31 Aralık 2018 Pazartesi

Mutlu Yıllar...


"Ne zaman otursam gecenin başına… Ne zaman müziğin... Göçüyorum boş kağıdın sessizliğine… Kalbim, kapatılmış kireç kuyusu akıyor kendine… Bakıyorum gençliğim geçiyor uzaktan... Dudaklarında bir ıslık, kitapların on lira olduğu zamanlardan… Anayurdum gece, kalbimi yazdım mürekkebinle... Hani erken inerdi karanlık, hani yağmur yağardı inceden... Hani okuldan, işten dönerken, ışıklar yanardı evlerde... Hani ay herkese gülümserken, mevsimler kimseyi dinlemezken... Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken… Hani hepimiz arkadaşken, hani oyunlar tükenmemişken... Henüz kimse bize ihanet etmemiş, biz kimseyi aldatmamışken… Hani şarkılar bizi bu kadar incitmezken... Hani körkütük sarhoşken gençliğimizden... Daha biz kimseye küsmemiş, daha kimse ölmemişken… Eskidendi, çok eskiden. Şimdi ay usul, yıldızlar eski. Hatıralar gökyüzü gibi gitmiyor üstümüzden. Geçen geçti. Geceyi söndür kalbim… Geceler de gençlik gibi eskidendi. Şimdi uykusuzluk vakti… Biterken bir yılın son günleri.. Biliyoruz takvimler belirlemez değişimin mevsimlerini.. Gençlik ikindilerini, kargınmış bir çocuktuk büyüdüğümüzden beri. 

Bir yıl daha bitiyor. Düşlerim, tasarılarım, yarım kalmış onca şey… Her yıl biraz daha kısalıyor öncekinden. Bana mı öyle geliyor yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman insan yaşlanırken? Kırdım mı, incittim mi birilerini? Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler? Kendimi yineledim mi yazdıklarımda? Yeniden düşünmeliyim. Dostluklarımı, ilişkilerimi… Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı? Yitirdim mi yoksa masumiyetimi? Borçlarımı ödedim mi? Doğru seçtim mi soruların fiillerini? Tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış, giysilerim ütülü, odam düzenli mi? Ödünç aldığım kitapları geri verdim mi? Geri verdim mi aldıklarımı? Aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları… Kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi? Yokladım mı duygularımı? Hala sevebiliyor muyum insanları? Ovmalı gümüşlerimi, bakırlarımı… Cila geçmeli ahşaplarıma… Ovmalı umutları.. Saklı tutmalı gelecek inancını, yarınları… Eksik etmemeli ağzımızdan hançer kıvamındaki karamizah tadını… Şimdi oturup uzun bir hasretlik mektubu yazmalıyım… Sonra köşe başından bir demet çiçek alıp öyle başlamalıyım akşama… Ama nedense her şeyin tadı dağılıyor ağzımda.. Bir sap çiçek mi taşısam yoksa ağzımın kıyısında? Aydınlık rengi vursun diye gözlerimdeki buluta… Biz gündüz sürgünleri! Yazmakla tamamladık mı kendimizi? Yazmakla tanımladık mı? Kalemlerimizin uçları yine de nar çiçeği.

Birgün hayatımı yazacağım... Herkes kağıt üstüne yazılanları benim hayatım sanacak. Ben de hayatımı saklamış olacağım böylelikle. Saklanmanın en iyi yolu fazla görünmektir, biliyor musun? Herkes seni gördüğünü sanır, sen de rahat edersin. Kasada oturan kız gibi! Herkes kasadaki kızı görür, ama kimse tanımaz. Günün birinde yazdıklarımdan bir perde çekeceğim hayatıma."

-NOT-
Aslında bambaşka bir yazı yazmaktı niyetim. Yukarda, Murathan Mungan'ın bazı şiirlerinin bazı dizelerini yanyana getirerek bir deneme yazmaya gayret ettim. Umarım birbirleriyle uyumlu ve anlamlı bir kompozisyon çıkarabilmişimdir. Faydalandığım Murathan Mungan şiirleri şunlar:

1- Gece ve Müzik
2- Eskidendi Çok Eskiden
3- Bir Yılın Son Günleri
4- Gecenin Uzun Söylevi
5- Üç Aynalı Kırk Oda


Çizim, Cennetteki Yabancılar adlı çizgi romanın karesidir. 
(2012)

29 Aralık 2018 Cumartesi

Bu Balad Hangi Balad?

Balad: Batı şiirinde efsanemsi, masalımsı, çoğu zaman acıklı, kimi zaman gülünç olayları,
 söylenti niteliğindeki eski hikâyeleri işleyen; bir nazım biçimi ve türü.


The Ballad Of Buster Scruggs'ı dün gece seyrettim. 
Coen Kardeşlerin yazıp yönettiği, western tarzında  
altı ayrı hikayeden oluşan bu filme bittim.
Hararetle tavsiye ederim.


Nanananooommm!.. Çizgi Romanlarım Geldi...


22 Aralık 2018 Cumartesi

Bu Haftanın Hülasası...

 
    
"Çalışmıyor, yemiyor, içmiyor, ha babam de babam  film seyrediyor," derseniz yeminle  günahımı alırsınız.  
Yılın son günlerindeyiz ya... İşlerim öyle yoğun ki. Feci! 
Yemek içmek deseniz... Refika'nın Mutfağı'na abone oldum. 
Neler neler, ne şahane mamalar pişirdim bir bilseniz.  Ooo... Gâni!
Hele, hazırladığım o birbirinden leziz sıcak ve soğuk kış içeceklerini hiç söylemeyeyim... 
Resmen senfoni:)
Lakin, Birhan Keskin der ya hani, "Yol uzun, güzergah zorlu, ne demeliyim?" 
Benzerini söyleyeceğim. Gece uzun, filmler zorlu, ne demeliyim:)

Tüm yeteneksizliğime rağmen, ukulele öğrenmeye devam ediyorum. 
Lakin, şu "bare basmak" var ya...  Gereğinden fazla zorladı beni. 
 "Kimler yaptı sen mi yapamayacaksın, yetenek diye bir şey yoktur, çalışmak vardır." 
gazıyla vazgeçmiyorum.
Şu "bare" eşiğini atladığımda, sanki ukulele işi çözülecekmiş gibi hayal ediyorum.

Nolur gülmeyin olur mu? Bu gördüğünüz poi toplarım:)
Ucundakiler ne derseniz, normalde poi, bir ateş dansı. 
Ateş topu çeviremeyeceğime göre,  uçlarına tül taktım. 
Topları çevirdiğimde, tüller  ateş hissi veriyor. 
playpoi diye bir youtube kanalı buldum. Harika öğretiyor.
İşte buyrun... 

Okumayı ihmal etmem mümkün değil. 
Elimde bir kitap, bir de henüz kitaplaşmamış enfes bir çalışma var. 
Okumaya devam...


Gün içinde doğaya kaçmayı beceriyorum. 
Otomobilin hızı kışın bütün güzelliğini heder etmesin diye, yürüyorum:)
Anayoldan  otomobille tepelere saptım, onbeş dakika sonra adeta  kutuplardaydım.
Bir baktım ki o ne, dağlarına kar yağmış memleketimin...
Ne şahane coğrafyada yaşıyorum. 
Hem an'ın içinde  usul usul yürüdüm. Hem  tatlı tatlı düşündüm.


20 Aralık 2018 Perşembe

"Defter" Benim, Çile Benim, Mutluluk Senin Olsun:)



Meğer 2006 yılının animesiymiş. Ne bileyim? Ben bu dizi filme yeni denk geldim.  Toplam 37 bölümmüş.  Bir başladım seyretmeye tamam mı? Zaten yirmi dakikalık bölümler... Bir kaptırdım kendimi...  Öyle böyle değil... Hali hazırda 10 bölümünü  gömdüm.  Death Note. Adı üstünde gerçekten ölüm defteri... Nanananoomm... "Bu deftere ismi yazılanlar ölecektir." Yoo...  Mümkün değil konuyu anlatmam... Dizinin  sürprizlerini yok edecek nezaketsizlik yapmam.

Şu kadarını söyleyeyim... "Yok artık!", "Hay canına!",  diye diye... Müziklerine bite bite... Her bölümün sonunda merak kışkırtıp, iştah kabartaa kabarta... Bir sonraki bölüme otomatikman seve isteye  zıplatan manyak bir dizi... Hastası oldum inanın...   Hararetle tavsiye ederim:)




not
başlık: doğrusu " dertler benim çile benim mutluluk senin olsun."
orhan gencebay şarkı sözü


15 Aralık 2018 Cumartesi

Kuzey Kalesi'nden Çizgiroman Diyarına Efkarlı Yolculuk



Kuzey Kalesi'ndeki, o konu başlığına ilk denk geldiğimde, tekrar tekrar okuduğumu hatırlıyorum. Küçük Kırgınlıkların Büyük Hüznü.... Küçük Kırgınlıkların Büyük Hüznü... Acayip etkilemiştim. Kelimelerin büyülü olduğuna  bir kez daha aklım yatmıştı. Adeta illüzyondaymışım gibi tıpış tıpış cümlelerin peşi sıra gitmiştim. Okudukça anlamıştım ki, Küçük Kırgınlıkların Büyük Hüznü, Chistophe Chaboute'nin bir çizgi roman albümünün ismiydi. Daha doğrusu Kuzey Kalesi'nin komutanı Rusenski'nin Fransızca'dan yaptığı çeviriydi.

Akabinde, Rusenski'nin  kitap hakkında yazdıklarını okuyunca, bu albümü almam şart olmuştu. Diyordu ki,  "Chaboute'nin bu albümünde hayatın içinde ufak tefek gözüken,  ya da önemsizmiş gibi geçiştirme eğiliminde olduğumuz ama kalbimizi kıran, gönlümüzü yoran, biriktikçe ruhumuzu yaralayan, yani üzerimizde sandığımızdan çok derin etkisi olan, küçük kırgınlıklarla bezenmiş fragmanlarla karşılaşıyoruz. ÇR'a uyarlanmış bir kısa film derlemesine de benzetiyorum bu albümü." Feci merak etmiştim. İyi ama çizgiroman Fransızca'ydı. Ne gam! Oldum bittim çizgilerin menzilinde dolanmayı severim. 

"Eskiden Anadolu'da depresyona "gönül yorgunluğu" derlermiş. Ne güzel bir tanım. Albümde 11 tane kısa hikaye var. Çok farklı konularda ve ortamlarda yaşadığımız burukluklara şahitlik ediyoruz. Gönül yorgunluğuna götüren ön yargılar, düşüncesizlikler, kabalıklar, sorgulamalar ve gücenikliklerimiz, bir bir karelere taşınmış. Modern yaşamın insanı makineleşmeye zorlayan, hızına ayak uydurmaya çalışırken yavaş yavaş ikinci plana atılan insani inceliklerin altı çizilmiş. Metni az ama, kolay okunan fakat uçup gitmeyen bir çalışma. Okudukça kendi yaşamınızdan eş anlamlı sahneler birikiyor zihninizde. Katilimiz olmuş kanıksanmışlıklar sanık oluveriyor sayfalarda. Ardında iz bırakan ama hiç yormayan bir akış."

Rusenski, yukarıdaki yorumlarından sonra ÇR içindeki tüm hikayeleri Kuzey Kalesi'nde özetlemişti. Daha ne olsundu ki... Anlayabilirdim. O vakitler memlekette bulamadığım bu albümü, dayanamamış yurt dışından sipariş etmiştim.  Rusenski haklıydı. İç sızlatan, yüreği uf eden  hikayelerin çizimleri müthiş etkileyiciydi. Zaman içinde Chaboute'nin diğer albümlerini birer birer edindim.  

Şimdi niye yazdım bütün bunları biliyor musunuz? Az önce kitaplarımı düzenliyordum. Chaboute'nin güzelim albümlerini kitaplığımda dizim dizim görünce, aklıma Kuzey Kalesi ve Rusenski geldi. İçimi derin bir efkâr kapladı. Hayat kısa, kitaplar sonsuz... Eğer Küçük Kırgınlıkların Büyük Hüznü başlıklı yazıya denk gelmeseydim, Chaboute'yi belki de hiç bilmeyecektim.  Hasan Ali Toptaş'ın dediği gibi, "Ey hayat, bana kör noktamı aydınlatacak bol ışıklı dostlar ver." 
TIKLAYINIZ


10 Aralık 2018 Pazartesi

Kardeşle Tehlikeli Oyunlar


Kasım ayının 24'ü Öğretmenler Günü ya hani... Hah işte...  Geçen ay... Kasım'ın 23'ydü. Dedim ki:
- Kardeş, söyle...  Öğretmenler günü bahanesiyle, hangi armağanı alayım sana, şahane bir öğretmen kardeşsin diye?

Devrik devrik sorduğum soruyu duyunca gülümsedi. Gülüşünde öyle tatlı, öyle sevecen bir ifade vardı ki... Bilirsiniz ya... O en kızkardeş hali...  İçim eridi... Cevabını bekleyemedim:
- Dile benden ne dilersen, deyiverdim. 

Daha cümlem dudaklarımdan henüz dökülmüştü ki, tereddütsüz ve de hatta soluksuz  cevap verdi:
- Tehlikeli Oyunlar'a  götürsene beni!
Takdir edersiniz ki, tepkim şöyleydi:
- Hoppala!... 

Ne bileyim? Yeminle böyle bir şey isteyeceği hiiç aklıma gelmedi.  Pat  diye söyleyiverdi. İyi ama... Gösteri hafta içi... Ertesi gün iş var... Hadi benim kendi işim... Kardeş ise öğretmen. Sabah erkenden iş başı yapacak.  Ayrıca benim gece İstanbul'da kalmam gerekecek. Planda ertesi gün iş toplantım var.  Kardeşin illa dönmesi lazım.  Gece yarısı otobüse binecek, geri dönecek. Kolay mı? Yorulacak. Bıdı bıdı bıdı... Söyledim...  Olsun.  Razıydı. İstiyor. Olmazsa da başka bir şey istemiyor. 

Du bi...  Ben... Erdem Şenocak'ın olağanüstü performansıyla sahneye koyduğu bu tek kişilik gösteriyi geçen yıl seyretmiştim. Evet... Seyretmiştim... Seyretmiştim de feci etkilenmiştim. Sahiden müthişti.  İkinci kez seyreder miyim? Elbette  seyrederim. 

Ayrıca kardeşim istiyor.  Ne dilersen dile, dedim. Yüreğindekini samimiyetle söyledi. Hemen kolları sıvadım. İki bileti kaptım.  Biri bana... Biri kardeşe... İşte zamanı geldi. Bu hafta kardeşimle Tehlikeli Oyunlar vakti:)



8 Aralık 2018 Cumartesi

"Bozkır Canlansın Ve Bütün Renkleriyle Oynamaya Başlasın. "

Nanananooommm! 
Az sonra Bozkır'ın ilk bölümünü seyredeceğim.  
Senaryosunu Levent Cantek yazmış.  

İtiraf etmeliyim ki, Levent Cantek'in  tüm külliyatı, 
hem yüreğimin hem kitaplığımın  hazineler bölümüne  yerleşmiştir. 

Peki, ya bu dizi filmini??
Yoooo...
Seyretmemem mümkün değil:)



not- başlık cengiz aytmatov'un cemile'sinden



7 Aralık 2018 Cuma

Şifa Niyetine...

Ukulele çalarken  şarkı söylemeye niyet etmiştim. Öğrenmeye başladım.  



Okumaya niyetlendiğim iki kitabı bitirdim.



Damdaki Kemancı müzikaline gitmeye niyetlendim. Ancak ocak ayına bilet yakalayabildim.


 Film seyretmeye  niyetim vardı. Birini evde birini sinemada seyrettim...



Niyetine girip bu 8 bölümlük diziyi seyretmiştim.  


6 Aralık 2018 Perşembe

Ve Otomobil Ve Bahar Ve Zihin


Bugün yine yollardaydım.  
 "Otomobilin hızı baharın bütün güzelliğini heder ediyor." 
cümlesi, ansızın  zihnimden süzülüverdi.  
Hangi kitapta okumuştum ki? 
Hatırlayamadım. 
Ahmet Hamdi Tanpınar  tadı verdi.
Olabilir mi?



2 Aralık 2018 Pazar

Ya Tutarsa!


İnanamadım kendime... Güya, meraklı biriyim, diye geçinirdim. Neredeee? Bakınız, şimdiye kadar Nasrettin Hoca'nın kim olduğunu  merak etmemişim. Elbette bildiğim Nasrettin Hoca fıkraları vardı. Üstelik bu fıkraların,  kimi zaman  yolumu açtıklarını yeni anlıyorum. Mesela, denemek istediğim halde  olanaksız gibi görünen kimi işlerimde, Nasrettin Hoca'nın göle yoğurt mayalamayı düşündüğünde, göl maya tutar mı, diyenlere, ya tutarsa, dediğini hatırlayıp, cesaretlendiğimi hatırlıyorum.  

Hani "Birbiri ardına öğrenilen yedi Nasrettin Hoca hikayesinin mistik etkisinin kişiyi aydınlanma noktasına  doğru hazırlayacağına inanılır."  diye okumuştum da, dün   7 fıkrasını yazıp aydınlanmayı beklemeye başladım ya ...  Niyet gene aynı... Ya tutarsa:)

Şaka bir yana, Nasrettin Hoca merakımı iyice kışkırttınca, araştırmaya başladım. Akademisyen Evrim Ölçer Özünel'in "Kolektif Bilinç Dışında Nasrettin Hoca Fıkraları ve Bilgelik" başlıklı makalesine denk geldim. Hevesle okumaya başladım. Daha ilk paragrafta, "Hay canına sayın seyirciler!" dedim.

Evrim Ölçer Özünel, hem Nasrettin Hoca'nın metinlerindeki mizahi bilgelik anlayışını, 13. yüzyıldan bu yana  anlatılageldiği için kollektif bilinç dışı kavramıyla ele almış, hem de Zen ustaları tarafından anlatılan ve adına koan denilen mizah ve bilgelik anlayışı ile karşılaştırma yapmış.

Evrim Ölçer Özünel, "Kimilerinin inancına göre Tanrı, evreni, bir kahkaha tufanı ile yaratmıştır." cümlesiyle başlayarak, kendine has tatlı tatlı anlatımıya, misaller vererek, çözümleyerek, karşılaştırarak yazdığı zihin kışkırtan makalesinin tamamını okumanızı tavsiye edeceğim.

Yukarıdaki enfes gülümsemenin sahibi Evrim Ölçer Özünel'i tanımıyorum. İyi ki var... İyi ki memleketimin şahane insanlarından biri. Makalesine denk getirdiği için feleğe şükranlarımı sunuyorum...  Bayıldım:)

Makale işte BURADA.

-NOT- 
Geçen sene Evrim Ölçer Özünel'le ilgili bir yazı yazdığımı hatırladım. 
Çok sevindim. 

1 Aralık 2018 Cumartesi

"Aslında Öyle Değil"


"Birbiri ardına öğrenilen yedi Nasrettin Hoca hikayesinin mistik etkisinin kişiyi aydınlanma noktasına  doğru hazırlayacağına inanılır."  diye okuyunca, hazırlığa girişeyim dedim. Yedi Nasrettin Hoca hikayesi üzerinde çalışmaya niyetlendim:)

-1-
"Karanlıkta görebilirim."
"Olabilir Hoca. Ama bu doğruysa neden o zaman geceleri bazan mumla geziyorsun."
"Başkalarının bana çarpmalarını önlemek için."


-2-
Zalim ve cahil bir padişah Hoca'ya, "sana atfettikleri gibi olağanüstü algıların olduğunu kanıtlamazsan seni astıracağım" demiş. Nasrettin Hoca da hemen dönüp gökyüzünde altın bir kuş, yeryüzünde cinler gördüğünü, söylemiş.  Padişah "bunu nasıl yapabildin?" diye sormuş. Hoca, "korkudan" demiş. "Başka sebebi yok."


-3-
Bir gün, Hoca karısından bol miktarda helva yapmasını istemiş ve ona gereken malzemeyi vermiş. Sonra da neredeyse hepsini yemiş.
Gecenin bir yarısı hoca uyanmış. 
"Aklıma önemli bir şey geldi."
"Söyle bana."
"Helvanın gerisini bana getir, söyleyeyim."
Hoca helvayı bitirmiş.
"Şuydu: gündüz yapılan helvanın hepsini bitirmeden gece asla uyuma."


-4-
Bir gün, bir mürit, Nasrettin Hoca'yı ilk defa bir göl kenarında çok güzel bir yere götürmüş. 
"Aman ne enfes yer!" diye haykırmış Hoca, "ama keşke, keşke..." diye devam etmiş.
"Keşke nedir Hoca?" demiş mürit.
"Ama keşke içine su koymasalardı!"

-5-
Nasrettin Hoca karısına, "her gün dünyanın insanlığın yararı için her şeyin ne kadar akıllıca yerli yerine konulduğunu gördükçe daha fazla hayrete düşüyorum," demiş.
Karısı, "ne demek istiyorsun?" diye karşılık vermiş.
"Örneğin develeri al. Sence niye kanatları yok?"
"Ne bileyim?"
"O halde, bir düşün, develerin kanatları olsaydı, çatılarda yuva yapmaya kalkarlar, tepemizde tepinirler, getirdikleri gevişi üzerimize tükürürlerdi."

-6-
Bir yayayı kayıkla bir akarsuda karşıdan karşıya geçiren Nasrettin Hoca, ona dilbilgisi bozuk bir cümle sarf eder. Okumuş yazmış olan bu kişi "sen hiç dilbilgisi çalıştın mı?" der. 
Hoca, "Hayır," der.
Adam, "O halde hayatının yarısı boşa gitmiş,"der.
Birkaç dakika sonra yolcuya dönen Hoca, "sen hiç yüzme öğrendin mi?" der.
Adam, "Hayır, neden?" diye sorar.
Hoca, "o halde senin bütün hayatın boşa gitmiş, batıyoruz!" diye yanıtlar.  

-7-
Nasrettin Hoca bir gün pazara bir çuval tuz götürüyormuş. Eşeği ırmaktan ağır ağır  ve güçlükle ilerlerken tuz suda eriyivermiş. Karşı kıyıya vardığında, eşek yükü hafiflediği için gayet canlı ve oyunbazmış. Nasrettin Hoca ise öfkeliymiş.  Bir sonraki gün küfelere yün doldurmuş. Hayvan suyla şişen yükünün  ağırlığı altında neredeyse boğuluyormuş.
"İşte!" demiş Hoca, "bu sana  her suya girdiğinde  yeni bir tecrübe edineceğini öğretmiştir." 

-NOT-
*Bu 7 fıkrayı, İdris Şah'ın yazdığı Sufiler kitabının 65-105 sayfaları arasında anlatılan,
 Nasrettin Hoca Hikayeleri başlıklı bölümünden seçtim.
   *Başlık, Nasrettin Hoca'nın bir aforizmasıdır. s.99



26 Kasım 2018 Pazartesi

Şşşth Kimse Duymasın - 35 -


Hışımla... 
"Yooo... Benden ne köy olur ne de kasaba." 
diye yazıya başlayıp,  kendime kazma kürek girişecektim ki... 

