
“Gibert Jeune’e giriyorum. Türk edebiyatı bölümünde Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal var. Yeni çıkan birkaç müzik cd’sini dinliyorum. Les Elles’in kapağı hoşuma gidiyor; 1997, Miss Alzheimer albümü, ilk şarkı “Jeune homme”da, genç kadın, akordeonuyla “Kusura bakmayın genç adam,” diyor. Albümü ve Walter Benjamin’in Pasajlar kitabını alıyorum. Kitabı kolumun altına sıkıştırıp bir kafeye giriyorum. Çantamda, defterlerim, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı, Tanpınar’ın Paris Mektupları. Kafe çok kalabalık. Kuytu bir köşe bulup çöküyorum. Çantamdan kırmızı defterimi çıkarıyorum; Paris, Cuma, 15 Kasım 1999. Masa küçük. Pasajlar’ı dizlerimin üstüne açıyorum: “Flanör, sığınağını kitlede arar”; “Evden uzak kalmak ama her yerde evinde hissetmek; dünyanın merkezinde olmak, dünyayı gözlemek ama dünyadan saklı kalmak”. Defterime “Evden uzakta olmak, devasa bir özgürlüğün ortasına düşmek, kimseye hesap vermemek, herkesten saklanabilmenin hazzı” yazıyorum. Kulağıma eğilen garsonun, “Bonjour Matmazel” demesiyle irkiliyorum...” s.14

"Cuma gecesi, Spike Lee filmleri izlemeye, sinemaya gidiyorum. Filmler gece yarısı başlıyor. Üç film birden. Kalabalık. İlk film, She's Gotta Have it. Nola Darling'in erkeklerle sınavı içimi bayıyor. Spike Lee kendini biliyor. Film bitince çıkıyorum. Sinema eve yakın. Saat 02.00. Hava serin. Kaldırımda ayakkabılarımın topuk sesi yankılanıyor. Uzun zaman sonra topuklu giyiyorum. Korkuya meydan okumak beni heyecanlandırıyor. Her an bir köşeden çıkabilecek canavarlara karşı tetikte de olsa ruhum, kendi macerasının kahramanı olmanın tadını çıkarıyor. Mis gibi uyuyorum." s.39
“Özgürlüğümün ilk gecesini kutlamalıyım. Uzun süre tutsak düşmüş yaralı bir hayvanım. Ruhum aç. White Rabbit’i cd çalara yerleştiriyorum. Sesini sonuna kadar açıyorum. Müzikle sallanıyorum. ”s.9


“Tanpınar’ın şiiri şiir değil, romanı şiirsel,” diyor. Ertesi gün, beni sinemaya davet ediyor. “Sinema öncesi yemek yiyelim,” diyor. Beni evimden alıyor. Michelin yıldızlı bir restoranda rezervasyon yaptırmış. Bir krep ya da bir croque monsieur yeriz sanıyordum. Merci pour le chocolat filmi için bilet almış. Yemekte Claude Chabrol sineması ve Isabelle Huppert üzerine konuşuyoruz. Yönetmenin La Cérémonie filmini seviyorum. Filmden çıktığımızda, kafam kazan gibi, kendimi yorgun hissediyorum." s.37
"Biraz roman ve film üzerine konuşuyoruz. Ardından “L’addition, s’il vous plaît,” diye bağırıyoruz. Kendimizi sert soğuk rüzgâra bırakıyoruz. Rüzgâra karşı yürümek zor olsa da canlı hissettiriyor." s. 62
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder