31 Ekim 2013 Perşembe

Kahve Molası - Ölüm Arabasında Hayattayız Biz


Goran Brogoviç'in şarkısı başladığında, ofisteki odamda  harıl harıl çalışıyordum. Hey! Müziği duydum anda... Önce masaya eğik bedenimi doğrulttum. Sırtımı koltuğa dayayıp, dimdik oturdum. Elimdeki kalem, kendiliğinden parmaklarımın arasından kaydı. Masaya düşünce sevimli bir tıkırtı çıkardı. Kulağımda akordiyon ve gitar sesi... Çok sevdim. Eğildim, botlarımı çıkardım. Ayağa kalktım. Pencereye uzandım. Usulca araladım. Başımı dışarıya uzattım. 'Ağaçlar kuytularda sessizce hışırdıyor... Rüzgâr bir sır gibi zamanını bekliyor.' Pencereyi açık bıraktım. Masamın önündeki koltukları kaldırdım. Kollarımı iki yana uzattım. Ayak parmaklarımın üzerine kalktım. Müzik bir illüzyon geçirdi. Bedenim kendiliğinden hareket etti. Goran Brogoviç şarkı değil, şiir söylüyordu sanki... Melodinin ritminde salınan yaprak gibiydi vaziyetim. 'ölüm arabasında, hayattayız bizzz...'  Başımı döndüren neydi?  Lalala laaa.... Lalala laaa... Lalala la... Evet ya... Hayattayız biiiz!

 

29 Ekim 2013 Salı

Zagor Ve Kaos Ortamlarında Sürrasyonel Yönetim Teknikleri

 

Kaotik Ortamlarda Sürrasyonel Yönetim Teknikleri dersindeyim. Bu dersin, önce mühendislik, sonra işletme eğitimi almış, doktorasını tamamlamış, dönem dönem dünyanın saygın üniversitelerinde çalışmış, sayısız makaleleri yayımlanmış, tatlı bir hocası var. Süremiz az. Dersin niyeti ise adından belli... 

Artık bilgi ve teknoloji çağındayız ve elbette bilimsel düşüncenin itici gücü rasyonel düşünme... Bize gereken, daha fazla veriyi toplamak ve bu verileri hızlı harekete geçirebilme kapasitesine sahip olmak. Fakat kimi zaman çok fazla veri kafamızı karıştırabiliyor, hatta bizi başladığımız noktaya geri döndürebiliyor. Ayrıca birbirinin rakibi olan şirketlerin, rasyonel kararlar için daha fazla ve daha hızlı veri toplaması zor değil ki. Bilgi toplumunda, özellikle geleceğin belirsiz olduğu kaotik ortamlarda fark atarak iş yapabilmemiz için, rasyonel düşünmenin ötesine geçip, sürrasyonel yönetim teknikleri geliştirmemiz gerekmekte... Şimdiii... Üzerinde günlerce konuşulacak bu derste, bize ayrılan süre üç saat olduğu için,  bir örnek olayla konu hakkında konuşmaya başladık. 
 
Örnek olayımız şöyle... İşyerinden üç ay izin alarak, Alaska'ya altın aramaya gittiğimizi düşünelim. Bu hayal illa Alaska'da, illa altın olmayabilir. Mühim olan, geleceği belirsiz bir ortamda, karşımıza ne çıkacağını bilmeden, engellerin üstesinden gelebilmek, yetenek ve sezgilerimizi kullanarak hedefe ulaşabilmek. Elbette konunun pek çok ayrıntısı var ama ben kısa kesmek niyetindeyim. Diyelim ki, Alaska'ya gitmişiz. Altını bulmuşuz. Şimdi iki hafta içinde hedeflenen noktaya gidip belgelerimizi onaylatmamız gerekiyor. Techizatımız yeterli ama internet, telefon yok. Hava şartlarını bilmiyoruz. Yalnızız.

Önümüzde üç yol var. 

1- Yeter artık. 
Daha fazla devam etmek istemiyorum derim. Kalan iki haftada tatil yaparım. Memlekete ve işime dönebilirim.

2- Dik ve karlı dağı aşmak. 
Yol kısa ama güzergâh zorlu... Riskli yolu aşabilirsem, kolaylıkla sonuca ulaşabilirim.  Aşamazsam ama... fena... Yani ya istiklal, ya ölüm vaziyeti...

3- Nehir yolundan gitmek. 
Normal koşullarda yürüyerek 14 gün sürüyor. 15 gün  içinde işi bitirmeliyim. 
Yani olabilir ama kesin değil.


