Oh, papatya Son bir defa bana bak Seninle kim kalacak ışıklar kapanınca? Benden çok uzakta (Teoman şarkısı)
"Ben ölüme hayranlık duyan birisiyim.
Tesellim ve sükûn buluşum hep "İyi ki ölüm var." cümlesi ile olmuştur.
Sonsuz bir yaşamı korkunç buluyorum, fazla uzun bir yaşamı da kendi adıma ürpererek, fazla da uzatmadan, ancak kısaca aklımdan geçirebiliyorum.
Şimdi şu camdan, şehirden ve ağaçlardan, yollardan, asfalttan şu daha en az otuz yıl hüküm sürecek genç ve iştah dolu insanlardan ayrılmanın yolunu bana sunan o büyük kapıya hep şükranla bakıyor ve gideceğim düşüncesi ile kalabiliyorum.
Yani bende ölüm değil, Allah korusun ölmeme, geç ölme korkusu var.
Kalıcılık ise başka bir züğürt tesellisi, dünya kalıcı değil ki insan ya da eser kalıcı olsun"
NOT:
Şule Gürbüz'ün Hasan Cömert'le yaptığı 2013 tarihindeki söyleşisinden:
Kaç şarkı çalabiliyorum ki? Biliyorum kendimi... Kaç kere denedim. Sanatın hiç bir dalına kabiliyetim yok. Enstrüman çalmak dersen mesela... Gitarla sadece Romans’ı çalabiliyorum... O kadar. Hımm… Olsun varsın… Ne yaptım bil bakalım? Sanki yılların gitarcısıymışım gibi... İşten ve köyden bir kaç günlüğüne kaçtığım bu sahil kasabasına gelirken, gitarı da getirdim. Oldum bittim tüm gitarların şekillerini de seslerini de tuhaf bir aşkla severim. Sana bir şey söyleyeyim mi, şimdi düşünüyorum da, iyiki yanımdaymış bu gitar… Yoksa böyle bir hikayeyi sana nasıl anlatabilirdim:) Bak şimdi... Bu sabah… Erkenden… Güneşin sıcak ışınlarına kalkan olan, zeytin ağaçlarının altında, kumların üzerine serilmiştim. Hafif hafif esen ılık rüzgâr, gitar ve ben… Bilmem anlatabiliyor muyum? Düşünsene... Karşımda, masmavi, üfür üfür deniz... Of, sahiden görüntü müthiş!.. Gitarı usulca kabından çıkardım. Tam katlayıp kenara koyuyordum ki, gitar kabının cebinden bir kaç şarkı notası döküldü. Hımm… Havalanıp kaybolmasınlar diye, beyaz kağıtları telaşla avuçladım… Kucağıma yerleştirdim. Çevreme ürkek ürkek baktım… Yapayalnızdım… Dinlemiyor ya beni kimse… Kumsalın ıssız, sakin bir köşedeydim. Birdenbire cahil cesaretim ruhumu ele geçirdi. Sanki kırk yıllık gitarcıymışım gibi, burnum havada, bilgiç bilgiç sayfaları gözden geçirdim. Üç notayla çalınan bir şarkı ilgimi çekti. Sadece “Am… Dm… G… “ ile çalınabiliyor. Hey!.. Bunların yerlerini biliyordum ya işte... Tamam, dedim. Ne olacak ki? Denerim. Peki ritm nasıl olacak? Du bakalım… Sadece notalara basıp, ritimsiz, gitarın tellerine yukarıdan aşağıya vurmaya başladım. Allahım, ne hoş şarkı... “Kırıklarını aldırdım kalbimin… Zırhımı çıkarttım astım portmantoyaaa….” Çok güzel… Devam ettim... “Gönülçelen… Gönülçeleeen… Aynı anda utanmadaaan… Hem kırıcı… Hem kırılgaaan… Yordun beni gönülçeleeeen…” Ne hoş yaa… Bayıldım. Şarkıyı baştan aldım… Sadece notalara basıyor ve gitarın tellerine yukarıdan aşağıya vurmaya devam ediyordum ki… İyice cesaretlendim. Ritimli çalmayı denemeye karar verdim. Heyy!.. Oluyor mu ne? “Evet dedi ben de seni aldattım. Bir kez de değil üstelik… Çünkü beni çok kanattın… Çok sevdiğim bir yalandıııın… Gönülçelen… Gönülçeleeeennn… Aynı anda utanmadaaaan… Hem kırıcı hem kırılgaaaan… Yordun beni gönülçeleeennn!” Ben… Ben var ya… İnanamıyorum… Galiba gitarla bir şarkı daha çalabilmeyi becerdim. “Kırıklarımı aldırdım kalbimin… Zırhımı çıkarttım astım portmantoyaaa…” Ve ben… Ve gitar… Ve gönülçelen… Ve hafif hafif esen ılık rüzgâr… Ve karşımda uçsuz bucaksız deniz... Of!... Becerdim ya… Bahtiyardım!.. Sonra bir coştum ben tamam mı? Uçtum... Uçtum... Hiç bir sanatı beceremem ama... Bak işte söylemeyi unutmuşum... Becerebildiğim bir sanat dalı var... Abartma sanatında üzerime kimse tanımam... Ben... Bağıra bağıra... Gitarın tellerine vura vura... Gönülçelen’i.. Ardı ardına tam beş kez çalıp, söyledim. Valla ne yalan söyleyeyim...Teoman benim vaziyetimi gorse… Biliyorum.. Dudakları uçuklar, bu benim şarkım mı, yok artık, derdi yani… Kesinlikle emindim. Hiç dert etmedim. Şarkıyı tekrar tekrar gitarla çalıp, efkârlı efkârlı söylemeye devam ettim. Şarkıyı en son söyleyip bitirdiğimde, alkış ve "Bravooo!" sesleri geldi. Ürperdim. Korka korka dönüp seslerin geldiği yöne baktım. On muzip muzip gülen göz bana bakıyordu. Yürüyüşe çıkmış bir grup yaşlı çiftti. Ne yalan söyleyeyim… Feci halde utandım… Utanınca yaptığımı gene yaptım. Şapkamı yüzüme örttüm. Sonra... Zırhımı çıkartıp astım portmantoya... Veee... Kendime güldüm. Ne yapsaydım yani? Tamam... Biliyorum... Komikti vaziyetim! Hımm.. Ah, benim cahil cesaretim:)