait sekiz sayfa boyunca, Edirneli Kadri’nin Cellat Tarihi kitabından bir hikaye anlatır. Aslında Yazar, bu bölüme bir soru ile başlar. Gözyaşları içindeki bir erkek neden telaşlandırır bizi? diye sorar önce. Ağlayan bir kadını kolaylıkla kabul edebilir, sevgiyle benimsenebiliriz. Ama eğer bir erkek ağlıyorsa ya dünyanın sonu gelmiştir, ya yapacaklarının sonuna gelmiştir, ya da dünyasında bizimkiyle uyuşmayan bir yan vardır, huzursuz edici hatta dehşet verici bir an der Orhan Pamuk yazısının ilk paragrafında. Yüz dediğimiz ve tanıdığımızı sandığımız haritada hiç tanımadığımız bir ülkeye rastgelmenin şaşkınlığını ve dehşetini hepimiz biliriz diye devam eder. Ve aşağıda özetleyeceğim hikayeyi anlatmaya başlar.

Çok değil üç yüzyıl öncesine gidiyoruz. Dönemin namlı cellatı Kara Ömer, padişahın kararı ve eline tutuşturulan fermanla Erzurum Kalesi’ne hükmeden Abdi Paşa’yı idam etmeye yollanmıştır. Sıradan bir İstanbul-Erzurum yolculuğu o dönemde atla bir ay gibi bir zaman alıyorken, Kara Ömer on iki günde bu yolu aldığı için çok memnundur. Güzel bir bahar akşamıdır. Bahar serinliği akşamı içinde yol yorgunluğunu unutmuştur. Gene de üzerinde görev öncesi hissetmediği bir durgunluk vardır. Tabi ki işi zordur. Hiç tanımadığı bir Paşa’nın konağına gidecek ve emir gereği paşayı öldürecektir. Ama işinde çok deneyimlidir. Otuz yıllık meslek hayatında 20 kadar şehzade, 2 sadrazam, 6 vezir, 23 paşa, hırlı hırsız, suçlu suçsuz, kadın, erkek, çocuk, yaşlı, hıristiyan, müslüman 600 ün üzerinde kişiyi idam etmiş, binlerce kişiyi işkenceden geçirmiştir.

Konağa vardığında, kuşağında yağlı kemendiyle ve usturayla kazılı kafasında kızıl keçeden külahıyla celladı görür görmez tanıyan Paşa, başına gelecekleri hemen anlar ve hiçbir zorluk çıkarmaz. Fermanı defalarca okur, öpüp başına koyar, kuran okur, namaz kılar, kıymetli takılarını adamlarına bırakır. Buraya kadar her şey normaldir. Bu tepkilerin hepsini yada bazılarını daha önce kurbanlarında görmüştür. Paşa boynuna kement geçirilmeden önce, diğer kurbanlarda olduğu gibi küfür ederek boğuşmaya kalkar. Ama çenesine sıkı bir yumruk yiyince yere oturur ve ağlamaya başlar. Ağlamak aslında böyle durumlarda kurbanların gösterdiği sıradan tepkilerden biridir. Ama Paşa’nın ağlayan yüzünde öyle bir şey görmüştür ki cellat, otuz yıllık meslek hayatında ilk defa bir kararsızlık geçirir. Hayatında hiç yapmadığı şeyi yapar. Boğmadan önce kurbanının yüzüne kumaş örter. Öldüğüne emin olduktan sonra, ölünün başını gövdesinden şifre denilen özel usturayla ayırır. İçi balla dolu kıldan bir torbanın içine sıcağı sıcağına daldırır. Amacı kelleyi bozulmadan İstanbul’a götürmektir. Kelleyi içi balla dolu kıldan torbaya yerleştirirken, Paşa’nın yüzündeki ağlamaklı bakışı, o anlaşılmaz ve dehşet verici ifadeyi bir daha hayretle görecek ve ömrünün sonuna kadar unutmayacaktır.

Hemen atına binip şehirden çıkar. Bir buçuk gün süren sürekli yolculuktan sonra Kemah Kalesi’ne varır. Kervansaray’da karnını doyurur. Torbasıyla odasına çekilir ve uykuya dalar. Yarım gün süren deliksiz uykudan uyanırken bir rüya görür. Çocukluğunun Edirne’sindedir. Annesinin mayhoş bir incir kokusuyla kokutarak yaptğı incir reçeliyle dolu kavanoza yaklaşıp içine batığında, incir diye gördüğü o küçük yeşil yuvarlakların bir kellenin gözleri olduğunu anlar. Kavanozu açınca, içinden ağlayan bir yetişkin erkeğin hıçkırıkları gelmeye başlar. Çaresizlikle donar kalır. Kara Ömer, ertesi gece başka bir kervansarayda uyurken gene, uykusunun ortasında kendisini gençliğinin akşamüstlerinden birinde bulur. Edirne’nin ara sokaklarından birindedir. Bir yanda güneş batmakta diğer yanda soluk dolunay beyaz yüzünü göstermektedir. Güneş battıkça ve hava karardıkça ayın yusyuvarlak yüzünün bir insan yüzü, hatta ağlayan bir erkek yüzü olduğunu anlayacaktır.

Kara Ömer meslek hayatında binlerce erkeğin ağlayan yüzünü görmüştür. Ama hiçbirisi bir suçluluk, acımasızlık yada korku duygusuna sürüklememiştir onu. Gerçeğinde kurbanları için üzülür, kederlenir ama bu duyguları hemen adalet, zorunluluk, geri dönülmezlik mantığı ile dengelerdi hemen şimdiye kadar. Gözyaşları ile çırpınan, sümükler içinde yalvaran, hıçkıran, katılarak ölüme giden bir erkeğin görüntüsünde katlanılmayacak bir şey yoktur aslında. Cellat ne küçümser ağlayan erkekleri ne de acıma duygusuna kapılır. Doğal kabul ederdi gördüklerini. Çünkü işi gereği yapmaktadır. Peki rüyalarında elini kolunu bağlayan şey nedir şimdi? Hissettiği o lanet duygu. Boğmadan önce yüzünü kapatmasına neden olan bir esrar görmüştür kurbanının suratında. Gün boyu at sürerken tuhaf bir şekilde kurbanının suratını düşünmez olur bir daha. Ama şaşırtıcı olan dünyadır artık. Cellat adeta yeni bir dünya keşfetmekte ve fark etmektedir. Orhan Pamuk uzun uzun anlatır Kara Ömer’in yeni keşfettiği dünyayı. Dünyayı korkutacak kadar şaşırtıcı yapan şey, sanki bir hikaye anlatmaya kalkmasıdır. Dünya sanki cellata bir şeyler söylemek istemektedir. Sabaha doğru cellat bu kez kulağının dibinde hıçkırık sesleri duymaya başlar.



Gün ağarırken hıçkırık seslerinin rüzgarın dallara oynadığı bir oyun olduğunu, sonra yorgunluk ve uykusuzluktan olduğuna hükmeder. Sonra torbadan gelen hıçkırık sesleri öyle belirginleşir ki torbanın iplerini gere gere iyice sıkıştırır. Ama acımasızca yağan yağmurun altında yalnızca hıçkırıkları duymakla kalmayacak, gözyaşlarını da teninde hissetmeye başlayacaktır. At üstünde uykusuz geçen ve torbadan gelen bitip tükenmez hıçkırıkların sinir bozucu bir müziğe dönüştüğü çıldırıcı bir gecenin sabahında, cellat dünyayı o kadar değişmiş bulur ki, kendisinin kendi olduğuna inanmakta zorluk çeker. Hatta gördüğü ağaçlar, yollar, köy çeşmeleri bilmediği bir dünyadan çıkmaktadırlar artık sanki. Atıştırdığı yiyecekleri tanımakta güçlük çeker. Bir zamanlar gökyüzü sandığı şey ise hiç bilmediği, hiç görmediği tuhaf bir mavi kubbedir artık. Daha altı günlük yol vardır önünde ve bu ağlayan yüzün ifadesini değiştirmezse İstanbul’a asla varamayacağını anlamıştır.



Hava karardıktan sonra,bir kuyuya rastlayınca, kıl torbayı çözer, saçlarından tutarak kelleyi balın içinden çıkarır. Kuyudan çektiği suyla yeni doğmuş bebeği yıkar gibi kafayı özenle yıkar. Kurular. Dolunay ışığında yüzüne bakar. Ağlamaktadır. Hiç bozulmamıştır. O dayanılmaz, unutulmaz çaresizlik ifadesi vardır gene üzerinde. Kelleyi kuyunun kenarına koyar. Çantasından özel bıçaklarını çıkarır. Uzun bir çabadan sonra dudakları iyice parçalamış, ama ağzı belli belirsiz ve yılık da olsa gülümsetmeyi başarmıştır. Tekrar çantasına bıçaklarını koyar. Geri döndüğünde kelle yerinde durmamaktadır. Kuyuya düştüğünü anlar. Bir baba ve oğlun yardımı ile kelleyi kuyudan çıkarmayı başarır. Kafa parça parça olmuştur ama ağlamıyordur artık. Cellat kafayı mutlulukla kurular, ballı torbaya bastırır ve yoluna devam eder.

Güneş doğarken dünya eski bildiği dünyaya dönmüştür artık. Torbadan hıçkırık sesleri gelmemektedir. Öğlen olmadan çamla kaplı tepelerin arasındaki bir gölün kıyısında günlerdir beklediği deliksiz uykuya mutlulukla dalar. Uyumadan önce de gölün suyunun aynasında kendi yüzünü seyredip dünyanın yerli yerinde olduğunu bir kere daha anlar. Beş gün sonra artık İstanbul’dadır. Abdi Paşa’yı tanıyan tanıklar, kıl torbadan çıkarılan kellenin onun kellesi olmadığını söylerler. Yüzün gülümseyen ifadesi hiç de paşaya benzememektedir. Abdi Paşa’dan aldığı rüşvet karşılığında başka birinin sözgelimi katlettiği günahsız bir çobanın kellesini torbaya koyup getirdiği, sahtekarlığı anlaşılmasın diye, yüzü hırpalayarak bozduğu yolunda suçlamaları, işe yaramayacağını bildiği için cevaplamaz Kara Ömer. Çünkü kendi kellesini gövdesinden ayıracak cellatın kapıdan girdiğini görmüştür bile.

Abdi Paşa yerine günahsız bir çobanın kafası kesilmiştir gerçekten. Erzurum’a yollanan ikinci cellatı konağına kurulan Abdi Paşa karşılar ve hemen idam etirir onu. Böylece Abdi Paşa’nın 20 yıl süren ve 6500 kelleye mal olan isyan hareketi başlamış olur.

Gözyaşları içindeki bir erkek bu hikaye yüzünden telaşlandırır bizi işte... Eyvaah! Ya hıçkırıkları devam ederse!

25 Ekim 2009 Pazar

Öğretmen Kardeşimle Bir Pazar Sabahı

Hafta içi okul, hafta sonu dershane... Allahaşkına söyler misiniz? Bu çocuklar eğitim kölesi değil de ne? Oğlum dün gece, sabah çok erkenden sınav için dershaneye gideceğini söyleyince, eşim "Tamam, ben götürürüm seni." dedi. Kurulan saatin sesiyle, sabah 7 de uyandık. Saati kurmuşuz ama, dün gece saatler geri alındı ya, düzeltmeyi unutmuşuz. Baktık erken. Tekrar yattık uyuduk. Bir saat sonra, yanımda mışıl mışıl uyuyan eşime :" Sen uyu canım, çocuğu ben götüreyim istersen." dedim. Gözünü açmadan: "Tamam!" dedi. Aaaa! Öylece kalakaldım... Oysa ... Oysa... Vallahi eşime yarım ağız teklif etmiştim. Sabah sabah.. Taa, İzmit'e... Hımm.. Bilmem ki... diye kendi kendime düşünüp debelenirken... "Neyse! Doyamamış demek uykusuna. Ben götüreyim bari!" dedim. Sabah nöbetini devralıp hemen giyindim.

Oğlumla sabah sohbeti ede ede şehre gittik. Dershanenin yolu üzerinde arabadan indi. İzmit'in meşhur simidinden 4-5 tane satın aldım.Yahyakaptan'a, kardeşimin evine doğru yollandım. Bir haftadır görmemiştim kardeşimi. Çok özlemiştim. Sabah kahvaltısını onlarda yapmak istedim. Zile bastım. Uyuyorlardı tabii.. Ama ablası geldi ya uyanmalı öyle değil mi? Kapıyı gözlerini ovuştura ovuştura açtı: "Merhaba! Bu sabah uyuyacaktım güya.." dedi. "Aaaa!" dedim. "Ablan seni özlemiş. Kalkmış Değirmendere'lerden gelmiş. Şimdi sen bana bunu mu söyleyeceksin? Ayıp ayıp, seni ben bu günler için mi büyüttüm? " dedim. Kardeşimle aramızda epeyce yaş olduğu için, elimde büyüdü bile diyebilirim. Gözlerini açmadan "Yok ablacım. Gir içeriye. Bu sabah biraz uyumak istemiştim de." dedi. O bunları söylerken ben çoktan içeriye girmiştim. Çayın altını yakmıştım. Kahvaltılıkları masaya koymuş, kardeşimin yeni yaptığı reçele bir parmak çalmıştım bile. "Ne leziz reçeller yapabiliyor bu kız! Sanki annemin elini almış." diye düşündüm. Tam o sırada kardeşimin eşi mutfağa girdi. Nasıl severim eniştemi. O da beni sever ki böyle dambul dumbul evlerine gelmeme ses etmez. Sonra küçük yeğen Ali uyandı. Hepbirlikte oturduk kahvaltıya.. Hiç eser kalmadı deminki uykulu hallerinden. Bir şenlik, bir kahkaha... Bir söylüyoruz bin gülüyoruz vallaha. Kardeşim öğretmen olunca, sordu parmağını sallayarak bana: "Son günlerde ne okuyorsun bakalım, anlatsana abla."dedi. Öyle bir öğretmen edasıyla sordu ki bu soruyu, birden eski okul günlerime ışınlanıverdim:

Sınıftayım. Öğretmen oturduğu yerden parmağını sallayarak sesleniyor: "Çalıştınız mı bakalım şimdi anlayacağım." diyor. Aynı benim kardeşime sabah haber vermeden geldiğim gibi, haber vermeden bizleri sözlü yapmaya kalkıyor. Konuyu hiç bilmiyorum ki. Sınavdan sınava çalışıyorum çünkü. Hemen gözlerimi yere indiriyorum. Öğretmen beni görmesin diye içimden dua ediyorum. Duam bu kez kabul edilmiyor ki, öğretmenimin adımı seslendiğini işitiyorum. Yerimde birden zıpladığımı hissediyorum. "Abla! Ne oldu? Nereye daldın?" diyen kardeşimin sesiyle uyandım. Ahh! Çok şükür! Sınıfta değilim. Kardeşimin evindeyim. Gene de kardeşim öğretmen ya, geçmişe ışınlanmanın etkisiyle kardeşime, sanki halen sınıftaymışım gibi: "Öğretmenim! Çalışmadım bu konuya ama, söz veriyorum, bir daha çalışacağım! diyorum. Kardeşim omuzlarımı sarstı. "Ablacım! Ablacım! Ne oldu sana?" diye haykırdı. Kendime geldim. Dedim ki: " Bir an öğrenciymişim gibi gördüm kendimi!.. İnan öyle çok korktum ki! Bir daha öyle öğretmen gibi sallama parmağını bana, lütfen! Yoksa resmen korkudan transa geçiyorum ben ." dedim. Kardeşim yerinden kalktı. Kitaplığından aldığı bir kitapla yanıma geldi. Ümmü'l Muharrirat -Kadın Yazarlarının Annesi- kabul edilen 1901 doğumlu Halide Nusret Zorlutuna'nın Benim Küçük Dostlarım adlı kitabını elime verdi. Dedi ki:" Oku bu kitabı lütfen! Bu bir öğretmenin anılarıyla ilgili. Oku da unut geçmişindeki kötü okul hatıralarını. Bak bakalım bir öğretmen neler düşünüyor, öğrencilerini eğitirken! Şu öğretmen kabuslarından kurtul lütfen!" dedi. Mahçup oldum tabi. Kitabı aldım. İlk sayfasını açtım. Okumaya başladım:

Kitap şu cümlelerle başlıyordu : "Çocukları çok severim. Hayatta her insanın bir zaafı, bir iptilası vardır. Benim tek büyük zaafım da- Niçin itiraf etmemeli... - çocuk sevgisidir! Ve bu aşk yüzünden ışık çevresinde dönen pervane misali öğretmenlik mesleğine tutulup kalışım bundandır. Yalnız, sevimli, terbiyeli, zeki ve çalışkan olanları değil, - Böylesini herkes sever!- ben sevimsiz, somurtkan, haylaz, hatta aptal çocukları da severim. Bana "Öğretmenim!" diyen ses, beni "Annem!" diye çağıran ses kadar sevgili ve kıymetlidir. Bir yaşından yirmi yaşına kadar her çocuk, bence zevkle okunmaya değer meraklı bir kitap, karşısında uzun uzun, hayran hayran düşünülecek bir bilinmeyenler alemidir."
Kitapla ilgili yazılarıma devam edeceğim....

