24 Mayıs 2013 Cuma

Hafızaya Hakim Olamama Vaziyetlerim.


Bir keresinde, Emrah Serbes'in Erken Kaybedenler adlı kitabını okuduğumda, "Emrah Serbes neden Fakir Baykurt okuma isteği verdi bana." tadında bir yazı yazmıştım. İşte burada. Sonrasında, adını vermeyen biri şöyle bir yorum eklemişti. "Bence siz daha önce hiç Fakir Baykurt okumamışsınız, ya da üzerinden o kadar zaman geçmiş ki unutmuşsunuz. Yoksa sadece bir fotoğraftan yola çıkarak böyle bir benzerlik kurmazdınız." demişti. Yok... Kendimi savunmaya kalkmıştım ama...  Öte yandan feci mahcubiyet hissetmiştim.

  
Hafıza ne acayip  bir kutu...  Yooo... Şöyle söylemeliyim aslında... Benim hafızam sahiden çok acayip... Nasıl beceriyorsa beceriyor, hiç düşünmediğim durumları yan yana getiriveriyor. Bak şimdi... Hasan Ali Toptaş'ın kitaplarının nasıl tutkulu bir takipcisiyim anlatamam. İlk okuduğum kitabı, Ben Bir Gürgen Dalıyım adlı incecik bir romanıydı. Yazarın büyüleyici bir anlatımı vardı. Kelimeler adeta biçimden biçime, renkten renge giriyorlardı.  

Söylesene... Bir kitaptan koku taşar mı okuyana? Sihirli bir değnek dokunmuşcasına...  Kitaptan görüp kokladığım çiçeklerin ötesinden düşsel bir koku taşmıştı da... Okudukca... Okudukca... Kelimelerden taşan koku çıldırıp çoğalmıştı... Öyle böyle değil... Hiç unutmam... Kitap resmen  sarhoş etmişti beni. O günden sonra Hasan Ali Toptaş'ın  hem tüm kitaplarını okumuştum, hem de "keşke şiir  yazsa" demiştim. 

Şimdi neden anlattım bunları biliyor musun? Hasan Ali Toptaş'ın son romanı Heba'yı büyük bir iştahla okumaya başladım ki... O ne? Benim bu acayip hafızam Salâh Birsel'i getirmesin mi fikrimin ince gülüne? Canım nasıl Salâh Birsel'in kitaplarını okumak istedi anlatamam. İyi de... Niye peki? Ne ilgisi var öyle değil mi? Bak şimdi... Heba'nın ilk bölümünü okuyordum tamam mı? Birden romanın konusunu bir kenara bıraktım da cümlelerindeki ikileme kelimelerin peşine düştüm. "çalkalana çalkalana... boydan boya... damar damar... gerisinden berisinden... yalaya yalaya... şakır şakır... soluk soluğa... zangır zangır... abuk subuk... vura vura... şangur şungur... salçım saçak... tembel tembel... ister istemez... "

Hah işte...  Gördün mü bak... Hafızam, kuytu bir çekmecesinde, benden habersiz gizlediği Salâh Birsel'in ikilemelerini aldı... Hiç aklımda yokken pattt diye önüme dizidiziverdi işte.  "keçeler ve küçüler... kambur zambur... aba kebe... pık pık... şeker şerbet... üfürlü ve püfürlü... sıska mı sıska...  şaşkın şabalak... harala gürele, şıngır mıngır, şıp şıp, teker meker..."

Şimdi o isimsiz yorumcu "Bence siz daha önce hiç Salâh Birsel okumamışsınız, ya da üzerinden o kadar zaman geçmiş ki unutmuşsunuz. Yoksa sadece ikilemelerden yola çıkarak böyle bir benzerlik kurmazdınız." diyecek demesine de...  Benim hafızam çok acayip bir  kutu sahiden. Okuduklarımı  dürüp kaldırıyor sanki birbirinden karanlık kuytu çekmecelerine... Sonra hiç beklemediğim bir zamanda, şaaak  diye önüme sürebiliyor  böyle işte. 

Ne yapabilirim? İnsan hakim olamıyor ki hafızasının istiflediklerine... Elimde değil... Vaziyetim aynen böyleyken böyle.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder