30 Kasım 2011 Çarşamba

Kill Bill Ve Bir Murathan Mungan Şiiri - Olmasa Mektubun


Olmasa mektubun,
Yazdıkların olmasa
Kim inanırdı
Senle ayrıldığımıza
 
 


Sanma unutulur,
Kalp ağrısı zamanla
Herşeyi unutarak
Yaşanır sanma. 
 
 


Neydi bir arada tutan şey ikimizi
Birleştiren neydi ellerimizi
Bırak bana anlatma imkansız sevgimizi
Sevmek birçok şeyi göze almaktır. 
 
 


Baksana geçmişe,
Ne çok anıyla yüklü
Nerde o taverna,
Nerde sinema 
 
 


Harcanmış zamanlar
Yeniden yaşanmaz ki;
Geç kaldıktan sonra
Arama boşa! 


Kahve Molası - Şefkatse Bardaki Sarşın Kız.


Hoppala! Hafıza ne tuhaf bir kutu! Hangi tozlu çekmecesinden çıkartıp dilime düşürdü bilmiyorum.  Az önce masamdaki poliçeleri inceliyordum. Herşey birdenbire oldu...  Adeta hayal  gibi...  Bak şimdi... Birdenbire Zeki Müren'in o güzelim  şarkı söyleyen sesi kulağımda çınlıyor... Oturduğum yerde usul usul salınmaya başlıyorum. İncelediğim poliçeyi imzalarken, sadece benim işitebileceğim sesle mırıldanıyorum... "Gün ışığında yola koyuldum. Elimde kandil gözümde mendil. " Tuhaflık hissediyorum. Yıllardır bu şarkıyı dinlemedim. İçimdeki ben beni dürtüyor sanki.  Of! Yoksa ben gene mi gitmek istiyorum? Yooo... İmzaladığım poliçeleri havada dalgalandırıyorum. Sesimi yükseltiyorum... "Vefa arıyorum... Dost arıyorum... Şefkat arıyorum... Aşk arıyorum..." diye şarkı söylemeye devam ediyorum. Dayanamıyorum... Bu kez ayağa kalıyorum... Sabahtan beri inceleyip imzaladığım poliçeleri kucağıma alıyorum... Odamdan çıkıyorum. Koridorda  müziğin ritminde dans ederek yürüyorum... Sesim boş koridorda çınlıyor...  "Vefa uzaklarda kalan bir his." diyorum. Şarkı söylemeyi hoop diye kesiyorum. Olduğum yerde duruyorum.  Bir süre sonra salınarak yürümeye ve şarkının kalanını söylemeye devam ediyorum. "Dost eski şarkılardan bir iz." Gene olduğum yerde duruyorum. Ofistekilerin oturduğu salonun kapısındayım artık. Beni görüyorlar. Berna saçlarını geçen hafta sarıya boyatmıştı. Onun önüne iki adımda gidiyorum.  Göğsüme bastırdığım poliçeleri masasına "şaak" diye koyuyorum.  Gözlerinin içine bakarak... "Şefkatse bardaki sarışın kız" diyorum. Gülüyor. Masanın önündeki koltuğa çöküyorum... "Dizlerimde derman... Kalemimde mürekkep bitti. Kahvem... Kahvem nereye gitti?" diyorum... Gülüyor. Gülüyorum... Özlem'e dönüyorum. Şaşkın şaşkın bakıyor yüzüme... Ellerimi ona doğru uzatıyorum... "Vefa arıyorum... Dost arıyorum... Şefkat arıyorum... Kahve arıyorum..." diyorum. "Tamam, anladım. Kahve kriziniz tuttu." diyor. Gülüyor. Gülüyorum. Gülüyoruz biz. Kahve yapmak için  salına salına mutfağa doğru gidiyorum.


Şarkı işte     BURADA



29 Kasım 2011 Salı

Denemeyi Anlamayan Nesle Aşina Değilim. Asla:)



Az önce Füsun Akatlı'nın bir yazısını okuyordum. Allahım, ben var ya deneme kitaplarını okumaya bayılıyorum. Deneme kitapları nasıl bir his geçiriyor bana biliyor musun? Sanki deneme kitabını yazan yazarla... Ne bileyim, kimi zaman Oktay Akbal'la... Sâlah Birsel'le ya da...  Peki ya of! Melih Cevdet Anday'la... Veya Tomris Uyar'la...  Ya Orhan Pamuk'la... Hasan Ali Toptaş'la...  Hey!.. Ahmet Hamdi Tanpınar'la mesela... Ya da şimdi olduğu gibi Füsun Akatlı'yla... Karşılıklı oturmuşuk... Sanki bir çift yaprakmışık dalında yumuşacık... Sanki kahvelerimizi hüpletiyormuşuk... Sanki baldan tatlı dedikodumuzun dizini kırıyormuşuk... Düşmüşük yavaşça sakin bir derenin... Sanki içindeymişik... Sanki yeşilmişik... Sazmışık.  Dizelerinden alıntı yaptığım şair Can Yücel'in ve günümü şenlendiren, fikrimi zenginleştiren tüm denemeci yazarların öleni de yaşayanı da nur olsun! Bak şimdi... Yahya Kemal, "Ruhumda vardı Byron'un bedbaht eden melâl" dermiş.  Ahmet Haşim'in ünlü dizesidir illa bilirsin. Der ki... "Melâli anlamayan nesle aşina değilim." Türk Dil Kurumu "melâl" için: "can sıkıntısı, usanç" demiş. "Tabii ki o kadar değil" diyor okuduğum deneme kitabında Füsun Akatlı. "Örneğin, yapılacak iş bulamamaktan, uğraşsızlıktan da canı sıkılır insanın; melâl değildir. Temizlik günü gündelikçi kadın gelmeyiverince de canı sıkılır ev kadınının; bu da melâl değildir. Mutsuzluk kaynağı olabilen, insanı içine döndüren ve içinde gördükleriyle baş başa bırakan, nedenleri derinde olan bir tür sıkıntı diyebiliriz. Umarsızlık da vardır içinde, "usanç"ı aşan bir bezginlik de... Giderek "melâl" den gelen "melûl"a bakarsak, boynu büküklük de vardır. "Melûl"le el ele veren "melûl - mahzun"a bakarsak, hüzün de!" Hoş değil mi bu yazılar sence? Tabii yazısı burada bitmiyor. Devam edip gidiyor. Okuyup bitiriyorum. Başka bir yazısına geçiyorum. Diğer bir yazısı "Deneme, vakti olanlar içindir." diye başlıyor. Tabii ki sağ vurup sol gösteriyor. "Ekran, ekran, ille de ekran... Kâh televizyon ekranı olarak, kâh bilgisayar monitörü olarak; edebiyattan vakit, emek, muhatap ve rol çalıp duruyor. Yaygın olarak inanılıyor ki; görsel iletişim yoluyla beslenmeye alışan kuşağın dijital alımlama yetisi, artık "tuğla gibi" romanlara papuç bırakmayacak. Şiire programlanmış ruhlar, lirik ve epik girdilerle karşılaştığında pan yapacak." diyor.  Edebiyatın papucu dama atılmak üzereyken, hatta belki kendisi de papucunun derdine düşmüşken, deneme kim yazar kim okur diye soruyor Füsun Akatlı... Her şeye rağmen Füsun Akatlı yazmış deneme yazıları.. İşte ben okuyorum.... Cümlelerini birbiri sıra tüm merakımla okumaya devam ediyorum. Yazısının sonlarına doğru "Deneme vakti olanlar içindir." diyor. Tıpkı felsefe gibi, bütün sanatlar gibi, edebiyatın öbür türleri gibi, aşk gibi, deneme de çok bol vakti olanlar içindir. Yaşamaya vakti olanlar için." diyor. Ben Byron hiç okumadım sanırım. Çünkü Byron'la ilgili hiç bir şey hatırlamadım. Sadece şair olduğunu biliyorum. O kadar. Az sonra biraz araştıracağım. Bakalım nerelere varacağım? Yahya Kemal misali, Byron'u bedbaht eden melâlin ruhumda  olup olmadığını henüz bilmiyorum. Buna karşılık  memleketim şairi Ahmet Haşim'in söz ettiği melâle aşina olduğumu çok iyi biliyorum. Deneme, vakti olanlar içinmiş öyle mi? Ne gam! Ben deneme kitaplarına.... Yakinen aşina olmak olmak istiyorum.

28 Kasım 2011 Pazartesi

Dünyanın En Zengin Kişisi Kim? Buyrun Benim!


Evet, yaptım yapacağımı gene!.. Bu sabah erkenden uyandım. Yemedim. İçmedim. İçine keçe yerleştirdiğim bez ayakkabılarımı giydim. Montumu sırtıma geçirdim. Beremi sıkıca taktım. Mutfak tezgahının üstündeki tabaktan kocaman kırmızı yanaklı bir elma kaptım. Haşırt haşırt ısırarak dışarıya  fırladım. Daha sokağa adım atar atmaz, buz gibi rüzgâr yalayınca yüzümü... Hey! Sabah mahmurluğumu iyice üzerimden attım... Zımba gibi oldum ben, iyi mi? Arabaya atladığım gibi, ver elini Yedi Tepe! Evet... Bugün gene İstanbul'daydım. Üstelik  haftanın ilk iş gününde...  Şahane!.. Düşünsene, şu kaçmayı hafta sonu yapsam bu kadar keyif alabilmem mümkün olabilir miydi? Nerdeee? Şimdi ben kaçıyorum ya işten, köyden, herbişeyden... Böyle durumlarda dibine kadar hakkını teslim eder, enine boyuna keyif almaya akortlarım kendimi.. Zaten ilk akordumu Yedi Tepe'nin bahçesinde hemen yaptım. Kendi kendime şöyle dedim... Heyy, şu anda herkes çalışıyor.  Benim de aslında şu anda  işte olmam gerekiyor. Ben ise şu anda Yedi Tepe Üniversite'sinin bahçesindeyim. İşim şu... Acaba bu fakültelerden hangisine gitmeliyim? Hımm... Ben var ya Vüs'at O. Bener Sempozyum'unun  bugün olduğunu unutmuşum. Gerçekten... Hep diyorum, unutkanın  tekiyim ben!..  Eğer bu sabah gözümü açtığımda Kasım'ın 28'inde ne vardı? diye düşünüp aklıma getirmeseydim... Ve eğer o kadar hayalini kurup bu sempozyuma gidemeseydim var ya... Ne yapardım biliyor musun? Yooo... Sinirlenmezdim. Asla öfkelenmezdim. Sadece kendime fena halde gülerdim. Önce "Pes!" derdim. Sonra "Yuf!" derdim. Sonrasını artık yazmayayım. Neyse bütün bunları demedim. Sadece "Yaşasınnn!" dedim. Ve Yedi Tepe Üniversite'si Güzel Sanatlar Fakültesi'ne doğru koşturdum. Binanın sekizinci katındaki konferans salonuna vardığımda çoktan sempozyum başlamıştı. Hiç tereddüt etmedim. Hemen salona daldım.


Ben var ya bu sempozyumlara feci halde alıştım. Ömrümde ilk kez bir yazarla ilgili sempozyuma bu yıl gittim. Kadir Has Üniversitesi'nde Tezer Özlü için yapılan sempozyumda, aynen "sonradan sempozyum gören" vaziyetindeydim. Her konuşanı ağzım açık dinledim.  Resmen bittim.. Bittim... Şahaneydi. Durur muyum? Geçen hafta Mimar Sinan Üniversitesi'ndeki Tomris Uyar'ın 70. yaş Değiştirme Töreni'ne ise bayıla bayıla gittim. Harikuladeydi. Sonra cumartesi Beyoğlu Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'ndeki Fantastik Romanlar Üzerine yapılan sempozyuma gittim. Müthişti. Bugün ise Yedi Tepe Üniversitesi'ndeki Vüs'at O. Bener Sempozyumu'na da gittim ya... Ve inan bana olağanüstüydü. Üstüne ballı kaymak Cevat Çapan ordaydı. Tatlı tatlı konuştu. Nefisti! Tüm gün sevdiğim yazarların öykücülüğünden, şairliğine, oyun yazarlığından, romancılığına değin yaptıklarını didik didik etmek müthiş bir şey. Anlatılacak gibi değil. Fakat bir şeyi hiç anlayamıyorum. Düşünsene benim edebiyatla ilgim fazla yok ki. Ben sade bir okurum. Böyle olduğu halde gitmeye çalışıyorum. Bu yapılanlar tüm üniversitelerin Edebiyat Fakülteleri'nde okuyanların özellikle kaçırmaması gereken etkinlikler. Fazla katılım olmaması ne fena! Kocaeli Üniversitesi'nde hiç yapılmamasına değinmeyeceğim. Yüreğim acıyor zira... Neyse... Keyfimi bozmamalıyım. Ne diyeceğim biliyor musun? Eğer Nâzım Hikmet, Abidin Dino'ya değil, şimdi  bana  "Sen mutluluğun resmini yapabilir misin?" diye sorsa.. İnan hilafım yok... Büyük şairin gözlerinin içine baka baka  "Yaparım!" derdim. Öyle mutluyum... Galiba sırada Sevgi Soysal var. İnanamıyorum!.. Allahım, çok teşekkür ederim.  Yoo... Ayrıca bu sempozyumları düşünen, düzenleyen ve benim gibi sade okurların bile katılmasına olanak verip, zenginleşmelerini sağlayan  üniversite yetkililerine de çok teşekkür ederim...  Çünkü şu anda dünyanın en zengin kişisi kim? Buyrun benim:)


