20 Şubat 2018 Salı

Yufka İle Maceram

Bizim ofisten çıkınca,  martıları seyrede seyrede  sahil boyunca yürürseniz, yolun nihayetinde  tüm heybetiyle şahane bir çınar ağacına denk gelirsiniz. Kendisi o kadar yaşlıdır ki... Nolur  elinizi gövdesine  dayayıp,  saygıyla bir merhaba deyiveriniz. 

Soonraa... Adeta küsmüş gibi sırtınızı denize dönüverin... Marş marş... Yaşlı çınarın yanından arnavut kaldırımlı patika yokuşu bir solukta tırmanıverin. Yolun bitiminde, ünlem işaretinin sonundaki nokta gibi minicik bir yufkacı dükkanı sizi karşılayıverecek. Sakın beklemeyin olur mu? Kapıyı açıp hoop diye içeriye dalıverin.  İlkin sevimli bir çıngırak sesi işitilecek. Ardından en güleç yufkacı edasıyla Filiz abla başını mutfak kapısından dışarı uzatıverecek.  "Hoşgeldiiiin." 

Bu akşam iş çıkışı yufka almak istedim. Dükkana girdiğimde, o sevimli çıngırak sesini işittim işitmesine lakin Filiz ablayı göremedim. Bir süre bekledim. Baktım çıt çıkmıyor. Mutfağın kapısını tıktıklamaya karar verdim. Kimse, bana mısın, demeyince, kapının kolunu tutup açtım. Aaa! Gözlerime inanamadım. Küçücük yufka dükkanının arkasındaki mutfak koooskocamandı. İçerdeki insanlar  arı gibi çalışmaktaydı. Filiz abla yanıma geldi. Ağzım açık şaşkın şakın baktığımı görünce, gamzelerini yaya yaya gülümsedi. Sen gelip yufka alıp çıkıyorsun. Galiba mutfakta neler olup bitiyor hiç bilmiyorsun, dedi.


Allahım yarabbim... Ben var ya cahilin önde gideniyim. Mesela her daim börek yaptığım yufkanın ne işlemlerden geçtiğini hiç bilmiyordum. Önce hamur yapılıp yoğuruluyor. Sonra tek tek yufkalar açılıyor. İtiraf etmeliyim ki işte bu kadarını biliyordum. Meğer devamı varmış. Meğer açılan yufkalar  saç ocakta pişiriliyor, sonra suda ıslatılıyor, sonra kuruması bekleniyor, en sonunda paketlenip, tezgaha çıkarılıyormuş. Heeyy! Yufka yapmak ne meşakkatli işmiş.



Marketlerden alış veriş yapa yapa önüme gelen nimetlerin zahmetini unutmuşum. İşte buyrun... Bu yaşıma kadar böreğe denk gelince hapur hupur yemişim. Yufkanın nasıl yapıldığını hiç merak etmemişim. Ne acayibim!  Gugıllayınca öğrendim. Birleşmiş Milletler Bilim Ve Kültür Örgütü (UNESCO),  Somut Olmayan Kültür Mirası Listesi'ne yufka ve lavaşı da eklemiş. Ne güzel haber... Sevindim. Bu akşam tava böreği pişirdim. Yufkanın nasıl yapıldığını öğrendim ya,  böreği yerken her lokmayı hımlaya humlaya lezzetine vara vara yedim bitirdim. Du bi...   Çevremdeki esnafları  daha fazla desteklemeliyim.




19 Şubat 2018 Pazartesi

Coco Ve Büyükannemin Unuttuğum Duası


Miguel'in büyük büyük dedesi,  müzikle uğraşmak için minik kızı Coco ve karısını terk edip gittiği için, ailede artık müziğin esamesi duyulsun istenmez.  Kocası giden acılı eş ayakkabı yapımına başlar. Ve üç nesil boyu, kimsenin itirazı olmadan ayakkabıcılık işine devam ederler. Ta ki, Miquel büyük büyük babası gibi gitar çalıp, şarkı söylemek isteyene kadar... Terk edilme korkusu da, nesilden nesile aktarıldığı için,  ailesi  Miquel'in bu hayaline  şiddetle karşı çıkar. 

O gün ölülerin canlılar dünyasını ziyaret ettiklerine inandıkları bir kandil günüdür. İnsanlar ölmüş yakınlarının fotoğraflarını, çiçekleri ve sevdiği eşyaları sunağa bırakmaya başlarlar. 


O gün ölüler dünyasında ise ayrı bir heyecan vardır. Ölüler, yaşayan yakınlarının yakınına gitmeye çok heveslidirler. Bir ölünün, canlılar dünyasına geçebilmesi için unutulmamış olması gerekmektedir. Vize işleminde, canlılar dünyasında kendisine ait iz bulunmayan ölüye izin verilmemektedir. Hararetle tavsiye edeceğim bu animasyon filmin tamamını anlatmak niyetinde değilim. Nasılsa merak edenler seyredecektir. 


Niye anlattım biliyor musunuz? Bu film, büyükannemin anlam veremediğim duasını anlamama neden oldu. Büyükannem dua ederken, önce ailemizden ahirete göçenlere, sonra uzaktan yakından tanıdığımız tüm insanların ahirete göçenlerine dua ederdi. Buraya kadar tamamdı. Lakin en son, isimleri unutulmuş, nesilleri tükenmiş, bana dua eden kimse yok mu diyenleri de duasına eklerdi. Tuhaf gelirdi.

Dua etmeyi severim. Düşündüm de, büyükannemin bu duasını tamamen unutmuşum. Filmi seyredince aklıma geldi. Film bitti. Dua ettim. İsimleri unutulmuş, nesilleri tükenmiş, bana dua eden kimse yok mu, diyenlerin hepsine dua gönderdim.  Sevindiklerini hissettim.  Unutulmadıklarına dair bir iz bıraktığımı hayal ettim. Ben de sevindim. 




17 Şubat 2018 Cumartesi

yolüstü eziyetleri

yolda karşılaşılır.. sinema'ya, tiyatro'ya, randevu'ya, bir yerlere gecikilmiştir.. ama olsun.. ille de ayaküstü şu diyaloglar yapılır: "n'aber", "iyidir.. senden n'aaber", "nasıl gidiyo..", sen hâlâ orda mısın.. "yo.. artık ben buradayım", "bir ara, beni bir ara ya" olur.. numaramı vereyim", "yoo, verme.. ben bulurum".. nerden bulucan.. nasıl bulucan.. işte adam karşında ne konuşacaksan, konuşsana ya.. yok olmaz.. ille de yapılacak bu yol üstü eziyetleri



yolda karşılaşılır.. bir türlü mevzu çıkmaz.. tıkanıp kalınır, yol ortasında.. birinin "haydi eyvallah" diyesi beklenir.. o biri "haydi eyvallah"ı demez.. "vaay be, demek öyle ha", "ya", "allah, allah", "cık,cık", "ee", "hadi ya" gibi manasız, anlamsız, can sıkıntısı, geyik efektler salgılanır, gözler orada burada gezinirken.. biri, "işim var.. eyvallah" dese, ötekinin nazarında kıç tempra olacak, denmez, denilemez, bu nedenle de bu eziyet hep sürer



yolda karşılaşılır.. birikmiş kesişmeler mevcuttur.. karşılıklı hoşlantılar tedavülde rezerve.. ancak birinin ilk adım atması olmamıştır.. ve fakat bir o, ilk adımı hiç atmaz.. kaz gibi geçersiniz birbirinizin önünden ve ömründen.. "velhasılı pır pır ederken yüreği, ellerim bak boş kaldı" olur.. bir güzel ukte, bir güzel başka tesadüfe kalır.. hayırlısı


metinler / metin üstündağ / denemeyenler
fotoğraflar / rocky

12 Şubat 2018 Pazartesi

Ve Yoga Ve Kesik Baş


Eski pilates  hocamın, son aylarda yoga yaptırdığını duyunca çok sevindim. Durur muyum?  Hemen kayıt oldum. Artık  bir buçuk saatten haftada iki  akşam  yoga yapıyorum.  Ohh! Çok memnunum. Aramızda kalsın, sanırım gün be gün uzuyorum.

Bu akşam işten erken çıktım. Marş marş spor salonuna gittim. Salonunun kafesinin en mutena köşesine kuruldum. Çantamdaki kitabı usulca çıkardım. Okumaya başladım. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Kesik Baş (Polisiye Roman) adlı eseri. Bu kitabı uzun zamandır arıyordum. Taaa Hatay'daki bir sahafta buldum. Kargoyla gönderdiler. Bugün elime geldi. Hazır yogaya daha zaman var dedim, hem kahvemi hüpletip hem kitabı okumaya karar verdim. Kitabın basım tarihi 1963...  Lakin dili nasıl taze, nasıl merak uyandırıcı, nasıl matrak anlatamam... Bayıldım.  Allahım yarabbim... Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın anlatımını çok özlemişim:)


Ve Çay Ve Çiçek Ve Şiir

Severek içtiğim bu çiçek aromalı  çayı seviyorum.  Acaba içinde hangi çiçekler var diye merak ettim.  Turunç ve portakal kabukları olduğuna eminim. Peki bu mavi olanlar ne? Muhteviyatına baktım.  Cornflowers yazıyor. Nedir ki cornflowers! Aaa! Peygamber çiçeğiymiş. Ne hoş!



Nasıl olur peygamber çiçeği peki? Hemen gugılladım. İşte bu! Ne şahane değil mi? Aklıma Sezai Karakoç'un Ve Mona Roza'sı geldi... "Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara/ Sana doğru uzanan ellerimi" der ya hani...  Kimbilir bu şiiri kaç kez okudum. Acaba daha önce  niye merak etmedim peygamber çiçeğini?


Ayrıca mavi kantaron da deniyormuş bu çiçeğe...  Sonraaa... Aaa! Telefon çaldı. Gitmeliyim. Çay molam bitti:)


8 Şubat 2018 Perşembe

Hal Beyanı...




Bize neler neler öğrettiler sevdalar üstüne 
Aldatıldık aldatıldık sevda böyle değil 
Ne masallar ninniler söylediler dünya üstüne 

Aldatıldık aldatıldık dünya böyle değil 
Ufalana ufalana kaç kuşak 

Eridik bu yollarda 
Kimimiz yerle yeksan 

Kimimiz zorla ayakta 
Kolu kanadı kırık kuşlar gibiyiz 

Ayrı diyarlarda 
Bize saadet nasip şimdi 

Uçuk rüyalarda 


Sezen Aksu/Aldatıldık

VİDEO

7 Şubat 2018 Çarşamba

Memleketimde Bocuk Gecesi Festivali


Edirne'nin Keşan ilçesine bağlı Çamlıca köyü sakinleri her yıl 6 Ocak'ta Bocuk Gecesi Festival'i düzenliyorlarmış. Söylendiğine göre Ortaçağ'dan kalma bir gelenekmiş. Kışın en soğuk gününde, beyaz giysi giyen, Bocuk adlı kötü ruhun  ev ev dolaştığına inanılırmış. O gece kabak yemeyenler, o yıl  kötü ruhun zulmünden kurtulamazmış.

Malum kış mevsiminin bereketi kıt, eğlencesi az. Yüzlerini boyayan, beyaz çarşaflara bürünen insanların eğlenerek ortalarda dolaştığı, kabak tatlılarının ve akıtmaların pişirilip yendiği  festival nedeniyle, merak edip çevre şehirlerden gelenler sayesinde belli ki köy bereketleniyor, insanlar eğleniyor, Ne güzel! Bünyem itibariyle bu tip hikayelere bayılırım. Ayrıca  saftoriğin teki olduğum için böyle anlatılanlara şıp diye inanırım. 

Tam benlik bir festival. Kısmetse seneye oradayım.
 





4 Şubat 2018 Pazar

Tüfek İcad Edildi Mertlik Bozuldu.


Yıllardır Köroğlu Destanı'nı okumak istiyorum. Hatta farklı yazarların derlemelerini edindim. Lakin okuyamadım. Az önce kitapları düzenlerken elime geldiler. Aniden elinde sazıyla Köroğlu renksiz bir at üstünde önümde belirmesin mi? Köroğlu, atımın rengini söyle, dedi. Kııır, dedim. Kır at ya... Kırat ne renk olur peki,dedi. Cevap veremedim. Kızıl mıydı acaba? Emin değildim. Kırlaşmış kelimesinden yola çıksam... Siyah beyaz at mıydı ki? Karar veremedim.  At, önümde  iki ayaklarını havaya kaldırdı. Nasıl denirdi?  Hah tamam buldum, şahlandı. Köroğlu, önce atımın rengini öğren, sonra gel, dedi. Şaşırdım kaldım. O nedenle, ilk iş at renklerini, cinslerini, yürüyüş şekillerini öğrenmeye karar verdim. 21. yüzyıldayız, ışınlanmaya ramak kaldı, 16. yüzyılın halk kahramanı Köroğlu ve Kıratı'yla alıp veremediğin ne, diyebilirsiniz. Ne bileyim? Biz kitapları seçmeyiz ki, kitaplar bizi seçer. Demin Köroğlu durduk yerde elime geldi.

Az önce araştırdım. Rengi bembeyazsa beyaz at, kahverengiyse doru at, simsiyah olana yağız at, vücudunu örten kılları beyaz, yelesinde, bacak uçlarında, kuyruğunda siyah veya kahverengi tüyler bulunan atlara kır at denirmiş. Acaba  Köroğlu Destanı'nı elime alsam, artık kendini okutur mu ki?

“Hey kardeşler, hey dostlar, yolda belde, tavlada  tarlada, kırda ovada durup  da bizi dinleyenler, okuyanlar, dünyanın kaç bucak olduğunu soranlar, bilenler, hey yedi iklim dört bucağı gezenler, size bir destanımız var. İnsanoğlu şu dünyada neyi arar, arasa arasa dostluğu, kardeşliği arar, sözü çok uzatmak neye yarar… Biz başlayalım  Köroğlu’nun hikayelerini anlatmaya birer birer. Gidelim eski, uzak yıllara, Köroğlu’nun  başından geçenleri söyleyelim. Söyleyelim de   dinleyenlerimizin, okuyanlarımızın  damakları tatlı, gönülleri hoş olsun, mert yakaları namert eline geçmesin. Bir de burada bizden önce gelmiş geçmiş bir hoş sada olmuş, Köroğlu hikayeleri anlatan  ustalarımıza canı gönülden  bir selam uçuralım. Ruhları şadımanlık etsin” (yaşar kemal - üç anadolu efsanesi)



1 Şubat 2018 Perşembe

Bu Gece Yüreğim Elimde


Ukulele bir Hawai çalgısı. Hawai dilinde zıplayan pire anlamına geliyor. Israel Kamakawiwo'nun  ukuleleyle çalıp söylediği, somewhere over the rainbow tadında neşeli şarkılar  yerine,  nasıl  denir,  bööyle damardan gamlı  şarkılar  çalıp  söylemek istiyorum. İşte buyrunuz, bu akşam ukulelemle  sözlerini Yusuf Hayaloğlu'nun yazmış olduğu bir Ahmet Kaya şarkısını çalışıyorum. 

dm                                         gm                  a                                                               gm        dm
Bir ince pusudayım, yolumun üstü engerek, Bir garip akşamdayım, sırtımı gözler tüfek
                                       gm               a                                              gm                  dm 
Ben senin sokağına ulaşamam dardayım, O masum gözlerine bakamam firardayım.

Biraz daha ilerletince, ses kayıtı alıp hayal kahvem'e eklesem mi acaba diye düşünüyorum. 

Sipariş ettiğim kitaplarım geldi. Aslında bu kitapları neden aldığımı yazmak niyetindeydim. Yok... Bu gece yüreğim elimde... Ukuleleyle bu  şarkıyı  çalıp söyleyeceğim. 

                     

31 Ocak 2018 Çarşamba

Karikatür Betimleme 2-


Dün gece Şenol Bezci'nin karikatürünü betimleyip, görmeyen arkadaşlarıma mesaj atmış, anlaşılır olup olmadığını sormuştum. Sabah Mahmut'tan mesaj geldi. "Fiziksel durumlarını daha çok betimleyebilirsin. Mesela telaşlılar mı?" dedi. Arkadaşlarım yanımdayken betimlemenin daha kolay olduğunu anladım. Çünkü, bana sordukları sorulara göre anlatabiliyorum. Olsun, vazgeçmek yok.  Hemen  Mahmut'un direktifleri doğrultusunda betimlememe ilaveler yaptım.