24 Ekim 2009 Cumartesi

"D" Harfiyle Başlayan Deyimlerle Bir Deneme

Bugün gene kırk kapının ipini çektim. Bir kedi misali dört döndüm diyebilirim. Değirmendere’den başladım. Ver elini İzmit!.. Sonra İstanbul... İşlerimi bir güne sıkıştırdım. Dolu dizgin koşturdum. Arabama okadar çok inip binmişim ki, bir ara dizlerimin kesildiğini hissettim. Amacım müşterilerimle dobra dobra konuşmaktı. Kriz var ya üzerinize afiyet. Vaziyetimi doğru dürüst anlamalılar diye düşündüm. Sorunları kendilerine dizi dizi sıraladım. Diyecek bir şey yok ki doğruların karşısında. Enseyi karatmadan, bu işi atlatana kadar dişimizi sıkacağız dedim.İnanılacak şey değil, konuyu anlatana kadar resmen dokuz doğurdum. Diz boyu sorun var tabii ki. Diz dize oturup konuştuk. Dolap çevirmiyorum ki kimsenin arkasından. Açık açık konuşuyorum işte. "Dişimizi sıkacağız" dedim. Hepimiz dişimizden tırnağımızdan arttırıp bir şeyler yapmaya çalışıyoruz, dirsek çürütüyoruz ya madem. Dişe dokunur bir şeyler çıkmalı ortaya. Allah dirlik düzenlik versin hepimize öyle değil mi? Dişsiz kile,boş ambar değil ki yaptığımız hepbirlikte. Dilimde tüy bitti vallahi durumumu anlatacağım diye.

Kızdığım bazı konular vardı aslında, dilimin ucuna kadar geldi ama, haydi şimdi söylemeyeyim dedim bazılarına. Neyse ki çoğu dilimden anladılar. Okadar çok dolanmışım ki dilimin bir karış dışarıya sarktığını hissettim. Dilim damağım kurudu yemin ederim. Yok yok aslında dilim damağıma yapışmıştı diyecektim. Dile kolay kırk kapının ipini çekmek. Bazıları dik dik baktılar yüzüme. Bazıları ise dikkat kesildiler söylediklerime. Yüzüme dik dik bakanlara dik başlı göründüm. Dikkat kesilip dinleyenlere ise dert yandım. Kimi dert edindi anlattıklarımı. Kimi deve kini yaptı. "Derdimi Makro Paşa’ya mı anlatacağım. Tabii ki dert ortağım olan sizlerle paylaşacağım" dedim. Bazılarının dünyadan haberi yoktu. Bazıları ise dünyadan elini ayağını çekmişti de beni görünce dünyalar onların oldu. Kiminin kriz umrunda değildi. Dünyayı tozpembe görüyordu. Kimi ise "Düşmez kalkmaz bir Allah" diyordu. Kimi anlattıklarımdan sonra,bana düşman kesildi. Neyse ki bazı konuları dengine getirdim de dediğime geldiler böyleleri. Bazıları da maalesef beni defterden sildiler. Ne yapabilirim? "Değirmenin suyu nereden geliyor" sanıyorsunuz dedim. Damarı tutan olmadı değil, oldu. Dallarına basmamaya gayret ettim. Sinirlenenler dalga geçmediğimi, krizin ciddiyetini anladılar da Allahtan, dayak yemekten kurtuldum. Bazıları dağ başındaydı, dere tepe düz gittim.Yoruldum. Bazıları dağ gibiydi. Anlatırken derdimi, çok korktum.

Dağlara taşlara hepsi iyidir ama birbirlerinden. Deli divane olurlar benim için. Kaç yıllık müşterilerim. Dış kapının dış mandalı değilim ki. Derdime ortak olurlar daima. Diz boyu sorun var ortalıkta. Benim derdim onların da dertleri. Düşünceye dalmanın alemi yok. Hepbirlikte düşünüp taşınacağız.Kriz bitene kadar düzene sokacağız işlerimizi. Hepsini çok severim. Dostlar başına insanlardır her biri!

NOT: Artık bloğa yazı yazdığıma göre işi ciddi yapayım istedim. Her işim ciddidir de benim. Hiç abartmam hanım hanım yaparım her işimi. Artık elimde Türkçe Deyimler Sözlüğü. Düzgün Türkçe ile yazmalıyım. Bugün gözümü kapadım. Sözlüğün bir sayfasını açtım. D harfi çıktı şansıma. Ben de D harfine uygun "Deyim"lerle, bir yazı "Deneyeyim" dedim. İşte "Denedim". ( Bu yazı eski bir denemem)

23 Ekim 2009 Cuma

Filmekimi Yoluyla Ay'a Yolculuk!

Ben Filmekimi için İstanbul’a gittiğimde seyrettiğim bir bilimkurgu film vardı. Nedense anlatmamışım. Öyle havalı tafralı bilimkurgu filmlerinden değil ama… Nasıl naif, nasıl iddiasız ve nasıl şahane bir bilimkurgu gerilim filmiydi. Nasıl beni derinden etkiledi anlatamam. Şimdi zamanı geldi işte. Anlatacağım. Neredeyse tek oyuncu ve tek mekanda bir bilim kurgu film çevrilir de bu kadar etkileyici olabilir mi? İnan ki oluyor işte!

Filmin adı Moon. 2009 yapımı bir İngiliz filmi. Rock yıldızı David Bowie'nin oğlu 1971 doğumlu Duncan Jones'un ilk uzun metrajlı film denemesiymiş. Bir endüstri şirketi yeni kullanıma başlanılan helyum-3 adlı bir yakıtı, ay üzerinden toplamaktadır. Helyum-3 temiz ve verimli bir yakıt olduğu için bütün dünyada kulanımı yaygınlaşmaktadır. Sam bu şirketle 3 yıllık bir kontrat yapmış, Ay’daki üretim tesisinde, Gerty adındaki robotuyla birlikte tek başına çalışmaktadır. Her şey otomatik makinalar tarafından yapılmakta ve toplanılan helyum-3 gazı belirlenen zamanlarda dünyaya gönderilmektedir. Sam, Ay’a gelirken henüz doğmamış kızı ve karısı ile kimi zaman robotu Gerty yardımıyla haberleşmektedir. Bu filmden sonra gökyüzündeki aya baktım. Koskoca bir beyazlıkta Sam tek başına. Sadece şirin mi şirin mimikleri olan Gerty adlı robotuyla. Üstelik filmi seyrederken hep bir kötülük gelecek diye bekledim Gerty’den biliyor musun? Neyse anlatmayayım. Seyretmediysen eğer, filmin tadı gider. 3 koca yıl. Başka kimse yok. Yapılacak fazlaca iş de yok. Sam’in arada suladığı bitkilerini ve büyükçe bir maketini hatırlıyorum o kadar. Neyse… İşin sonuna gelmiştir artık Sam ve iki hafta sonra kontratı sona erecek, dünyaya dönecektir.

Ama işte ne olursa olur, film birden hareketlenmeye başlar. Sam’da psikolojik bir bozukluk ortaya çıkar sanki. Arıza yapan bir makineyi kontrol etmek için tesis dışına çıktığında, sanki bir halüsinasyon görür ve ay arabasıyla kaza yapar. Sonra Sam’i tesisteki tedavi yatağında görürüz. Nasıl oraya geldiğine kendisi anlam veremediği gibi valla ben de pek anlam veremedim. Başka kimse yoktu ki Ay’da. Peki Sam nasıl geldi tesisteki yatağına? Nananom… İşte film şimdi esas başlar. Tamam kim okuyacak benim film hakkında yazdıklarımı? Belki kimse. Bu film gelir mi bizim şehre? Zannetmem. Eee! "Başladın madem bitir. Sonunu getir." Diyeceksin ama olmaz. Anlatmam devamını. Ya seyretmek isteyen biri denk gelirse yazıma… Olur a! Yazık olur vallaha!
Ama sana bir şey söyleyeyim mi? Bayıldım ben Ay’a. Müziklerine de bittim. İyi ki Filmekimi’ne gitmişim. Bu filmi nerede seyredecektim yoksa?

22 Ekim 2009 Perşembe

Suretler ve Cahit Sıtkı Tarancı

Ben var ya, Suretler adlı filmi seyredince, keşke bu filmde Bruce Willis yerine şairimiz Cahit Sıtkı Tarancı oynasaydı diye düşündüm. Keşke... Neden mi? Anlatacağım. Bak şimdi, filmin konusu kısaca şöyle... Gene gelecek yıllardayız.. Yok başka bir gezegende değiliz. Dünyadayız. Teknoloji iyice gelişmiş. Robot bilimi almış başını gitmiş, yani öyle böyle değil. Robotla insanı neredeyse ayırmak mümkün değil. Bilim insanları öyle sahici robotlar -yada bu filmde söylendiği gibi- öyle sahici insan suretleri imal etmeyi becermişler ki dizim dizim, çeşit çeşit, cins cins robotlar piyasada ucuza satılmaya başlamış. Sende cebindeki parana göre istediğin model ve cinste robot alabiliyorsun. Evde uzanıyorsun koltuğuna. Kafana taktığın bir aparatla, beyin dalgalarının sinyalleriyle robotuna erişiyorsun.

Sen bir beyazsın da zenci olmak istiyorsun misal... Al bir zenci suret, senin yerine geçsin. İri kıyım, kallavi bir kızsın aslında, hep japonlar gibi çekik gözlü, ince, narin olaydım keşke derdin ama... Bu isteğini gerçekleştirebilirsin. Satın aldığın robotun kafasının arkasına bir cip geçireceksin. Sen evde yattığın yerde ne düşünüyorsan, düşündüklerini suretin yoluyla gerçekleştirebileceksin. Mesela sen gitmeyeceksin de, o güzel biçimli suretin işe gidecek. Ne güzel değil mi? Aslında hoşuma gider böyle alengirli işler. Bu nedenle Suretler filminin konusuna bayıldım önce. Dedim ki ne güzel ya! Ben yatsam evde, benim yerime suretim işe gitse. Mesela.. Ya da yapmak istemediğim bir işi suretime yaptırabilsem diye düşünürken... Düşünürken... Cahit Sıtkı Tarancı aklıma gelmesin mi birden? Ne ilgisi mi var? Var... Var... Vallahi var. Bak şöyle:

Cahit Sıtkı Tarancı'nın en ünlü şiiri ne? 35 yaş. Peki şair bu şiirinde ne anlatır? Yaşı 35 olmuştur. Kendini Dante gibi ömrünün ortasında hissetmektedir. Şakaklarına kar yağmıştır.Yüzündeki çizgilerin varlığından ziyadesiyle rahatsız olmaktadır. Hele göz altındaki mor halkalar yüzünden dertli dertli hayıflanmaktadır. Yıllar yılı dost bildiği aynalar ise şairimizin gözüne düşmanmış gibi görünmektedir. İşte bütün bunları hissettiği için Cahit Sıtkı Tarancı Suretler filmine çok uygun düşmektedir. Madem hoşnut değil yaşından, kırışığından, göz altındaki mor halkalarından... Böyle umuma çıkmak hoşuna gitmiyor... Rahatsız oluyor fiziki durumundan... Piyasada satılan bütün suretler genç, güzel, yakışıklı, güler yüzlü, incecik, atletik yada manken gibi falan. İnsanlar o kadar hallerinden Cahit Sıtkı Tarancı gibi hoşnut değiller ki, her birinin suretleri var. Sokağa bakıyorsunuz diyorsunuz ki, " Bu ne? Bu mahallede hiç mi çirkin, yaşlı, şişman, kısa, kılıksız, makyajsız, asık suratlı, mutsuz insan yok! Nasıl yani!" oluyorsunuz... Aslında bilim insanları bu suretleri felçliler, engelliler için icat etmişler. Suretleri icat eden "güçsüzlere güç vermek için bunu tasarladım" diyor. Niyet şahane. Sonra ağır işlerde, savaşlarda kullanılmaya başlıyor. Nihayetinde suretler iyice ucuzlayınca hemen herkes bir yada bir kaç suret sahibi olabiliyor.

Tamam herşey çok güzel görünüyor buraya kadar. Keyifler keka! Ama o kadar basit değil aslında. Diyelim ki arada şarj ettiğin suretin senin yerine her şeyi yapacak, sen yaşıyor sayılır mısın bu durumda? Sadece evde yaşayarak geçer mi bir ömür? Açık havada yürümeyeceksin, koşmayacaksın, yüzmeyeceksin, ne bileyim güneşin batışı ve doğuşunu görmeyeceksin. Sen hep evdesin. Sadece yiyip, içip, yatacaksın. O kadar. Her şeyi senin yerine suretin yapacak. Düşünsene senin suretinle, kız arkadaşının sureti arkadaşlık edecek. Ya da şu anda arkadaşlık ettiğin kızın gerçeği, belki de yaşlı, çirkin, gudubet bir erkek. Ne bileceksin? Aman Tanrım di mi? Yaa! Şimdi işin rengi değişiyor değil mi? İşte madalyonun arka yüzü... Peki sen evdeyken başına bir şey gelse ne olacak? Zaten film, beyinlerine gönderilen sinyallerle evdeki bazı insanların öldürülmeleriyle hareketlenmeye başlıyor.

Ancak benim bu yazıyı yazmaktaki niyetim filmi anlatmak değil. Filmin bir çizgi romandan senaryolaştırıldığından, Alex Proyas'ın Ben Robot ya da Steven Spielberg'in Yapay Zeka adlı filmleri ile ortak paydalarından, suretlerin haklarından, konunun içindeki kimi tutarsızlıklarından, şahane makyaj tekniklerinden, oyuncuların rol kabiliyetlerinden falan bahsetmek hiç değil. Niyetim ne şakayla karışık yazdığım gibi gelecekteki suretli günlere heves etmek, ne de aman ne feci bir vaziyet demek... Hiç biri değil. Ben sadece şunu düşündüm bu filmi seyrederken.. Eğer Cahit Sıtkı Tarancı oynayabilseydi Suretler adlı bu filmde Bruce Willis yerine.. 35 yaş şiirini yazardı belki gene ama... Yazmazdı üzüntülü bir şekilde. Çünkü derdi ki: "Her yaşın kendine göre güzelliği var arkadaş! Mesele insan sureti değil, mesele insan olabilmekte!"

Haydi Masal Gibi Gelin Pilavı Pişirelim!

En son anlattığım mantı tarifinden sonra, okadar çok yemek tarifi talebi aldım ki anlatamam. Posta kutum doldu taştı. Sonunda "Peki!" dedim. İşte şimdi yazacağım. Bu akşam, özel bir törenle hazırladığım "Gelin Pilavı"nı anlatmaya karar verdim. Yemeklerimi yaparken çok özenirim. Fakat "Gelin Pilavı" çok daha özel ilgi isteyen bir yemektir. Yapacağım yemeğin adında "Gelin" varsa eğer, düğüne hazırlar gibi itina ister. Bu yemek farklı bir bulgurdan, frik bulgurundan yapılır. Gelimiz frik bulguru, Güneydoğu Anadolu yöreli , hatta muhtemelen Gaziantepli'dir. Biz gelini Gaziantep'ten aldık getirdik. Getirirken de "Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar/ Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler/ Annesinin bir tanesini hor görmesinler/ Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim / Hem annemi hem babamı ben köyümü özledim." türküsünü söylettik. Biraz ağlattık. Ama gelin hem ağlayıp hem gitmez mi? Biraz ağlamak yaraşır haspaya!
Bu frik bulguru, normal bulgurlardan farklıdır. Açık yeşil renktedir. Gelinimizin kendine has bir kokusu vardır. Sanki hoş bir is kokusu... Buğday başağı daha tazeyken alınıp sazların arasına yerleştirilmiştir. Sazlar biraz yakılmıştır. Başaklara is kokusu sinmesi sağlanıp, tütsülenmiştir. Bu gelin çok özeldir. Daha yetiştirilirken özen gösterilmiştir. Yoksa burada okadar bulgur varken, neden taa memleketimin Güneydoğu yöresinin frik bulgurunu alalım gelin diye öyle değil mi? Bir de diğerlerine göre oldukça pahalıdır. Özel bir gelini düğüne hazırlarken özel bir itina göstermek gerekir. Ben bu yemeği zaten bir düğün töreni şenliği içinde hazırlarım. Bakın şöyle:

Pilav ıslatmak için kullandığım kasemi iki avucumun içine alırım. Bu kase bana, sanki akça pakça bir hanımın, gülümsediğinde oluşan,tek yanaktaki gamzesini anımsatır. Bu nedenle adı Gamze Hanım'dır. Ben bazı eşyalarıma isim veririm.Hele emektar eşyalarıma taktığım isimlerin ardına mutlaka hanım yada bey gibi saygı terimlerinden birini eklerim. Onlar benim işlerimi gören eşyalar. Saygıyı mutlaka hakederler. Kaseyi yavaşça tezgaha bırakırım. Hızlıca bırakıpta "takk!"diye çığlık atmasını asla istemem. Frik bulgurunu Gamze Hanım'ın içine itina ile yerleştiririm. Böylece "Gelin Hamamı" törenine başlamış olurum. Gelinimizin üzerine kaynar suyu korkmadan boşaltırım. Bilirim ki firik bulguru sıcak suyu çok sever. Şöyleee bir bırakır sıcak suya kendini, kirlerini döker. Rahatlar...Düğün heyecanını atar...Bir yarım saat kadar tüm sıkıntılarından kurtulmasını ve ferahlamasını beklerim.

Bu arada başka bir tenceredeki suda, bir kaç parça tavuk parçasını haşlamamam gerekmektedir. Hem suyunu hem de etini kullanacağım bu yemeğimde. Ayrıca sizde yaparmısınız bilmiyorum. Ben daima bulundururum soğutucumda... Haşlanmış bir küçük kase nohut. Eğer nohut pişireceksem biraz fazlaca nohut kaynatırım. Fazlasını dondurucuda saklarım. Hem çalıştığım hem de kırk tarakta bezim olduğu için böyle pratiklikler hayatımı kolaylaştırır. Gerekince işte böyle, elime gelirler. Yarım saat doldu ve bulgurumuz kendini şöyle bir saldı değil mi? "Olmaz ki bu kadar ama!" deriz. Şimdi kızımızı biraz kendine getirmemiz gerekir. Toparlanmalı... Düğünümüz var ya! Bir süzgeç içinde soğuk suyun altına tutmam gerekir ki toparlasın kendini. Söylerim önce ama, derim ki: "Şimdi seni soğuk su ile çok iyi yıkamalıyım. Böylece canlanmalısın öyle değil mi?" Anlar beni. Zaten gurbette... Anne yok.. Baba yok.. Ses çıkarmaz. Ne yapsın? Sessizce boyun eyer söylediklerime. Bol soğuk suyun altında çok ama çok yıkanmalıdır. Parmaklarınızla taneleri okşayarak. Bu yemeğin en önemli ipuçlarından biridir. Asla unutulmamalıdır. Çok yıkanacak. Hem de iyice... Hırpalamadan ama sefkatle...

Ateşin üzerindeki tencereye bir miktar yağ konur. Yıkanan bulgurumuzun şimdi yağlanma, zamanı gelmiştir. Tencerede sıcacık yağ içindeyken bulgur, tahta kaşıkla bir süre kavrulur. Kavrulurken mutlaka bir kere "ettehiyyatü" duası okunur. Bu duanın içinde "berekatü" geçer ya bu dua okunursa eğer, bereketli ve lezzetli olur bütün yemekler. Bu dua annemden bana vasiyettir. Her yemeğime okurum. Gerçekten okadar bereketli olur ki inanmıyorsanız deneyin! Misal, misafir geldi acele bir yemek yapacaksınız. Malzemeniz az yetmez diye düşünüyorsunuz. Bu dua ile yaparsanız göreceksiniz yemek ne demek yetmemek...Dolup dolup taşacak. Benden söylemesi... Bu dua da yemeklerimin sırlarından biridir! Sevildiğinizi bilin yani... Kapağı kapatınca yalnız hissetmesin kendini diye, Anadolu'dan bir arkadaş veririm eşliğine. Daha önce pişirip hazır ettiğim nohutları... Şöyle bir karıştırırım nohut ile bulguru beraberce. Sevinirler birbirlerini görünce... Sanki hasret giderir gibidirler. Üzerlerine nefaseti yerinde tavuk parçaları ve tavuk suyunu katarım. Biraz tuz mutlaka... Düğünümüzün tadı tuzu yerinde olsun diye... Tencerenin kapatırım kapağını... Kısarım ocağın ateşini en düşüğe... Bırakırım yavaş yavaş pişsinler diye hepbirlikte... Pilav suyunu çekince ocaktan alırım tenceremi, yandaki Nihale Hanım'ın üzerine..
Kapağını açarım bakarım ki bir de ne göreyim?.. Frik bulguru, nohut ve tavuk ile tavuk suyu bir kaynaşmışlar, hemhal olmuşlar hepbirlikte... Oyy..Oyy..Oy... Bu "Gelin Pilavı" tadından yenmez... Bir de yendi mi ? Hep istenir...Vazgeçilmez!...

21 Ekim 2009 Çarşamba

Suç ve Ceza'nın Çizgi Romanı

Tamam... Çizgi roman severim. Tamam... Haftalık mizah dergilerini takip ederim. Tamam... İtiraf ediyorum! Modaya uydum. NTV yayınlarının son iki aydır satışa çıkardığı çizgi roman klasikleri'nin hepsini satın aldım. William Shakespeare'nin Macbeth'ini, Franz Kafka'nın Dava'sını, Mary Shelley'in Frankstein'i çizgi roman formunda okudum. Klasiklerin çizgi roman haliyle okumak beni pek rahatsız etmedi. Son aldığım Fyodor Mihayloviç Dostoyevski'nin kitabı Suç ve Ceza'nın çizgi romanıydı. Yarım saat içinde Suç ve Ceza'nın çizgi romanını okudum, bitirdim. Üzerinde fazla kafa yormadan kitabı masaya koydum. Sonra küçük oğlumun Suç ve Ceza'nın çizgi romanını okumaya başladığını görünce kalbim hopladı. Fena oldum. "Evlat, sen Suç ve Ceza'yı orijinal kitabından okumuş muydun?" diye sordum. "Okumadım." dedi. "Bu çizgi romanı okuma istersen. Önce orijinal romanını okusan. Çizgi romanı zaten hep duracak evde. Her zaman okursun. Ama Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sını önce roman haliyle okusan önce keşke." dedim. Nasıl olduysa"Tamam!." dedi. Hangi dağda kurt öldü? Çocuklar annelerine hemen tamam der mi? Devam eti sözüne: "Zaten on dakikada Suç ve Ceza romanını yarılamak komiğime gitti."dedi. Oh! Şükür neyse... Diğer klasiklerin çizgi romanlarında bunu hissetmedim de neden Suç ve Ceza nın çizgi romanında böyle düşündüm bilmem. Koskoca Dostoyevski'nin, dünya edebiyatının başyapıtlarından biri olan Suç ve Ceza'nın çizgi romanını okuyunca, hem çizimlerinin, hem de metinlerinin daha çarpıcı olmasını beklerdim. Sanki herhangi bir çizgi romandı. Suç ve Ceza değil de sanki öylesine bir cinayet romanı. Hiç etkilemedi. Önce ojijinal romanı okunmalı. Sonra çizgi romanını... Hatta Suç ve Ceza'nın çizgi romanı okunmalı illa ki demek içimden gelmedi şimdi.... Hımm.... Emin değilim vallahi...Belki!

Hayal Kadar Gerçek! Hande Şekerciler

Kitaplarına bayıldığım yazar İhsan Oktay Anar’la ilgili Nisan ayında Santralistanbul’da bir sergi vardı. Bu etkinliği ÇROP tan duymuştum ve dayanamamış Değirmendere'den arabama atlayıp gitmiştim. Sergiyi son günlerinde yakalayabildiğim için, kaçırdığım çok şey vardı tabi. Mesela yazarın bizzat kendisini çok merak ediyordum. İhsan Oktay Anar ortalarda görünmeyen bir yazardı. Hiçbir söyleşisini işitmemiştim. Tipini bilmediğimi bile söyleyebilirim.

Oysa İhsan Oktay Anar'ın romanları, Suskunlar, Amat, Puslu Kıtalar Atlası ve Efrasiyab’ın Hikayeleri’ni hayranlıkla okumuştum. Yazarın denizcilik, tarih, müzik, tasavvuf, halk edebiyatı konusundaki derin bilgisine, romanlarındaki kurguya, yazım diline, kelime kullanımına tam manasıyla hayrandım. Bu yazarın kendisi hiç görünmeden kitapları satılıyordu ya, acaba gerçek biri miydi? “Tarih kadar hayal, rüya kadar gerçek” Bu ilk gün yapılan sempozyumun başlık cümlesiydi. İşte ben bu sempozyuma katılamamakla hem yazarı görme, hem de konuşmalarını dinleme şansını yitirmiştim. Geç duyduğum için epeyce üzülmüştüm.

uzun ihsaneflatun

Neyse.. Sonunda sergiyi gezmiştim işte. Şimdilik bununla yetinmeliydim. Metin Üstündağ’ın küratörlüğünde, Kalın Musa’dan Neva’ya, Arap İhsan’dan Eflatun’a, İhsan Oktay Anar’ın roman karakterleri Selçuk Erdem, Can Barslan, Erdil Yaşaroğlu, Metin Üstündağ, Kenan Yarar, Galip Tekin, Latif Demirci gibi çizerler tarafından genelde mizahi olarak canlandırılmışlardı. Zaten İhsan Oktay Anar romanlarında da ince mizahın derin izleri vardı. Bu nedenle canlandırılan karakterler çok uygun geldi bana. Bir okuyucusu olarak sergiyi hiç yadırgamadım. Bilakis çizerlerin sanatlarının hakkını verdim. Şahane çizmişlerdi.

KubelikHande

İşte bu sergide bazı oyuncak modeller vardı ki görülmeye sahiden değerdi. Baktım Eflatun, Uzun İhsan, Kubelik’in karakter modellerini yapan kişi Hande Şekerciler’di. İlginçtir. İhsan Oktay Anar’ın kitaplarında kadın karakter pek yoktur. Bu sergide de eserleri sergilenen tek kadın Hande Şekerciler’di. Doğrusu hoşuma gitti.


Şimdi aylardan sonra aklıma geldi ve Hande Şekerciler’i şöyle bir araştırdım. Sanatçı 1982 doğumlu. Gencecik. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitimi Heykel Ana Sanat dalı mezunu. Özgeçmişinde diğer cümleleri aynen yazıyorum: “ Eserlerinde feminist sanatın sıklıkla işlediği konulara fanatizmden uzak bir tavırla yaklaşma çabası gözlemlenebilir. Kadın sorunları, beden-iktidar ilişkisi eserlerinde sıklıkla işlenen kavramlardır. Sanatçıya göre bir heykelin sanat eseri sayılabilmesi için bir fikir taşıması gerekir. Eserin taşıdığı fikir ve kullanılan malzeme arasındaki zıtlıkların ortaya çıkardığı dramatik etkileri yoğunlukla kullanır. Uçmaya çalışan metal bir kuş ya da metal bir zırh gibi örülmüş narin bir kadın bedeni gibi. Sanatçı çalışmalarına İstanbul’da ki atölyesinde devam etmektedir.” http://www.handesekerciler.com/ adresinden sanatçı hakkında daha fazla bilgi edinilebilir. Tabi Hande Şekerciler benim hayranlarından biri olduğumu bilmiyor. Hande Şekerciler memleketimin güzel, sanatçı yüzü. Bu gençlerimiz geleceğimizi aydınlık gösteriyorlar ve hayatımızı daha anlamlı kılıyorlar. Tanımasam da onların varlığından memnuniyet duyuyorum. İyi ki varlar!

Suskunlar - "Kulak Eğer Gerçeği Anlarsa Gözdür."

Şimdi anlatacağım, İhsan Oktay Anar'ın Suskunlar adlı kitabıyla ilgili...Fi tarihinde, Goncagül isimli bir Kıpti güzelinin gayri meşru ikiz bebekleri olur. Güzelimizin biraderi duruma dellenince ikizleri Kalın Musa’nın kapısına bırakmak zorunda kalır. Dokuz yıl geçer aradan. İkizlerden birinin adı Davut’tur. Diğerinin ise Eflatun. Davut ne de olsa Kıpti kanı olduğu için bünyesinde, musikiye aşıktır. Ud çalmayı ve usullerini öğrenmektedir. Cesur ve atak bir çocuktur. İstanbul’da bilmediği sokak yoktur. Ne var ki Eflatun kardeşinin tersine dalgın, sessiz, içine kapanık bir çocuktur. İnsanın içini coşturan musikiyle hiç alakası yoktur. Çok ender sokağa çıkar. İşte sokağa çıktığı o ender günlerden birinde, akşam ezanı okunduğu halde eve gelmeyince, hele bir de yağmur yağmaya başlayınca, dedesi Kalın Musa duymasın diye, Davut ve amcası Eflatun’u aramaya koyulurlar. Bekçi yalın ayak, başı açık, üzerinde sadece bir entari olan mecnun misali bir çocuğu kabristanın oralarda gördüğünü söyler. Eflatun’u bulduklarında bir mezar taşının başında ağlamaktadır. Mezar taşında: “Hüvelbaki, Goncagül – Ruhuna Fatiha “ yazmaktadır. Dedeleri duymadan evlerine dönerler. Görünüşe göre her şey yolundadır. Ama Eflatun ertesi gün gene kayıplara karışır.

davut

Ama artık çocuğu nerede bulacaklarını bilirler. Eflatun’u mezarın başından alıp tekrar eve getirirler. Çocukta değişiklik fark ederler. Eflatun’un gözlerine ışık ve yüzüne nur gelmiştir. Ayrıca en önemlisi, adeta cennetteymiş gibi gülümsemektedir. Eflatun’un bu durumu yakınlarında önce şaşkınlığa, sonra endişeye ve nihayet kedere dönüşecektir. Çünkü hiç kimse hiçbir şey işitmediği halde, Eflatun : “Biri ıslık çalıyor, işitiyor musunuz? Çok güzel!” demektedir. Çocuğu, tekrar kaçmasın diye üst kattaki sandık odasına kilitlerler. Hocalara okuturlar. Kurşun döktürürler. Kocakarıya tütsü yaptırırlar. Kulağındaki ses gitmez. Halen işitmektedir. Öte yandan çocuğun yüzündeki nur, gözlerindeki ışık sonraki günlerde de sönmez. Gene sessizdir. Yüzündeki gülümsemeye bakılırsa gayet mutlu ve huzurludur. Konuşmaz. Aslında konuşuyor olsa, kulaklarında sürekli çınlayan o esrarengiz ıslığı başkalarının nasıl olup da işitmediğine hayret etmektedir. Anlaşılmıştır ki ne yapsalar, Eflatun’a musallat olan cinlere vız gelip tırıs gitmiştir. Sonunda umudu keserler. Gaipten ıslık sesi duyan çocuğu sandık odasına kilitlerler. Eflatun bu odada 7 sene kalır. Çocuğun yüzündeki ifade hiç değişmez. Birkaç kere kapının sürgüsü açık kaldığı halde, Eflatun’un dışarıya çıkmadığı fark edilince, kapıyı aralık bırakmada beis görülmez. Eflatun’da firar etmez zaten. Etmez etmemesine, ta ki o çağrıyı duyana dek! Sanki birisi onu çağırıyordur. İşte Eflatun bu sesin peşine düşer. Ve asıl hikaye buradan sonra başlar.

eflatun

İhsan Oktay Anar’ın yazdığı Suskunlar, kitabın arkasında yazdığı gibi : “Eflâtun rengi hayaller kuran bir “suskun”un sözleridir, bu roman. İşittiğini gören, gördüğünü dinleyen, dinlediğini sessizliğin büyüsüyle sırlayan ve tüm bunların görkemini hikâye eden bir adamın alçakgönüllü dünyasına misafir olacaksınız, satırlar akıp giderken. O ise, muzip bir tebessümle size eşlik edecek, sessizce... Sayfaları birer birer tüketirken, benzersiz erguvanî düşlerin gerçekliğinde semâ edeceksiniz ve bu düşlerden âdeta başınız dönecek.

Hayat kadar gerçek, düş kadar inanılmaz bu dünyanın tüm kahramanlarının seslerini duyacak, nefeslerini hissedeceksiniz. Çünkü Suskunlar, sessizliğin olduğu kadar, seslerin ve sözlerin, yani musikînin romanıdır. Sonsuzluğun derin sessizliğinin “nefesini üfleyen” ve ona “can veren” bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü...

Bir meczûp aşkı tattı, bir âşıksa aşkına şarkılar yazıp ruhunu maviyle bezedi; diğeri, kaybolduğu dünyada bir sesin peşine düşerek kendini buldu. Nevâ, belki de, herkesin âşık olduğu bir kadının pür hayâliydi. Hayâlet avcısı, kendi ruhunu yakalamaya çalıştı. Zâhir ve Bâtın ise, zıtlıkların muhteşem birliğinde denge bulan iki ayrı gücün cisimleşmiş hâliydi.


Suskunlar’ı okuduktan sonra aynaya bakmak, yansıyan aksinizde gerçeği görmek, gördüğünüzü işitmek ve duyduklarınızla sağırlaşıp susmak isteyeceksiniz. Sayfalar tükenip bittiğinde, kim bilir, belki de “suskunlar”dan biri olacaksınız…”

Not:

"Kulak eğer gerçeği anlıyorsa gözdür." Mevlana (Kitabın giriş cümlesi)
1.Fotoğraf - Davut - ?

2. Fotoğraf - Eflatun - Hande Şekerciler'in karakter tasarımı

20 Ekim 2009 Salı

"Kafa"lı Deyimlerle Bir Deneme

İstanbul'a gitmeyi "kafaya koymuştum" bir kere. Mutlaka gidecektim. Gitmezsem "kafayı üşütebilirdim". Yoksa ne yapardım, derdimi kime yanardım? Neylerdim,bu şehri ateşe mi vereydim? Öyle bir "kafayı takmıştım" yani öyle böyle değil!

Yanıma "kafa dengi" bir arkadaş bulmalıydım ama. Buldum da. Hülya. Telefon ettim. "Geliyorum İstanbul'a. Seni alacağım birlikte Santralistanbul'daki sergiye gideceğiz. "Kafan yattı" mı bu planıma ne dersin?" diye sordum. Her zaman ki gibi " Şahane olur." dedi. Hiç duymamış bu sergiyi. "Biz İstanbul'da yaşayanlar bilmiyoruz, sen nerden buluyorsun? "dedi. "Boşver, "kafa yorma" böyle şeylere, üzümünü ye bağını sorma,bana takıl hayatını yaşa!" dedim. Güldü.

Arkadaşım, arabaya bindiğinde önce "kafa kafaya verdik". Çok işim vardı İstanbul'da, nereden başlamalıydık, bu konuya epeyce "kafa yorduk". "Kafamızı işletmeliydik". Bir günde çok iş halletmeliydik. "Kafamızı kullandık." Önce sergiye gittik. Şöyle gözümüz gönlümüz şenlensin istedik. İhsan Oktay Anar'ın kitabında okuduğumuz kahramanların, usta çizerler tarafından hazırlanan yirmi beş roman karakterinin insan boyutundaki kopyalarını inceledik.Alibaz’dan Kalın Musa’ya, Arap İhsan’dan Neva’ya ve Tagut’a nevi şahsına münhasır Anar karakterleriydi ya bunlar, bizim "kafamızda canlandırdıklarımızla" sanatçılarınkini mukayese ettik. Sanatçı olmak ne şahane bir şey. Roman yazmak ve yazılan romanın kahramanlarının başka sanatçılar tarafından canlandırılması. İnsan hasetinden "kafayı üşütebilir" vallahi.

Dönüşte Kadıköy'e gittik. Kadıköy Pasajı'ndaki Büyülü Rüzgar adlı çizgi romancıydı sonraki hedefimiz. Yüzlerce çizgi roman vardı ya, aman Allahım inanın "kafayı yiyebilirdik." Sonra sahaflara girdik, dolaştık, baktık, eski kitapları kokladık, "kimbilir hangi gözler okudu, hangi eller elledi bu kitapları"dedik. Dolaşırken birden "kafama dank etti." Hep eski İstanbul gravürleri almak isterdim. İşte tam yerindeydik. İstediğimiz gibi gravürlerden bulduk. Satıcıyla epeyce bir pazarlık ettim. En küçük boyu 10.-YTL. Ben 4 tane, arkadaşım 2 tane alacağız. Biraz indirim yapmalı değil mi? Nuh diyor peygamber demiyor. Olur mu? "Kafam nasıl kızdı?" Dedim: "Biz müşteriyiz. Bizi memnun etmelisiniz!" "Kafasız" çocuk. "Kafasını kullansa" bizi hemen ikna edebilir. Müşteriye böyle"kafa tutulur" mu? Neymiş zararına satıyormuş. Zaten kriz varmış. Daha iyi ya, hazır alıcı gelmiş ayağına. Hem de alacak birden fazla, belki arkası gelecek, bir güler yüz göstersen ya! Vallahi şaşkın ya! Neyse hallettik.

Arkadaşım dedi ki " Sen beni eve atsana. Alışık değilim bu kadar gezmeye ve takışmaya. "Kafam kazan gibi oldu" vallaha!" Baktım Hülya'ya. Gerçekten " Kafayı bulmuş" gibiydi.
"Tamam!" dedim, sen daha fazla uyma bana.Hemen eve git ve "kafayı vurup yat!" Ben daha çok gezer ve takışırım bu "KAFA"yla!

Not: Daha önce Hayal Kahvem'e yazdığım eski bir yazım.

Şaşırtan Şarkılar ve Öyküler

Hazır Antalya’ya gitmişken, şahane bir otelde kalıyorken,herşey emrime amedeyken;ben iş toplantıları haricinde, neden hep otel odasında oturdum? Hiç dışarıya çıkmadım. Çıkmak istemedim. Galiba gene kendi kendime kalmayı tercih ettim. Kendi içime döndüm. Bir ara youtube’dan sevdiğim eski şarkıları aramayla vakit geçirdim.Misal, yıllardır Cat Stevens’ın My Lady D’arbanville şarkısını severek dinlerim. Sadece ilk dörtlüğünü ezbere bilirim. Geri kalanını hatırlamıyorum. Sevgilisini uyurken seyreden bir aşığın sözleridir bu :

my lady d'arbanville, why do you sleep so still?
niçin hala bu kadar uyuyorsun?

i'll wake you tomorrow
seni yarın uyandıracağım

and you will be my fill, yes, you will be my fill.
sen benin sevgilim olacaksın, evet, sen benim sevgilim olacaksın.

Ne kadar güzel romantik sözler! Durup dururken şarkının sözlerinin devamını ve anlamını merak ettim... Aman Allahım keşke bakmasaymışım; çarpıldım kaldım.

my lady d'arbanville why does it grieve me so?
o niçin beni bu kadar kederlendiriyor?

but your heart seems so silent.
ama senin kalbin çok sessiz görünüyor

why do you breathe so low, why do you breathe so low,
niçin bu kadar hafif nefes alıyorsun, niçin bu kadar hafif nefes alıyorsun

Ne diyor bu Cat Stevens? Aman Allahım yoksa sevgilisi... Yoksa ölmüş mü? Olamaz ya!! Hayır!!

my lady d'arbanville, you look so cold tonight.
bu gece çok soğuk görünüyorsun

your lips feel like winter,
dudakların kış gibi

your skin has turned to white, your skin has turned to white.
tenin beyazlaşmış, tenin beyazlanmış

Olamaz, bu şarkı ölen sevgilinin ardından söylenen bir ağıtmış meğerse! Niye herşeyi merak ediyorum. Bazen nefret ediyorum bu özelliğimden... Of ya!! Artık bu şarkıyı dinlerken ağlarım ben...

i' loved you my lady, though in your grave you lie,
seni sevdim leydim, içinde yattığın mezara rağmen

i'll always be with you
daima seninle olacağım

this rose will never die, this rose will never die.
bu gül (aşk) asla ölmeyecek, bu gül asla ölmeyecek



Bu şarkının sözleri çarpınca beni, otel odasında tek başıma, şakın şaşkın kalakalınca, aklıma Şebnem İşigüzel'in "Hanene Ay Doğacak" adlı öykü kitabı geldi. Yazarın ilk yayımlanan ve benim de ilk okuduğum kitabıydı. Tanımadığım,tarzını bilmediğim bir yazardı ve kitabın arkasında şöyle bir cümle vardı:"Bu kitapta tuhaf öyküler bulacaksınız. " Gerisini okumama gerek yok ki, tuhaflık hezaman ilgimi celbeder. Ne yapayım yani? Aldım kitabı tabii ki. Kokladım önce her zamanki gibi.. Seveceğim ben bu kitabı dedim ve başladım okumayaaaa.... İlk öykü... Adı "Sevgili Bayan Arvadak..."
Laboratuvar deneyleri bitmiş, sıra kadavra üzerinde çalışmaya gelmiş bir doktor, ayağı kırıldığından hastaneye gidip araştırmasına devam edemeyeceği için, üzerinde çalışmak amacıyla beklediği kadavrayı kendi laboratuvarına ister. Bu arada sekreter bulmak için gazeteye ilan vermiştir ve sekreter adaylarını beklemektedir. Kapı çalar. Öyküyü anlatırken, kapıyı kendisinin mi yoksa asistanı mı açtığını hatırlamadığını söyler. Bundan sonra hikaye şu cümle ile devam eder: "Seni ilk gördüğümde... " Sonra gelen kızın fiziksel özelliklerini anlatır... Kızın hayatı hakkındaki varsayımlarını aktarır teker teker... Eski sevgilisinden bahseder... Deneyimli bir cerrah ve araştırmacı olarak kadavralar üzerinde çalışmanın yarattığı psikolojik durumları asistanına anlatmaya devam eder... Tuhaf bir öyküdür, fantazi anlatımlarla bezelidir... Biliyorum bu kitabı okumayan vardır ama söyleyeceğim işte, zaten okurken hissedersiniz ki doktor gelen sekreteri değil kadavrasını anlatmaktadır. Ve anlarız ki doktor kadavrasına aşık olmuştur... "Olamaz!! Daha neler!!" Bu kitabı okuduğumda çok daha gençtim tabii, şaşırıp kaldığımı hatırlıyorum. Aynı şimdi Cat Stevens'ın bu romantik şarkıyı, aslında ölen sevgilisine söylediğini öğrendiğimde şaşırdığım gibi... Hayret bir şey!!

NOT: Daha önce Hayal Kahvem'de yazmış olduğum bir yazı.

19 Ekim 2009 Pazartesi

İlaç Niyetine Seyredilen Şahane Filmler!

Evvel zaman içinde, Chan Wook Park'ın yönettiği Old Boy'u seyredince,kendime gelmek için arka arkaya üç-dört Friends bölümü seyretmiştim. Öyle çarpmıştı beni. Şimdi Filmekimi için bilet alırken gene arandım demiyeceğim. Yok, aranmadım aslında. Galiba kısmetime düşen filmlerden biri buydu. Çünkü Filmekimi için bir tek Cumartesi günüm boştu. Haa.. Bir de galiba epeydir bir vampir filmi seyretmemiştim. Chan Wook Park'ın vampir filmi nasıl olur acaba diye aklımdan geçirmiş olabilirim. Galiba bilet alırken aklımdan geçmedi değil. Tamam itiraf ediyorum merak ettim ne yapayım yani? Ama yok. Olmuyor. Merak etmek her zaman iyi gelmiyor. Bünyem kaldırmıyor ki. Acayip sallayıp silkeliyor beni Chan Wook Park filmleri. Seyredince bir Chan Wook Park filmi, ardından kendime getirecek bir kaç insani film seyretmem gerekiyor. Dün kendimi kaptırıp evde üç film arka arkaya izlemişim... İşte şu filmleri...