Hoppala! 
Durdum bi tamam mı? 
"Benden ne köy olur ne de kasaba."  diye yazdım ya...
 Hoşuma gitti.  
Ne köy olmak isterim ne  de kasaba çünkü...  
"Şööyle içinden deniz geçen bir şehir olmak isterim!" 
diye yüreğimden geçeni seslendirdim. 

Kendime kızdığımı unuttum da, 
kendi söylediğime kendim güldüm.
Sevindim.
Öyle işte!

GERÇEKTEN:)


25 Kasım 2018 Pazar

"Ruhum Öz Dünyasına Kaçmak İçin Gayrette; Yalan Dünyaya Şimdi İnmiş Gibi Hayrette..."

 Ömrümde ilk kez  seramik yapmaya çalıştım. 
Tam bir terapi. Çok sevdim!


    Hamlet- Collage, Danzon'un tavsiye ettiği  beş gösteriden biriydi.  
Gittim. Büyülendim! 

Neler olup bittiğini öğrenmek isteyen olursa, uzmanından okusun:)


Yıllardan sonra Latife Tekin'in iki kitabı çıktı.
Süreklenme'yi okumaya başladım.  Özlemişim. Kelimeleriyle efsunlandım!


not- başlık, necip fazıl kısakürek'in dizesi

23 Kasım 2018 Cuma

Bir Bitkiyle Tanışmak. - Küsküt Otu

İlk kez Rabia teyzeden duymuştum. 
- Domateslerimi küsküt otu sarmış, diye söyleniyordu. 

Küsküt otu mu? Neydi ki? Meğer küsküt otu asalak bir bitkiymiş. Misal, yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi, başka bir bitkinin gövdesine sarılarak uzuyor, o bitkinin damar sistemine bağlanarak besinini emiyormuş. "Bitkilerin Bildikleri" adı kitapta küsküt otu için çiftçilerin baş belasıdır, zararlı ot olarak sınıflandırılır diye yazıyordu.  

Aynı diğer bitki tohumları gibi, küsküt otu tohumları da  toprakta çimleniyor, tohumları açılıyor,  toprak üstünde büyüdükçe  genç filiz daireler halinde kendi etrafında ilerliyor, sarılacağı bitkiyi fark ettiğinde ona doğru büyümesini sürdürüyormuş. Ama eğer yanında konaklayacağı, gövdesine sarılacağı bir bitki bulamazsa var ya... Yaşayamıyormuş.  Resmen ölüyormuş. Hangisine acıyacağımı bilemedim iyi mi? Fotoğraftaki küsküt otu  lezzetli domateslere nasıl sarılmış görüyor musunuz? Ohh! Konakladığı domatese yerleşmiş, domatesten besleniyor, gelişip büyüyor, çiçekleniyor. Bu durumda toprakla ilişkisini kesiyor, köksüz yaşamaya başlıyormuş.  Ne yapsın garibim? Kendi mi seçti ki küsküt olmayı? Yooo... Doğuştan böyle. Böyle olacağı tohumunda gizli. 

Küsküt otunu boş saksıya ya da yapma bitkilerin olduğu saksılara ekmişler. Asla büyüyememiş. İlla beslenebileceği komşusu olacak. Sadece komşuda pişer bize de düşer demiyecek, tası tarağı toplayıp komşuya iyice yerleşecek:)

Bitkilerin yaşamları bana acayip büyüleyici geliyor. Küskütün çiçekli dallarının karaciğer, böbrek rahatsızlıklarından, yorgunluk, göz şikayetlerine kadar şifa verici  diye kullanıldığını okuyunca sevindim ne ne yalan söyleyeyim:)

Küsküt otunun macerasını öğrenince, Masal Terapi kitabındaki Hayat Veren Ağacın İki Dalı adlı masal aklıma geldi. Şimdi anlatsam keşke... Denedim... Mümkün değil. O kadar yorgunum ki:)



NOT- fotoğrafları aldığım bu blogta daha fazla bilgi ve fotoğraf var: