30 Kasım 2010 Salı

Mutluluk Neydi Ki?


Şu yukarıda gördüğün iki çizgi roman kahramanını artık  tanıyorsun değil mi? Zagor ve Ken Parker. Ben çizgi roman seven biriyim. Bu iki kahramanın maceralarıı takip ederim. Of, hep anlatırım ya, Ken Parker gece ormanda ateş yakıp, kahvesini  kaynamaya koyar. Kitabını alır eline, sırtını  ağaca dayar.  İnanabiliyor musun kitap okur! Nasıl imrenirim onun bu hallerine anlatamam. Bir elinde kahve, bir elinde kitap... Umrunda mı dünya! Oh, tam benim arzuladığım hayat! Bu kadar değildir tabii.. Şimdi ben Ken Parker'ı anlatmaya hiç girişmeyeyim. Sonu gene şiirlere dek gidebilir.  Aslında ben böyle anlatmaya devam edersem, gene gerilere ilk gençlik zamanlarıma döneceğim. Gene ailemden gizli, ders kitapları içinde okuduğum Zagor maceralarını anlatmakla sözlerime devam edeceğim. Ya da "Zagor mu? Kızlar Zagor okur mu? Erkek Fatma'mı olacaksın?" dediklerinden bahsedeceğim. Veya Zagor'un 50 yıl önce yazar  Bonelli ve çizer Ferri’nin ortak çalışması olarak doğduğunu ve 1962 yılından beri memleketimizde satıldığını söyleyeceğim. Sonra dayanamayacağım diyeceğim ki: "Hey, Zagor var ya şahane biridir biliyor musun? Hep arabulucudur. Savaşmaktan hoşlanmaz. Gerçek bir dosttur. Ama haksızlığa denk gelirse baltasını ekleştirmekten hiç çekinmez hiççç.. Of, sakın kızdırayım falan deme. Baltası hedefi mutlaka bulur. Sonra kocaman bir "SOOCK!" efekti... Anlatmayayım gerisini..


Şimdi  bunları anlatmak istemiyorum. Ben yıllardır Zagor ve Ken Parker'ın  her bir maceralarındaki yaklaşık 700 tane konuşma balonlarını Türkçe'ye çeviren Ay Barka'dan bahsetmek istiyorum. Her Zagor ve Ken Parker çizgi romanını açtığımda, çeviri bölümüne bakardım. Orada Ay Barka'nın adını görmek  nedense içimi ısıtırdı. Halen öyle hissediyorum. Ay Barka'yı çok merak ediyordum. Ama sanal ansiklopediye bakıp hayal kırıklığına uğramak istemiyordum. Neden biliyor musun? Ya Ay Barka erkekse? Ay ismini daha önce hiç duymamıştım. Kız ismi de olabilirdi erkek ismi de. "Peki erkek olsa ne olacak? Çeviri yapıyor ya işte!" diyebilirsin. Yooo.. Bak şimdi. Ne yazık ki günümüzde  halen "Kızlar neden çizgi roman okumaz?" sorusu üzerine forum yapıyoruz biliyor musun? Ne fena bir durum. Artık bunları aşmış olmamız gerekmez miydi?  Böyle konuşa konuşa aşacağız diye umuyorum. Çizgi roman benim çocukluğumda olduğu kadar olmasa da halen erkeklerin zevk aldığı bir alan gibi görülüyor. Ve ben çizgi roman seven bir kadın olarak, bu durumdan çok rahatsızlık duyuyorum.  Bana göre Ay Barka bir kadındı. Yani yüreğim böyle olsun istiyordu anlatabiliyor muyum? Çevirilerini çok güzel buluyordum. Erkeklerin okuduğu düşünülen çizgi romanların bir kadın tarafından hem de  büyük bir kaliteyle çevrildiğini düşünmek hoşuma gidiyordu.  Karamba karambita! Öğrendim ki gerçekten Ay Barka bir kadın değil miymiş? Hem de eğitimi müthiş! İtalyan Ortaokulu ve İstanbul Kız Lisesi ardından, İstanbul Üniversitesi Latin ve Yunan Filolojisi'ni bitirmiş. Ay Barka'nın  çocukluğunda çizgi  romana pek merakı yokmuş. Aynı benim kaderim gibi, ailesi  ona da kızarmış. Ancak arkadaşlarında denk gelirse çizgi roman okurmuş. Bayıldım Ay Barka'ya. Çizgi Roman dünyasının  gizli kahramanı bence. Çizgi romanları  erkeklerin okumaz ki sadece. Görüldüğü gibi çizgi romanları  Ay Barka gibi kadınlar çevirirler. Benim gibi kadınlar okurlar.  Zagor'un Türk Annesi denen Ay Barka çizgi romanlar için "hayal gücünü gelişir,  araştırmaya yönlendirir, sanıldığı gibi şiddet içermez, çizgi romanlarda, kahraman çok zorunlu olmadıkça, kimseyi öldürmez, tarihi bilgiyi artırır, çizgi roman bir kameranın ardından bakmak gibidir. İnsanın görsel yanının gelişmesini sağlar ve dürüstlük, insan hakları gibi kavramlar önceliği alır." demiş.  Ne güzel söylemiş. Hey! Tamam tanımıyorum kendisini ama Ay Barka'nın var olduğunu bilmek gene içimi ısıttı iyi mi? Ay Barka'nın artık  kim olduğunu bildiğim için mutluyum. Mutluluk neydi ki? Mutluluk, galiba tanımasan da sevdiğin biriyle aynı memlekette yaşadığını bilmekti.

NOT: Ay Barka hakkındaki bilgiler Altın Madalyon  Çizgi Roman Sevdalıları  "Zagor'un Türk Annesi" adlı forumundan alınmıştır.

29 Kasım 2010 Pazartesi

Memleketimden Yangın Manzaraları...


Memleketimden İnsan Manzaraları

Haydarpaşa garında 1941 baharında saat on beş.
Merdivenlerin üstünde güneş yorgunluk ve telâş
Bir adam merdivenlerde duruyor bir şeyler düşünerek.
Zayıf. Korkak. Burnu sivri ve uzun yanaklarının üstü çopur.
Merdivenlerdeki adam -Galip Usta- tuhaf şeyler düşünmekle meşhurdur:
"Kâat helvası yesem her gün" diye düşündü 5 yaşında.
"Mektebe gitsem" diye düşündü 10 yaşında.
"Babamın bıçakçı dükkânından
Akşam ezanından önce çıksam" diye düşündü 11 yaşında.
"Sarı iskarpinlerim olsa kızlar bana baksalar" diye düşündü 15 yaşında.
"Babam neden kapattı dükkânını?"
Ve fabrika benzemiyor babamın dükkânına" diye düşündü 16 yaşında.
"Gündeliğim artar mı?" diye düşündü 20 yaşında.
"Babam ellisinde öldü, ben de böyle tez mi öleceğim?" diye düşündü 21 yaşındayken.
"İşsiz kalırsam" diye düşündü 22 yaşında.
"İşsiz kalırsam" diye düşündü 23 yaşında.
"İşsiz kalırsam" diye düşündü 24 yaşında.
Ve zaman zaman işsiz kalarak "İşsiz kalırsam" diye düşündü 50 yaşına kadar. 51 yaşında "İhtiyarladım" dedi, "babamdan bir yıl fazla yaşadım. " Şimdi 52 yaşındadır. İşsizdir. Şimdi merdivenlerde durup kaptırmış kafasını düşüncelerin en tuhafına: "Kaç yaşında öleceğim? Ölürken üzerimde yorganım olacak mı?" diye düşünüyor. Burnu sivri ve uzun. Yanaklarının üstü çopur. Denizde balık kokusuyla Döşemelerde tahtakurularıyla gelir Haydarpaşa garında bahar Sepetler ve heybeler merdivenlerden inip merdivenlerden çıkıp merdivenlerde duruyorlar. NAZIM HİKMET

"Kesik Bir Kol Gibi Yalnızlık" Ne Demek Ki?


Attila İlhan'ın Sisler Bulvarı adlı şiirini bilirsin değil mi? Of, ben çok severim. Madem kasım aynın son günlerindeyiz.  Sisler Bulvarı'nı kasım ayında okumak çok iyi gider. Çünkü ilk iki dize "Elinin arkasında güneş duruyordu... Aylardan kasımdı biz üşüyorduk" diye başlar. Sonra hüzün ve elem dolu dizeleriyle devam eder. Of! Binlerce kez okusam her seferinde... İnan her bir dizesini binlerce kez okusam tek tek... Yüreğime yine, yeni, yeniden tesir eder. Şair şiirinin bir yerinde şöyle söyler: "Sisler Bulvarı'na akşam çökmüştü... Omuzlarımıza çoktan çökmüştü... Kesik bir kol gibi yalnızdık." Bu nasıl benzetmedir? Şair bir yalnızlık tarifi yapmaktadır yapmasına ama bu yalnızlığı "kesik bir kol gibi" diye örnekliyor ya... İyice çarpıyor bu dize beni biliyor musun? Acaba "kesik bir kol gibi yalnızlık" la Attila İlhan  ne demek istemiştir? Nasıl bir yalnızlık hissini anlatmak istemiştir? Anlayamıyordum.


Sonra günlerden bir gün gazetelerden birinde "hayalet uzuv sendromu" diye bir habere denk gelmiştim. Uzuvlarını kaybedenlerin sanki o uzuvları yerindeymiş gibi acı çekmelerine neden olan rahatsızlığa "hayalet uzuv sendromu" deniliyormuş.. Şöyle.. Deprem, savaş veya kaza sonucunda uzuvlarını yeni kaybedenler, sanki kolu, bacağı ya da eli halen yerindeymiş gibi hissediyorlar ve acı çekiyorlarmış.. Bu ağrının şiddetinden intiharı düşünenler bile oluyormuş.. Allah vermesin kimseye.. Düşünsene.. Ne feci bir histir kimbilir? Attila İlhan'ın Sisler Bulvarı'nda "kesik bir kol gibi yalnızdık" dediği böyle bir duygu olmalı.. Öyle bir yalnızlık hissi ki sanki bir uzvun, kolun kesilmiş gibi sözgelimi.. O halde tam burada İtalyan yazar Cesare Pavese'nin günlük yazılarından oluşan Yaşama Uğraşı kitabındaki o ünlü cümlesini yadetmenin tam zamanı değil mi? Der ya hani... Of! Yazmak bile içimi acıtıyor inan ki.. "Yalnız kalmamak için tüm akşam aynanın karşısında oturdum." Bu sözlerin yazarının sonu ne olmuş biliyor musun? 42 yaşında bir otel odasında, hem de çok meşhur bir yazarken üstelik, uyku hapı içerek intihar etmiş..


Şimdi Pavese'nin aynalı cümlesinden bak nereye geçeceğim.. Kaliforniya Üniversitesi'nde, son derece basit bir yöntemle "hayalet uzuv sendromu"nu tedavi etmeyi başarmışlar.. Hani uzvunu kaybeden kişiler, kayıp henüz yeniyken, kesilmiş ellerini veya ayaklarını hissetmeye devam ediyorlarmış ya.. Bu beynin bir organı yitirmeye direnişiymiş aslında.. Artık olmayan bir elin karıncalanması, olmayan bir ayağın uyuşması, omuzun kesik yerinin yumrusuna dokunduğunda elinin parmaklarını tutuyormuş hissi vermesi gibi yani.. İşte bu nedenle Hayalet uzuv deniyormuş.. Bilim dünyası Ayna Tedavisi diye bir yöntem geliştirmiş.. Uzvunu kaybeden kişi ayna karşısına geçiriliyormuş. Misal kolunu mu kaybetmiş.. Sağlam kolunu aynanın önüne koyup kaldırıp indirmesi isteniyormuş.. Beyin kol kesik değilmiş gibi algılıyormuş ve bu durumda hastanın aslında var olmayan ama ağrıyan kolunun ağrısı yok oluyormuş.. Bir nevi görsel aldatmaca yani.. Ve bu yöntem uzuvlarını kaybeden hastaların ağrılarının giderilmesinde çok başarılı bir yöntem olmuş. Ne güzel!

İyi de, İtalyanın yalnız yazarı Cesare Pavese, yalnız kalmamak için tüm akşam aynanın karşısında oturup, yalnızlık sızısını dindiremeyip intihar ettiğine göre demek ki Ayna Tedavisi yalnızlığın ilacı değil öyle değil mi? Ya da şöyle mi düşünmeli. Eğer yalnızlık acısı varsa, insan aynayı belki de kendi içine çevirmeli. Yalnızlığın hayali ağrısını dindirmek için belki içindeki Sisler Bulvarı'na ayna tutmalı. Ne diyor büyük şair: "eğer sisler bulvarı olmasa.. eğer bu şehirde bu bulvar olmasa.. sabah ezanında yağmur yağmasa.. şüphesiz bir delilik yapardım.. " Gördün mü halimi? Neyle başladım yazıma... Nerelere gittim? Sonunda toparladım mevzuyu da, çok şükür nihayetinde  başladığım yere döndüm.. Neyse... Böyleyken böyle... (12.09.2010)

28 Kasım 2010 Pazar

Şiir Yazamamayı Kafama Takınca, Bak Neler Gördüm Rüyamda!


Son zamanlarda kafama fena  takmıştım. Çok fena! Bak şimdi. Ben şiir seven biriyim. Şiirden büyük haz aldığım için Rabbime daima şükrederim.  İnan ki böyle... Düşünsene, kaç kişi şiir seviyor, şiir okuyor, şairlerin menzilinde dolanmaktan hoşlanıyor ki benim gibi? Çoğu elinin tersiyle itiyor. Hatta tersiyle itmek için ellemek gerekiyor. Bazıları ne yazık ki  bırak şiiri itmeyi, şiir kitaplarına dokunmak bile istemiyor. Neler kaçırdıklarını  bilmiyorlar ne yazık ki. Mesafeli duruyorlar. Eğer ben şiirden hoşlanıyorsam bu bana verilen  ayrıcalıktır diye düşünüyorum. Çok özel ve mühim bir durum bence. İyi ama şimdiye kadar  hiç şiir yazmadığımı yeni fark ettim. Ve ahir ömrümde bir dize bile yazmadığımı farkedince, çarpıldım kaldım inan ki. Ogün bugündür ne yeme ne içme vardı bende. Niye böyleyim, niye hiç şiir yazmadım, niye bu yetenek verilmemiş bana diye düşünüp duruyordum sadece. Yoo.. Hani şimdi böyle yazıyorum ya masum masum... Hani düşüncelerimi samimiyetle itiraf ediyorum. Bakma böyle masum yazdığıma. İçim içimi yiyordu.  Çok fena şeyler düşünüyordum. Hatta resmen yaradılışıma isyan ediyordum.  Kendimi kim gibi hissediyorum biliyor musun? Patrick Süskind'in Koku adlı romanını ya da filmini bilirsin herhalde. Romanın kahramanı Jean Baptiste Grenouille'i hatırladın mı? Hani kokulara karşı son derece duyarlı olan kahraman. Her türlü kokuyu kilometrelerce uzaktan alabilen ve ayrıca her kokuyu ayrı ayrı hissedebilen biridir. Kendisine müthiş bir yetenek bahşedilmiş. Jean Baptiste'e yapılan müthiş bir kıyak vaziyetiydi bu yani. İyi ama...  Her şeyin kokusunu almakta ve hatta bu kokuları üretmekte son derece yetenekli olan biri kendi kokusunun olmadığını farkedince ne oluyordu peki?  Hatırlasana... Nasıl zıvanadan çıkıyor  hatta deliriyordu değil mi? İşte romanda ve filmde bütün kokuları çok iyi hissederken, kendi kokusu olmadığını farkeden Jean Baptiste'in  durumunda gibi hissetmeye başlamıştım  kendimi. Aman Allah saklasın! Sonra kendine koku yapmak için neler yaptığını anlatmak istemiyorum şimdi. Feci. Hatta acı verici.


Bir gece bu konuyu kendime  o kadar vesvese yapmıştım ki anlatamam. Bu fena hislerle yatakta sağa sola dönerken uyumuşum. Hayırdır insallah der misin? Çünkü tuhaf bir rüya gördüm. Bak şimdi. Rüyamda çalışma masamda birşeyler karalama çalışıyorum. Aklımsıra minik minik şiir dizeleri yazıyorum. Olmuyor. Tekrar yazıyorum. Beğenmiyorum. Yazdığımı çiziyorum. Tekrar tekrar deniyorum. Mümkün değil. Beceremiyorum. Ansızın gözlerimde kırmızı şeytani bir şimşek çakıyor sanki.. Ardından  resmen kan bürüyor gözlerimi... Kalkıyorum ayağa. Rüya bu ya, masamın üzerinde bir alet beliriyor. Bu hafızadan ilhamları çeken bir makinaymış güya. Şimdi iki sevdiğim şairi düşünmeliymişim ve bu makineyle onların hafızalarından ilhamlarını çekip kendi hafızama yerleştirmeliymişim. Bu olacak iş mi  kuzum? Biliyorum olacak bir şey değil. Ama ne yapabilirim? Elimde değil ki... Rüya! Tuhaf  bir rüya gördüm demiştim ya sana...  Bu rüya bir nevi  Sil Baştan ve  Başlangıç filmlerinin karışımı gibi.. Rüyalar bazan ne enteresan  oluyorlar değil mi? Neyse... Seçeceklerim kısa şiir yazan şairler olmalıymış. Ben şiircik yazmak arzusundayım ya "yalnızlık paylaşılmaz... paylaşılsa yalınızlık olmaz" dizelerinin sahibi Özdemir Asaf veya "gemliğe doğru... denizi göreceksin... sakın şaşırma" dizelerini yazan Orhan Veli .aklıma geliyor bu durumda tabii. İyi ama onlar yaşamıyorlar ki. Ruhlarına rahmet, çoktan  göçtüler öbür dünyaya. Kısa şiir yazan ve yaşayan şairleri   hatırlamaya çalışıyorum bu durumda. Haiku ve naikularını çok sevdiğim Metin Üstündağ ve Numan Serteli geliyor aklıma. Of! İnanmayacaksın ama yüzümde çılgınca bir ifade beliriyor. Gözlerimi kısıyorum. Aynaya bakıyorum. Of! Sanki Batman'ın en büyük düşmanı Joker'in yukarıdaki fotoğrafı gibi bir görüntü veriyorum. Kendi durumumdan kendim ürküyorum. Ama şiir yazmayı çok istiyorum ya bu vaziyetimi hiç umursamıyorum. Of! Rüyamda çok kötüyüm. Çok kötü.
 
 

"Önce Numan Serteli" diyorum.. Niye mi? Bilmiyorum.. Rüya bu... Ne yapacağıma karar vermek benim elimde değil ki. Birden Numan Serteli'nin  evinde beliriyorum. Elimdeki aletle oda oda dolaşıyorum. Buluyorum. İşte... Şair yatağında yalnız başına uyuyor. Usulca odaya giriyorum. Aleti yanındaki boş yastığa  bırakıyorum. Uyanıyor. Şaşırmıyor biliyor musun? Bana gülümseyerek: "Şiir yazmayı öğreneceğim deyu mu?" buradasın" diyor.  Kemiğime kadar işlemiş mahçubiyetim sebebiyle konuşamıyorum. Hatta yanaklarımın biraz kızardığını hissediyorum. Başımı emme basma tulumba gibi öne arkaya sallıyorum. Önce makinayı sonra onun başını  elimle işaret ediyorum. "Tamam... Peki... Ama hepsini çekme, biraz bana da bırak bari." diyor. İşte o anda masum ve şaşkın bir hal beliriyor yüzümde. Vazgeçeceğim galiba. Düşünüyorum o anda. Şimdi ben şairin tüm ilhamını çekersem, o güzelim naikuları nasıl yazacak sonra? Evet.. Ya  Metin Üstündağ?  Yazdığı kitapları bulabilmek için kaç kitapçı ya da sahaf dolaştığım geliyor aklıma. Metin Üstündağ'ın  bayıldığım  o güzelim şiircikleri geliyor hatırıma sonra... Ya benim yüzümden bundan sonra  hiç yazamazsa peki?  "dünyanın en uzun.. en güzel kışına.. rast-la-dık.. ey ömür.. sus lapa lapa" gibi şiircikleri sözgelimi... Of! Yapamam dedim. Yapamam! Haksızlık bu... Ellerimi dua eder  gibi gökyüzüne kaldırdım. "Tanrım, vazgeçtim.  Ben şiir yazmak değil, şiir okumak istiyorum." diye haykırmaya başladım ki... O ne? Birden ortalık bir film sahnesi geçisi gibi kararmadı mı? Evet  ortalık ansızın kararıverdi. "Hoppala" falan deme lütfen... Bu anlattığım bir rüya! Gerçek değil ki!


Rüyam aydınlandığında ben gene çalışma odamdaydım. Nedense hafızadan ilham çekme aleti yoktu ortada. En masum halimle çalışma masamın koltuğuna oturdum. Şöyle bir geriye yaslandım. Derin bir "ohh!"çektim. Bilinçsizce bilgisayarda dolanmaya başladım. Aaa! O ne? İnanamadım gözlerime! Numan Serteli yeni  bir naiku yazmamış mı? Aynen şöyle: "ve bugün sabah.. her şeyden habersiz yanımda yatan.. ölü bedenimle uyandım.." Nasıl yani? Şair acaba benim rüyada başının üzerinde  gezindiğimi hissetmiş miydi? Yoksa ilham böyle bir şey miydi? Eğer makineyi kullansaydım yoksa... yoksa... Allah saklasın... Başına bir şey gelecek miydi? Rüyamda bile olsa, başkasının ilhamını almayı, kendi faydam için başkalarına zarar vermeyi  iyi ki denememiştim. Ellerimi göğsüm üzerine bastırdım. Allah'a şükrettim. Şiir yazamamayı kafama fazla takmıştım ya  yaradılışıma resmen isyan etmiştim. Bu rüya belki bana bir ihtardı.  Bir daha şiir yazmak konusunda ağzıma tek kelime almayacağıma yemin ettim. Benim kendi ilhamım gelirse, şiir nasılsa kendiliğinden dökülecekti. Güneş usul usul görevine doğru ilerliyordu. Hoş bir makamda sabah ezanı okunuyordu. Şükrettim.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Bizim Köyün Efsanesi Kaya Amca İle Bağlama Üzerinde Dolaşmaya Başladık.


Dün İstanbul'da Uluslararası Resim Sergisini gezdim ya.. Dedim ki sanat ne muhteşem birşey! Şahane hissetmeliler sanatçılar kendilerini..Hey! Ne kıyak bir durum değil mi? O resimler hangi ruh haliyle çıkıyor ortaya Allahım? Tamam. Bende sanata yetenek yok. Biliyorum. Ama bu kadar sanata duyarlı biri olmam da feleğin bana kıyağı değil mi? Bir resim, bir fotoğraf, bir şiir, bir roman, bir öykü, bir karikatür ya da çizgi roman, bir film ortaya koyan insanlar karşısında düğmem iliklidir her zaman. Saygı duyarım. Önemserim. Çok severim. İnan bana, bunları hissediyor olmak bile bana fazlasıyla yetiyor. Eve döndüğümde googledan Doğa İçin Çal-Divane Aşık Gibi videosunu açtım. Duymuşsundur illa ki. Pek çok müzisyen, farklı farklı enstümanlarla çalıp, çok değişik üslupla Divane Aşık Gibi türküsünü söylüyorlar. Kimi sazla türkü gibi, kimi gitarla, klarnetle, saksafonla, rock gibi sözgelimi... Of! Ne güzel söylüyorlar. Dayanamadım. Kaya Amca'yı aradım. Dedim ki: "Kaya Amca, biliyorsunuz bağlama çalmayı öğrenmeye çalışıyorum. İstediğim gibi olmuyor. Sizinle birebir çalışsak arada. Ne dersiniz? Tam bağlama ruhunu yakalayamadım. Hani hep siz dersiniz ya bağlama üzerine "dolaşmak" diye... İşte öyle bağlama üzerinde "dolaşmak" istiyorum. Yardım eder misiniz bana?" dedim. Güldü. "Olur, memnuniyetle" dedi. İşte bugün buluştuk Kaya Amca ile. Ve karar verdik. Artık haftada bir gün bana bağlama üzerinde "dolaşmak"ı öğretecek. 


Kaya Amca var ya Sevgili Kaya Önen.. Bir efsanedir bizim köyde. 78 yaşında genç bir delikanlı. En büyük hayranı benim. Arada benim ofiste sohbetler yaparız. Ne geyikler çeviririz birlikte. Deniz emekli Albay, Gemi Makine İşletme Mühendisi. Deniz Dil  Okulu kurucu öğretim üyesi ve komutanı. Amerika Maryland Üniversitesi Yabancı Diller Okulu Öğretim Üyesi, Psikolojik Danışman... Daha ne yazayım? Bir aralar Gölcük'teki Poyraz FM'de bir sohbet ve müzik programları yapardı. Oy, oy, oy! Onun programı başladığında işi gücü bırakır dinlerdik. Öyle farklı dünyalara sürüklerdi ki bizi anlatamam. Şöyle yaşı 50 nin üzerindeki Gölcüklü'lere bir sorsan Kaya Amca'yı... Yere göğe koyamazlar. Evvel zaman içinde bakmış ki Gölcük'teki çocuklar sokakta başı boş dolanıyorlar. Toplamış onları. Mahalle futbol takımları kurmuş. Forma alacak paraları yok tabii çocukların. Her mahallenin de kendi rengi ve ona uygun forması olmalı diye düşünmüş. Ve annelere beyaz kollu atlet ve paçalı donları renkli boyayla boyamalarını önermiş. Her mahallede boya kazanları kurulmuş ve formalar böyle oluşturulmuş. Sonra turnuvalar başlamış. Hey! Anlatırlar da mahalleler arasında müthiş bir sevgi bağı kurulmuş. İşin içinde spor olunca sen subay çocuğusun, sen işçi çocuğusun, senin baban işsiz ayırımları kalkmış ortadan tabii.. Her çocuk birbiriyle can ciğer olmuş. Kaya Amca'nın efsane hikayeleri anlat anlat bitmez. İşte ben bağlama ucundan tuttum. Yakaladım Kaya Amca'yı. O da sever beni sağolsun. Kırmadı. Bugün bir araya geldik. Önce kendi hocalarından bahsetti. İlk bağlama hocası Alaattin Palandöken'miş. Amasya'lı. Türküler  aynı benim gibi  Kaya Amca'nın da nasıl yüreğini titretiyor. Müşterek hislerle usul usul göstermeye başladı bana bağlama üzerinde "dolaşmayı"... Arada anlatacağım Kaya Amca ile muhabbetlerimizi. Anlatacağım illa... Divane aşık gibi da dolanırım yollardaaa.. Yar senin sebebune... Kaldım İstanbul'lardaaa.. Kaldım İstanbul'lardaaaa...

26 Kasım 2010 Cuma

Of, Ben Neden Böyleyim?

Dün İstanbul’daki müşterim, “Yarın öğleden sonra gelirseniz, yeni işyerimizin sigortalarını görüşebiliriz.” deyince, “Heeey! Yaşasın!” dedim. Şahane. Sabahtan İstanbul’a giderim. Önce ver elini Lütfi Kırdar  Sergi Sarayı... Sonra müşterime yani marş marş Galata… Tamam… Ben zaten Uluslararası Resim Sergisine gitmeyi çok istiyordum. İstanbul'a gitmek için bahanem hazırdı işte. Hem ziyaret, hem ticaret... Mükemmel. 

Sabah oğlum ve eşim hazırlanırken, yattığım yerden:
-Siz kendiniz gidersiniz değil mi? Biraz daha uyuyacağım da, ses çıkarmayın e mi? diye seslendim. Dünden bir plan yaptım. Onu uygulayacağım. Oyun yapmadan durmam ki, hayatım oyun! Önce oğlum, sonra eşim evden çıktı. Ben zaten giyinmiştim. Giyinik halde yatağa gizlenmiştim. Hemen zıpladım yattığım yerden. Çantamı ayakkabılarımı kaptığım gibi, fırladım evden. Atladım asansöre… Sonbahar olmasına rağmen hava güneşliydi ya, yeni aldığım şapkamı başıma  geçirdim. Kara güneş gözlüklerimi taktım. Aynaya baktım. İrkildim birden. Aynadaki görüntüye dedim ki: ”Merhaba, tanışıyor muyuz bir yerden?” Bu aynadaki görüntü kimdi? Aaa! İnan ki tanıyamamıştım kendimi! Bir  şapka ve bir gözlük insanı bu kadar değiştirir mi? Neyse, koşturdum bizim sitenin bahçe kapısına. Bir  otomobil geliyordu.  Baktım içerde yakışıklı biri oturuyordu… Hemen en havalı edamı takındım…Sağ elimi yumruk yapıp, baş parmağımı kaldırdım... Bekledim. Araba tam yanımdan geçiyorken eğildim ve elimi pencereden gösterdim. Araba biraz ilerledi ve sonra durdu. Geri geri geldi. Camı açtı. “ Atla Fıstık, nereye böyle sabah sabah?” dedi. Kapıyı açtım. Bindim. Oturdum. Araba hareket etti. Emniyet kemerimi taktım. Canım okadar sıkılmıştı ki suratımı astım. “Eee! Nereye götürmemi istersiniz sizi güzel bayan?” dedi. Öyle öfkelendim ki, sinirimden parmaklarımla koltuğu tırmalıyordum. Sonunda dayanamadım ve patladım: “Sen, sen, nasıl önüne geleni alırsın arabaya?” dedim. Sustu. Sonra güldü: “ Önüme geleni değil ki seni alıyorum.” dedi. Devam etti: “Sen onu bunu bırak da hangi ara giyindin indin, hani çok uykun vardı da uyuyordun?” dedi. Hiç duymadım hiiç! Öfkeden köpürüyordum…“Söyler misin lütfen, yolda otostop yapan her kızı alıyor musun arabana sen?” diye devam ettim kaldığım yerden.” Nasıl yaparsın?”diye kükredim. Biraz toparlamalıydım konuşmamı, zira kendi sesimden kendim ürktüm...“ Yani yanlış anlama sakın beni. Öyle kıskanıyorum diye düşünme yani. Sadece bilmelisin ki, bak böyle şeyler çok tehlikeli.. Öyle bilir bilmez herkesi alma arabana yani…"  dedim. Baktı bana...Güldü... Uzandı... Beni öptü. “Merak etme almam karımdan başka kimseyi” dedi. Bende yelkenler suya indi tabi… Şimdi nedir benim bu halim? İstanbul'a gideceğini biliyordum. Sabah sabah oyun oynamak istedim. Direk birlikte gidelim İstanbul'a demedim de bir senaryo hazırladım. İyi de hayali bir senaryo hazırlıyorum. Kendi hazırladığım senaryoya kendim inanıyorum. Söyler misin ben acaba durup dudurken bela mı arıyorum? Of, ben neden böyleyim?
 

Bu yaştan sonra değişemem. Böyleyim... Nananoomm! İşte Lütfü Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'na varmıştım bile. Uluslararası resim sergisi vardı. Sana bir şey söyleyeyim mi, resim ve fotoğraf sanatı resmen  büyüler beni. Hele böyle koca sergi sarayında sergilenen sanat eserlerine bakacağım öyle mi? Keşke görebilsen oradaki halimi... Acemi sihirbazdan illüzyon dersi almış gibi bir sağ tarafa bir sol tarafa yalpalaya yalpalaya gezinirim.  Bir de resim sanatına meftuniyetimden dolayı tatlı tatlı  gülümserim önüme gelene biliyor musun? Of, bunu yapmamalıyım biliyorum. Böyle entellektüel bir ortamda, arkadan örgülü saçımla zaten köylü kızı hali sergiliyorum. Ayrıca yüzümdeki o saf gülümsemeyle de sanki "acemi aşık gibi da dolanırım yollarda... yar senin sebebune... kaldım İstanbul'larda" türküsünü söylüyormuş gibi bir görüntü veriyorum. Of, ben neden böyleyim?


Bu yaştan sonra değişemem. Böyleyim.  Tam hayran hayran tabloları seyrederken, çok sevdiğim bir yazarın  sözleri aklıma geldi. Bir keresinde  şöyle yazmıştı. Demişti ki: "Ben bir sergide resimlere falan bakarken en çok şunu düşünürüm.. Ressam, nasıl  'görkemli' bir kararlılıkla, tam da tablo bu hale gelmişken tuvale son fırça darbesini atmış da bir daha da elini bile sürmemiş yahu? deyu düşünür, adeta sanatçıya saygı duruşunda bulunurum." Ne kadar haklıydı. Ressamlar tablolarının son fırça darbesine acaba hangi duygularla karar veriyorlardı? Bedri Baykam,  Burhan Doğançay ile resmen burun buruna geldim. Herkes birşeyler soruyordu ressamlara... Keşke bu soruyu sorabilseydim... Hımm.. Ben... Ben..  Kemiğime işlemiş mahçubiyetimden konuşamadım. Of, ne fena? Ben neden böyleyim?


Bu yaştan sonra değişemem. Böyleyim... 25- 28 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan  ve 420 Uluslararası çağdaş sanatçıların 2000 kadar eserinin sergilendiği söylenen bu sergiyi kaçırmadığıma çok seviniyorum. Gözüm gönlüm şenlendi. Aklıma başka bir yazarın şu sözü geldi: "Sınırları son derece belirgin bir dünyanın bile tamamını görmek için bir hayat süresi yetmezken, ucu bucağı belirsiz, sınırları sonsuza dek uzanıyormuş hissi veren sanat dünyalarını nasıl sığdıracağız bir ömre? Okuyamadığımız kaç kitap, seyredemediğimiz kaç film, bakamadığımız kaç resim, kaç fotoğraf kalacak geride?" Hey, bugün 2000 kadar  resim, fotoğraf  gördüm işte... Acaba görmediğim kaç resim kaldı geride? Hey, bütün bu anlattıklarım hayal mi yoksa? Of, gene rüya mı gördüm ayakta?  Eyvaah! Gene mi yaptım bunu? Bir de fotoshopla tabloların önüne kondurdum kendimi öyle mi? Hem de otostop yapıyorum. Duran arabaki yakışıklı eşim çıkıyor. Ben evli miyim ki? Yooo.. Bir de çocuk ya da çocuklar var öyle mi? Aaaa! İnamıyorum ya... Bu anlattıklarım yoksa sahi mi?  Gerçekle hayali karıştırdım inan ki. Of, Ben neden böyleyim?

Nessuno'nun Yazısı Gazeteye Çıkar da, Hayal Kahvem'de Çıkmaz Mı?


Bir sonbahar sabahı, hava puslu, hatta sisli, hatta yoğun sis var, pencereden baktığımda hayat durmuş, tampon tampona gelmiş araçlar, hayat durmuş, kırmızı lambalar hemen göze çarpıyor, sürücülerin ayakları fren pedalına basılı, Emre Altuğ “Bıraktığın Acılar Çifte Kavrulmuş” diyor, şimdi o klip dönüyor, az önce Sezen’i nerdeyse değiştirecektim çıkar çıkmaz birkaç sözden sonra, yapmadım, şırıngayı saplamaya devam ettim, canımı yakmaya devam ettim, yaramla oynamaya, onun kabuk bağlamasına izin vermedim yine, akan kana bakarak yaşadığımı mı hissettim yine , burası meçhul, ama dayanamadım kanal değiştirdim, daha esnek, daha ritimli, daha hızlı, yabancı pop olduğundan sözlerin pek de anlam bırakmadığı uzak bir ülkeye gittim, orası iyi, rahat, ferah, tebdil-i mekan gibi, sonra orda da Demet Akalın en damar parçasıyla geldi, hani şu sonunda Tem’de kaza yaptığı ve sevgilisinin televizyonda haberlerden öldüğünü öğrendiği klip, dönmeye devam etti, değiştirmedim, her damar parça canımı acıtmıyor, ne zaman canımın acıyacağını bilmiyorum, çıkmaz bir sokaktayım ve lanet olsun burdan çıkamıyorum bir türlü…

Döndüm, yukarda yazdığım paragrafı okudum, ne oldu bilmem, burnumun direği sızlamaya başladı, bilinçaltı diyorum, acı uyaranları diyorum, bir anda dünya devriliyor, düşüyorum, herşey bir anda oluyor, bir dalga gibi kıyıya vuruyor kırılıyor, arkasında gelen dalga sakin, tanımsız, acı değil fevkalede bir şey yok… Bu sefer yabancı pop sırası, yok ordan bir şey çıkmıyor, aklıma mottolarımdan biri geliyor, yaşam mottom, number one, “aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir” istif olmuş kitaplara bakıyorum en üstte “Duyguların Şifresi” var… Arkadaşım telefonda bir yıl olmuş görüşmemişiz, benim hala eşcinsel olup olmadığı soruyor, ben de bilmiyor musun diyorum, neyi diyor, hiç haberleri izlemiyor musun diyorum… Ne ? diyor aptal aptal, oğlum, diyorum benim ne olduğumu bütün Türkiye biliyor bir sen bilmiyorsun diyorum, pes, diyor kendini bu kadar kabul eden bir adam görmedim diyor, şakalı girişten sonra, “Kadınların Şifresi’ adını verdiğim bir çalışma hazırladığımı söylüyorum, sana da bu yakışır diyor…

Kadınlar, burda bir es vermeliyim, bir ayak değiştirmeliyim, ağırlık merkezimi, sol ayağa geçirmeliyim, evet şimdi sol ayağımın üstündeyim ve sağ ayağım boşa çıktı, sağ adımla yürüyorum şimdi, partnerim, karşılayan sol ayağını geriye atıyor, ona doğru çekiliyorum, o beni çekiyor, an geliyor, beni itiyor, itişiyoruz, az önce uyum içinde akıyorduk, an geldi itişmeye başladık, kırılma olur mu, olursa olur, olunca şimdi dönen klipte olan olur “şimdi isyakar mı olayım” “yoksa bu şehrin tabelasına eksi bir mi yazayım” “kalbim ağıtlar yakıyor” parça bitiyor, birbirimize teşekkür edip ayrılıyoruz, işte hepsi bu kadar…

Ama hayat her zaman acıların çocuğunu oynamıyor, sahnede her zaman dram oynanmıyor, komedi de var, tiye almakta, ne kadar tiye alıyorsun o kadar unutuyorsun, unutmak, unutmak değil mi bütün derdimiz dostum, arkadaşım, unutmak değil mi, hadi söyle, unutmak için değil mi bütün çabalar, ilaçlar, şarkılar, müziğin ritmi, dansın ruhu, seksi adımlar, takılar, şapkalar, sinemalar, hikayeler, güzel yemekler, yıllanmış şaraplar, keyifle tüttürdüğüm purolarım, herşey unutmaya çalışmaktan ve unutamamaktan ibaret, işer böyle yürüyor… Caddeye bakıyorum yine, caddenin az önceki halinden eser yok, boşalmış, hayat gibi bir boş bir dolu, Gülşen çıktı, fileli çorabını okşuyor, gözlerim takılıyor, yazmayı bırakıyorum…

NOT: Nessuno'nun bu yazısı, Haber Türk’ün editoryal sayfasında, web günlüğünde, yayınlandı. Sevincini tüm yüreğimle paylaşıyorum.
http://bennessuno.blogspot.com/

Hep Hayal Kirikliği!


Bu öğretmenler gününde benim öğretmen kardeşe bir sürpriz yapsam dedim. Öğrencilerine çikolatalar, kardeşe de "çok bir şey de getirmez, eli boş da gelmez" cinsinden beğeneceğini düşündüğüm minik bir hediye aldım. Öğretmenlik yaptığı devlet okuluna gittim. En son geçen yıl uğramıştım gene böyle çat kapı. Şaşırtmayı severim ya... Kardeşimi şaşırtmıştım. Öğrencileriyle şarkılar söylemiş, oynamıştık bir ders boyu. Sözlerimin içine hikayeler katarak mesleğimi anlatmıştım biraz. Geçen yıl 5. sınıfı okutuyordu. Bu yıl ise 1. sınıf. Öğretmenlik özel  bir meslek arkadaşım. Öğretmeyi ve asıl çocukları seven insan öğretmenlik yapacak. Benim kardeş öğretmenlik için yaratılmış cinsten. Sapına kadar öğretmen denilenlerden...  O ne derviş sabrı Yarabbim! İnanılacak gibi değil. İtiraf etmeliyim ki  ben bir ders boyu zor dayandım. Yoo.. Doğruya doğru... Çok eğlendim. Tamam. Yeter o kadar... Ne yalan söyleyeyim, bütün gün mümkün değil çekemem. Neyse... Bu yıl 1. sınıfı okutuyor ya, daha vahim tabi.. Bıdı bıdı bıdı... diye düşüne düşüne okul bahçesine girerken, öğrencilerin koşuşturduklarını görünce teneffüste olduklarını anladım. Biraz üzüldüm. Acaba içeri girmelerini beklesem mi diye bir süre düşündüm. Fakat  yetişmem gereken bir toplantım vardı. Bekleyemezdim. Hemen kardeşi bulma umuduyla öğretmenler odasına girdim. Baktım... Benim kardeş yok. Of! Meğer öğretmenler günü üç ders yapılmamış mı? Benim kardeşin işi bitmiş de eve dönmemiş mi? Hımm.. Kalakaldım tabii.. Tam o anda aklıma Elizabeth geldi. Bizim bir arkadaşın Amerikalı eşi.. Geçenlerde anlatıyordu. Bedeni biraz iri kıyım olduğu için  kendisine göre hazır bir şey bulamayınca, kıyafetlerini terziye diktiriyormuş. Ama dikilen elbiselerden hiç memnun kalmıyormuş. Bunu anlattıktan sonra iki kolunu şöyle bir yere doğru sallayarak: "Hep hayal kirikliği! Hep hayal kirikliği!" demişti. Sesindeki tonlama ve kiriklik kelimesi pek hoşuma gitmişti. Hoşuma gitti öyle mi? İşte kardeşimi bulamayınca okulda... Ve ona sürprizler yapmayı planlayıp,  düşündüğüm olmayınca... Kendimi aynı Elizabeth gibi hissettim. Ve öğretmen odasının ortasında, beni hiç tanımayan öğretmenler arasında, bağırarak "Hep hayal kirikliği! Hep hayal kirikliği!" dedim. Sonra mı? Yooo... Şimdi işe dönmeliyim....

Hurafeye İnanır mısın Yoksa? Aaaa!

Hurafeye inanır mısın? Hani boş, batıl inanışlar; asılsız rivayetler, dinde olmayan ve sonradan uydurulan asılsız inançlar, uğursuzlukla ilgili inanışlar ve yorumlar diye anlatılır ya sözlükte.. Sorduğum bunlar işte… Ne kadar inanmayız desek de ucundan kenarından etkilendiğimiz durumlar… Ben hurafe çeşitlerini ünlü mizah yazarı Atilla Atalay’ın bir öyküsünden öğrenmiştim. O kadar tatlı yazmıştı ki bu durumu, sanatını sonuna kadar kullanmıştı bu muhabbette… Nasıl mı? Anlatacağım şimdi, bak dinle… Atilla Atalay’ın meşhur kahramanı Sıdıka’yı bilirsin… Hani ev kızıdır, annesiyle sohbetleri komik ötesidir. Annesi Sıdıka’dan daha alemdir hatta… ”İntihar edersen eğer, baban seni öldürür!” diyen şekerlikte anne modelindendir.

İşte gene böyle Atilla Atalay’ın bir öyküsünde, Sıdıka ile annesi bir aradalar.Öykünün adı "Hurafe Kızları".. Gece... Sıdıka evde... Çekirdek çıtlatmakta… Dakka bir gol bir… Giriş yapıyoruz hurafe kızlarına.. Anne gece vakti çekirdek çıtlatılırsa, şeytanın eve üşüşeceğini söyler öncelikle… Sonra geceleyin sakız çiğneyen ölü eti çiğner, çiğnerken balon yapıp patlatan ise kefen bezi şişirir, fincanlar gece bulaşık içinde bırakılırsa cinler yuva yapar içine, geceden kurnada su bırakılırsa içinde periler yıkanır, gece ıslık çalınırsa hortlak gelir, gece tırnak kesilen eve karakancolos yavrular diye, Sıdıka ile karşılıklı sohbet içinde, annesi söylenmeye devam eder. Karakoncolosun kara renkte, çirkin, kürklü bir cin olduğunu bu öyküyü okuduktan sonra araştırınca öğrenmiştim. Sıdıka altta kalmaz tabi. Karşı taarruza geçer. Annesinin ortalığı Elm Sokağı’na, evi Zombiler Kıraathanesi’ne çevirdiğini, hatta bir genç kızın üzerine biraz daha bu hurafe hikayeleri ile giderse evi Tupak Amarru Gerillaları’nın basacağını söyler. Annesi gibi ben de merak etmiştim bu gerillaları. Peru'daki bir gerilla olduğunu araştırınca öğrenmiştim… Annesi sorduğunda “senin iyi saatler olsunlar’a benzer bir şey söölemek istedim.” Der. Neler bilir bu Sıdıka, ne akıllı kızdır aslında... 
Anne kaldığı yerden devam eder. Kapı eşiğinde ters dönmüş terlik bırakılırsa melek girmez, periler tedirgin olur, şeytan agresifleşir der,mutlaka düzeltmek gerektiğini söyler. Sıdıka dayanamaz artık bu durumlara… Gece içine cin yuva yapar diye bulaşık bırakmayan, terliklerin ters durmamasına dikkat edilen memleketimizde neden insanlar gece açık unutup katalitik sobadan zehirleniyor, neden trafik ışıklarına dikkat edilmiyor diye sorunca annesine, annesi de mukadderat diye cevap verir. Karşılıklı atışmaya başlayınca, anne dayanamaz ve bir terliği Sıdıka’nın başına fırlatır. Sıdıka hem gülmekte hem de kaldığı yerden vır vır vır konuşmaya devam etmektedir. Çünkü annesinin fırlattığı terlik, Sıdıka’nın kafasına çarptıktan sonra, kapının eşiğine ters düşmüştür. Bu muhabbet biraz daha bu kıvamda devam edip gidecektir. Öykünün sonunda, annesi odasına yatmaya giderken Sıdıka arkasından seslenir: “Bi Dakka Safiyaanım… Yatak odasının kapısından sol ayakla girilmez… Uyurken afakanlar gelip ayağından yorganı çeker Alimallah… Hi hi hi… İyi geceler…”

Yok canım ben hiç inanmam hurafeye falan deyip de nağme yapma öyle... O kolundaki nazarlık peki niye? Kem gözlere di mi, kem gözlere? Hatırlasana uğursuzluk diye merdiven altından geçmezsin hani, avucun kaşınırsa para gelecek dersin, yeni bir işe başlarken Salı sallanır, Çarşambayı sel alır diye ertelersin, leyleği havada görünce bu yıl çok gezecem der sevinirsin hani, hatırlasana bu söylediklerimi.. O kadar çok var ki daha söyleyeyim mi? Bir ara evlenecek arkadaşının ayakkabısının altına ismini yazdıran sen değil miydin yoksa? Okudun mu gazetelerde, her yıl 60.000 kara kedi öldürülüyormuş, uğursuzluk getiriyor diye İtalya'da... Yaaa... Hurafe böyle kötü bir şey işte!.. Bu mavi boncuk mu niye? Hımm... Yok canım nazar değmesin diye değiiiiil! Aslaaaa! Bloğum renklensin diyeee... Evettt.. İnan banaa öyleee.. (15.03.2010)

25 Kasım 2010 Perşembe

Atilla Atalay'ı Seviyorum... O Kadın Sorunlarına Duyarlı Biri.

 

NOT:  Latif Demirci'nin Sıdıka çizgileri, Atilla Atalay Blog'tan alınmıştır.
http://atillaatalay.blogspot.com/2010/11/25-kasim-kadina-yonelik-siddetle.html

Her Şey Daha Güzel Bir Dünya İçin...


Bugün 25 Kasım. 1981 yılının 25 Kasım'ında kadına yönelik şiddete son günü ilan  edilmişti. Dünyanın bir çok ülkesi bu konuda anlaşmalar yapıyorlar, politikacılar bu durumu şiddetle kınıyorlar. Gelgelelim kadına yapılan şiddet bir türlü engellenemiyor. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki dünya genelinde 3 kadından 1 i şiddete maruz kalıyor. Feci bir durum bu. Düşünebiliyor musunuz 3 kadından biri fiziksel, psikolojik, ekonomik şiddetle karşı karşıya. Cinayet oranlarına bakıldığında, öldürülenlerin %70 i kadın. Bizdeki kadın vaziyetleri dünyadan farklı mı peki? 

Memleketimizde 100 kadından sadece 7'si girişimci yani kendi işini yapıyor ve tarım dahil 100 kadından 24'ü çalışıyor. Türkiye’de her 3 kadından 1’inin şiddet mağduru ve her 5 kadından 1’inin okuma yazma bilmediğini öğrenmek, sizi de hem hayrete hem de dehşete düşürmüyor mu?

Üyesi olduğum Uluslararası Af Örgütü'nün bugün yayınladığı yazıyı paylaşmak ve kadına yönelik şiddet konusunda, hepimizi bu konuya duyarlı olmaya davet ediyorum. Her şey daha güzel bir dünya için olmalı.



Biz bugün "Şiddete son" derken, dünyanın birçok yerinde kadınlar dövülüyor, hakarete ve tacize uğruyor, öldürülüyor. Dünyada birçok şey değişiyor, ama kadınlara yapılan fiziksel, cinsel, psikolojik, ekonomik şiddet hiç değişmiyor.

Dünya genelinde hâlâ her 3 kadından biri yaşamı boyunca şiddete maruz kalıyor.
http://www.amnesty.org.tr/ai/node/1558

Çizgi Romanla Şiirlerin Menzilinde Gezinmek

 
Bugün o kadar yoğun bir programım var ki anlatamam. Yok, bütün gün arazide değil ofiste olacağım olmasına ama randevulu gelenim gidenim çok olacak aslında. Sabah duş alıp, aceleyle giyinip evden fırladım. Çıkmadan önce kitaplarıma şöyle bir göz attım. Bir süredir okumamı bekleyen Ken Parker'ın Şiir adlı çizgi romanını raftan kaptım. Çantama attım. Saçımı toparlamaya vaktim kalmayınca, bizim mahallenin köşesinde yeni açılan kuaföre uğradım. Benden başka müşterileri yoktu sabahın o saatinde tabii. "Hemen bir düz fön çekmenizi rica edeceğim. Mümkünse iki kişi çekseniz. On dakika içinde ofise gitmeliyim!" dedim. İki yanımda iki kişi saçımı öteye beriye çekiştirilirken, çantamdan Ken Parker'ı çıkardım. Önce ön kapağına baktım. Ne güzel olur çizgi roman kapakları!.. Maceranın adı Şiir öyle mi? Bakalım hangi şairden bahsediyor bu kez bizim entellektüel kovboy? Bu kez hangi şairin menzilinde Ken Parker'la dans edeceğiz görelim bakalım? diye aklımdan geçirdim. Şu yukarıda resmini gördüğün Ken Parker var ya ne yakışıklı bir çizgi roman kahramanıdır değil mi? Roberd Redford'un çizgi dünyasındaki hali. Bir de nasıl kitap okumayı sever aynen benim gibi. Gece ormanda ateş yakar, kahvesini koyar... Sonra ne yapar biliyor musun? Yıldızların altında, açık havada kitap okur. Oy! Oy!.. Tam benim istediğim hayat! 
 
 
Memleketimizde Rodeo yayıncılıktan çıkan kitabın bu macerasının çevirisini Murat Mıhçıoğlu yapmış. Berardi & Milazzo ikilisinin yarattığı bu yakışıklı çizgi roman kahramanı doğayla iç içe olmayı, demin söylediğim gibi yıldızların altında uzanıp şiirler okumayı o kadar sever ki anlatamam... Ayrıca kimi maceralarında Marx’ın Kapital’inden pasajlar okuduğuna şahit olmuşluğum da vakidir. Çekici bir adamdır ne yalan söyleyeyim. Uzun bir tüfeği vardır lakin şiddet kullandığını pek gördüğümü söyleyemem. Tuhaf bir huyum vardır. Birini çok sevdiysem, kötü taraflarını nedense pek göremem. Ya da görmek istemem. Zaten son derece mantıklı ve soğukkanlı bir adamdır. Kibardır. Yardımseverdir. Maceraları insanı sürükler. Bitirmeden elimden bırakmak istemem. Neyse, saçıma fön çektirirken, Ken Parker'ın arka kapağını çevirdim bu kez. "Jack benden beterdir. Yine de şikayetçi değilim... Yanında gerçek bir erkek isteyen kadın, bedelini ödemek zorundadır!" diye, her macerasında olduğu gibi, gene kitabın içindeki cümlelerden bir alıntı vardı. Bayıldım. Hemen açtım ilk sayfasını. Okumaya başladım.
 
 
Bu macerada soygun olayları meydana geliyor. Ne gariplik var, olabilir diyebilirsin tabii. Dinle bak... Değişik bir soyguncu ile karşı karşıyayız bu kez. Çünkü soygunu yapan hırsız, her seferinde olay yerine bir şiir bırakıyor. Ne hoş! Yoo.. Hırsızlık yapması değil hoş olan tabii, şair ruhlu bir hırsızla karşı karşıyayız ya ilgimi cezbediyor. Bak şimdi... Maceradaki ilk soygundan sonra geriye bıraktığı şiir şöyle..

İşte size bir sürpriz!
Gülünüz doyasıya!
Faka bastırdım diye bozulmayın sakın ha!
Suç mahalini ardında bırakıp gitti işte
Tevazudan şaşmadan, naçizane kulunuz;
Beni mutlu kılmaya yeter de artar paranız!

Şahane değil mi? Peki imza ne biliyor musun? "Şair". Bayıldım valla Ken Parker'ın bu macerasına da gene! Ken Parker hırsızın peşine düşüyor her zaman olduğu gibi... İkinci soygunda bırakılan şiir ise şöyle:

Suç ortağım yoktur benim, çalışırım yalnız
Prensip sahibiyimdir lütfen emin olunuz!
Aldattım diye sizi samandan kuklalarla
Sanmayın başkasıyım, bu şiir kanıt ola!
Sabırla bekleyeceğim yeni arabaları!
İhmal etmeyin siz de, şairi aramayı!
Şair

Ken Parker işin içinde olur da mümkün mü hırsızın yakalanmaması? Mümkün değil tabi ki! Ama şimdi bu yazıda neler olup bittiğini açık etmemeliyim. Çünkü çok sürükleyci bir macera. Kitabın yarısına gelmiştim ki saçımın fön çekimi bitti. Kitabı bitiremedim ya içim içimi yedi. Ofise girdiğimde dedim ki "Kusura bakmayın. Ken Parker'ı bitirmeden kimseyi dinleyemem. Aklım macerada kaldı. Kitaptaki şair hırsızı çok merak ediyorum. Öğrenmeden işe mümkün değil girişemem!" Bizim ofisteki kızlar, anlam veremediler doğal olarak söylediklerime, aldırmadan daldım mutfağa... Kahvemi aldığım gibi gittim odama... Hemen oturup kitabı okumaya devam ettim.
 

Kitaptaki son şiir ise aynen şöyleydi:

Sordu çocuğun biri, ellerini açarak;
NEDİR ALTIN DEDİKLERİ?
Ne cevap verebilirdim?
Onun bildiğinden fazla değildi ki bildiğim!
Alamet-i farikamdı belki, zenginliğin sarı
kumaşıyla dokunulmuş
Ya da tebessümüydü göklerdeki Tanrı'nın
Belki de bir armağan, kaybolmuş bir anı
Bir köşesinde sahibinin ismi yazmalı!
Evet, işte asıl soru: ALTIN KİMDE KALMALI?
Düşündüm de şöyle bir, yeryüzünün tüm altını
olmalı benim; anlamını düşünmeden, çalmakla yetinmeliyim!
Şair

Bu son şiir farklıydı diğerlerinden... Ama neden? Aaa! Söyleyemem artık! Kitabı alıp okur cevabı merak eden? Sadece bu son şiirin meşhur Amerikalı şair Walt Whitman'ın bir şiirinin hırsızın şiirine uyarlanmış hali olduğunu söyleyebilirim. Böyleyken böyle işte.. Demek ki bu maceradaki şairimiz Walt Whitman öyle mi? Kimdir Walt Whitman peki? Ken Parker'ın en sevdiği şair... 1819-1892 yılları arasında yaşamış. Amerikan Edebiyatı'nın gerçek manada uluslararası üne kavuşmuş ilk şairi. İşte yukarıya fotoğrafını koydum. Ne tonton bir hali var değil mi? Resmi olarak eğitimine devam edemese de matbaacılık, gezici okul öğretmenliği ve gazete dergi editörlüğü yapmış. Nerden mi öğrendim bu bilgileri? Sanal ansiklopediden tabii... Sonra politikaya atılmış. Yurtsever biri. İnsanı, dostluğu, sevgiyi yücelten, düzeni eleştiren büyük bir şair. Çimen Yaprakları adlı eserindeki şiirleri o dönemden bu güne etkisini yitirmeden gelmiş. Haydi o zaman Ken Parker'ın sevdiği şairden bir ağıt yazayım. Şöyle:
 
Ön Bahçede Leylaklar Son Açtığında
Öt, öt, boz benekli kahverengi kuş,
Bataklıklardan, ıssızlıklardan, çalılıklardan söyle şarkını,
Alacakaranlıklardan, sedir ağaçlarından, çam ağaçlarından.
Söyle sevgili kardeş, tiz ötüşünle söyle,
İnsanın şarkısını, sonsuz üzüntülü bir sesle.
Ey akıcı, özgür, ince olan!
Ey ruhunu yıpratıp dağıtan
— Ey olağanüstü şarkıcı Yalnız seni duyuyorum —
gene de yıldız tutuyor beni (ama nerdeyse bırakıp gidecek),
Gene de leylak kavrayıcı kokusuyla tutuyor beni.
Walt Whitman
Çeviri: Memet Fuat
 
İşte bir çizgi roman okudum. Ve şahane resimler, sözler, dizeler arasında dans ettim durdum. Ben Ken Parker'ı çok seviyorum. Yokk... Tek macerası kesmedi beni... Eve gidince mutlaka bir tane daha okurum! Evet, evet... Mesela Evim Güzel Evim adlı macerasını tekrar okurum! Heyy! Bayılırım bu macerasına da.. Ken Parker ailesinin yanına döner. Anne ve babasını, çocukluk arkadaşlarını tanırız böylelikle... Haybeye yetişmiyor böyle erdemli biri. Çizgi romanlarda bile yani... Bu macerasını her ebeveynin okuması gerekir. Kesinlikle! (27.04.2010)

24 Kasım 2010 Çarşamba

Bir Öğretmenler Günü Yazısı Yazmak İstedim, Elim Bir Filme Gitti.