Bu olayda 1'i boşverip, maceraya devam etmek isteyeceğime eminim. Çünkü 2. ve 3. alternatifleri  aşmak çocuk oyuncağı benim için.  Bak şimdi...


 

Sigortacıyım. Her ne kadar risk yönetiyorum desem de, elle tutulur gözle görünür bir meta olan poliçe satıyorum. Benim işimde serbest tarife sistemi işliyor. Şikayetim yok. Rekabet müşteriye büyük avantaj sağlıyor. Ancak, bilindiği gibi paranın rengi sıcak, insan evladı ise hırs dolu olduğundan, bazan ne ve nasıl olursa olsun para kazanacağım diye dirsek atmaya, çelme takmaya, irili ufaklı dolaplar çevirmeye, sözümona tuzaklar kurmaya kalkan insanlara ya da şirketlere denk geliyorum. Kimi zaman  dünyanın ekonomisi sallanıyor. Geleceğimi göremez oluyorum. Fakat ben... Ugh!.. Zagor ve çizgi roman sevdalısıyım.  

Aynı gerçek dünyada olduğu gibi, çizgi romanlarda da, kötülerle iyilerin, ezenlerle ezilenlerin savaşı hiç bitmiyor. Zagor'un herbir sayısı, birbirinden ilginç ve heyecanlı maceralarla dolu. Hayatın içinde Zagor'dan aldığım dersler çok işime yarıyor. Çünkü Zagor maceraları aklın sınırlarını fena halde zorlar. Sürekli zihin jimlastiği yaptırır. Böylelikle düşünsel ve fikirsel sıçramalara zemin hazırlar. Mucizelerin tükenmeyeceğini gösterir. Küçük illüzyonlarla zor vaziyetlerin üstesinden gelme becerisi geliştirir. Özellikle kaos ortamlarında çözülemeyecek sorunların üstesinden gelebilme potansiyeli kazandırır.


Zagor'un yöntemleriyle, nehirde hızlı yol alabilmek için, ağaç ve akarsudan faydalanarak yolumu kısaltmayı  becerebilirim.




 
Karlı ve dik dağları  kestirmeden aşmak için, kimsenin cesaret edemeyeceği teknikleri kolaylıkla kullanabilirim. 


 

Sana bir şey söyleyeyim mi, ayrıca doğanın hafızası olduğuna inan biriyim. Yaşamım boyunca, doğayla  dost olmaya herdaim özen gösterdim. Ağacını, çiçeğini, böceğini, havasını, suyunu, dağını, denizini, ovasını hep sevdim. Hiçbir iyilik veya kötülük yerde kalmaz. Bu olayda doğanın bana yardımcı olacağına eminim.

Binlerce kasırga aşkına! Biliyorum konuyu çok uzattım. Diyeceğim odur ki, Zagor okuru olduğum için kaos ortamlarında sürrasyonel yönetim tekniklerini sular seller gibi bilirim. İyi ama bütün bunları derste söyledim mi? Yooo! Nerde? Ne yazık ki utangacın tekiyim. Koskoca üniversite ortamında, koskoca yöneticiler arasında, koskoca hocaya, eğer bütün bunları anlatsaydım... Düşünebiliyor musun? Kimbilir nasıl gülerlerdi bana. Ne yapayım yani?.. Söyleyemedim.  Karamba karambita!..  ZAGOOOR:)


27 Ekim 2013 Pazar

Korku Filimleri Gecesi Ve İçinden Korku Geçen Cümleler....


"belki de sadece korkularım ayakta tutuyor beni, 
belki de ölüme karşı uyarıyor.  
beni korkutarak bir bakıma yaşamaya zorluyor.
 neden yaşamalıyım sorusunu sormamı engellemek istiyor." 

 oğuz atay



 

“sen, zamanın geçtiğini
ve dünyanın korkulacak bir yer oldugunu o gece keşfetmiştin."

murathan mungan

24 Ekim 2013 Perşembe

Hanginiz Kara Murat?



Bugün ilk kez yüzyüze görüştüğüm müşterime, sigortaları hakkında ayrıntılı bilgi verip, poliçelerini teslim ettim.  Derken laf lafı açtı. Duvarında asılı film afişi sebebiyle, konu sinemaya geldi dayandı. Sazı bir o aldı bir ben… Son günlerde seyrettiğimiz filmlerden bahsettik. Birbirimize filmler tavsiye ettik. Ben İstanbul’daki Film Festivallerini ilgiyle takip etmeye çalıştığımı söyledim. O ise ne dedi biliyor musun? Beş sinemasever  arkadaşıyla her Çarşamba gecesi buluştuklarından, aynı gece arka arkaya birkaç film seyrettiklerinden söz etti. Nasıl hoşuma gitti  anlatamam.  Yeni tanıştık filan diye düşünmedim. Elimde değil,  sevincimi hiiç mi hiiç gizlemedim. Hatta mahcubiyet perdemi iyice araladım. Çocuk gibi ellerimi çırpıştırdım… “Heyy! Ne güzeel!” dedim.  Sonra kaşlarımı devirdim... En Küçük Emrah sesimle “Keşke ben de gelebilsem.” deyiverdim. 

Olur mu hiç? Erkek erkeğe film seyrediyorlar. Benim ne işim olacak aralarında öyle değil mi?  Güldü.  “Gelin tabii.  Ama biz vurdulu kırdılı film seviyoruz. Hanımlar böyle filmlerden pek hoşlanmaz.” dedi. 




 

Allahım, ben ne zaman iflah olacağım? Ne dedim bil bakalım? Hiç duraksamadan, “Aaa! Bayılırım ben!” dedim. Sonrasını görmeni isterdim. Çünkü o andan itibaren artık ben filmdim. Nasıl iştahlı iştahlı anlattığımı gözünde canlandırmanı rica ediyorum. Konuşmama şöyle başladım. “Çocukken oturduğumuz evin balkonu, bir  yazlık sinemanın bahçesine bakardı. Beyaz perde var ya, tamıtamına  bizim balkonun  karşısındaydı. Size bir şey söyleyeyim mi, Cüneyt Arkın’ın bu filmleri vardır ya…” Müşterimin yan duvarında asılı film afişini işaret ettim.” Hani Malkoçoğlu, Battalgazi, Kara Murat filan…” Hah işte… Şimdi yazarken bile inanamıyorum kendime valla. Nanananooommm… Çünkü o andan sonra artık Cüneyt Arkın bendim.

 

Bak şimdi… Misal, bir meşaleyle altı adam devirdiği sahnelerinden bahsediyorum tamam mı… Bu esnada masanın üzerindeki cetveli alıp havada sallıyorum. Efendime söyleyeyim diyelim,  kalenin o kooskocaa, yüksek mi yüksek, neredeyse elli metrelik surlarından  atlayarak kurtulur hani, diyorum. Utanıyorum yazarken valla… Bir koltuktan diğerine  hopluyorum. Son bir örnek daha vereceğim.  “Hatırladınız mı, kendisine atılan oklardan nasıl zıplayarak kurtulur.” diyorum. Ve ayakta zıp zıp zıplıyorum. Fıçının içinde yuvarlanırken, ok atıp onlarca düşmanı vurduğunu nasıl anlattığımı şimdi yazmayayım. İyice vaziyetime acıyacağını tahmin ediyorum. 

Doğrusunu söylemek gerekirse, uzun zamandır Cüneyt Arkın filmleri seyretmemiştim. Ben  bile bu kadar ayrıntıyı nasıl hatırladım hayret ettim. Du bi… Daha komikliğim bitmedi. O anda birdenbire Kara Murat’ın düşmanlarına yakalandığı bir sahne gözümde canlandı. Hangi filmdi acaba? dedim. Heyy!.. Kara Murat Kara Şövalyeye Karşı olmalı, diye devam ettim. Müşterim Kara Murat’mış, ben ise Kara Şövalye’mişim sanki tamam mı? Gözlerinin içine bakarak…

“Nayıır! Senin ölümün bu kadar kolay olmamalı. Önce ölümü özlemelisin. Beter acılarla kıvranmalı, seni öldürmem için yalvarmalısın.” dedim. Sonraaa...

Sonra mı? Ne olacak? Sonrası iyilik güzellik:)


22 Ekim 2013 Salı

20 Ekim 2013 Pazar

Dönüyor Aman Dünya Başım Duman...

Dün gece... Niyetine girdim. Beş Batman filmini, yine yeni yeniden seyretmeye heves ettim. İkisi Tim Burton'ın Batman ve Batman Dönüyor. Üçü Christopher Nolan'ın Batman Başlıyor, Kara Şövalye ve Kara Şövalye yükseliyor. Tamam. Hazırım. Odayı kararttım. Nananaanooom! Seyretmeye başladım. İyi ama... İkinci filmin sonunda saat gece yarısı üçü gösteriyordu. Dayanamadım yattım.


Sana bir şey söyleyeyim mi, süper kahramanlar arasında sanırım en çok Batman'i seviyorum. Bikere ona bahşedilen özel güçleri yoktur. Batman kendiliğinden uçamaz, görünmez olamaz, binlerce ton ağırlık kaldıramaz. Karanlık bir kahramandır o. Gülümserken bile kederli görüntü verir. Süperman gibi pırıl pırıl, tertemiz Metropolis'te yaşamaz. Belki  kapkara, kirli, yozlaşmış, çürüyen bir şehir olan Gotham'ın mutsuz insanlarından biri olduğunu düşündüğüm için,  Batman herdaim bana melankolik bir adam hissi geçirir.


Bugün hava nasıl güzeldi anlatamam. Uyandığımda güneş pırıl pırıl parlıyordu. Oysa... Daha dün... Şakır şakır yağmur yağıyordu. Anladım ki... Şehre bir film gelmiş. Mevsim akdeniz olmuş, dedim. Gülümsedim. Hemen süslendim püslendim sinemaya gittim. Filmin adı Yerçekimi'ydi. Üç boyutlu bir film. Epeydir bu filmi bekliyordum. Koltuğuma kuruldum. Gözlüklerimi taktım. Işıklar karardı. İster inan ister inanma... Filmin başlamasıyla, anında uzayın o büyüleyici mecrasına aktım. Filmin konusunu boşverdim. Üç boyut görüntüleri içinde, bu filmden bencileyin hayalperest bir bünyenin etkilenmemesi mümkün değil. Bayıldım filme. Peki ya Sandra Bullock... Kaç yaşında bu kadın?  Sanal ansiklopediye şimdi baktım. Tam 49 yaşında. Vay canına sayın seyirciler! Valla film kadar, Sandra Bullock'un görüntüsü ve performansından da etkilendim. 

 
Arabama bindim. Eve dönüyordum. Yüreğimin bir yarısında Batman... Gotham şehrine gidesim, Batman'ın kapısını çalasım var. Diğer yanında Yerçekimi filminin  o şahane görüntüleri. Ne dersen de... Astronot olasım, uzaya çıkasım var. Öyle özenti biriyim işte. Tam o anda radyoda bir misket havası çalmaya başlamadı mı? Üstelik Neşet Ertaş söylüyor. Ruhuna rahmet... "Aman ben yandım yandım yandım yandım. yandım. Ellerin memleketinde aldandım  kaldııııım."  Yeminle, Ankara'yla uzaktan yakından ilgim yok. Nedir bu böyle? Allahım nasıl şahane bir türkü bu anlatamam.  Ne vakit duysam içim kıpır kıpır ediyor. Nasıl halim biliyor musun? Direksiyon başında hem türkü söylüyor hem omuzlarımı öne arkaya sallıyorum. O anda arabayı yolun kenarına çekesim, arabadan fırlayıp, şıkır da şıkır oynayasım var. Öyle böyle değil. 

Dünya dönüyor. Mevsimler geçiyor. Tatil bitiyor. Benim... Başım içmeden duman. Amaann! "Aman desinler desinler şeker yesinler. Şu Hayal Kahvem kafayı iyice yemiş desinleeeer:)


NOT- Başlık Yaşar'ın şarkı sözü.

19 Ekim 2013 Cumartesi

Bayram... Bayram... Şeysi....

 
Analar bu çocukları nasıl güldürüyorsunuz
Nasıl yaz gökleri gibi böyle
Durgun sular iyi çağlar gibi
Kulaklarına neler fısıldıyorsunuz
Ne öğütler veriyorsunuz
Analar bu çocukları nasıl güldürüyorsunuz 


Bir çocuk koşuyor ardından çocuklar koşuyor biri daha koşuyor
Sarı at kuyruğu saçlar kırmızı kurdeleler benekli morlar
Bu etekleri nasıl biçiyorsunuz analar
Bu gömlekleri nasıl dikiyorsunuz
Analar bu çocukları nasıl giydiyorsunuz 
 




 
 

Nasıl büyütüyorsunuz nasıl şaşıyorum şaşıyorum
O eti o sütü nerden buluyorsunuz
Memelerinizi gür tutuyorsunuz
Bir top şıçrıyor ardından bir çocuk bir çocuk daha
Gücümüze güçler katıyorsunuz
Analar utandırıyorsunuz
Çağı utandırıyorsunuz
Çağdaşı utandırıyorsunuz

Şiir / Arif Damar
Fotoğraflar / Ali Öz