31 Aralık 2013 Salı

Ve Kasadaki Kız Ve Ben Ve Yıllar Geçip Giderken...


Ne zaman otursam gecenin başına… Ne zaman müziğin... Göçüyorum boş kağıdın sessizliğine… Kalbim, kapatılmış kireç kuyusu akıyor kendine… Bakıyorum gençliğim geçiyor uzaktan... Dudaklarında bir ıslık, kitapların on lira olduğu zamanlardan… Anayurdum gece, kalbimi yazdım mürekkebinle... 

Hani erken inerdi karanlık, hani yağmur yağardı inceden... Hani okuldan, işten dönerken, ışıklar yanardı evlerde... Hani ay herkese gülümserken, mevsimler kimseyi dinlemezken... Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken… Hani hepimiz arkadaşken, hani oyunlar tükenmemişken... Henüz kimse bize ihanet etmemiş, biz kimseyi aldatmamışken… Hani şarkılar bizi bu kadar incitmezken... Hani körkütük sarhoşken gençliğimizden... Daha biz kimseye küsmemiş, daha kimse ölmemişken… Eskidendi, çok eskiden. Şimdi ay usul, yıldızlar eski. Hatıralar gökyüzü gibi gitmiyor üstümüzden. Geçen geçti. Geceyi söndür kalbim… Geceler de gençlik gibi eskidendi. Şimdi uykusuzluk vakti… 

Biterken bir yılın son günleri.. Biliyoruz takvimler belirlemez değişimin mevsimlerini.. Gençlik ikindilerini, kargınmış bir çocuktuk büyüdüğümüzden beri. Bir yıl daha bitiyor. Düşlerim, tasarılarım, yarım kalmış onca şey… Her yıl biraz daha kısalıyor öncekinden. Bana mı öyle geliyor yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman insan yaşlanırken? Kırdım mı, incittim mi birilerini? Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler? Kendimi yineledim mi yazdıklarımda? Yeniden düşünmeliyim. Dostluklarımı, ilişkilerimi… Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı? Yitirdim mi yoksa masumiyetimi? Borçlarımı ödedim mi? Doğru seçtim mi soruların fiillerini? Tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış, giysilerim ütülü, odam düzenli mi? Ödünç aldığım kitapları geri verdim mi? Geri verdim mi aldıklarımı? Aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları… Kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi? Yokladım mı duygularımı? Hala sevebiliyor muyum insanları? Ovmalı gümüşlerimi, bakırlarımı… Cila geçmeli ahşaplarıma… Ovmalı umutları.. Saklı tutmalı gelecek inancını, yarınları… Eksik etmemeli ağzımızdan hançer kıvamındaki karamizah tadını… 

Şimdi oturup uzun bir hasretlik mektubu yazmalıyım… Sonra köşe başından bir demet çiçek alıp öyle başlamalıyım akşama… Ama nedense her şeyin tadı dağılıyor ağzımda.. Bir sap çiçek mi taşısam yoksa ağzımın kıyısında? Aydınlık rengi vursun diye gözlerimdeki buluta… Biz gündüz sürgünleri! Yazmakla tamamladık mı kendimizi? Yazmakla tanımladık mı? Kalemlerimizin uçları yine de nar çiçeği. 

Birgün hayatımı yazacağım... Herkes kağıt üstüne yazılanları benim hayatım sanacak. Ben de hayatımı saklamış olacağım böylelikle. Saklanmanın en iyi yolu fazla görünmektir, biliyor musun? Herkes seni gördüğünü sanır, sen de rahat edersin. Kasada oturan kız gibi! Herkes kasadaki kızı görür, ama kimse tanımaz. Günün birinde yazdıklarımdan bir perde çekeceğim hayatıma.


Aslında bambaşka bir yazı yazmaktı niyetim. Şair effetsin beni,  Murathan Mungan'ın bazı şiirlerinin bazı dizelerini yanyana getirerek bir deneme yazmaya gayret ettim. Umarım birbirleriyle uyumlu ve anlamlı bir kompozisyon çıkarabilmişimdir. Alıntı yaptığım Murathan Mungan şiirleri şunlar:
1- Gece ve Müzik
2- Eskidendi Çok Eskiden
3- Bir Yılın Son Günleri
4- Gecenin Uzun Söylevi
5- Üç Aynalı Kırk Oda



Resimler Cennetteki Yabancılar adlı çizgi romanın kareleridir.
2012

28 Aralık 2013 Cumartesi

Karşılaştığımız Herkes, Biz Beğenelim Beğenmeyelim Bizi icat Eder.