Öncelikle Alfred Hitchcock'un gerilim şaheserlerinden biri olan 1954 yılına ait, Arka Pencere adlı filmi seyrettim. Ayağı kırıldığı için bir kaç hafta evinin arka penceresinden, karşı apartmanı röntgenliyerek geçiren bir fotoğrafçı... Başrollerde o zamanların yakışıklı jönü James Stewart ve büyüleyici güzeliğiyle Garace Kelly oynuyor. Bu filmi seyrederken resmen kendimi arka pencereden evleri dikizliyormuş gibi hissettim. Oturmuşum koltuğuma. Uzatmışım ayağımı. Ekrandan filmi izliyorum ya... Mesela... Film seyretmek de başka hayatları dikizlemek gibi değil midir aslında? Gerilim filmi dense de, bana sıcacık gelen bir filmdir Arka Pencere. Azıcık kendime geldim gibi bu filmi seyredince.

Sonra 1957 yapımı siyah beyaz bir film olan 12 Kızgın Adam'ı seyrettim. Bu film de gene tek mekandan geçen ve diyaloglar üzerine kurulmuş olan, durumu seyirciye sorgulatan, filmin sonunda da Henry Fonda'nın adliye binasından çıkarken göründüğü gibi insana kendini daha olgunlaşmış hissettiren bir film. 12 Kızgın Adam filmi de bana iyi geldi.


Ama... En sonunda Guguk Kuşu'nu seyrettim ya.. Oy,oy, oy! İnan bana yüreğimin kötü yağları eridi gitti! Öyle harikulade bir film yani, öyle böyle değil. 1975 yapımı bu filmde, hapishaneden kurtulmak için deli rolü oynarak, bir akıl hastanesine gelen Mc Murphy ve diğer akıl hastalarını canlardıran oyunculardan her biri sahi gibidirler. Seyirciye kim deli, kim akıllı düşündürürler. Jack Nicholson'a hayran olmamak mümkün mü? Hele Oscar aldığı bu filmdeki rolüyle. Hatta bu filmden sonra gene Jack Nicholson'ın oynadığı, Kubric'in baş yapıtı diyebileceğim The Shining'i seyretsem dedim... Hatta ardından da About Schmidt'i seyretsem ilaç niyetine! İyi gelmez mi? Heyy! Peki bu filmler varken evde, ne işim vardı benim Filmekimi'nde? İyi de seyretmeseydim Chan Wook Park'ın vampir filmini, seyredince sarsıp sallamasaydı gene bünyemi, kimbilir ne zaman aklıma gelecekti ki bu güzelim eski filmler? Hepsi de şahaneydiler!

Bu Yazıyı Sigara Yanıkları'ndan Aşırdım. Çünkü Yazıya Bayıldım!

Birbirlerini 60 yıl kadar farkla kaçırmış iki adam Orhan Gencebay ve Dostoyevski… Dostoyevski Yer Altından Notlar kitabında “acıda hazların en tatlısı saklıdır” tespitini yaptığında yıllar 1864’ü gösteriyordu. O zamanlar insanlık adına ne kadar büyük bir tespit yaptığının farkında mıydı bilmiyorum. Ama yaklaşık 100 yıl sonra Orhan Gencebay ilk albümünü çıkardı ve bunun ne kadar büyük bir tespit olduğunu herkese gösterdi. Dostoyevski Yer Altından Notlar’da der ki “insanın yapabileceği en büyük hata, hata yapmamaktır. Bir insanın önüne bütün yeryüzü nimetlerini serin, mutluluk denizine , başı kaybolana hatta suyun üstünde hava kabarcıkları çıkana kadar gömün; elini sıcak sudan soğuk suya sokmadan, yalnız uyuması, ballı kaymaklı yemesi, bir de insan soyunun tükenmemesine çalışması için önüne bütün zenginlikleri yığın; bakın, bu insan salt nankörlüğü rezilliği yüzünden başımıza ne püsküllü belalar açacaktır! Balı kaymağı gözü görmez; bile bile en zararlı, çıkarına en aykırı yaramazlıklar, saçmalıklar yapar. Bunun tek nedeni, akıllı uslu yaşayıştan bıkıp, tehlikelere doğru kanatlanan hayal gücünü her işine katmak istemesidir.” İnsanların hayattaki amacı mutlu olmak değil. Böyle olduğunu zannediyoruz ama değil. Eğer her şey kusursuz olsaydı, istediklerimiz hemen gerçekleşseydi muhakkak çok canımız sıkılırdı. Dostoyevski'nin dediği gibi iki kere ikinin dört etmesi kadar küstahça bir şey olamaz.Geçenlerde bir arkadaşla aramızda şöyle bir konuşma geçmişti: - Galiba insan vücudunun biyolojik olarak acıya ihtiyacı var. Tıpkı şekere suya ihtiyacı olduğu gibi. Yoksa her şey yolundayken kalkıp hüzünlü şarkılar dinleyip, filmler falan izleyip kendimizi mutsuz etmezdik. Bu acı ihtiyacını eğer hayattan karşılayamıyorsak bir şekilde suni yollarla elde ediyoruz di mi?- Haklısın, bence de öyle.Orhan Gencebay bence Dostoyevski’yi en iyi anlayan insanlardan biri. Bir kaç karşılaştırma daha yapayım. Bir Teselli Ver şarkısından: "Ben zaten her acının tiyakisi olmuşum, Ömür boyu bitmeyen dert ile yoğrulmuşum." Yine Yer Altından Notlardan bir paragraf: “Gelgeç gönüllü, tutarsız bir yaratık olan insanoğlu ise, belki de satranç oyuncuları gibi hedefi değil, hedefe giden yolu sever. Kimbilir, belki (doğruluğuna bel bağlayamayız kuşkusuz) insanın yöneldiği tek hedef, hedefini elde etmek için harcadığı sürekli çabadır, başka bir deyişle hayatın kendisidir.” Ve karşılığında Orhan Gencebay’ın Seveceksin şarkısının sözleri:"Bir kapıdan gireceksin Neler neler göreceksin Her çileye göğüs gerip Hayat budur diyeceksin Gün gelecek isyan edip Niye doğdum diyeceksin Gün gelecek isyanına Kahkahayla güleceksin Bazen dertten zevk alacak Bazen aşktan kaçacaksın Bazen boşa geçen Pişman olup yanacaksın"

Dostoyevski'yi iyi anlayan kişilerden bir diğeri de Zeki Demirkubuz. Yarattığı karakterlerin tartışmasız en meşhur olanı "Bekir" bunun ispatı. Yıllarca bir kadının peşinden koşması, uğruna gururunu ayaklar altına alması sadece o kadına ulaşmak için olamaz. Ona ulaşma yolunda çektiği acılardan aldığı o tatlı haz bunun sebebi olabilir ancak. Metabolizma böyle sömürülecek acı bulmuşken bırakır mı? Sonuna kadar sömürür. Bekir de "yolu yok çekeceksin, isyan etmenin faydası yok. Kaderin böyle" diyerek bu hazdan vazgeçemeyeceğini hepimize gösterir. Bu yüzden diyebilirim ki -belki biraz iddialı olacak ama- karşılıksız aşk diye bir şey yoktur. İnsanların karşılıksız aşk dediği şeyin adı olsa olsa "Orhan Gencebay Sendromu"dur.Anladığım kadarıyla Zeki Demirkubuz normal hayatında da Dostoyevski'nin izinden ayrılmıyor. Bu kanıya nerden vardığıma bilmiyorum. Belki sıkı bir Beşiktaş fanatiği olmasından olabilir. "Bazen sevinç, paso keder. Beşiktaşım ömre bedel" gibi tezahürahatlar yapan bir taraftar grubu dünyanın en varoluşçu taraftar grubudur bence. Onun için Beşiktaş için işler kötü gittiğinde paradoksal bir şekilde aslında işler iyi gidiyordur. Sonuçta taraftar kederden, dertten zevk almayı biliyor Orhan Baba'nın tabiriyle. Yan tarafta Demirkubuz'u İbrahim Üzülmez formasıyla İnönü tribünlerinde görebilirsiniz. (yazan - hacitokankoli )
" Bu yazı http://sigarayaniklari.blogspot.com/ dan alıntıdır"

Böyleyken Böyle İşte...

Hani Uzakdoğu Hikayeleri vardır ya. Binbir Gece Masalları falan. Ya o kitaplardan birinde okumuştum. Ya da birilerinden duymuştum. Nerede duyduğumu ya da nerede okuduğumu hatırlamıyorum. Bir Kötü İle Seksen İyinin Hikayesini sen de duymuş muydun? Eski devirlerde ve uzak diyarlarda, bir adamın çok fena, çok kötü huyları olan bir oğlu varmış. Ailesi, akrabaları bu çocuktan çok utanırlarmış. Tanıdıklarından biri, bu dertli babaya şöyle bir akıl vermiş: “ Dağda, kırda büyümüş, kötülük nedir bilmez, terbiyeli, edepli 80 kişi bulup, oğlunla bir evde bırak. Olur ya belki iyilerin özellikleri oğluna geçer de fena huylarını bırakmalarını sağlarlar.” demiş. Bu tavsiye üzerine adam 80 akıllı uslu kişiyi bulmuş ve her birine ücretlerini ödemiş. 80 kişiyi 80 gün boyunca oğluyla bir evde bırakmış. Yiyecek ve içecekleri dışarıdan vermişler. 80 gün dolunca ne oldu acaba diye merakla kapıyı açmışlar. Hikaye bu ya, görmüşler ki, oğlana edep terbiye tesir etmemiş de, 80 iyi adamın huyu değişmiş. 1 kötü kişi, 80 iyi kişiyi kötü, ahlaksız olup çıkarmış. Hikaye işte. Şimdi tam benzemese de, tersi bir durum aklıma geldi. İnsan dediğin kötüye meyilli diye anlatırlar ya geçmişte de günümüzde de… Yoook! Doğru değil bence bu hikaye. İyi insan kötünün hakkından gelmeli. Gelir yani. Pes etmemeli. Şimdi anlatacağım ise bir duyarlı insanın, 11 umursamaz insanı nasıl olumlu şekilde etkilediğinin filmi…

Bugün Alfred Hitchcock’un Arka Pencere adlı filmi seyredip de, bu film tek bir odada geçince, tek mekanda geçen başka bir eski film daha aklıma geldi. Tekrar seyrettim. 12 Kızgın Adam. Şahane bir filmdir. 18 yaşında babasını öldürmekle itham edilen bir çocuk, jürinin suçlu ya da suçsuz kararı sonunda ya elektrikli sandalyeye gönderilecek ya da kurtulacaktır. Karar önemlidir. Çocuğun ölüp ölmemesi jürinin kararına bağlıdır. Birbirlerini daha önce hiç tanımayan hatta filmin sonuna kadar isimleri bile bilinmeyen 12 jüri üyesi mahkeme sonunda bir odaya kapatılırlar. Önce bir oylama yapılır. 11 üye çocuğu ölüme gönderecek kararı hemen vererek “suçlu “der. Amaçları bir an önce kararlarını bildirip, paralarını alıp evlerine gitmektir. Bir kişinin, 8 numaralı jüri üyesinin “elimi kaldırıp bir çocuğu ölüme gönderemem” demesiyle film gerçekten başlar. Bunun üzerine cinayetin tüm detayları konuşulacak ve filmin başında çocuğu suçlu bulan jüri üyelerinin kafaları karışmaya başlayacaktır. Ya çocuk gerçeğinde suçsuzsa! Ya suçsuz bir çocuğu ölüme gönderiyorlarsa! 12 kişinin ağzından çıkacak karara bağlıdır çocuğun yaşayıp yaşamayacağı. Ne kadar önemli bir karardır. Bu filmde hukuk sistemi, duyarsızlık, ön yargı, ölüm, yaşam, vicdan, konusunda şahane muhabbetlere şahit olur seyirci. 1957 yapımı siyah beyaz filmde 8 numaralı jüriyi Henry Fonda oymaktadır. Çarpıcı bir filmdir. Sorumluluğunun bilincinde bir kişi, 11 kişinin fevri karar vermesini sorgulatır. Sorumluluklarını hatırlatır. Mutlaka seyredilmesi gereken harika filmlerden biridir.

Şimdi diyeceksin ki anlattığın hikaye ne, bu film ne? Nerelerden geldin gene nereye? Ne yapayım yani? Böyleyken böyle işte!

18 Ekim 2009 Pazar

Tesadüfen!

Bugün Galatasaray'ın maçı için, İstanbul'a eşim ve küçük oğlum birlikte gittiler. İkisi de Galatasaray'lı. Öyle böyle değil ama. Fanatikler diyeyim de sen anla vaziyeti. Az önce eşim telefon etti. Fenerbahçe yenilmiş. Bir mutlu bir mutlu. Hele bir de bu gece Galatasaray yenerse, deymeyin artık keyiflerine.

Gitmeden dedim ki benim küçüğe, "Sende hiç Alfred Hitchcock filmi var mı? Çok canım çekti de!" "Var!" dedi. "Arka Pencere." "Tamam, versene!" dedim. Onlar maça gitti. Ben de Arka Pencere'yi seyrettim. Hey gidinin Hitchcock'u! Korku ve gerilim filmi ustası öyle mi? Ben gerilmiş miydim acaba bir zamanlar seyrederken bu filmi? Hatırlamıyorum ki! Anlayacağın film o kadar eski. Ama şahane görüntüleri. Başrollerde James Stewart ve Grace Kelly oynuyor. Nasıl duru ve ağır bir film. Tek odada geçiyor. James Stewart bir fotoğrafçı rolünde. Kaza geçirmiş ve ayağı alçıda. New York'taki apartman dairesinde ayağını uzatmış oturuyor, arka penceresinden, karşı apartmandaki komşularını seyrediyor. Hatta kimi zaman dürbünle ya da fotoğraf makinesiyle dikizliyor. Tam bu filmi seyrederken aklıma ne geldi biliyor musun? Bir gün ben de elimde dürbün, balkondan öyyylee etrafa bakıyordum. Manzaraya bakıyordum tabii.. İzmit'in karşı silüetini seyrediyordum. Sonra elimde olmayan sebeplerden, (işte merak diyeyim de sen anla ) karşı pencerelere bakarken kendimi yakalamayayım mı birden? Tabii hemen bıraktım dürbünü masaya şaşkınlıkla. Kendi kendimden utandım yani resmen. Hemen dürbünün yanında duran gazeteyi elime aldım. Sayfada denk gelince, burcumu okumaya başladım. Bir de ne göreyim. Burcumda şöyle yazıyordu: "Etrafı dikizlemekten vazgeç! Yoksa başına kötü bir iş açabilirsin!" Gerçekten. Hemen gazeteyi fırlatmıştım elimden. "Ne oluyor yaa!" demiştim. Kamera şakası mı bu? Oluyor böyle denk gelmeler bazen. Hani nasıl denir ? Tesadüfen!

Belki Şehre Bir Film Gelir,İklim Değişir Akdeniz Olur, Gülümse...

Nisan ayında, İstanbul 28. Film Festivaline biletleri alırken, beni dürten en büyük neden takip ettiğim Tersninja ve sinema yazarı Numan Serteli’nin keyifli yazılarıydı. Hiç yalan söyleyemem yani. Doğruya doğru. Durdum durdum da 28. yılında festivalin izleyicisi oldum. Eee. Alıştım ya bir kere, bu kez İstanbul’da Filmekimi haftası vardı. Durur muyum?

Filmekimi 17 ile 25 Ekim tarihleri arasındaydı. Baktım iş ve özel durumuma. Hafta içi programım dolu. Hafta sonu da bazı özel durumlar olunca, kala kala sadece bir tek Cumartesi günü uygun görünüyordu. İki film dişime uygundu. Biri İngiltere 2009 yapımı, yönetmen Duckan Jones’un Ay adlı filmi, diğeri de Güney Kore 2009 yapımı yönetmen Park Chan-wook’un Kan Arzusu adlı filmi. Arka arkaya iki film seyredecektim. Aslında hafta sonu eşimle gidebilirdik Filmekimi’ne. Aradım: “Hani seyrediyordum ya evde, Chan Wook Park’ın filmlerini. Gene var Filmekimi’nde. Gelir misin benimle?” dedim. Ben daha küçücük bir kızken beni sinemaya alıştıran bizatihi kendisidir. O zamanlar televizyon siyah beyazdı. Tek kanal vardı. Gölcük’te Garnizon Sineması’na haftada iki kere giderdik. Kimi arkadaşlarımızı da götürmüşlüğümüz vardır peşimiz sıra tabi ki. Hatta Tolga’nın erken doğması bizim sayemizdedir. Annesi hamileydi Tolga’ya. Doğmasına 20-25 gün vardı daha. Öyle bir korku filmine götürmüşüz ki kızı, filmin arkasından aynı gece Tolga’yı doğurdu. Vallaha doğru söylüyorum. Aynen böyle oldu. Neyse.. Bu da ayrı bir hikaye.

Amaa.. Son zamanlarda ben Uzakdoğu filmlerine abone olup da özellikle Park Chan Wook’un intikam üçlüsü denilen, Old Boy, Sympathy for Mrs. Vengeance ve Sympathy for Mr. Vengeance seyrederken evde, durumumu gören bizim evin ahalisi birazcık korktular benden. Zira bu filmler anlatılacak gibi değil. Seyirciyi çarpan çivileyen filmlerden. İyi de arkadaşım geçmişin korku filminde etkilenip erken doğuruyor da, ben neden etkilenmiyorum bu filmlerden? Evdekiler endişe duyuyorlar bazen halimden. Bir de bu filmleri seyrettikten sonra, birine diş bilersem eğer evde, "Çokk intikam filmleri seyrettim yani çookkk! Dikkatli olun. Korkun benden" falan diyorum. Filmleri gerçek hayata uyarlamaya geçince, işte o zaman muazzam ürkütücü oluyorum. Eşim güldü. “Yoo! Ben gelmem. Sen istiyorsan git. Pazar akşamı için Galatasaray maçına bilet alıver zahmet olmazsa bize de. Bir de mümkünse filmden etkilenme.” dedi. "Tamam!” dedim. Anlaştık. Sordum filmler kaça diye. 13.5 lira demesin mi biletix deki yetkili? Yuf yani! Bir önceki festivalde de bilet fiyatları bu muydu? Mümkün değil olamaz. Tamam hatırlıyorum o festivalde öyle parasız kalmıştım ki, bir küçük patlamış mısırın 5 lira olduğunu duyduğumda, tutulmuş kalmıştım. Ama ozaman iki gün üst üste 6 filme gitmiştim. Yol paraları falan.. Tamam az buçuk yamulmuştum. Şimdi daha biletleri alırken, iki filme 27lira verirsem resmen aç kalıcaktım demek ki Filmekimi’nde. Kaldım da zaten. Bir Beyoğlu çikolatası aldım bir de İnci pastahanesi’nde profiterol yedim. O kadar. Tatlı yedim. Tatlı tatlı film seyrettim diyemiyeceğim. Çünkü...

Chan Wook Park’ın bu son filmi çivilemedi de tiksindirdi beni. Pes yani! Emile Zola'nın bir romanından esinlenilerek yapılmış bu film. Üstelik bu yıl Cannes Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü'nü kazanmış. Yapılan bir kan nakli sonucu vampir olan bir rahibin hikayesi. Film oynarken epeyce bir seyirci kalktı gitti. Ben cadoloz gibi sonuna kadar oturdurdum. Niye ki? Anlatacağım. Şimdi şu bardaktaki kırmızı sıvıyı bir içeyim. Kan mı? Yok artık! Filmlerden etkileniyorum diye mi? Daha neler!.. Olabilir mi? Bilmem:) Anlatacağım bak şimdi... Gülümse!

16 Ekim 2009 Cuma

Boğazın Suları Çekildiği Zaman

Kara Kitap’ın 2. Bölümündeki, Boğaz’ın Suları Çekildiği Zaman başlıklı yazısı, “Boğaz’ın sularının çekilmekte olduğunu fark ettiniz mi?”cümlesi ile başlar. Sonra “Sanmıyorum.” diyerek devam eder. Yazının devamı hangimiz bir şeyleri doğru dürüst okuyup da dünyadan haberdar oluyoruz ki diye kendimizi eleştirir. Yazar bu haberi bir Fransız jeoloji dergisinde okumuştur. Kara Kitap bir roman. Ama etkileniyorum işte. Düşünüyorum durmadan. Bu bölüm kurgu muydu, yoksa acaba gerçekten Fransız jeoloji dergisinde bunlar yazıyor muydu?

Bilmiyorum. Bildiğim yazarın dediğine göre, Karadeniz ısınmaktadır, Akdeniz soğumaktadır. Bu yüzden deniz esneyerek yayılmaktadır. Deniz dibindeki muazzam mağaralara deniz suları boşalmaktadır. Aynı tektonik kıpırdanmalar sonucu Çanakkale, İstanbul boğazlarının tabanı yukarıya çıkmaya başlamıştır. Mesela balıkçılardan biri eskiden demirlemek için bir minare boyu zincir attığı sularda şimdi teknesinin karaya oturduğunu söylemektedir. Ben Kara Kitap’ın bu bölümünü okuduğumda kalakalmıştım. Acaba anlatılanlar gerçekten oluyor muydu?

Bilmiyorum. Bildiğim yazarın dediğine göre yakın zamanda, bir zamanlar Boğaz dediğimiz cennet yer, zifiri bir bataklığa dönüşecek. Hele sıcak bir yaz sonunda bu bataklık, yer yer kuruyup çamurlaşacak. Hatta binlerce geniş borulardan şelaleler gibi gürül gürül akan lağımların suladığı yamaçlarda, belki otlar ve papatyalar yeşerecek. Aman Allah’ım! Ya Kız Kulesi? Peki, benim sevgili Kız Kulem ne olacak? Kız Kulesi ise, bu derin ve vahşi vadide, bir tepenin üstünde korkutucu gerçek bir kule gibi yükselecek! Olabilir mi bütün bunlar?

Bilmiyorum. Bildiğim yazarın dediğine göre, buralarda yeni mahalleler kurulmaya başlayacak. Gecekondular, salaş, bar, pavyon ve eğlence yerleri, lunaparklar, kumarhaneler, camiler, tekkeler,naylon çorap imalathaneleri falan… Gemi leşleri, gazoz kapağı ve deniz anası tarlaları görülecek. Midyeyle kaplı Bizans hazineleri, gümüş ve teneke çatal bıçaklar, bin yıllık şarap fıçıları, gazoz şişeleri ve kadırga leşleri arasında bir medeniyet yükselecek. Gözümde canlanıyor kitabı okudukça. Zaten okumak Orhan Pamuk’un dediği gibi yazarın harflerle anlattığı şeyleri aklın sessiz sinemasında bir bir resimlendirmekten başka nedir ki? Duruyorum gene bir an. Gerçekleşecek mi bütün bu anlatılan?

Bilmiyorum. Bildiğim yazarın dediğine göre İstanbul’un koyu yeşil lağım şelaleleri ile sulanacak olan bu lanet çukurda, zehirli gazlar, kuruyan bataklıklar, yunus, kalkan, kılıç leşleri ve cennetlerini keşfeden fare orduları içerisinde, yepyeni bir salgın hastalığın türeyecek olmasına hazırlıklı olmalıydık. Yazar biliyor ve uyarıyordu romanın bu bölümünde işte bizi…O gün dikenli tellerle karantinaya alınacak bu hastalıklı bölgede olup bitenler hepimizin içine işleyecek çünkü. Ne feci! Böyle bir durumun gerçekleşmesi mümkün mü?

Bilmiyorum. Bildiğim yazarın dediğine göre, bir zamanlar mehtabı seyrettiğimiz Boğaz’da, gömülemedikleri için alelacele yakılan ölülerden çıkan mavimsi dumanın aydınlığını seyredeceğiz artık. Bir zamanlar Boğaz kıyılarındaki erguvan ve hanımellerinin bayıltıcı serinliği yerine, genzimizi yakan o küfle karışık kekre kokusunun tadını alacağız. Bir zamanlar deniz kıyısındaki köylerde yaşayan İstanbullular, akşam evlerine yorgun argın dönerken yosun kokusu duymak için otobüs pencerelerini açarlarken, şimdi çürümüş ölü ve çamur kokusu sızmasın diye pencerelerin camlarını gazete ve kumaş parçaları ile kapatacaklar. Eskiden sahil yolu denilen yer, şimdiyse daha çok bir dağ yoluna benzeyecek. Aşağıya baktığımızda bileklerine gülle bağlı iskeletlere rastlayacağız. Zincirli küreklerinin başında sabırla oturup yıldızları gözleyen köle iskeletlerini seyredeceğiz. Kara Kitap’ı okumasaydım eğer bütün bu anlatılanlar hiç aklıma gelmezdi. Okudukça şaşırıyorum. Olacak mı bütün bunlar acaba?

Bilmiyorum. Bildiğim yazarın dediğine göre, İbn Zerhani şöyle bir söz sarfetmiş. “Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç.” Bildiğim bir şey var. Yazarların hayal gücüne inanıyorum!

15 Ekim 2009 Perşembe

Kara Kitap'ı Özledim.

Orhan Pamuk'un Kara Kitap'ını özledim. Böyleyim işte... Uzun zamandır görüşmediğim kimi arkadaşlarımı nasıl özlersem, kimi kitaplarımı da öyle özlerim. Gün gelir tekrar okumak isterim. Tüm kitabı okumam ama bazı özel bulduğum bölümlerine göz gezdiririm. Kara Kitabı epeydir tozlanmış olduğu yerinden zaten indirmiştim. Bir kaç gündür masanın üzerinde duruyordu. Adeta uslu uslu beni bekliyordu.Hasret gidermenin vakti geldi demek ki. Kara Kitap'ı elime aldım. Şöyle bir baktım. 1990 basımlı kitap defalarca ele alınmaktan o kadar eskimiş ki, zamanı gelmiş kabı değiştirilmiş. Demek kıyamamışım bu kitabı birine vermeye de tekrar ciltlettirmişim. "Eskiyi at yeniyi al" modasının geçerli olduğu günümüzde, hangi ciltciyi bulup, ne vakit becermişim? Kabında Kara Kitap yazmadığı gibi, bir de isminin tersine bembeyaz bir kapla kaplanmış. Sevgili kitabın sayfaları yaş aldıkça resmen sararmış. Canlı gibi... Ne çok çizmişim cümlelerini... Hele bir bölüm var ki, her okuduğumda tekrar tekrar çizmişim sanki. Çöktüm koltuğa. Okumaya başladım. İkinci Bölüm. Bölümün adı " Boğaz'ın Suları Çekildiği Zaman".

14 Ekim 2009 Çarşamba

Gene Yüksek Sadakat Vaziyetleri

Kimi zaman bloğuma gençlik dönemimin efsane müzik gruplarını yazmaya çalıştım. Şimdi ofisimde günümüzün en sevdiğim gruplarından birinin şarkılarını dinliyorsam eğer ve hatta bıkmadan, döne döne dinliyorsam şarkılarını, neden onları da yazmayayım diye düşündüm. Hemen yazıyorum hem de!Yüksek Sadakat son zamanların en sevdiğim müzik gruplarından biridir. Bayılırım şarkılarının herbirine!

Bir gün araba kullanırken radyoda "Ben Seni Arayamam" şarkılarını dinleyince kim olduklarını merak etmiştim. Gruplarına verdikleri isim de hoşuma gitmişti. "Yüksek Sadakat". Sonra müzik cd lerini aldım. Hem şarkılarının müptelası oldum hem de grubun takipçisi oldum. Yüksek Sadakat grup üyelerinin müziğe bağlılıklarını ifade ediyordu. "Yaşadığımız hiçbir zorluk, önümüze çıkan hiçbir engel bizi müzikten ayıramadı, sadığız ona yani " diyorlardı. Müzik tarzlarının Türk rock olduğunu düşünüyorlardı.


Şarkı sözlerinin konularını "aşk ağrısı, medeniyet korkusu, varoluş problemleri ve felsefe üzerinden din ve Tanrıyla kurulan bağlantılar" olarak tanımlıyorlardı.İşte Yüksek Sadakat'i
tanımam vesile olan "Ben Seni Arayamam"şarkının sözleri şöyle:

"Bak benden arta kalan Biraz kül biraz duman Ne kadar istesem de Ben seni arayamam Ruhum rüyaya dalmış Dünya uzak, gerçek yavan Sanki bir yok bir de varmış Ben seni arayamam Keşke yanımda olsaydın Kolay olurdu o zaman Ben sussam sen anlatsaydın Yorulunca uyusaydın Kolay mı sanıyorsun Kolaysa yan o zaman Yağmurum ol in üstüme Ben böyle yaşayamam Halimi görüyorsun Bir şeyler yap o zaman Sebebim var biliyorsun Ben seni arayamam "

Yüksek Sadakat’in “Aklımın İplerini Saldım” adlı parçalarını, sözleri çok güzel olmasına rağmen, aslında şarkının bir ortasında bir de sonundaki şahane gitar solosu sebebiyle çok seviyorum galiba. Ne kadar dinlesem de bıkmam!


"Irmaklar denizlerde , Denizler sahillerde durdular, Arayanlar hiçbir yerde, İnananlar dualarda buldular , Kimbilir sen, Benim halimde, Sakinliğimde, Ne buldun? Bense yorgundum, Kendi kendime sokuldum, Uyuya kaldım Aklımın iplerini saldım, O giderken bir an durup peşinden baktım, Ne dersin? Umarım beni affedersin, Ne dersin?Belki de terk edip gidersin, Gider misin?

Peki hem gitar ziyafeti ,hem ağız mızıkasının şahane sesi ve hem de anlamlı sözleri ile Aşk Durdukça adlı şarkılarını nasıl tekrar tekrar dinlemeden durabilirimi?

"Dünya döner bir gün daha Yeryüzünde aşk durdukça Gece erken inse bile korkma O hep seninle kaldıkça Biliyorsun gitmem gerek Yollar bitmez düşünerek İster sonuç de istersen sebep Bu düğümü çözmem gerek Belki sana yazarım uğradığım bir şehirden Renkli bir kart atarım Mekke yada Kudüs'ten Sonra bir gün cıkarım sen artık dönmez derken Bir şarkı fısıldarım kulağına gün batarken."

13 Ekim 2009 Salı

Memleketim Yazarlarının Kitaplarından İlk Cümle Seçmecesi

"Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti."
Orhan Pamuk / Yeni Hayat

"Ne kadar çok sevdim seyahat etmeyi."
Atilla Dorsay / Bir Kıtadan Öbürüne Yaşam ve Ölüm Kentleri

"Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikayet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı Kainattan 7079 yıl, İsa Mesih'ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Kostantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı."
İhsan Oktay Anar / Puslu Kıtalar Atlası

"Yazgıya inanmam, ama olaylar bu düşüncemin yanlışlığını kanıtlamak istercesine ardı ardına sıralanmaya başladığında, bunları kurgulayan biri mi var, diye endişelenmekten de kendimi alamam. "
Ahmet Ümit / Beyoğlu Rapsodisi

"Yolculuklar başlamaz, yürek çağırmasa" diyor bir şiirinde Nazım Hikmet, ömrünün en güzel döneminde," dört metrekare betonu geçtikten", yani hapishane avlusunda tam on iki yıl volta attıktan sonra yolculuklara çıkan, ölene dek çocuk merakıyla dünyayı keşfeden büyük şairimiz."
Mehmet Yaşin / Yakınname


Çikolata Cimrisiyim!

Sevgili Kübra, yurtdışı stajından dönerken bana üzümlü, bademli çikolata getirmiş. Kaç kere aradı gelmek istiyorum diye. Ama beni yerimde yakalamak mümkün mü? Söyleseydi çikolatayla geleceğini hemen vakit ayarlardım halbuki. Neyse.. Sonunda çikolata işte bende. Tek tek küçülttüm çikolataları... Tek tek yiyeceğim.. Hımm... Dilim ve damağım arasında eriterek. Koklaya koklaya... Tadına vara vara... Kakao, üzüm, bademin kokusunu ve lezzetini hem ayrı ayrı hem de hemhal olmuş şekilde hissedeceğim... Daha önce yazmıştım galiba... Bir kitap verme bir de çikolata paylaşma konusunda çok cimriyim... Üzgünüm ama bu çikolatayı bizim evdekilerden gizliyeceğim... Gizlice yiyeceğim... Biliyorum... Kötüyüm... Ne yapayım? Böyleyim! Kübracım çok teşekkür ederim!

11 Ekim 2009 Pazar

"Ah Kelimeler, İsimler ve Onlara İnanmanın Saadeti..."

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın, Mahur Beste adlı romanı, Osmanlı toplumunun Tanzimat sonrası toplum hayatının yaşadığı değişimleri her yönüyle yansıtan bir kitapmış. Maalesef okumadım. Ama daha sonra yazdığı Huzur adlı romanının tam manasıyla hastasıyım. Mahur beste aslında ‘Bir afet-i mehpeyker ile nüktelerim var’ sözleriyle baslayan ve Eyyübi Bekir Ağa'nın basyapiti sayilan mahur makamında bir besteymiş. Ahmet Hamdi Tanpınar'ı o kadar etkilemiş olmalı ki bu beste, hem Mahur Beste adlı kitabını Eyyübi Bekir Ağa'ya ithaf etmiş, hem de bu besteyi 18.yüzyıldan 19.yüzyıla taşıyarak romanlarına baş tacı etmiş. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur adlı romanında da Mahur besteden söz edilir. Ayrıca artık neredeyse hiç duymadığımız, musikimizin ferahfeza, acemaşiran, beyati, sultaniyegah, nühüftü makamlarından da bahsedilir. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın sadece kelimelerle değil notalarla da hemhal olduğu romanlarınaki cümlelerin ahenginden bellidir.

Bugün 11 Ekim. Aslında bu yazıyı yazmamın nedeni Ahmet Hamdi Tanpınar değildi. Mahur Beste adında o güzeller güzeli şiiri yazan Attila İlhan'ın bugün ölüm yıldönümü. Ünlü şair "Görünmez bir mezarlıktır zaman
Şairler dolaşır saf saf
Tenhalarında şiir söyleyerek
Kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
Saatlı bir bombadır patlar
An gelirAttilâ İlhan ölür" demiş ve bir şaire en çok yakışan bir mevsimde 2005'in sonbaharında ölmüştür.
MAHUR BESTE

Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız
Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız
Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı
Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra
Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara
Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara
Geceler uzar hazırlık sonbahara
ATTİLA İLHAN
" Ah kelimeler, isimler ve onlara inanmanın saadeti…” ~Saatleri Ayarlama Enstitüsü -Ahmet Hamdi Tanpınar

09 Ekim 2009 Cuma

Edebiyat Aşk Değil de Ne?

İki saat boş vaktim vardı. Ne yapacaktım? Kardeşimi ayarttım. Gene iki saat evinden kaçırdım. Kimi zaman böyle dar zamanlarda buluşuveririz. Birlikte hasbihal ederiz. Kardeşim öğretmendir. Uzmanlığı da Türkçe olunca, deymeyin edebiyat muhabbetine… Edebiyata meraklı bu öğretmen bir de balık burcuysa eğer, ohhh şahane aşk sohbeti yapabilirsiniz böyle biriyle. Balık burcu bilirmisiniz ki, en romantik ,en gizemli, en duygusal,en hayalperest ve depresyona en meyilli kadın tipidir… İki hafta çocukları hasta oldu diye döküntü oldu vücudu sıkıntıdan vallahi. Ama hastalığının adı da pek yakışmış haspaya;
Rose! Okadar romantik ki döküntüleri bile gül şeklinde!.. Hahha!Neyse iyileşti şimdi çok şükür!...
Gene bir kaçamak yaptık ya kardeşimle… Önce bir kafeye gittik. Kahvelerimizi sipariş ettik. Şöyle koltuklarımıza rahatça yerleştik. Yaslandık arkamıza. "Bu akşam konumuz edebiyatımızda aşk olsun! Ne dersin?” dedik göz kırparak birbirimize. Kahvelerimiz geldi. Şöyle bir kahveleri kokladık çektik içimize. Sonra fincanların uçlarını birbirine değdirdik “Aşk olsun!” diye bağırdık çevreyi umursamadan gene ve başladık muhabbetimize…

Önce ben bloguma yazdığım Attila Atalay'ın Ebekulak adlı öyküsünden bahsettim. Benim kardeş de çok sever o öyküyü.

Ama asıl benim küçük, Nezihe Meriç’in "Keklik Türküsü" öyküsünü okadar güzel anlatır ki doyamazsınız tadına. Dinlerken kardeşimi, kendinizi bir kaptırırsınız konunun akışına,öykü bir kara tren olup gönlünüzü delip geçer tünelden geçer gibi, öyyyle bakakalırsınız ardından . Çok güzel anlatır gerçekten."Keklik Türküsü’nü anlatsana bana bu akşam kardeş" dedim. “ Tamam!” dedi. Hiç itiraz etmedi… Canım benim ya… Bu bildiğim hikayeyi kaç kez dinledim kardeşimden. Neden yeni duymuşum gibi geliyor bana her seferinde? Neden gözlerim doluyor ve zor tutuyorum ağlamamak için kendimi… Bu akşam da müthişti performansı! Sakın bilmeyenler adında keklik var diye fabl gibi bir şey sanmasınlar. Yoo! Bu bir genç kızın istanbul'da her gün bindiği vapurda karşıdan aşık olduğu bir çocukla ilgili... Şehir hikayesi yani..Ama daha eski yıllarda geçer...Gene içten içe çekilen,dile dökülmeyen aşklardan. Eski aşklardan! Yazarın Bozbulanık adlı öykü kitabında yeralan bir öykü...

Sonra nedense birden Huzur’a atladık. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın arkasından rahmet okuduk… Bir çocuklu dul bir kadın kahraman ile genç sevgilisinin aşkını hatırlamaya çalıştık. A.H.Tanpınar'ın ,Orhan Pamuk ‘un en etkilendiği romancı olabileceğini düşündük. Biz aslında önce öyküleri konuşacaktık. Nerden geçtik acaba şimdi Ahmet Hamdi Tanpınar’a? Konu konuyu açıyor işte. Huzur'dan en son okuduğumuz aşk kitabı Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’ne atladık. Nasıl saplantılı bir aşktı değil mi Kemal'in Füsün’una duyduğu aşk? Ya Kemal’in sevgilisinin her kullandığı eşyaya hastalık şeklinde düşkünlüğü… Sekiz yıl içinde kaç taneydi, sevgilisinin 4.213 tane miydi sigara izmaritini biriktiren aşık… Böyle sapkın bir aşık olabilir miydi gerçek hayatta acaba? Konuştuk da konuştuk… Konu edebiyatımızda aşk olunca ve iki kadın bir araya gelince kimi çekiştireceğiz konu komşuyu mu? Tabii ki edebiyatçılarımızı öyle değil mi?

Uykusuz mizah dergisi, bizim mahalle bakkalına Çarşamba günü gelmemişti. Bugün gelmiş. Ben de sabah hemen Ersin Karabulut’un Sandıkiçi’ni okumuştum. Bu kez çizmemiş sadece yazmıştı. Anlattığı öykü, yanlışlıkla bir adama çarpması ile başlıyordu.İnanılmaz tatlı yazmıştı gene ve okurken çok eğlenmiştim.Tam onu anlatırken kardeşime, ben de ilgi dağınıklığı vardır işte böyle… Konu aşk iken değiştirdim konuyu birden. "Hani birine çarparsın fark etmezsin de sana “Hişt dikkat etsene” diyen bir ses duyarsın ve sinir olursun ya " diye söze başladım şimdi de. “Hişt” ne kardeşim dedim. Hişt ne? şeklinde konu akınca… Birdenbire “Hişt Hişt” ‘e atladık .Hani Sait Faik’in “Hişt, Hişt “adlı yalnızlık temalı öyküsü. Ben hişt kelimesine sinir oluyorum ama ya kimsem olmasa , bir hişt diyenim bile olmasa ne olurdu acep halim diye düşündüren öyküsü. Çok güzeldir bu öykü de sahiden! Biraz dedikoduya girip Sait Faik’in özel hayatıyla ilgili konulara dalıyorduk ki… Boşver dedik şimdi bunları… Birkaç da şair yadetsek! Mesela kim?

İlk olarak nedense Sezai Karakoç geldi aklımıza… Mona Rosa şiiri… Hani üniversitede okurken platonik aşık olduğu kız için yazmış bu şiiri de kızın haberi yokmuş… Kızın ceplerine gizli gizli aşk şiirleri koyarmış. Kız, bu şiirleri erkek arkadaşı yazıyor sanırmış. Oysa Sezai Karakoç yazarmış.Mona Rosa'yı okuduğunuzda kızın adı çıkar ya şiirden sahiden. Kızın adı da aramızda kalsın Muazzez Akkaya. “Mona Roza siyah güller akgüller” diye başlayan uzun şiiri. Kız yıllar sonra bu şiir ortaya çıkınca sevildiğini öğrenmiş. Bunu duyduğunda evliymiş tabii ki! Yoksa kızı, Muazzez Akkaya benim annem diyerek ortaya mı çıkmış? Muhtelif söylentiler var ama bildiğimiz kadarıyla şair hiç evlenmemiş. Ne aşklar var ! Aaa biraz dedikodu yapalım artık bu kadar da öyle değil mi? Hemen büyük şairimiz Attila İlhan'a geçtik ki kardeşimin telefonu çaldı..

Tam Attila İlhan’a geçtik .. Pia… Yağmur kaçağı ve Üçüncü Şahsın Şiiri ile sohbetimize devam edecektik ki... Devam edemedik…Bitirdik…Çünkü küçük yeğen evde “Anne..Anne!” diye tutturmuş. Hemen hesabı ödedik. Arabaya bindik. Birbirimize baktık.. Bir ağızdan:
“Gözlerin gözlerime değince Felaketim olurdu, ağlardım Beni sevmiyordun, bilirdim Bir sevdiğin vardı, duyardım Çöp gibi bir oğlan, ipince Hayırsızın biriydi fikrimce Ne vakit karşımda görsem Öldüreceğimden korkardım Felaketim olurdu, ağlardım !" ”
Üçüncü Şahsın Şiiri adlı muhteşem şiirin ezberimizdeki ilk mısralarını aşkla seslendirdik…
Kardeşimi bıraktım evine... Araba kullanırken devam ettim şiire:
"Ne vakit Maçka'dan geçsem Limanda hep gemiler olurdu Ağaçlar kuş gibi öterdi Bir rüzgar aklımı alırdı Sessizce bir cigara yakardın Kirpiklerini eğerdin bakardın Üşürdüm içim ürperirdi Felaketim olurdu,ağlardım! " Bu kadarı kalmış ezberimde...
Edebiyat AŞK değil de ne?

08 Ekim 2009 Perşembe

Ben Sana Mecburum

BEN SANA MECBURUM

Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur?
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun

Sevmek kimi zaman rezilce korkudur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Birkaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

Fatihte yoksul bir gramafon çalıyor
Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun

Belki Haziranda mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telâş içindesin
Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor

Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin..
ATTİLA İLHAN

(Ekim 2005'de yitirdiğimiz büyük şairin anısına...)

07 Ekim 2009 Çarşamba

Bir Erkek Karısını 50 Yıl Büyük Bir Aşkla Sever mi?

Bir erkek karısını 50 yıl, her yıl bir önceki yıldan daha çok, sürekli artan bir aşkla sever mi? Sever. Canlı bir örneği var. Ben bizzat şahidim. Gözümle gördüm. Kulağımla duydum. Hem söylüyor hem de yazıyorum. Onlarla yıllarca birlikte yaşadım. Benim babam anneme sırılsıklam aşık. Halen. Annem 4 yıl önce vefat etti. Babam halen anneme bayılıyor. Arkasından annemi aşkla yadediyor. "Güzeller güzeliydi!"diyor. Derdi ki anneme "Ben dünyada cenneti yaşadım senle, ölünce de cennete gideceğim senin gibi güzel ve iyi bir karım var diye hep şükrettim diye. Sen de cennete gideceksin. Benim gibi kıskanç ve hırçın bir adama sabır gösterdin diye!" Babam kendimi bildim bileli anneme aşık olduğunu ayan beyan ilan ederdi. Herkesin yanında hem de, hiç çekinmezdi. Annem sadece gülümserdi. Acaba annem de babama aşık mıydı ? Bilmiyorum ki. Bizim yanımızda hiç söylemezdi. Niçin sormadım ki? Demek ki belliydi!

Oysa Kadriye Anne'ye sorardım. Kadriye Anne eşimin annesi. O da şimdi yok, çok önce vefat etti. Çok severdim. Bize geldip kaldığında, sabah eşim işe giderdi. Ben de tıpış tıpış gider Kadriye Anne'nin yanına yatardım. Biz evlendiğimizde Kadriye Anne 70lerinde falandı. En küçük gelin bendim. Yanına yatar özel sorular sorardım. Komiğine, hatta acayibine giderdi yaptıklarım. Düşünsene... Kayınvaldesinin yanına yatan gelin... Kendimi hiç gelin gibi düşünmezdim ki. Büyükanne torun gibi... Ya da anne kız gibi... Anneme de yapardım. Annem "Şımarık kız!" derdi böyle özel sorular sorduğumda. Kadriye anne şımarık kız demez sadece kıkır kıkır gülerdi. Çünkü sorardım: " Kadriye Anne, Ahmet Baba'ya aşık olmuş muydun?" Eşimin babasını hiç tanımadım. Ben evlenmeden çok önce vefat etmiş. Ya da "Kadriye Anne, Ahmet baba ile filmlerdeki gibi öpüşür müydünüz?" diye sorardım. Nasıl kırmızı kırmızı olurdu yanakları... Ama hoşuna giderdi bu muhabbet biliyor musun? Anlatırdı. Vallahi anlatırdı. Ben de eski zaman aşklarını gözlerimi koca koca açar dinlerdim. Arada.. "Aaaa!" ya da "Gerçekten mi?" ya da "İnanmıyorum!" diye tepki gösterirdim. Ne güzel günlerdi!

Şimdi nerden geldim buralara biliyor musun? Babam bir haftadır bizde. Bir hafta önce 3 haftalığına gittiği Mekke'den memlekete hastalanmış olarak geri döndü. Çok yorulmuş ve biraz da ciğerlerini üşütmüş. Öleceğini düşünüyor ve çok üzülüyordu. Nasıl umutsuz görüyordu durumunu. 77 yaşında oysa babam, okadar genç ki! Evet, 77 yaş ne ki! Hergün ya ölürsem diye yıkanıyor ve gözleri kapalı dua ediyordu. Dedim ki babama "Güzelim öleceğini düşünerek her gün gusul aptesti alacam diye kendine eziyet etme! Biz ölünce yıkarız seni nasılsa, merak etme. Gözlerini açıp bakar mısın lütfen yediğine, içtiğine, çevrene... Bak Allah neler yaratmış bir bak. Şükret!Yorgunsun, bir haftaya kadar bir şeyin kalmayacak. Eskisinden daha iyi olacaksın dert etme!" diye gırgır şamata bir hafta geçirdik birlikte. Şimdi canlandı. İşte eski babam . Gene anneme olan aşkını anlatıyor. "Baba acaba bir cici anne bulsak mı sana?" diye soruyorum. "İnsanın ilk eşinin çok güzel ve iyi olması iyi değilmiş meğer!" diyor. "İnsan üzerine gül koklayamıyor!" diyor. İnsan 50 yıl aşık olur mu karısına? Olur... Olur... Bizim evde canlı örneği var. Az sonra babamın yanına uzanacağım. Soracağım. "Babacığım siz hani filmlerdeki gibi, şeyyy yani anlarsın ya bilmem ki... Hani sen Cüneyt Arkın annem Türkan Şoray dı ya... Hani öyle derdin ya anneme. Yani siz hiç film çevirdiniz mi birlikte? " diye soracağım:)

06 Ekim 2009 Salı

Şu Ahir Ömrümde Kaç Kuş İsmi Öğrenebildim Ki?

Şu ahir ömrümde eğer balık ve kuş isimlerini öğrenmişsem, sebebi Sait Faik öyküleridir. Ünlü bilgenin “Bir Sonbahar Akşamı” adlı öyküsünün içinde o kadar çok kuş ismi geçer ki! Yazısının başında İstanbul’da bir sonbahar akşamını tasvir ederken mesela, minareden minareye asılı kırmızılıklar, portakala, Trabzon hurmasına benzer yemişler sarkıtan sonbahar akşamlarında bir kuşu hatırlar sevgili yazar. Hangi kuşu peki? Bıldırcın! Bıldırcını hatırlar! Hani şimdi sonbahar mevsimin tam ortasındayız ya… Ekim ayında… Hiç bıldırcın kuşu gelmiş miydi aklına? Bakıyor muyuz ki kuşlara? Her geçen gün çevremizde azalarak uçuşan bu kuşlardan hangisi bıldırcındır ki ? Şu ahir ömrümde kaç kuş ismi öğrenebildim? Kaç kuşun hangi kuş olduğunu bilebilirim ki acaba?

(baykuş) (tavuskuşu)

(florya)(iskete)

Yazara göre sonbaharda bulutlar turunç renklidir. Sonbaharda yapraklar konuşur. Lodoslu İstanbul denizi ne baş döndürücü şeydir! Bir lodoslu günde vapura atlayıp Adalara gidip gelir Sait Faik. Akşamüstü bazen Köprü´nün ortasında durup Sultan Selim´in arkasındaki bulutlarda kırmızı rengin oyunlarını seyreder.

(atmaca)(saka)

Sait Faik serçeleri, atmacaları, saka, florya, isketeleri de sever, hattâ uzak memleket kuşlarını rûyalarında görür, bazan şiir yazacak gibi olduğu zamanlarında, papağan, tavuslar, cennet kuşları da görür gibi olur. Bütün bunları okuyunca insan düşünür bu durumda: Bu kuşları en son ne zaman gördük , bildik de fark ettik ki biz?
cennet kuşu kırlangıç

Ama bıldırcın! Bıldırcın, bizim göklerimizin muhacir kuşudur der Sait Faik. Bıldırcını sevdiği, bıldırcına yakın olduğu kadar, ne baharın müjdecisi, dostumuz, âdeta köylümüz gibi olan kırlangıçları; ne de o kızıl gagası, muhteşem kanatları, ince uzun, sırım gibi bacaklarıyla leyleği, bıldırcına tercih eder.

(leylek)

(serçe)

Bıldırcını, bir şiiri sever gibi sever ünlü yazar. Neden olduğunu bilmeden, yahut hafif hafif, içinde bir şeyler belirerek. Sanki bir gün, sihirli bir ağız: "Kuş ol, güzel insan!.... Senin bu topraktan yapılmış çirkinler kafilesinde yerin yok! Kuş ol!" demiştir. Bıldırcın, böylece insanken kuş olmuştur. Onu rüzgârlar getirir; yağmurlar atar, memleketimize. Etlerin en güzeliyle, kokuların en bayıltıcısıyla gelir, ışıklarımıza dökülüverir Sait Faik'e göre.

Şimdi sonbaharın tam ortasındayız ya hani. Ekim! Fark ediyor muyuz dünyayı? Kuşları? Kaç kuş ismi biliyoruz ki? Kaç kuşu bilip tanıyoruz ki? Bıldırcın! Bizim göklerimizin muhacir kuşu! Neredesin?

03 Ekim 2009 Cumartesi

"Atılır mı Yavrum, Hatıra Bunlar!"

İki haftalık seyahatimden sonra, ofisime döndüğümde masamın üzerinde bir paket vardı. Açtım. Sevgili Ruşen Ergün'ün Yazlık Sinema adlı kitabı paketin içinden çıkmadı mı? Ne kadar sevindim anlatamam. Bir yazar kitabını bizzat kendisi göndermişse... İmzalayıp göndermişse hem de... Mümkün değil hemen okumam. Okuyamam ki zaten. Kelimeler birbirine girer. Konuyu asla hazmedemem. Biraz masanın üzerinde öylece durmalı. Şöyle karşıdan karşıya bakışmalıyız, eski aşıklar gibi. Ya da işimin arasında bir an elime almalıyım. Sayfalarını karıştırıp koklamalıyım. Görmeliyim, koklamalıyım, dokunmalıyım.... Anlayacağın içerimde, gönlümde demlemeliyim kitabı. Öyle yaptım Ruşen Ergün'ün Yazlık Sinema adlı kitabını. İyice demledim. Sonra her öyküsünü tam deminde ve lezzetinde, ince belli bardakla içermişim gibi içtim. Hakkını verdim yani öyle diyeyim.

Ruşen Ergün'ü, Hayal Kahvem'deki bir yazıma tesadüfen yorum yazdığında tanıdım. Sonra ben Ruşen Ergün'ün, Ruşen'in Defteri ve Yazlık Sinema adlı bloglarını severek okuduğum bloglar arasına ekledim. Gördüm ki öyküleri yarışmalarda ödül almış bir yazardı kendisi. Yazdıklarını severek takip ettim. Şimdi ise öykü kitabı elimdeydi. Kitabı sevinçle okumaya başladım. Okuduğum her öyküsü hayalimde bir nostalji baloncuğu oluşturdu adeta. Her öyküsünden sonra çok eski anılarımı hatırladım. İnanmayacaksın belki, "Hatıra Bunlar" öyküsünden sonra yerimden kalktım da yıllardır atmayıp biriktirdiğim eski hatıra eşyalarıma bakma gereği duydum biliyor musun? Bu öyküde anne ve kızın muhabbeti anlatılmaktadır. Şimdilerde yaşı yetmişin üzerinde alan anne eskiden kuaförlük yapmıştır. O zamanlar kullandığı berber eşyalarını paketler halinde, bir bavul içinde saklamaktadır. Kızı artık zamanı geçen bu eşyaları atmasını ister annesinden. Zira işe yaramamaktadırlar. Oysa anne için her biri ne değerlidir ve arada açılıp bakılması ne kadar önemlidir.Kız atmasını istedikçe annesinden, anne her defasında, içini çekip "atılır mı yavrum, hatıra bunlar!" demektedir.

Yazar o gece yatakta dönüp duran kıza, şunu sorgulatır: "Benim yüz yıllık uykuya yatıracak kadar değerli neyim oldu bugüne kadar?" Anlar ki alıkoyma, biriktirme alışkanlığı yoktur yada tutkuyla bağlanacağı anıları hiç olmamıştır. Üzülür tabii bu durumuna. Annesinin halini şimdi daha iyi anlar. Annesi o bavulu her açtığında çok mutlu olmaktadır. "Hatıraları sadece sahipleri mi yaşatır?" diye sorar yazar. Ertesi sabah kız, annesine bavulu yeniden açtırır. Annesi, adeta lunaparktaki en mutlu çocuk gibidir.
Bu öyküyü okuduktan sonra, hipnotize edilmişcesine yatak odasına gittim. Dolabın alt iki çekmecesini açtım. Yere oturdum. Çekmecenin içindekileri tek tek çıkardım. Neler mi var? Bizim öğrenciliğimizde bilgisayar yoktu ki, meilleşmez mektuplaşırdık o zamanlar. Bana yazılan mektuplar var... Arkadaşlarımdan bana gönderilenler. Aileler anlamasın diye mektuplarda kullanılan şifreler. O kadar komikler ki anlatamam. Bakışılan yada arkadaşlık teklifi alınan çocuklara kız isimleri verilmiş misal. Ya da şimdi rahmetli olan, ozamanlar Berlin'de yaşayan dayımdan bana gelen mektuplar. Bir kısmı da benim yazdığım mektuplar. Demek ki arkadaşlarım yırtıp atacaklarken ellerinden kurtarmışım. Günlüklerim. Kaç tane hem de. Aile büyüklerinden aşırdığım yada istediğim eski siyah beyaz fotoğraflar. Çocuklarımın en eski muhtemelen ilk oyuncakları. İlk kitapları. İlk ayakkabıları. Bebekliklerinden beri yaptıkları resimlerden seçmece topladıklarım. İncik boncuklar. Eski saç tokaları. Ortaokul ve lisede tutulan şiir ve anket defterleri. Her birinde arkadaşlarımın eski fotoğrafları var. Seyahatlerden getirdiğim ilginç broşürler. Eski tren, sinema, otobüs biletleri. Hepsinin arkasına not düşmüşüm. Bana bir şeyler hatırlatıyorlar. Eski gazete küpürleri.Bir kaç kurşunkalem. Bir kaç bana ait irili ufaklı hediyelik eşya.. Biblolar. Daha neler neler... Hepsi önemli benim için. Şimdilik kimse bilmiyor bu hazinemi. Sonra ben de bir bavula koyacağım. Belki bir gün bana da "atalım mı bunları?" diye soracaklar. Ben de "atılır mı yavrum, hatıra bunlar!" diyeceğim. Kimbilir?
Kararlıyım. Ruşen Ergün'ün Yazlık Sinema adlı kitabındaki öykülere ve bana hatırlattıklarına, zaman zaman bloğumda yer vereceğim.

02 Ekim 2009 Cuma

Farklı Bir Körlük Vaziyeti Daha...

Bugün gene İstanbul'dayım. Kitapçıda dolanıyorum. Kitapların kimini elime alıyorum. Kimine dokunmadan sadece bakıyorum. Bir ara Erkekler Cennetinde Son Tango adlı kitabı gördüm. Elime aldım. Yazarının adına baktım. Sanki adını kapağın altına gizlenmiş gibi. Hoşuma gitti. Demek ki yazar, kendi adından önce kitabının adını öne çıkarmak isteyen biri. Daha da ilgimi çekti.. Yazarın adı Halil Gökhan. Bu isim hem çok tanıdık hem değil gibi. Kitabın kapağında bir kadın yüzü. Bir eliyle yüzündeki maskeyi çıkarıyor. Gerçek yüzü gözünden belli, oldukça hüzünlü görünüyor. Kitap Dharma yayınlarından 2009 Temmuz'da satışa çıkarılmış.


Yazarın özgeçmişi yazan sayfasını okuyorum. 1967 doğumlu yazarın bu kitaptan önce Yedinci, Konuşan Kadın ve Yeni Sevgili diye romanları yayımlanmış. Aaaa.. Halil Gökhan Barbuni.com sitesinin kurucusuymuş. Tersninja'dan öğrenip beğendiğim sitelerden biriydi barbuni.com. Demek ki Halil Gökhan adı, o nedenle bana tanıdık geliyor. Daha merak ettim tabii bu durumda. Ayağımla köşedeki pufu yanıma çektim. Oturdum kitapçıda. Romanın satırları arasında hızlı hızlı dolaşmaya başladım. Hey, bu körlükle ilgili bir kitap galiba. Dur bir dakika. Körlükle ilgili her şey merak uyandırır bende. Ama bildiğimiz körlük gibi değil de, farklı bir körlük vaziyeti bu sanki. İsmi belli olmayan romanın kahramanı sadece kadınları göremiyor. Kadınlara karşı bir körlük durumu var bu kitapta öyle mi? O zaman bu kitabı alıp okumaya devam etmeli dedim ve kitabı satın aldım tabii.

Hayat sürprizlerle doludur ve her an hayrete ya da dehşete düşürebilir insanı. Halil Gökhan da bu kitabında, hayatın bir adama oynadığı böyle bir şok durumunun nasıl düş gibi bir deneyime dönüştüğünü anlatıyor. Kitapta yazarın nedense isimlendirmediği adam bir sabah uyanıyor ki, karısı yatakta yok. Evde de yok. Anlıyor ki çok sevdiği karısı, eşyalarını toplamış, not da bırakmadan terk edip gitmiş. Adam bir süre şaşkınlıkla kendini eve hapsediyor. Sonra çevresindeki hiçbir kadını göremediğini farkediyor. Şaşırtıcı ve korkutucu bir durum tabii. Kadınların varlığını sadece ayna ve camekanlarda görebildiğini anlayan ama onlara dokunamayan yalnız kahramanımız nihayet bir göz doktoruna görünüyor. Ve 112 sayfalık roman 47 küçük bölümüyle, akıcı, sürükleyici, merak uyandırıcı diliyle fantastik bir serüvene doğru akıp gidiyor.

Romanı okurken adamın daha sonra kör bir kadına dokunabildiğini ve özel bir gözlükle kadınları bir siluet olarak görebileceğini öğreneceğiz..... Sonra.......Aslında kitabı anlatmak ve sonunu nasıl bağladığını açıklamak isterdim. Ama Halil Gökhan’a kitabı okumaya başladığım ilk satırlarda bir söz verdim. Kitabın başında yazar şöyle diyor:
"Bu kitabın sonunu sakın kimseye söyleme! Eğer söylemezsen kitap sana büyük iyilikler yapacak... Öncelikle başkalarının bilmemesi gereken, sadece senin bilebileceğin şeyleri söylemediğin için seni koruyacak." Kitabın beni korumasını isterim. Üzgünüm. Heyecanla okuyacağın kitabın sonunu asla sana söyleyemem. Bir dakika! Yoksa... Acaba ben körlüğümün farkında değil miyim? Ya da bu kitabı okuduğumda tangonun her kıvrak adımında bir körlüğe mi mahkum oldum? Aynalar... Aynalarda mı farkediliyoruz yoksa? Aman Tanrım! Olabilir mi? Kitabı okuyunca... Kafam karıştı vallaha! Emin değilim... Bilmiyorum ki! Aynaya bakacağım az sonra!