27 Kasım 2011 Pazar

"Ben Kışın Güzelliğini Söylerim Ne Gelirse Dilime"

"ben kışın güzelliğini söylerim ne gelirse dilime
çünkü kış bir hazırlıktır soluğuma kıpkırmızı gülüme"
Turgut Uyar

Bugün Kasım ayının  yirmi yedisi. Üç gün sonra mevsim değişecek. Güz bitiverecek. Belki Turgut Uyar'ın dediği gibi, bakacağım birinin kara gecesi mendilime düşüverecek. Hava soğuyacak iyice. Aralık ortalarına doğru kar atıştırmaya başlayacak. İşte tam o gün. Tam... Kar ilk kez atıştırırken... Kışa "merhaba" demek hevesiyle, sevinçle pencerenin önüne gideceğim. Kara derinden bakmak niyetiyle yüzümü cama iyice bitiştireceğim. Burnum cama değecek. Burnum cama değince, gayri ihtiyari hohlayacağım tabii... Bilirsin, olur ya... Soğuk cam sıcak nefesten buğulanır hani... Elim sanki bir illüzyondan etkilenmiş gibi, kendi kendine camın buğulanmış yüzeyine gidecek. Hemen cama bir kalp resmi çizeceğim. Dayanamam ki. Gerçekten. Bunu hep yaparım ben. Sonra gene bir ok geçireceğim çizdiğim bu kalbin içinden. Şöyle bir bakacağım yaptığıma. Ne yalan söyleyeyim, çizdiğim içinden ok geçirilmiş kalp hoşuma gidecek. Kendime güleceğim gene. Bu kez kalp çizgileri arasından gökyüzüne bakmak isteyeceğim. Uçuşan kar taneciklerini bu ince çizgiden ilgiyle izleyeceğim. "Güzellikleri hayret ederek seyretmeyi hep sevdim, ömrüm oldukça hep seveceğim." diyeceğim. Gene büyükannemin hayali canlanacak gözümde. Bekletmeden ruhuna rahmet gönderivereceğim. Serpişen karı seyretmek maksadıyla ben böyle ağzım açık gökyüzüne bakarken... Her defasında büyükannem... "Bak... İyice bak bakalım! Gökten kar silkeleyen melekleri görebilecek misin?" derdi. Bu sözleri duyunca her defasında meraktan içim giderdi. Gözlerimi koca koca açar, büyükanneme şaşkınlıkla bakardım. Yüzümdeki bu şaşkın ifade sanırım hoşuna giderdi. Omuzlarını titreterek, muzipçe kıkır kıkır gülerdi. Bu defa hemen önüne diz çökerdim. "Sen hiç karları silkeleyen melekleri gördün mü büyükanne?" derdim. Cevap vermezdi. Elindeki zümrüt yeşili tesbihi çeker, anlamadığım dilde mırıl mırıl bir şeyler söylerdi. Merak ederdim. Büyükannem hiçbir zaman bu soruma cevap vermedi. Şimdi o yok. Öbür dünyaya gitti. Ben ise her defasında hayal alemime dalar, yüzüme usulca düşüp eriyen kar taneciklerini hissetmeksizin, sadece ağzımı değil, kulaklarımı, burnumu, gözlerimi ve her nevi duyu radarlarımı sonuna kadar açardım. Tüm merakımla kar silkeleyen melekleri arardım. Ömrümce her kış o melekleri aradım. Bu kış dünyadayım ya... Kararlıyım. Kar yağmaya başlar başlamaz o melekleri gene arayacağım. Gözlerimi kırpmadan o kadar bakacağım ki...  Gökyüzünde bir meleğin bana  gene göz kırptığını sanacağım. İşte tam o an... Bir meleğin bana göz kırptığını hayal ettiğim o an... Ahh! Yüreğim taaa  o meleğin yanına gidip dönecek... Bilirsin... Çok sevinince insanın yüreği dalgalanır hani... Hah işte...  O dalgalanmada içimden gelen bir ses, başım gökyüzünde, o kar taneceklerinin altında oturduğum yerde durmadan dönmek isteyecek. İçimden gelen sesi dinleyeceğim. Hayalimden döneceğim gene... Beyaz tanecikler de etrafımda uçuşarak dönecek. Çevremdeki her şey ama her şey dönecek... Dünya dönecek... Ben güleceğim.  Katıla katıla güleceğim gene. Çünkü... "Ben kışın güzelliğini söylerim ne gelirse dilime. Çünkü kış bir hazırlıktır soluğuma kıpkırmızı gülüme."



Yooo... Ben Demedim Ve Ben Çizmedim...


Yoo... Vallahi ben demedim.  Bak işte... Nietzsche söylemiş.   "Yetişkin her insanın içinde oyun oynamak isteyen bir çocuk saklıdır." demiş.  Koskoca Alman felsefeci yanlış söyleyecek değil ya?  Haydi  işine gelmedi. Bu sözü kulak arkası ettin. Pekii...


Sokrat'ın öğrencisi,  Aristo'nun hocası, Yunan felsefeci, matematikçi büyük Platon'nun şu sözüne ne diyeceksin? Düşünmüş taşınmış... Ölçmüş biçmiş....  Diyor ki:  "Hayat oyun olarak yaşanmalıdır." Yaa.. Böyle işte... Hayır, neden yazıyorum şimdi bu sözleri biliyor musun?  Arada sırada  bana "Çok oyuncu birisin... Kaç yaşına geldin yaramaz kız gibi davranıyorsun" diyorsun ya... Ben kendi kafama göre davranmıyorum ki! Ya Nietzche'ye  uyuyorum... Ya da Plato'na...  
 

Evet... Ben oyun seven biriyim. "Sebzelerden sevdiklerim: Havuç, domates, oyun.. Meyvelerden sevdiklerim: Elma, şeftali, oyun... Bence en iyi besin oyun... Çünkü, hiçbir şey yemesem bile bazen... Oyun oynarken doyuyorum." İnan bana işte aynen böyle hissediyorum. İyi ama bunlar benim sözlerim değil ki. Şair İsmail Uyaroğlu'nun bir şiiri. Şair de benim gibi düşünüyor işte, fena bir şey mi yani?


Ben genellikle kendi kendime oynamayı seven biriyim. Hayatın her safhasında, her mekanda kendime bir oyun uydurabilirim.  Koy beni ister dağ başına, ister ıssız çöl ortasına, ister  su kenarına... Hiç sıkılmam. Asla... Hani "canım sıkılıyor" diyen insanlar var ya... İnan çok şaşarım onlara... Benim canımın sıkılması mümkün değil.  Ama... Oyunlar icat ederken  farkındayım  şaşırtıyorum kimi defa...  Biliyorum benimle arkadaşlık hiç kolay değil.  Her an bir sürprizle çıkabilirim karşına.  Sizlerle oyun oynuyorsam bil ki sevdiğimdendir. Sevmediklerimle oyun oynamamam ben... Asla!

Fakat, ama, ancak... Abartmayı seven biri, bir de oyun oynamayı seviyorsa... Mesafe koy bence arana... Çünkü.... Gülten Akın yazmış benim şiirimi...  Deli Kızın Türküsü'nde dediği gibi...  "Yağmur yağar akasyalar ıslanır... Bulutlar uçuşur geceleyin... Ben yağmura deli buluta deli... Bir büyük oyun yaşamak dediğin... Beni ya sevmeli ya öldürmeli." Yok artık... Bu kadar sözden sonra... "Su olsam, ateş olsam... Göklerdeki güneş olsam... Konuşmasam taş olsam... Yine de oynar mısın benimle?" demiyeceğim.  Durumum böyleyken böyle...  Bilmiyorsan bil istedim. Niye acaba böyleyim? Ne bileyim? Edip Cansever'in dediği gibi... "Beni bir sardunya büyüttü belki." 


Gözlerimi kapatıp düşlere dalacağım şimdi.  Ve küçük kurbağayı tam dudaklarından öpeceğim belki. Düşlerin sonu gelmeden bir kahve molası vereceğim. Ve yanında bir dilim gökkuşağı pastasıyla, düşler ve gerçekler arasında yol alacağım G'nin dediği gibi:)

NOT: Bütün çizimleri G'nin bloğundan aşırdım:) Ben bu çizimlere bayılıyorum.
 http://dusgezegeni-gezgin.blogspot.com/