Derse geç kalmıştım. Bütün kabahat benimdi...

Yooo. Esasında evden vakitlice çıkmıştım çıkmasına... Ama... Bak şimdi... Olan biteni anlatacağım. Murat Menteş'in Dublörün Dilamması adlı kitabını metroda okumaya başlamıştım tamam mı? Nasıl hoşuma gitmişti anlatamam... Gözümü kırpmadan okuyordum. Metrodan indim. Vapura bindim. Dublörün Dilemması'nı hevesle okumaya devam ettim.

Kadıköy'den bindiğim vapurdan Kabataş'ta inip okulun servisine yetişeceğime, marş marş Karaköy'e gittim.  Avareyim bir kere... Bu kez tabanvayı Galata'ya vurdum. Of ki off... Eski Ceneviz kokusu... dar sokaklar, arnavut kaldırımlar,  ahşap evler... Kendimi kaybettim gene. Büyükannemin, soğuğa yiğitlik geçmez, sözünü ıskaladım. Galata Kulesi'nin dizlerinin dibindeki bir kafenin bahçe sandalyesine kuruldum. Film gibi bir kitaptı okuduğum. Tüm merakımla okuyordum. Hava var ya... Nasıl soğuktu anlatamam. Buz  buz... Dayak yemekle soğuktan donmak arasında harbiden bir benzerlik var. İkisi de insanın uykusunu getiriyor.  Zaman su gibi akmış gitmiş... Resmen ayakta uyumuşum.  

Okula vardığımda... Asansöre binmedim.  Üçer beşer atlayarak  merdivenleri tırmandım. Sınıfın kapısı kapalıydı. Nefeslenmek için bekledim. Kapıyı usulca açtım. İçeriye girdim. Kimseciklere bakmadan en arkadaki boş sıralardan birine oturdum. Hoca ders anlatıyordu. Başımı usulca kaldırdım. O ne? Beyaz tahtanın önünde konuşan kişi... Murat Menteş'ti... Nasıl anlatsam vaziyetimi bilmiyorum. Tek kelimeyle afallamıştım.  Okuduğum kitabın yazarıydı.Tesadüfün iğne deliğiydi bu! Haddizatında Gerilla Pazarlama ya da Zor Müşteriyle Başa Çıkma derslerinden birinde olmalıydım. Neydi bu olan biten? Anlaşılan yanlış  sınıfa girmiştim. Bir kitapta okumuştum.  İnsan aptal durumuna düşmekten kurtulmanın garantisini sesini kesmekte aramalıymış... Öyle yaptım. Hem de ne biçim...  XIX. yüzyıldan kalma bir sessizlik...  Aynı anda pırıl pırıl şaşkınlıkla etrafıma bakındım. Kimsecikleri tanımıyordum. İyi ama...  Murat Menteş o  kadar hoş şeyler anlatıyordu ki, kimim, neredeyim, o sınıfta ne yapıyorum tamamiyle unuttum.  Murat Menteş'in anlattıklarını Akbabanın Üç Günü adlı  filmdeki  Faye Dunaway'in Robert Redford'u dinlediği gibi dinliyordum.  

Mola verildi.  Yanımda oturan kız, bu dersin öğrencisi olmadığımı anlamış olmalı ki, saçaklı kirpiklerinin arasından, saldırıya hazır bir kedinin gülünç fakat esrarlı fiyakasını yansıtan  sivri biber yeşili gözleriyle baktı.  İri kıyım bedenini bana doğru uzattı. Dudaklarını yaya yaya  "Besbelli yanlış sınıftasınız." dedi. Allah'ım sesi nasıl da Titanik'in enkazından çıkarılmış bir kemanınki gibiydi. Elimde olmadan yanaklarım kızardı. Kızardığımın fark edildiğini hissedince, beni acımtrak bir utanma aldı.

