25 Ocak 2016 Pazartesi

Kahve Molası - İçimdeki Uçuruma Yolculuk

 
Bazan kendimi  hatırladığım masaldaki o kadın gibi hissediyorum.  Vahşi bir ormanın içindeyim.  Azılı kaplanlar kovalıyor beni... Saatlerdir koşuyorum. O kadar yorulmuşum ki, tüm bedenim ter içinde kalmış. Saçlarım yapış yapış.  Yüreğimin gümbürtüsü boğazımda düğümleniyor. Nefesim ha kesildi ha kesilecek diye korkuyorum. Gene de içimdeki umut yok olmamış. Kurtulacağım diye koşmaya devam ediyorum.

Olamaz! Yol bitti. Arkamda kaplanlar... Önümde ise kocaman uçurum var. İki elimi gökyüzüne kaldırıyorum. "Allahım! Şimdi ne yapacağım?" diye dertleniyorum. Endişeyle arkaya dönüyorum. Kaplanlar deli gibi üzerime doğru geliyor. Nasıl kurtulacağım diye etrafıma bakıyorum. Hey! Yaşasın!.. Uçurumun dibine doğru uzanan bir ağaç kökü görüyorum. Hemen ağaç köküne tutunup aşağıya doğru atlıyorum. Tam o anda kaplanlar uçurumun kenarına ulaşıyorlar. Beni yakalayamadıkları için öfkeyle kükrüyorlar. Kükreme sesinden yer gök inliyor. Kurtulduğum için seviniyorum. 

Bi dakika... Uçurumun altından gelen bu tıslama sesleri de ne? İyice bakıyorum. Gördüğüm yeşil çimenlerin aslında binlerce yeşil yılan olduklarını anlıyorum. Tüm zemin onlarla kaplı. Yılanlar beni farkediyorlar. Kafalarını dikip gözlerimin içine içine bakıyorlar. Gürültüyle tıslayarak ağızlarını açıyorlar. Zehirli dillerini çıkarıyorlar. Ben ise uçurumun kenarında ağaç köküne asılı halde duruyorum. Ağaç kökü kısa kaldı. Yılanlar ayaklarıma ulaşamıyorlar. Yukarıya bakıyorum... Azılı kaplanlar... Aşağıya bakıyorum... Zehirli yılanlar... "Ne yapacağım?" diye düşünüyorum.

Kemirme sesi... Bu ne? İki küçük fare tutunduğum ağaç kökünü kemirmekte! İşte şimdi bittim ben diye aklımdan geçirirken... Tam yanımda... Uçurumun yan duvarında... Taşların arasından fışkırmış iki minik yaban çileğini fark ediyorum. Tek elimle ağaç kökünü tutarken, diğer elimle çileklerden birini koparıyorum. Ağzıma atıyorum. Hımm! Nefis! Yaban çileği dilimle damağım arasında eriyor. Gözlerimi kapatıyorum. Çileğin kokusuyla lezzeti başımı döndürüyor. Dünyanın gelmişine geçmişine boşveriyorum. O anın tadını çıkarmaya koyuluyorum.
 

22 Ocak 2016 Cuma

19 Ocak 2016 Salı

Acaba Özel Bir Vahiy Getirmiş Olabilir Mi?

 
Şu anda elimin altında duran kitabı internetten sipariş etmiştim. Epeydir ofisteki kitaplarımın arasında demlenmekteydi. İtiraf etmeliyim ki, bu kitabın adı bile... Benim gibi biri için... Nasıl desem? Oldukça "sert:)
Gen Haritası  -   Enis Batur Şiiri'nde Kullanım Sıklığı ve Köken Temelinde Sözcük Taraması. 

Kitabın sayfalarını dalgalandırdım. İki sayfalık önsöz dışında, 455 sayfalık kitabın tamamı kelimeler ve sayılardan ibaret. Hay canına sayın seyirciler! Kitabın kabından etkilenip sipariş vermiş olamam. Özel tasarımı olan bir kitap kabı değil.  Yazarı Esra Ermert. Daha önce okuduğum biri hiç değil. Acaba Enis Batur hakkında olduğu için mi bu kitabı edinmek istedim? Yoksa bu tarz bir kitabım olmadığı için mi merak ettim? Yoksa kitap mı beni seçti?


Esra Ermert, Enis Batur'un 1972-2000 yılları arasında yazdığı 17 kitaptaki şiirleri oluşturan 92 bin küsur kelimenin nasıl bir araya geldiğini, hangi kelimenin kaç kez kullanıldığını,  hangi kelimelerin hiç kullanılmadığını, sadece bir kez kullanılan kelimelerin ne olduğunu bilmek, bir diğer deyişle estetiği ölçümlemek, sayılara dökmek bütünü anlamasını sağlayacak bilgi olduğunu söylüyor.  Çok ilginç!

Okumaya devam ediyorum. "Edebiyatın, bize öğretildiği gibi "ilham" işi olduğuna nicedir inanmıyorum. Evet, bir dürtü  olabilir şiiri tetikleyen ama ötesi masa başı çalışmasıdır ve artık işin içine şairin kişisel tarihi, yapmak istedikleri, tüm okudukları, eski yazdıkları ve hatta "hin"likler girmiştir. Çok bilinmeyenli denklem olur o saatten sonra şiir. Artık çöz çözebilirsen..."" diyor. 

Ben ise edebiyatçı ya da akademisyen sıfatı olmayan saf bir okur olarak,  tüm sanat türlerinin "ilham" işi olduğuna inanıyorum. Hatta samimi hissiyatımı söyleyeyim. İnandığım Tanrı'nın  kendi sanatından istediği kadarını,  seçtiği bazı  insanlara armağan olarak dağıttığına inanıyorum.   Adeta bize anlatmak istedikleri için, sanatçıları aracı kılıyor.

Esra Ermert önsözü şu sözlerle bitiriyor... "Neden Enis Batur? Öncelikle üretkenliğiyle geniş kitleleri rahatsız ettiği için... Kişisel olaraksa şairliğini ""yalvaç" diye tanımlayan Melih Cevdet'ten yola çıkarak  "acaba özel bir vahiy getirmiş olabilir mi?"yi bulma çabasıdır, kendisini seçmemdeki temel neden."  

Bu kitap neden elimde şimdi anladım.  "Acaba özel bir vahiy getirmiş mi?" sorusu yüreğime iyi geliyor.

18 Ocak 2016 Pazartesi

"Alıntıların Gücü Adına"


 "Bir pazar sabahı Rıfat günlerin aynı kaba damlamadığını fark etti."

Barış Bıçakçı, son kitabı Seyrek Yağmur'a hangi niyetle   böyle bir cümleyle giriş yapmıştı kimbilir? Aklı başında bir okurun, daha ilk cümlenin etkisiyle, kitabı bir solukta okumak isteyeceğinden eminim.

Bakın... Yanlış anlaşılmak istemem...  Öncelikle şunu söylemeliyim... Çıkar çıkmaz kitabını satın aldığıma göre...  Barış Bıçakçı'ya olan saygım ve sevgim konusunda hakkımı teslim edeceğinizi düşünmekteyim.

Ne yazık ki, aklı başında biri olmayı hiç beceremedim.  
Bu cümle bana  günlerin kaba damlamamasını değil de...  Bir yiyeceğin...  Ya da... Ne bileyim işte... İçeceğin... Kaba damlamamasını hayal ettirdi.  Vee... Benn... İlk cümleyi okuduğumda... Bırakın kitabın bütün satırlarını  sayfa sayfa taramayı... Resmen  bütün satırlarını sayfa sayfa koklayarak... Barış Bıçakçı'nın diğer kitaplarında bol bol yer alan yemek muhabbetlerinin izini sürmeye başladım.

İnanılacak gibi değil! Yüz sayfalık kitabın içinde ilk yemek geçen cümlesi otuz üçüncü sayfadaydı. Şöyle: "Oğlunun gelmesine yakın tost yapıyor, portakal suyu sıkıyor." Hey! İçinden yemek geçen cümlesini buldum ya... Nasıl sevindim anlatamam. Nanananomm! İki cümle sonra paragraf gene bir yemek cümlesiyle sona eriyor. "Hemen mutfağa girip tostunu saldırırcasına yemeğe başlıyor."

Kitabı yatağa bırakıp mutfağa koştum. Kendime tost yapıp, portakal suyu sıktım. Bir tepsiye koydum. Odaya geri döndüm. Yatağa oturdum. Ayaklarımı uzattım. Sırtımı yastığa dayadım. Tostumu ısırdım. Portakal suyundan bir yudum aldım. Veee...  Barış Bıçakçı'nın yeni kitabını iştahla okumaya başladım:)

10 Ocak 2016 Pazar

Gönülden Gönüle Yol Gizli Gizli


 Yalan söyleyecek değilim. 
Bu adamı çok seviyorum.
 Az önce son filminden çıktım.  
Yine yeni yeniden sevdiğimi kendi kendime itiraf ettim. 
Pekiii...
O kimi seviyor acaba?



Neee?
Nası yani? 
Beni mi?
Yooo...
Yok artık!
Aaa!
Sahi mi?
Kalp kalbe karşı derler ya,
doğruymuş demek ki:)



9 Ocak 2016 Cumartesi

"Bazen Düşünüyorum, Ne Garip Mahluklarız?"

"Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikayet ederiz;  fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız."







 Başlık ve cümleler/Ahmet Hamdi Tanpınar/Saatleri Ayarlama Enstitüsü


3 Ocak 2016 Pazar

Kitap Kapaklarına Kayıtsız Kalamam


Milan Kundera'nın Kayıtsızlık Şenliği adlı kitabını okumaya başlamadan önce, kapağına  takıldım kaldım.  Zaten oldum bittim güzel kitap kapaklarına   meyyal bir bünyeye sahibim.  Kapağından etkilendiysem, içinin güzelliğinin  suretine yansımış olduğuna hükmederim.
 
Kayıtsızlık Şenliği'nde, kapak çiziminin  beni epey meşgul ettiğini itiraf etmeliyim. Tek gözünü avucuna alarak bakan biri... Ne anlatmak istiyordu?
 
Kitabı okurken dönüp  kapak çizimine tekrar tekrar  baktım. Sonra dayanamadım, kapak çizimiyle ilgili yorum var mı diye sanal alemde dolandım. O ne? Meğer bu çizim Milan Kundera'ya ait değil miymiş? Hey!.. Bayıldım tabii... Can Yayınları'ndan yayımlanan bütün Milan Kundera kitap kapaklarında, yazarın kendi çizimleri kullanılmış. İyice heyecanlandım. İşte buyrunuz... Hepiciğini bulup, buraya toparladım.
 


En Güzel Yaz, Yaz Mevsiminde Mi Yaşanır Sizce?


En güzel yaz, yaz mevsiminde mi yaşanır sizce?

Yoo... En güzel yaz,  kış mevsiminin titreten  buz gibi havasında, sıcak yaz günlerini hatırladığımız zamanlarda yaşanır.

Ben, yazı, güneşi, sıcağı değil, dondurucu soğukların kol gezdiği şu kış günlerinde, yazı, güneşi, sıcağı, denizi  hayal etmenin içimde uyandırdığı hisleri seviyorum.