9 Haziran 2026 Salı

Markaların Kökenine Dalış...


Bazı insanlar vardır, bir kelimenin sadece sözlük anlamıyla yetinmez, arkasındaki hikayenin izini sürerler. Tıpkı ince belli bardaktaki çayımız  eşliğinde etimoloji maceralarına dalmayı çok sevdiğim o güzel arkadaşım gibi. 

Bugün yine gözlerini muzipçe kısarak, "Her gün tabelasını gördüğün o dev şirketlerin isimleri nereden geliyor, hiç düşündün mü?" diye sordu. 

İtiraf edeyim, çoğu markanın nerden geldiğini bilmeden olduğu gibi kabullenmişim..  

Anlatmaya başlayınca meğer her gün tıkladığımız Google’ın aslında, matematikte 1'in yanında 100 sıfır bulunan sayıyı ifade eden googol kelimesinin bir yazım hatasından doğduğunu öğrenip şaşkınlığımı gizleyemedim. 

Sohbet derinleştikçe hikayeler bizim topraklara, tanıdık tabelalara kadar uzandı ve her biri adeta birer bulmacaya dönüştü.

İlk ipucumuz ortaklıktan geldi...  Beko, kurucuları Leon Bejerano ve Vehbi Koç’un soyadlarının ilk iki harfinden doğmuş. 

Dünyanın en ünlü kot markalarından olan Mavi ise ismini herkes havalı yabancı isimler seçerken kot pantolonun o ikonik mavi rengine (blue jeans) yapılan çok şık bir Türkçe itirazdan ve yerli kimliğe sahip çıkma arzusundan alıyormuş.

Hemen ardından gelen üçüncü ipucu ise akrabalıktan fırladı... Dev şantiyeleriyle bildiğimiz ENKA, kurucuları Sadi Gülçelik ve Şarık Tara’nın arasındaki aile bağından, yani "ENişte" ve "KAyınbirader" kelimelerinin ilk iki harfinden süzülen bir kısaltmaymış. 

Dünyanın öbür ucunda ise bambaşka bir felsefe varmış... Korece'de "üç yıldız" anlamına gelen Samsung, ismindeki  sam (üç) sayısı ile gücü ve büyüklüğü, sung (yıldız) ile de gökyüzündeki gibi sonsuza dek parlamayı simgeliyormuş.

Biz böyle markadan markaya  konup anlatırken, yazın sıcak çay harareti alır diye koyduğumuz çaylar bile masada buz gibi olmuş, muhabbetin koyuluğundan bardağa dokunmayı unutmuşuz

Bir dahaki sefere elime bir Lego parçası aldığımda arkasında Danca "iyi oyna" anlamına gelen bir dilek olduğunu ya da bir sonraki yudumda Pepsi'nin isminin aslında tıpta "sindirim / sindirim enzimi" anlamına gelen Latince "pepsis" kelimesinden (yani mideye iyi gelsin diye üretilen bir formülden) türediğini düşüneceğim.


O değil de, Bluetooth’un isminin yaban mersini sevdiği için dişleri moraran bir Viking kralından geldiği doğru olabilir mi:)  Meğer kabileleri birleştiren bu kralın misyonu, cihazları birleştiren teknolojiye isim olmuş... Logosu bile adamın Viking alfabesindeki baş harflerinden çizilmiş.

Arkadaşım kelimelerin köklerinde define aramaya devam ediyor. Beni de  görüşmelerimizde nasiplendiriyor:)

Peki sizin duyduğunuzda şaşırdığınız, arkasında  bir hikaye barındıran bildiğiniz başka markalar var mı? 

8 Haziran 2026 Pazartesi

"Çaldımsa Miri Malı Çaldım."

 

Bugün zor bir gündü.

Kurumsal işlerimin yenileme dönemi... Sigortalılarla görüşüyor, yeni değerleri konuşuyorum. Zoom toplantıları yapıyorum. Her yenilemede genel şartları yeniden gözden geçiriyor, poliçeler için hazırlanmış özel notlarla karşılaştırıyorum. Ofisteki arkadaşlarla genel durumlarını, hasar dosyalarını değerlendiriyoruz. 

Çalış babam çalış...

Elbette her günüm bu yoğunlukta  geçmiyor. Ama işimin hakkını vermek gerektiğine inanıyorum. 

"Hayal ettiğim sigortacılığın ima ettiği sigortacı" olmaya niyetleniyorum.😎

Üstüne bir de online dersim vardı.  Saat 21.30'da bitti. 

Sonraa... "Şöyle bir sanal dünyada dolaşayım," derken... 

O ne? 

Aslı Şafak'ın İşin Aslı programında Orhan Pamuk'a denk gelmedim mi? 

Üstelik tazecik... Dumanı tütüyor!

 Orhan Pamul'un yeni kitabı çıkmış. Aslı Şafak Orhan Pamuk'la sohbet ediyor. 

Heyoo! 

Nasıl sevindim anlatamam. Oturup dinleyecek halim yoktu valla. Taktım kulaklıklarımı, açtım İşin Aslı'nı... Fırladım sokağa...

Aaa! Dışarısı zifiri karaklık olmuş iyi mi? 

Ne gam! Hem yürüdüm... Hem dinledim. 

Üstelik program  bitmedi. Yaşasııın!

Devamı yarına😆


NOT-  Orhan Pamuk'un "Hayal ettiğin romanın ima ettiği yazar olmak" sözünü çaldım, kendime uyarladım. "Çaldımsa miri malı çaldım":)  Bu söz de Şeyh Galib'in iyi mi:) 

Program işte  BURADA

7 Haziran 2026 Pazar

Mutluluk Neydi ki?

 

Bugün bir çılgınlık yaptım... Kıt parama kıyıp bir suşi matı aldım. Evet, adına suşi matı deniyormuş. Ben de birkaç gün öncesine kadar bilmiyordum!

Suşi pirinci, pirinç sirkesi, nori denen o gizemli yosun yaprakları ve bir avokado... Evdeki ton balığı ve salatalık da ekibe katılınca kadro tamamlandı.

Açıkçası ilk başta gözüm çok korkmuştu. Suşi yapmak bana hep Uzak Doğulu şeflerin yıllarca süren eğitimlerle icra ettiği bir sanat gibi gelirdi. Oysa işin sırrı biraz merak, doğru malzemeler ve o meşhur mat yardımıyla dikkatlice sarmaktan ibaretmiş.

Pişirdiğim pirinci soğuttum, pirinç sirkesiyle tatlandırdım. Nori yaprağının üzerine itinayla yaydım. Malzemeleri dizdim, sardım ve...  Nanananoom!... Oldu! Hem de beklediğimden çok daha kolay oldu.

Yemek yapmanın en büyülü tarafı da bu galiba. Dünyanın bambaşka bir köşesinde doğmuş bir kültürü kendi mutfağımda misafir edebiliyorum.

Bu arada küçük bir bilgi: Suşi aslında çiğ balık değil, eski Japoncada sirkeli pirinç anlamına geliyormuş. Hikâyesi de çok ilginç... Yüzyıllar önce balıkları bozulmadan saklamak için ekşitilmiş pirincin içine gömerlermiş. Eskiden o pirinç çöpe atılır, sadece balık yenirmiş... Zamanla pirinci sirkeyle tatlandırıp balıkla birlikte yemeyi akıl etmişler ve asıl kahraman o emektar pirinç olmuş. 

Yüzyıllar önce Japonya'da balıkları saklama yöntemi olarak başlayan bu yolculuk, bugün benim mutfağımda mütevazı bir lezzet şölenine dönüştü.

Tam ruloları dilimleyip masaya dizmiştim ki telefonum çaldı. Arayan kardeşimdi.

"Abla, geliyorum."

Bugünkü planımda ne misafir vardı ne de suşi ziyafeti paylaşmak... Kardeşim eve girer girmez masadaki tabağa baktı... Sonra bana... Sonra tekrar tabağa... 

"Sen mi yaptın bunları?"

Benim öğretmen kardeş, en öğretmen edasıyla gözlerimin içine bakıp ayak üstü sözlü sorusu sorunca, bir an kendimden şüphe ettim. Harbiden ben mi yapmıştım bu şahane suşileri?

Kardeşimin sesiyle kendime geldim:

"Ablam, vallahi çok açım. Ayrıca bilirsin, suşiye bayılırım!"

Birer ikişer derken suşileri soya sosuna bandırarak, büyük bir iştahla silip süpürdü.

Ben de karşısında oturup onu seyrettim.

Mutluluk neydi ki?

Bazan mutluluk, pahalı restoranlarda değil, mutfakta kendi ellerinle, bütün acemiliğinle hazırladığın bir yemeği sevdiğin birinin iştahla yemesini seyretmekti.

6 Haziran 2026 Cumartesi

Hüzün Deli Dalgalar Gibi Gelir...


Uzun zamandır kitaplarımın arasında beni bekleyen Georgi Gospodinov'un Hüznün Fiziği adlı romanına bugün nihayet başladım. Sayfalar ilerledikçe "Ben bu yazarı niye daha önce okumadım?" diye hayıflandım.

İnsanın zihninde dönüp duran o bitmek bizmez düşünceler, geçmiş, gelecek, hatıralar, melankoli...  Gospodinov,  güzel ve sürükleyici anlatıyor.

Ben postmodern romanı seviyorum. Hani dümdüz hikâye anlatmak yerine, biraz oyun oynayan romanlar vardır ya... Zamanın ileri geri sıçradığı, anlatıcının bazan güven vermediği, gerçeklerle hayallerin birbirine karıştığı kitaplar. Okurken bazan kayboluyorum belki ama o kaybolmanın emsalsiz lezzeti vardır.

Jorge Luis Borges'in gizemli labirentlerinde dolaşırken, Italo Calvino'nun hayal gücünün sınırlarında gezinirken,  Oğuz Atay'ın cümleleri peşinden tutkuyla giderken, İhsan Oktay Anar'ın masalsı rüyalarında dolaşırken, Orhan Pamuk'un katman katman kurduğu dünyaları adımlarken de  aynı büyülü hissi yaşarım. Hikâyeden çok zihnin içinde dolaşıyormuşum gibi gelir. Hepsi zamanı biraz eğip büken, okuru da hikâyenin içine ortak eden yazarlar.  Nefistir.

Bir ara kitabı okumayı bıraktım. Gospodinov'un bir öyküsünden uyarlandığını öğrendiğim Kör Vaysha adlı  8 dakikalık animasyona takıldım.


Kör Vaysha'nın sol gözü yalnızca geçmişi, sağ gözü ise yalnızca geleceği görüyor. Şimdiki zamanı asla göremiyor. İnsanlara bakınca, ya çocukluklarını ve yaşlılıklarını, olmuş ya da olacak şeyleri görüyor ama içinde bulunduğu an için körlük yaşıyor.

Film boyunca Vaysha'nın hangi gözünden vazgeçmesi gerektiğini düşündüm. Geçmiş mi daha önemli, gelecek mi? 

Ama animasyonun sonunda asıl sorunun bu olmadığını fark ettim.

Ya dünyaya Kör Vaysha'nın gözleriyle bakan bensem?

Evet... Kimi zaman yıllar önce yaşanmış bir olayın içinde kayboluyorum. Kimi zaman ise henüz gelmemiş günler için endişeleniyorum. Geçmişle gelecek arasında gidip gelirken kimi zaman elimdeki tek şeyi, yani şu anı kaçırdığımı hissediyorum.

Belki de bu yüzden Kör Vaysha birkaç dakikalık bir animasyondan çok daha fazlası. 

Sanırım Gospodinov'un elimdeki romanında olduğu gibi burada da zaman sadece bir fon değil. Hikâyenin tam merkezinde duruyor. Ve film bittikten sonra insanın aklında şu soru kalıyor:

Acaba gerçekten şimdiyi yaşayabiliyor muyum?

Seyretmek isterseniz, animasyon BURADA.

Hayal

Uçmayı, yüzmeyi, havlamayı, böğürmeyi, ulumayı arzuluyorum. 

Kanatlarımın, kabuğumun, zarımın olmasını istiyorum, duman yaymak istiyorum, üzerimde bir fil hortumu taşımak, bedenimi kıvırmak, her yere saçılmak, her yerde olmak, kokularla birlikte dağılmak, bitki gibi yeşermek, su gibi akmak... 

her atoma nüfuz etmek, maddenin ta derinliklerine kadar inmek, madde olmak.

GUSTAVE FLAUBERT, Ermiş Antonius ve Şeytan

5 Haziran 2026 Cuma

Mühürlenmiş Gözlerime İnsafsız Uzaklar:)

 


Bıraktım ofisin işlerini... Açtım müziği... 

Gökyüzünün üzerinde, bulutların arasında dans ettiğimi hayal ediyorum. 

Ne yapılacak işler var, ne yetişecek mailler... Ne dünyanın gelmişi geçmişi...

Sadece ben, rüzgâr ve Nilüfer'in sesi. 

Sanki bütün haftanın yorgunluğunu bulutların arasına bırakmışım gibi... 

Bazan mutluluk çok büyük şeyler istemiyor. 

Bazan sadece sevdiğin bir şarkıyı açıp, kimse bakmıyormuş gibi dans etmek yetiyor. 

Haydi fırlayın! Dans edelim! Haydi!... Neşelenmek, devrimci bir eylemdir. 

Ve... Bulaşıcıdır:) 

O şarkı:)

4 Haziran 2026 Perşembe

Gerçek Serçe Hikayesi...

Geçenlerde izlediğim bir videoda çok ilginç bir şey öğrendim. Tarihte bazan iyi niyetle alınan kararların ne kadar büyük sonuçlar doğurabileceğini biliyordum ama bu örnek gerçekten şaşırttı beni. Birkaç gramlık küçücük bir kuşun, milyonlarca insanın hayatını etkilemiş olabileceği hiç aklıma gelmezdi.

1958 yılında Çin’de Mao Zedong yönetimi tarafından başlatılan “Dört Zararlı Kampanyası” kapsamında fareler, sinekler, sivrisinekler ve serçeler ülkenin düşmanı ilan edilmiş. Neden?  Hastalıkları azaltmak, tarımsal üretimi artırmak ve ülkeyi daha verimli hale getirmek... Yetkililere göre özellikle serçeler tarlalardaki tahılları yiyerek büyük ekonomik kayıplara neden oluyormuş. 

Bait bir hesap yapmışlar...  Daha az serçe, daha fazla ürün!

Kararın ardından milyonlarca insan seferber edilmiş. İnsanlar günlerce davul, tencere ve teneke çalarak serçelerin yere konmasını engellemişler. Kuşlar bitkin düşene kadar havada kalmaya zorlanmış. Yuvalar dağıtılmış... Yumurtalar ezilmiş... Ve kısa süre içinde yüz milyonlarca serçe öldürülmüş.

Başlangıçta bu büyük bir başarı gibi görünüyormuş. Ve fakat bilirsiniz, doğanın kimsenin hesaba katmadığı bir tarafı vardır. 

Serçeler yalnızca tahıl yemiyormuş ki,  aynı zamanda çekirge, tırtıl ve yaprak bitleri gibi tarıma zarar veren böceklerle de besleniyormuş. Serçeler ortadan kalkınca böcek popülasyonları kontrolden çıkmış. Dev çekirge sürüleri tarlaları istila etmiş.  

Sonuç korkunç olmuş. Tarımsal üretim çökmüş. Kıtlık yayılmış. Ve milyonlarca insan açlık nedeniyle hayatını kaybetmiş.

Elbette yaşanan trajedinin tek bir nedene indirgenemeyeceği söyleniyormuş.  Ancak serçelere karşı yürütülen kampanya, felaketi büyüten en önemli hatalardan biri olarak kabul ediliyormuş.

Bu hikâyede beni en çok etkileyen şey, insanların doğayı ne kadar kolay kontrol edebileceklerini düşündükleri anda aslında ne kadar büyük hatalar yapabileceklerini bir kez daha görmek oldu. Bazan küçücük, önemsiz  gibi görünen bir canlının, minicik serçegillerin koca bir ekosistemin dengesini ayakta tuttuğunu anlıyorum. 

Kendimi Eylediğim Zamanlar...

 

Gülerek duygulanmak istedim. Eski bir film seyrettim. Çok sevdim.
Vee... Bir dizi seyretmeye başladım. Şimdilik iyi gidiyor...

Okuyabilir miyim acaba diye düşünüyordum, bayıldım. 98. sayfaya geldim bile. Filmine hazırlanıyorum:)

Cam mozaikle kuş yapmaya devam ediyorum.

             İki günlüğüne Roma'ya gittim. Çok yürüdüm. Sadece bir adet Invader mozaiği avlayabildim.

Bebek roka ile tanıştım. Bakar misiniz? Ne güzeller!