Hayatta başarılı olmanın iki yolu olduğu söylenir. Bir...  Şanslı olmak. İki...  Hile yapmak. Bense dayanıklı olmayı tercih edenlerdenim. Çünkü dayanıklı olmak kadar kışkırtıcı hiçbir şey yoktur. Bu yüzden, Intolerance Attention Deficit Hyper Disorder  denen hastalığa yakalanmayı hep istemişimdir. Ne yazık ki bu hastalığa sonradan yakalanılmıyor, bu hastalıkla doğuluyor. O da 10 milyonda 1. Hasta hiçbir acıyı hissetmiyor.  Parmakları kesilse, bacakları kırılsa, kolları yansa, kafası kırılsa, kaşı yarılsa... Ya da iç acıtan aptallığının farkına varılsa.

Doğuştan  Intolerance Attention Deficit Hyper Disorder hastalığından mustaripmişim ayağına yattım yatmasına ama  kıza söyleyecek de  bir şey bulamadım. Ben de saçmasapan  bir şaka yaptım.  "Zayıflamak için ata biniyorum." dedim.  Kız ise "Bu ne demek oluyor şimdi?" demedi. Sivri biber yeşili rengi gözlerini işte bu kadar açtı.  "Aaa! İşe yarıyor mu peki?" dedi.  Gözlerimde kırmızı ışıklar çaktı. Muzip muzip gülümsedim. "Evet, at  yirmi kilo verdi." dedim. 

İnsan sevgisiyle dolu biri değilim. Bu da bir nevi hastalık tabii... Doğuştan gelmiyor. Sonradan icat ediliyor:)

NOT- Yazıdaki bazı cümleleri,  Dublörün Dilemması'ndan aşırdığımı itiraf etmeliyim. Başlığı ise çocuk psikoterapisti Adam Phillips'ten  aşırdım elbette...  Bu aşırma huyum da, sonradan mı icat edildi ne:)

27 Aralık 2013 Cuma

son bir söyleyeceğin var mı?

- son bir söyleyeceğin var mı?
- var.. münir nurettin selçuk bey'in bir şarkısını söylemek
istiyorum, izninizle; dönüülmeez akşamıın
ufkundaayıız, vakit çook geeç




  - son bir söyleyeceğin var mı?
- var.. anlatsam sesimi duyar mısınız mısralarımda,
dokunabilir misiniz gözyaşlarıma ellerinizle 
 
 
 
 
 - son bir söyleyeceğin var mı?
- ne bu şimdi.. vicdan rahatlatma seansı mı




 son bir söyleyeceğin var mı?
- anneme, babama söyleyin barii..
  beni kayıp sanmasınlar..
  kayıplar mezarlığı'nda aramasınlar..
  bu insanlığı yapın bari




- son bir söyleyeceğin var mı?
- beni köyümün yağmurlarında iki su yıkasınlar
 
 
 
 
 
- son bir söyleyeceğin var mı?
- e hiç biri.. jenerik geçebilir
 
 
muhtelif siyah beyaz film kareleri 
metin üstündağ'ın denemeyenler'i

24 Aralık 2013 Salı

Ders: Coğrafya - Konu: Karadeniz İklimi



Ben insanların aptalı... 

Hemencik kandırıverir  beni güzel havalar... Bir ılıman hava esmeye görsün... Düşünmem kara kıştayız  diye... Hoop!.. Vururum kendimi sokağa!

Bu sabah evden çıkmadan önce pencereden gökyüzüne baktım. Aaa!.. Güneş vardı. Şaşkının tekiyim. Kış güneşi bulutların arasından tatlı tatlı göz kırpmaktaydı ya... Aldandım. Bez ayakkabılarımı geçirdiğim gibi ayağıma... Kısa kadife ceketimi giydiğim gibi sırtıma... Ne eldiven... ne atkı... ne şapka! Evden nasıl fırladım biliyor musun? Hey! Sanki güneşle randevum varmış ta...  Canım fedaymış onun yoluna... Abarttım. Asansöre binmedim. Ah! Beş katın merdivenini zıplaya zıplaya indim... Nefes nefese kalmıştım dışarı çıktığımda!

Arabama binmedim. Evle ofisin arası ne kadar ki... Olsun olsun tabanvayla on dakika. Güneş kandırdı beni.  Sokağa ayak bastığımda bulutların arasına gizlendi. Ne fena! Nasıl ayaz vardı anlatamam. Buz buz...  Vazgeçmedim.  Hızlı hızlı yürüdüm. İnan bana... Ofise girdiğimde resmen buz kesmiştim. Tam o anda... Fıkır fıkır bir Karadeniz ezgisi işittim. "Seni kafama taktum... Atma atamayrum... Girdun rüyalaruma... Yatma yatamayirum..." Hey! Hatırladım. Cimilli İbo! 

Kadife ceketimi çıkardığım gibi girişteki sandalyenin üstüne attım. "Dondum kızlar!" diye bas bas bağırdım. "Haydi gelin üç ayak oynamaya!"  Güldüler Özlem ve Berna... Hiç itiraz etmediler. Geldiler yancağızıma... El ele tutuştuk. Ofisin ortasında oynamaya başladık. O anda... Bir müşteri gelse mesela. Yeminle duymazdık. Öyle kendimizden geçtik. Ha bir... Ha iki... Haçan üç...  Bizim ayaklar, kollar, omuzlar... Rivrivri Rivrivri Rivrivri... Ohooo! Coştuk! Coştuk!.. 

Ne hoş kış mevsimi değil mi? Söyler misin, şimdi yaz olsa sözgelimi... Böyle deli horon oynamak mümkün mü? Nerdeeee? Sıcakta parmağımızı oynatacak gücümüz olmuyor vallahi!

Ne düşündüm biliyor musun? Karadeniz ikliminde yazlar serin kışlar soğuk oluyor ya... Karadeniz folklorü, ısınmak için mi böyle kıpır kıpır acaba?




22 Aralık 2013 Pazar

Dudakları Yakan Bir Çift Sözün Vardır Ey İstanbul...



Kadıköy'den vapura bindim. Karaköy'de indim. 

Aklımın dümeni, midemin komutlarıyla çalıştığı için olmalı... Vapurdan atladığım gibi...  Marş marş... İskelenin yanıbaşındaki balıkçılar çarşısına gittim. Derhal ekmek arası balık, kuru soğan söyledim. Of!.. Nasıl anlatsam bilmiyorum. Hastasıyım!.. Karaköy'e ayak bastım mı, midem ayaklarıma hükmeder. Ayaklarım cızbızcı balıkçının tezgahının önüne tıpış tıpış gider. Yemeden duramam ne yalan söyleyeyim. Zaten beş liradır. Otobüse binecek param kalmasa bile... İcabında İstanbul'u baştan sona yürürüm... Beş liramı her daim cebimde hazır ederim. Mutlaka yemeliyim. Laf aramızda, bu benim Karaköy törenim. Alırım elime balık ekmeğimi... İnsanların arasındayım diye çekinmem... Hem yürürüm hem yerim. 

İşte o'na balıkçıların arasında rastladım. Tam elime ekmek arası balığımı almıştım. Denize doğru döndüm.  Zaten kış mış dememiş, vapurun balkonunda oturmuştum.  Oturmuş da efkârlı efkârlı "Ey sen ne güzelsin ey kavgamızın şehri..." diyerek İstanbul'a bir türkü tutturmuştum. Rüzgâr çooktaan bünyemi sarhoş etmiş. Balık kokusu nasıl anlatsam sana... Mis... Mis...  Ekmeği tam ısırıyordum ki o'nu gördüm. Orada... Dalgakıranın tam yancağızında... Tahta parçacıklarıyla alevlenen, eski usul  semaverden bozma soba. Üstünde fokur fokur çay kaynamakta... Ah, delirdim, delirdim. "Sen nesin ya, sen nesin?" diye seslendim. "Sen hep mi buradaydın yoksa? Seni neden daha önce hiç görmedim."

Acaba o'nu görünce büyükannemin semaveri mi aklıma geliverdi? Hani Sait Faik'in öyküsündeki gibi... Kızarmış ekmek kokan odada semaver ne güzel kaynardı. Acaba o'nu içinde ne ıstırap, ne grev, ne de patron olan bir fabrikaya mı benzettim? Onda yalnız koku, buhar ve o eski günlerin mutluluğunu mu hissettim? Bir gün büyükannem öldü. Ve o evde, o, bir daha kaynamadı. Bunları düşündüm ya, gözlerim buğulandı.

Balıkçılardan biri vaziyetimdeki tuhaflığı sezdi. "Çay ister misin ablacım? Ihlamur bu... Soğukta iyi gider." dedi. Burnumu çektim. Gülümsedim. "İsterim ya... İsterim tabi." dedim.  Başımı İstanbul manzarasına çevirdim. Galata Köprüsü bir köprü gibi değil,  bir mahalle gibi görünüyordu. Baktıkça... Baktıkça... Şehir içli bir bir şiire dönüşüyordu. Eski semaverin içindeki tahtalar çıtırdadı. Yüreğime ılık, hazin bir şeyler akmaya başladı. Büyükannem'in "Ortalık yerde  yeme. Fakir fukaranın gözü kalır." sözü aklıma geliverdi.  Elimdeki ekmeği, balığı öptüm. Çoktandır unutmuşum. Nimet olduklarını hatırıma getirdim. Sobanın yanına çöktüm. Çayımı üfleye üfleye  içtim. Balık ekmeğimi gizli gizli yedim bitirdim.


not-başlığı vedat türkali'nin "dudaklarını yakan bir çift sözün vardır" dizesinden esinlenerek yazdım.

17 Aralık 2013 Salı

Kahve Molası - Bardak Düştü İS, dedi, Tabak Düştü TAN, dedi, Annem Bunu BUL, dedi...


"dedim, deniz de bendim, düşleyen de denizi"
edip cansever


Sonbahardı. İstanbul’da, Kabataş iskelesindeydim. Sanırım gene avare günlerimden birindeydim. Beklediğim Kadıköy vapuruna binmedim de iskelenin ucunda dikilip, uzun uzun denizi seyrettim. 

Bilirsin... Geçmişi görmüş, şimdiyi yaşamış, geleceği bilir eski insanlar, balıkların boğaza akın mevsimi  sonbahardır, derler ya hani…  Hah işte…  Bu söz aklıma düşünce... O an... Balıkların boğaza akınını görmeyi, tüm merakımla hayal ettim. Yüreğim nasıl heyecanla pırpırlandı anlatamam. Ak tolgalı beylerbeyi “ilerleee!” dedi sanki. O ne? Bir baktım, denizdeki teknelerden birinde değil miyim? 

Motör, boğazın sularında pıtıpıtı yol alıyor... Hay canına!..  Orhan Veli'nin  o güzelim dizeleri, hafızama birer birer diziliyor.  "ne hoş ey güzel tanrım ne hoş, maviliklerde sefer etmek, bir sahilden çözülüp gitmek, düşünceler gibi başıboş" diye seslenmek içimden geliyor. Bu şehre olan sevdam,  İstanbul’un siluetini bozan dik gökdelenlere inat, deniz yüzeyine yayılarak katlanıyor.

İstanbul 2.600 yıllık deniz kenti. İstanbul Boğaz’ı, Asya ile Avrupa’yı birbirinden ayırırken, Marmara Denizi ile Karadeniz’i birbirine bağlıyor. Tamam, mesela Bangkok, Venedik,  Amsterdam da, aynı İstanbul misali su etrafında kentleşmişler. Ama İstanbul gibi, var olan su dokusunda değil,  insanların doğaya yardım ederek oluşturdukları, yapay kanallar üzerinde kentleşmişler. İstanbul emsalsiz bir şehir... İçinden deniz geçen şahane bir su şehri…  

Ağlamaklı İstanbul'un betonlaşmasını seyrediyorum. Yüreğim sızım sızım sızlıyor... İstanbul ise eziyet içinde görünse bile, baş eğmeyen hüzünlü endamıyla gururla salınıyor.  Hay Allah!... Ne hoş bir sonbahar ikindisi vakti, diye düşünüyorum. Rüzgar ne tatlı esiyor... Deniz ne kadar mavi... Gök ne kadar berrak! Yüreğimin kuytusunda bir sevinç ellerini çırpıştırıyor.

İstanbul'un kıyı beldelerinden birinde motörden iniyorum. Daha önce buraya hiç gelmediğimi aklımdan geçiriyorum. İskeledeki çay bahçesinde mis gibi çayımı içiyorum. Sonra çantamı omuzuma atıyorum. Mahalle içlerine dalıyorum. Sağlı sollu eski binalar arasından  sessizce tepeye doğru yürüyorum. Sırtımı döndüm diye deniz onu unuttuğumu düşünecek diye korkuyorum. Arada mola verip, heyecanla denize bakıyorum. "Aaa!...Unutmak mı, delisin" diye fısıldıyorum. Hissediyorum. Beni işitiyor.  Dalgalı dalgalı gülümsüyor.

Hey! Telefon çaldı gitmeliyim.  Du bakalım... Boğazdaki balık akınını anlatmaya, sonra belki devam ederim.