Heyy! Bilirsin değil mi  Edebiyat öğretmeni Mr. Keating’i... Bak eğer Mr.Keating'i tanımıyorsan... Hele hele Ölü Ozanlar Derneği'ni bugüne kadar seyretmediysen... Hele "hiç duymadım" diyorsan...  Lütfen bu satırdan sonra yazdıklarımı okuma, bırak burada... İnan tüm samimiyetimle söylüyorum, şaka yapmıyorum bu defa... Bu film seyredilmez mi? Of! "Carpe Diem!" dostum... "Carpe Diem!"... Anı yaşa!..  Bu filmdeki öğretmenin öğrencilerine verdiği en büyük hayat dersi izlenmez mi? Profesör Keating  öğrencilere bir şiir okutur... "Henüz vaktin varken tomurcuklarını toparla.. Zaman hala uçup gidiyor... Ve bugün gülümseyen bu çiçek, yarın ölüp, yok olabiliyor." Şiir okunduktan sonra öğretmen  "Henüz vakit varken tomurcukları toparla" dizesinin Latince ifadesinin "Carpe Diem" olduğunu, "Carpe Diem" in ne anlama geldiğini öğrencilerine sorar.   Bir öğrenci "Yaşadığın günü kavra!" diye cevap verir.
 

Acaba şair neden böyle duygu veren bir dize yazmıştır? Profesör Keating Carpe Diem'i öğrencilerine anlatmaya başlar. Der ki: "Hepimiz solucan yemi olacağız arkadaşlar! Buna ister inanın ister inanmayın ama bir gün hepimiz nefes almayı keserek öleceğiz." Sonra duvarda asılı olan, çok eskiden  bu okulda okumuş öğrencilerin  fotoğraflarını öğrencilerine gösterir.  Ve sözlerine şöyle devam eder: "Hiç geçmişten gelen yüzleri incelediniz mi? Kimbilir kaç kere bu fotoğrafların  önlerinden geçtiniz. Onlara daha  önce ciddi olararak hiç  bakmadınız. Onlar da sizler gibiydi. Aynı saç modeli. Tıpkı sizler gibi coşku doluydular. Sizler gibi kendilerini yenilmez hissediyorlardı. Sizler gibi hayata umut dolu bakıyorlar, çok büyük başarılara imza atacaklarını düşünüyorlardı. Peki onlar yapabileceklerini yapmak için çok  mu geç kalmışlardı? Çünkü şu an hepsi çiçeklere gübre olmuş durumdalar. Biraz dikkatle dinlerseniz hepsi size "Carpe Diem" diye fısıldıyorlar." Çocuklar hep birlikte yaklaşır ve eğilirler duvardaki siyah beyaz fotoğraflara... İşitmeye çalışırlar bir  vakitler kendileri gibi capcanlı olup şimdi ölü olan fotoğraftaki öğrencilerin fısıltılarını... İyice kulak kesilirler.. Arkadan öğretmen fısıldar... "Yaşadığınız günü kavrayın çocuklar... Yaşadığınız günü olağandışı kılmaya çalışın..." Filmin o sahneleri var ya offf... Büyüleyicidir.

 



Filmi anlatmak niyetinde değilim. Sadece filmin başında öğretmenin öğrencilerine verdiği bu hayat dersinin çok önemli olduğunun bilincindeyim. Hepimiz bir gün solucanlara yem, çiceklere gübre olacağız. Bundan kaçış yok. Şunu öğretiyordu Profesör Keating öğrencilerine... "Geri dönüş yok! Yaşadığın günü olağanüstü kıl! Anı Yaşa!" Böyleyken böyle işte... Bir Öğretmenler Günü yazısı yazmak istedim. Elim Ölü Ozanlar Derneği'ne gitti ne yapabilirim? Aslında filmde bir de Profesör Keating'in şiir üzerine bir muhabbeti vardır ki.. Of, of, of! Müthiştir! Dur bakalım... Şimdi anne sözü dinler gibi masum yatağa gitmeliyim. Sabah ola hayrola demeliyim:)

23 Kasım 2010 Salı

Hey! Yarın Öğretmenler Günü.. Öğretmen Kardeşim İçin Hazır Etmeliyim Kendimi:)

Bugün Canım Fena Halde Balkanlar'da Dolaşmak İstiyor...





Müzik evrensel bir değil mi?  Kesinlikle evet... Bildiğimiz lisanda şarkı sözleri olması şart değil. Yürekten inanıyorum müzik evrensel bir dil. Şu anda Mostar Sevdah Reunion adlı Bosna-Hersek'li bir folk grubun Emina adlı şarkısını dinliyorum. Nasıl yüreğe tesir eden bir müzik anlatamam... Bugün canım  fena halde Balkanlar'da dolaşmak istiyor.... Yooo... Gitmek istemiyorum. Çok işim var. Çoook... Balkan müziği eşliğinde Balkanlar'la ilgili bir romanın satırları arasında dolaşmak istiyorum.  İvo Andriç'in yazdığı Drina Köprüsü adlı kitabın  mesela.. Bu gece bulmalıyım  kitaplarımın arasında... Mutlaka...

"Aha Da Picasso Netekim!" Başlıklı Bir Yazı Okudum Da...


İsmail Güzelsoy'un yazılarına nerede denk gelsem, işimi gücümü bırakıp okumayı seviyorum. Son okuduğum "Aha da Picasso netekim!" başlıklı bir yazıydı. Sana anlatayım istedim. Bak şimdi... Yazar dünyada bugüne kadar 80 ile 100 milyar insanın yaşadığı tahmin edildiğini ama  acaba  tarih boyunca günümüzdeki kültürü yaratan ve geliştiren insanların adlarını alt alta dizsek kaç isim elde ederiz diye bir soru soruyordu? İlginç değil mi? Neden acaba insanların çoğu öylesine yaşayıp göçüp giderken, bazı insanlar her türlü acıya ve güçlüğe  göğüs gererek bir şeyleri değiştirmek için ömür tüketmişti ki?  Bu madolyonun bir yüzü tabii... Asıl yazarın sorduğu soru neydi biliyor musun, bugün yaşasaydı Shakespeare, Mozart, Picasso ne halde olurlardı?  Ne halde olurlardı sahi? Hiç aklına gelmiş miydi? Yazar birşeylerin değiştiğini ama bizim neyin değiştiğini anlamakta zorlandığımızı söylüyordu. İnsan en çok inanmadığı konularda başkasını ikna etmek eğiliminde ya, herkes aynı şeye inanınca o şey gerçek haline aldığını, böylece dünyanın rafine gerçekliğinin sentetik bir gerçekliğe tercüme edildiğini söylüyordu.  O halde yaratıcılık sadece populer olanın taleplerine cevap vermeye indirgenmiş durumda  demek ki artık.  Bu durumda yazarın yazdığı gibi acaba Mozart günümüzde yaşasaydı İMÇ'de dolanıp son yazdığı konçertoyu albüm yapabilmek için didinip duruyor mu olacaktı gerçekten? Of! Okuduklarım beni rahatsız etti.  Neden mi? Bildiğim ama görmek istemediğim gerçekler de ondan. Günümüzde ne çok Mozart, Picasso, Shakespeare var da ortaya çıkamıyorlar mı acaba? Akıllarındakilerini gerçeğe  dönüştürmeye bile niyet etmiyorlar mı yoksa? Yazacaklarının okunmayacağını, söyleyeceklerinin dinlenmeyeceğini mi düşünüyorlar? Bence vardır böyleleri... Kesinlikle vardır... Kimbilir ne cevherlerin ortaya çıkmasını engelliyor popüler taleplerimiz..  Yazar dünya kurulalı beri, gerçek hayat, popula denilen canavarı doyurmak için hiç bu kadar yaratıcılığa düşman olmamıştı diyor. Hatta bir Tepegöz'e benzetiyor popula'yı... Ve beynimizin her kıvrımındaki eğlence dokusunu doyumsuz bir iştahla mideye indirdiğini söylüyor. Onu doyurmak mümkün mü? Bizlerin yaratıcılığın tersinin atalet olduğunu düşünerek yanlış yaptığımızı söylüyor. Üretkenlik ve yaratıcılığı aynı kefeye koyma gafletine düşünce Mozart ile Küçük Hüsamettin aynı kapıyı çalar olmuş.  Küçük Hüsamettin içeri buyur edilirken Mozart çoktan kovulmuş bile. Kafka'nın bir cümlesini eklemiş. Demiş ki: "dünya umutla dolu ama bizim için değil."  Peki hatırlar mısın Kenan Evren Picasso'nun yaptığı resme bakıp, "ne var ki bunları ben de yaparım." demişti ya hani... Popula bunu da kabul etti, bir şey diyemedi diyor İlyas Güzelsoy. Popula  haticeye değil neticeye bakıyor tabii.. Haticeye ise biz ağzımız açık bakakalıyoruz bu durumda... Haa.. Popula ölümsüzmüş biliyor musun? Her daim ölümlerde yeniden doğarmış... Eyvah ki eyvah! Ne diyorsun bu işe? Popula denilen Tepegöz, yaratıcılığı böyle mideye indiriyormuş işte. Yaa.. Böyleyken böyle...

NOT: Tablo Picasso - Guernica