"Bu karede, insanlar sağa sola yürüyorlar. Kiminin  başı eğik, kimi sırtını kamburlaştırmış. Hiç birinin yüzü gülmüyor. Mutsuz görünüyorlar. Tepkisizler. Telaşsızlar. Her birinin ya elinde ya boynunda denizde boğulmamak için  kullanılan can simitleri var. "

Mahmut'la sıkı bir mesajlaşmadan sonra, Şenol Bezci'nin yukarıdaki karikatürünün betimlemesini son duruma getirdik:

" Bu karikatürde konuşma baloncuğu yok. Sözsüz bir karikatür. A 4 büyüklüğünde bir zemin üzerinde farklı yönlere dönük insanlar var. Ayakları adım pozisyonunda, yüzlerinde dalgın bir ifade, kafalar öne eğik, kiminin elinde, kiminin boynunda can simitleri var."

Mahmut'a, görmeyen birine bir karikatürü betimlerken neye ihticım olduğunu sordum. 

"Göz ne görüyorsa, yorum ya da duygu katmadan anlatmak yeterli." dedi. "Baktığın gibi anlatırsan sanatsal betimleme, gördüğün gibi anlatırsan yalnızca betimleme olur. Ve sanatsal betimlemede mutlaka ama mutlaka kişisel izlenimlerin bulunduğu yorum vardır. O da ister istemez sinestezi mekanizmasını çoğu zaman olumsuz yönde etkiler" deyince, gene sineztezinin karşıma çıktığını anladım. Dedi ki Mahmut:

"O zaman sinestezi ile ilgili küçük bir tanım yapayım. Duyu organlarının işlevini duyudan algıya geçerken değiştirmek. Mesela kulakla görmek." 


(Nefise'nin kocası, Burak'ın babası.
Arkadaşım. Akıl hocam.
Boğaziçi Üniversitesi'nde Psikoloji okudu. 
Devlet Hastanesi'nde çalışıyor.
Deli Filozof
Çılgın öğretmen.
Beyaz baston eğitiminden tutun da, bilgisayar, kişisel gelişim, hukuk, psikoloji,
yabancı dil ve akla gelecek her konuda eğitim veriyor.)


Karikatür Betimlemeye Giriş



1- Görme engelli arkadaşlarıma sinemada film betimleme yaptığım gibi,  bazan bir arada olduğumuzda karikatür de betimliyorum. Bu kez yanımda değillerdi. Az önce Şenol Bezci'nin yukarıdaki karikatürünü  betimleyip, Pınar'a, Esra'ya, Bahar'a ve Mahmut'a  vatsaptan gönderdim. Yazdıklarımdan, karikatürün anlaşılır olup olmadığını sordum. Karikatür betimlemem şöyleydi:

"Bu karede, insanlar sağa sola yürüyorlar. Belli ki hayat gailesi içinde ömürlerini geçiriyorlar. Hiç birinin yüzü gülmüyor. Mutsuz görünüyorlar. Her birinin ya elinde ya boynunda denizde boğulmamak için  kullanılan can kurtaran simitleri var.  Can simitleriyle dolaşıyorlar."

Saat gece yarısını geçmişti. İlk yanıt Pınar'dan geldi:

"Ben Antalya'da Görme Engelliler Satranç Turnuvası'ndayım. Betimlediğin karikatürü anlayabildim. Lakin yanımda gören arkadaşlar var. Onlar görmeden bir şey  anlamıyorlar. Bana karikatürü gönderir misin? Görsünler de anlasınlar:) " diye  gülerek sesli  mesaj gönderdi. 

Çok sevindim. Hemen bu kara mizah tadındaki karikatürü Pınar'a gönderdim. Diğer yorum mesajlar da gelsin. Karikatür betimlemeye ara ara devam edeceğim. 

28 Ocak 2018 Pazar

Bale ve Övünme ve Nasıl Denirdi?


Ömrümde baleyi sahnede  hiç seyretmemiş biri olarak, ilk kez Bolşoy'da bale seyretmek kesinlikle feleğin koca bir kıyağı bana.  Çok tekkür ederim.

Aklı Kill Bill'le çalışan bencileyin birinin fikri baleye işlemezdi elbette... Lakin bakmayın, son zamanlarda baleyle ilgilendikçe döğüş sporlarının baleyle benzerliğini çakmış vaziyetteyim. Yoksa "kelebek gibi uçarım arı gibi sokarım"demezdi Mehmet Ali  Clay herhalde...
Benim baleyle ilgim bir telefonla başladı. Adının Bahar olduğunu, psikoloji bölümünde okuduğunu, okulda romantik müzik dersi aldığını, konu baleye gelince, her ne kadar hocası anlatmaya, hatta hareketletleri yaptırarak izah etmeye çalışsa bile kendisi gibi doğuştan körlerin betimlemeyle bale seyredip seyremeyeceklerini merak ettiğini, Esra'nın benden bahsettiğini, Esra'nın benimle nasıl sinemaya gittiğini, benim filmleri betimlediğimi, belki bale betimleme konusunda kendisine yardım edebileceğimi,  iknası leziz  tatlı mı tatlı bir ses tınısıyla bir çırpıda anlatınca, cahil cesaretiyle, aaaa olurrr, yaparız birlikte, deyivermiştim. Balenin besinden anlamam demek hiç aklıma gelmemişti.

Neler yaptık Bahar'la? Buluştuk önce... Sanırım anlatmıştım Hayal Kahvem'de. Dahasını da... Du bakalım...  Anlatırım bir ara.

Valla hemen yazmadan edemedim. Ben az önce Moskova'da, dünyanın en meşhur tiyatro salonu olan Bolşoy'da, ucuz olsun diye dördüncü kattaki balkonun yan koltuğunda (kalan üç biletten biriydi ayrıca:), Puşkin'in yazdığı, Çaykovski'nin müziklediği ünlü Onegin balesini seyrettim.

Havamı atarım arkadaşım. Ne yapayım yani? Baleyi ilk kez sahnede seyrettim. Evet. Kabul ediyorum. Şu anda gösteriş yapıyorum, övünme gibi yersiz davranışta bulunuyorum. Ne denirdi buna bizim dilde? Aaaa! Çok acayipmiş. Sonradan görme!

27 Ocak 2018 Cumartesi

Yalanım Yok, Hayalim Çok


Erhan abi, sigarasından derin bir nefes çekti, dumanını hohlaya hohlaya havaya savurunca, Zagor maceralarındaki kızılderililerin dumanla haberleşmesi gibi irili ufaklı halkacıklar rüzgarın ritmiyle uçuşuverdi. Tabağında duran bardağı ince belinden kavradım. Çayımı hüpletirken, son yıllarda pala bıyığıyla sakalı iyiden iyiye aklaşan Erhan abinin gözlerinin içine merakla baktım. Eee, sonra ne oldu abi, diye sordum. O zamanlar küçük şehirlerde kız arkadaşımla bir otele gidip kalamazdım, diye kaldığı yerden devam etti. Hele Anadolu'daki kasaba otellerinde falan hiç mümkün değildi. İyi ama bizim şantiyeler hep taşrada. Eee, İstanbul'dan kız arkadaşım geliyor. Gönül'le sonra evlendik lakin o zamanlar  bekarız. Her otelde evlilik cüzdanı soruyorlar.  Ne yapacaz?

Bıyıklarını burarak muzip muzip gülümsedi.  Kaçın kur'asıyız kızım biz. Bulmuştum bir numara elbette, diye sözlerine devam etti. Resepsiyona koltuğumun altında seccadeyle girip, önce kıblenin yönünü soruyordum. Vakit kaçmasın, hemen namazımı kılayım, sonra yengenle kalacağımız bir oda verirsin, diyordum. Resepsiyon görevlisi, abi kıble şu tarafta, isterseniz odanızın anahtarını vereyim, namazınızı odanızda kılarsınız, diyordu. Evlilik cüzdanını ya sormayı unuturlar ya da  böyle dini bütün insanlarda sahtekarlık olmaz diye düşünüyorlardı. Gönül'le arada yad ederiz o günleri... Hey gidi gençlik, deriz. Ne muhteşem günlerdi.

Moskova'da bir kurumsal müşterimin şantiyesindeydim. Erhan abi'yi yıllardır tanırım. Tatlı ve muzur bir abimizdir. Anılarını defalarca, ama her seferinde ilk kez duyuyormuşum gibi dinlemişimdir. Hele Gönül ablayla yaptıkları kaçamaklarla ilgili muhabbetine hiç doyamam.

Diyeceğim odur ki; bir ay önce bir müşterim Moskova'nın kuzeyinde  şantiye kurunca, mühendislik sigortalarının risk değerlendirmesini yapmak amacıyla şantiyeye gitmiş, ertesi gün dönmüştüm. Moskova'yı gezme fırsatı bulamamıştım. Cuma günü şantiyede makine kazası olduğu ve iki işçinin yaralandığı haber verilince ilk uçağa bilet aldım. Hemen valizime bir kaç eşya attım. Tam evden çıkarken, hayal kahvem'deki hayalim aklıma geldi. Yooo, dedim. Yok artık. Nasıl yani?

Biliyorum inanmayacaksınız bana. Lakin yalanım yok hayalim çok. Vallahi ben bugün Puşkin Müzesi'nde Vincent Van Gogh'un Hapishane Avlusu tablosundaki mahkumları ve o kasvetli dünyanın içinden göğe doğru yükselen iki beyaz kelebeği gördüm.

Not- Yazıyı hızlı hızlı telefonumdan yazdım. Memlekete dönünce güzelleştirip servise sunacağım. Şimdilik durum böyleyken böyle diye haber edeyim dedim.  Soranlara gurbetten mahsus selam ederim.




26 Ocak 2018 Cuma

Anlatınca İnanmayacak Kimse. Gene Yol Göründü Gurbete:)


Hayal Et Olur Elbet:)



Müşterim, yarın Bodrum'a gideceğim, Beyoğlu'ndaki tarihi evin restorasyonu bitti, sigorta poliçesini düzenlemeden önce gelip görmem gerekiyor demiştiniz, mümkünse bugün gelebilir misiniz, diye telefonda sorunca, kendimi tutamadım,  heyyy, yaşasın, diye bağırdım. Hayırdır, niye bu kadar sevindiniz, dedi. Yalan söyleyecek halim yok, Loving Vincent'ı seyretmek istiyordum. İstanbul'da bir kaç sinemada oynatılıyor. İstanbul'a gelmem için nedenim oldunuz. Teşekkür ederim, dedim. Güldü. Ben de sigorta  işi çıktı diye sevindiniz sandım, dedi. Az kalsın, bir taşla iki kuş vuracağım, diyecektim ki, vazgeçtim. İlla atalar söyledi diye, her söylediklerini beğenecek değilim. Misal, bu atasözünü hiç  sevmem. Dilimin ucuna gelen sözü arkaya ittim, hem evinizin sigortası,  hem film için sevindim dedim.

Çok şükür hayalim gene tuttu... Bugün İstanbul'a gittim. Müşterim tarihi bir evi, restore ederek İstanbul'a kazandırdı. Kendisine minnettarım. Evin fotoğraflarını çektim, yangın sistemini inceledim. Bilgileri çalıştığım sigorta şirketine ilettim. Sonraa... Uçarak Loving Vincent'i seyretmeye gittim. Gene başım döndü. Gene renklerden büyülendim. 37 yıllık ömrünün son on yılında, binin üzerinde resim yapan sanatçının tablolarının orijinallerinden bazılarını  Amsterdam'daki Van Gogh müzesinde  görmüştüm. Lakin Moskova'daki Puşkin Müzesi'nde Van Gogh'un çok bilinmeyen bir tablosu var. İşte hayal kahvem'e yazıyorum, Puşkin Müzesi'ne gidip, Hapishane Avlusu'nu görmeyi gerçekten çok istiyorum. Tanrım, lütfen  gerçek olsun hayalim:)

Vincent Van Gogh - Hapishane Avlusu- 1890 Puskin Müzesi


"Van Gogh'un en müstesna tablolarından birinin adı. Moskova'da Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi'nde karşımdaydı. Hayret içinde seyrettim. Hüzünle. Acıyla. Huşuyla. Önünden ayrılamadım. Şaşmış, şaşakalmıştım. Van Gogh'un hapisane deneyimi yoktur. Fakat bir duygu bu kadar mı yaşanmışcasına anlatılır, bu kadar mı içten, bu kadar mı sahici?

Esaret. Özgürlük duygusunun yitimi. Dört duvarla yolları kesilen adamların içine düştüğü o fasid daire. Bir türlü içinde çıkılamayan o lanet olası kısır döngü. İnsanı kuşatan çember. Nefesini daraltan paranga. Hapisane avlusu. Duvarlarla yolu biçilen, süngerlerle beyni içilen otuz yedi adam. Ve o kasvetli dünyanın içinden göğe yükselen iki beyaz kelebek. "

Dücane Cündioğlu

23 Ocak 2018 Salı

İnsanın Kullandığı İlk Alet De Başka Bir İnsandı.


Hakan Günday'ın, okuduğumda  beni silkeleyen, gerçeklerle yüz yüze getiren,  çarpan,  boğazımı düğümleyen, sert yumruk tadındaki romanlarından asla vazgeçmedim. Kinyas ve Kayra, Ziyan, Piç, Zargana, Azil, Malafa, Daha... Yazdığı kitapları pürdikkat okudum. Her defasında beni konforlu dünyamdan çekip çıkarmayı, rahatsız etmeyi tüm maharetiyle başardı. Kitaplarını okuduğumda, bazan oturduğum yerde ürkek bir serçe gibi titretti. Bazan başıma bir balyoz yemiş gibi allak bullak  etti. Hakan Günday'ın kitaplarını acı çekmekten hoşlanan biri olduğum için okumuyorum  elbette.... 

Daha, sanıyorum 2013 yılında yayımlanmıştı. Yasa dışı insan ticareti yani yasa dışı yollardan yurt dışına kaçmaya çalışan  göçmenlerin hikayelerini günümüzdeki kadar yoğun işitmiyordum. Arada televizyon ekranında, Kuşadası'nda yasa dışı yollardan yurt dışına kaçmaya çalışan toplam 36 kaçak göçmen sahil güvenlik ekiplerinin düzenlediği iki ayrı operasyonla yakalandı, deniyordu misal... Göçmenler gösteriliyordu... Öylece bakıyordum... Sıcacık evimde, karnım tok, sırtım pek seyrediyordum insanların hallerini... Kimdi bu insanlar? Memleketlerinden buralara getiren sebepler neydi? Kuşadası'na kadar nasıl ulaşabilmişlerdi? Neler yaşamışlardı? Bu insanları kaçıran insanlar kimlerdi? Neden insan ticareti yapıyorlardı? Haber esnasında zihnimde muhtelif sorular uçuşuyordu elbette, lakin sonra hooop bambaşka bir mecraya mesela bir spor müsabakasıyla ilgili habere akıyordu ekran... O göçmenlerle ilgili haberler sanki gerçek değildi. Başkalarının başına gelen trajideleri bir kurgu gibi seyrediyordum besbelli.

İşte o tarihlerde Daha'yı okuduğumda resmen vurgun yemiş gibi olmuştum. Hakan Günday, göçmenlere çektirilen bütün zulümleri  Daha'da romanlaştırmıştı sanki... Kitap hakkında fazla yazıp, romanı okumayanlar için nezaketsizlik etmek istemiyorum. Roman uykumdan uyandırmıştı beni. Rahatsız etmişti. İçine doğduğum coğrafyayı, ailemi, cinsiyetimi, adımı ben seçmemiştim. Savaşta lime lime edilmiş şehrinden kaçan o göçmenlerden biri ben olabilirdim. Yeni bir hayat kurmak için hayatımı feda etmeyi göze alabilecek kadar  çaresiz kalmayı, ancak has bir  edebiyat veya sanat eseri insana hissettirebilir. İnsan kaçakçılığı yapan katil bir babanın oğlu olmayı da...   Çaresizlik ne feci bir şeydi!  Aslında iyiyken  kötü olmak ne  kadar kolaydı... Ya da tam tersi. O şartlarda gene aynı ben olabilir miydim? 

Kitap, harbiden göçmenlerle ilgili okumalar yapmama, sempozyumlara katılmama, yazmama, düşünmeme, iyilik-kötülük kavramlarına kafa yormama sebep olmuştu.  Daha,  beni "daha" duyarlı olmaya yönlendirmişti.

Daha'nın  filme çekildiğini duymuştum. Üstelik Hakan Günday kendisi filme uyarlamış. Şahane bir haberdi bu. Şimdi Daha şehrime gelmiş.  Bazı filmler bir kaç salonda aynı anda oynatılırken, Daha, şehrimdeki sadece tek sinemada, sadece tek salonda, sadece günde iki seans oynatılıyor. Heyyy!  Kaçırmamalıyım. 

not- başlık hakan günday dan