14 Nisan 2018 Cumartesi

Terzi Kendi Söküğünü Diker Mi?


Yavuz Selim Karakışla bu kitabında, Osmanlı Hanımları ve Kadın Terzileri'le ilgili  1869 ila 1923 yılları arasını araştırmış. Bakın şimdi... Dikiş makinesi, memleketimize 1870 tarihinde girmiş. O yıla kadar kumaşlar evlerde dokunuyor, dikişler evlerde ve elde dikiliyormuş. O zamanki  deyimle "ısmarlama"  veya "hazır elbise"ye Osmanlı toplumun yüzde doksan beşi rağbet etmiyormuş. Terziye gitmek isteseler bile, satın alma güçleri yetmiyormuş. Ancak hali vakti yerinde olanlar terzilere gidiyorlarmış. Osmanlı İmparatorluğu'nun özellikle İstanbul şehri, 19. yüzyılda adeta bir terziler cenneti gibiymiş. "İngiliz kumaşı"ndan yapılmış, "ecnebi" terziler tarafından biçilip dikilen elbiseler, kibarlığın, inceliğin, prestijin, seçkinliğin, zenginliğin bir nevi sembolüymüş. Osmanlı nüfusunun çok azı terzilerde elbise diktirdikleri halde, bu küçük zengin azınlık sayesinde bile terziler işlerini tıkır tıkır sürdürüyorlarmış.

1839 Tanzimat ilanından sonra Osmanlı toplumu batılı yaşam tarzını benimsemeye başlamış. Osmanlılar batılı moda akımlarından etkilenir hale gelmişler.  Tüketim hastalığı almış başını gitmiş. Abdülhamid devrinde Rum ve Ermeni cemaatlerinin kızlar için açtıkları sanat okullarından mezun olan terzi kızlarla birlikte, özellikle Pera civarlarında yabancı asıllı terziler ve moda evleri sayesinde, İstanbul, İslam dünyasının kadın moda merkezi olmaya başlamış. 20. yüzyıla girerken, İstanbul'da çalışan kadın terziler, hristiyan veya musevi kökenli  terzilerden oluşmaktaymış.

Kadın terzilerinin tamamı kadınmış ve yalnızca kadın işçiler çalışmaktaymış. Bu kadın terzilerinden bazıları zamanla  aşk ilişkilerine aracılık eder, mektuplaşma, randevulaşma adresi olarak hizmet verir olmuşlar.  Dar gelirli ailelere mensup kadınların kimisi, kocalarından ya da babalarından gizli terzilere boçlanmışlar. Böylece, kimi aileler parçalanmış, kimi kadınlar "kötü yol"a düşmüşler. Bu terzihanelerden bazıları işi fuhuşa kadar götürmüşler. Yavuz Selim Karakışla, "Yakın zamanlarda  ölünceye kadar Türkiye bireysel gelir vergisi rekortmeni olan genelev patroniçesi madam  Mathilde Manukyan'ın da bir zamanlar "meslek hayatına" bir terzi olarak atılmış olması hiç de tesadüf değildir." diyor.

Yavuz Selim Karakışla'nın  araştırma kitaplarını seviyorum. Mesela bu kitap Osmanlı kumaş üretimi gibi bir konuyu anlatsaydı yeminle hiç işim olmazdı. Oysa, memleketimde belli bir dönem içinde var olan kadın terzileri gibi mikro bir konuyu ele almış. Tüm merakımla okuyorum. Nur içinde yatsın diyorum.

Karabala - Baskın



Yazan ve resimleyenin memleketim insanı, Hikmet Yamansavaşçılar  olduğunu anlayınca, durur muyum, 1. kitabı hemen satın aldım. Ne çizerini tanıyorum ne kahramanını... Yukarıdaki çizgi roman karesinde olduğu gibi "Karabala!.. Kimsin sen Karabala?" diye sayfalara göz gezdirmeye başladım. 

"Günümüzden binlerce yıl önce... Yer ve zaman bilinmiyor. Gece, sabaha karşı. Delicesine bir soğuk insanın yüzünü bıçak gibi kesiyor..."  diye başlayan hikayeye ve enfes çizimlere daldım. Size bir şey söyleyeyim mi, ben bu çizgi romana bayıldım.  Hele olay öyle heyecanlı bir yerde bitti ki, öylece kalakaldım. İzninizle 2. kitabı derhal aramalıyım.





10 Nisan 2018 Salı

Bahtiyarlar. Bahtiyarız. Bahtiyar Olsunlar.


20. yüzyılın başlarında, az gelir sahibi olan kesimlere mensup müslüman osmanlı kadınları, babalarının ya da kocalarının kanatları altında yaşarlarmış. Erkeklerin yardımıyla ev dışında  bir dünya bilmezlermiş. Erkeksiz kalanlar ise "kadın işi" diye adlandırılan, bohçacılık, aşçılık, süt annelik, dadılık, hasta bakıcılık, ebelik, hizmetçilik, çamaşırcılık gibi işler yaparlarmış.  Peki müslüman Osmanlı kadınlarından  üst tabakaya mensup, iyi eğitim görmüş, varlıklı, aydın olanları çalıştırılır mıymış? Nerdee? Çalışmaktan çok evdeki kadınları çalıştırmaya alıştırılarak büyütülürlermiş. Lakin Kadınlar Dünyası(1913/1921) adlı dergiyi çıkaran bir gurup müslüman Osmanlı kadınları varmış ki, yazılarında erkek ve kadın haklarından bahseder, kadının ekonomik özgürlüğü olması gerektiğinden söz ederlermiş. Peki, diyelim ki çalışmak istediler. Yüz yıllar boyu kadınları eve hapseden  geleneklerden nasıl sıyrılacaklar? Haydi sıyrıldılar diyelim, nerede çalışacaklar? Bakınız şimdi...

Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul'da, İstanbul'u kapsayan geniş bir bölgede, telefon işletme imtiyazı Amerikan, İngiliz ve Fransız ortak sermayesiyle İstanbul Telefon Şirketi'ne otuz yıl süreyle veriliyor. Şirket altyapıyı kuruyor. Şehrin iki yakasını telefon hatlarıyla donatıyor. Sıra kadroları oluşturmaya geliyor.

Yıl 1913. İstanbul Telefon Şirketi, İstanbul'da yayınlanan gündelik gazetelere ilan vererek santral memureliğine kadın eleman alacağını duyuruyor. Elbette Kadınlar Dünyası  dergisi bu ilana bayılıyor. Ve heyecanla dergilerinden duyuru yapıp, kadınları çalışmak için iş  başvurusu yapmaya çağırıyorlar. Ancak derginin kadın okuyucularından hiç tepki gelmiyor. Dergi yazarları sert bir dille okurları eleştiren yazı yazılar yazıyorlar. Asırlar boyunca ev dışında çalıştırılmamış bu kadınların, hayata ve medeni yaşama katılması, ulusun çıkarlarının koruması, aktif çalışma olanağı bulmuşken, bunun değerlendirmesi, çalışmanın Allah'ın emri olduğuna dair yazılar yazarlar. Sonunda dergi yöneticilerinin teşvik ve ısrarıyla Bedra Osman Hanım ve dört arkadaşı ilana toplu olarak başvurmaya karar verirler. Dergi hemen bunu haber yapar. Kadınlar yazı ile şirkete başvururlar.  Şirketin Galata'daki binasında Ermeni asıllı tercüman Sürenyan Efendi ile görüşürler. Sürenyan Efendi kadınları alaya alır, geri çevirir.  Bedra Osman ve arkadaşları ısrar edince, Fransızca ve Rumca'dan en az birini bilmeleri gerektiği söylenir.

Kadınlar Dünyası dergisinin bu olaya tepkisi çok sert olur.  Eleştiri yazıları yazarlar. Ne İstanbul Telefon Şirketi ciddiye alır kadınları ne de diğer Osmanlı yayın organları. "İzahat bekleriz. Özür Bekleriz." diye sert bir yazı daha kaleme alırlar. Müslüman Osmanlı kadınlarının topluma katılmaları, ataletten kurtulmaları için kendilerine çalışma özgürlüğü verilmesi gerektiği, telefon şirketinin verdiği ilanda cins ve mezhep farkı gözetmeksizin bu işe kabiliyeti olan Osmanlı kadınlarının işe girebileceği yazdığı, kendilerine yapılan kötü muamelenin telafi edilmesi gerektiği, haklarından asla vazgeçmeyeceklerine dair... Yazarlar... Yazarlar... Osmanlı yayın organlarından ses çıkmaz. Sonunda İctihad dergisinden Abdullah Cevdet, Kadınlar Dünyası'na destek olacağına, köstek olan eleştiri yazısı yazar. Kadınlar Dünyası vazgeçmez. Çalışma haklarıyla ilgili yazılar yazmaya devam ederler. Erkeklerden çıt çıkmaz.


Nihayet, çok uluslu bir kuruluş olan İstanbul Telefon Şirketi'nin dikkatini çekmeyi başarırlar. Şirket temsilcisi, tansiyonu düşürmek, gerilimi azaltmak niyetiyle  Kadınlar Dünyası dergi yönetimini ziyarete gelir. Kadınlar Dünyası aracılığıyla Osmanlı kamuoyuna açıklama yaptıkları özür yazısı gönderirler. Bu durum kadınlar için zaferdir. Ertesi gün, kadınların da  bir toplumsal baskı gurubu  haline gelmiş olduğunu dergilerinde duyururlar.  Kadınlar Dünyası bu durumu tek kelimeyle özetler: "Bahtiyarız!"

Bu anlattıklarım kitabın ilk elli sayfasından özetlediklerim... Elbette mücadele bu kadarla kalmıyor. (1914 yılında telefon şirketine ilk alınan Türk kadınlarından biri kim bilin bakalım? Hatta daha sonra Türkiye'nin ilk müslüman kadın oyuncu ünvanına da hak kazanacak... Bedia Muvahhit.) Çok rahat okunan, gerçek hayatların içine sızmamı sağlayan, geçmişi anlatıp günümü aydınlatan harika  bir kitap. İnanın  varlığından haberim yoktu. Hediye geldi. Gönderene teşekkür ederim. 

Bugün işime daha fazla, daha dört elle sarıldığımı itiraf etmeliyim.  İyi ki çalışıyorum. İyi ki kendi paramı kazanıyorum.  Bugün çalışıyorsam, o kadınların verdiği mücadeleler sayesindedir. Geçmişte kadın hakları için çabalayan herkesin ruhlarına rahmet olsun diyorum. Yattıkları yer nur dolsun. Çalışma hayatına atılmak isteyen müslüman osmanlı kadınlarının iş bulmakta karşılaştıkları güçlükleri,  mücadele veren kadınları, memurelerin çalışma koşullarını ve elbette telefonun hikayesini araştırıp, inceleyip  bu kitabı yazan Yavuz Selim Karakışla'ya  buradan selam olsun.

9 Nisan 2018 Pazartesi

“Hep Denedin. Hep Yenildin. Olsun. Yine Dene. Yine Yenil. Daha İyi Yenil.”


Sevgi Soysal'ın ikinci kitabı Tante Rosa 1968'de yayımlanmış.  Küçük bir kasabada yaşayan bir Alman kadının hikayesi olması sebebiyle, anlatının bizim kültürümüzü yansıtmadığı gibi nedenlerle eleştirilmiş ve ilgi gösterilmemiş.  Şiir gibi akan, ince bir mizahla gülümsetirken düşündüren, özgür bir dille yazılmış,  pintiricik bir kitap. Yayımlandığı tarihten elli yıl sonra Tante Rosa'yı  tüm merakımla okudum.

Cinsiyet eşitsizlikleri, toplumsal kurallardan azade kadının kendi olma çabası o kadar evrensel ki, kahramanın yabancı bir kadın olması fark etmiyor. Tante Rosa içinden geldiği gibi yaşamak isteyen, erkeklerin kurduğu sistemin kadınlara yüklediği rolleri sorgulayan, kabullenmeyen, her insan gibi hatalar yapan, düşe kalka yoluna devam eden bir kadın. Tutunamayan pek çok erkek kahraman yok mu? Tante Rosa da tunamayan,  lakin hiç vazgeçmeyen bir kadın kahraman. 

On bir yaşında bir kız çocuğu düşünün... Bir haftalık aile dergisinde, kraliçe Victoria'nın at üstünde fotoğrafını görür. At  cambazı olmak ister.  İlk hayal kırıklıklarını yaşar... Babası ölür. Annesi  başka bir adamla evlenir. Kızı rahibe okuluna gönderirler. Komşularının oğlu Hans'tan ilk cinsel deneyiminde hamile kalınca, istemeden  evlenir. Üç çocuğu olur. Hayat gün be gün monotonlaşır. Daralır.  Yedi yıllık evililiğini ve üç çocuğunu bırakarak evi terk eder. Günahkar bir kadın olarak nitelendirilir. Afaroz edilir.  Büyük şehre gider. Evlenir. İş kurar. Yapamaz. Ayrılır. Başka bir adamla evlenir. İşe girer. İş kurar. Yapamaz. Hayal kurmaktan vazgeçmez. Başına gelenlere gülen, alaya alan, toplum  ve din kuralları diye önüne sürülen hayatını daraltacak her şeye baş kaldıran,  ölümüne kadar hayatın ipine tutunmaktan asla vazgeçmeyen bu kadının serüvenini, Sevgi Soysal'ın o şahane anlatımıyla mutlaka okumalıdır.


NOT- Başlık Samuel Beckett'e aittir. 

İzlandalılaştırdıklarımızdan Mısınız?

İzlanda'da, Reykjavik'in küçük bir kasabasında, bembeyaz dağlarla çevrili bir coğrafyada, soğuk, kar, ayaz, tipi ve hatta  bir ara çığ görüntüleri arasında  sukûnet içinde  yaşayan insanlar... Ve... İnsan her yerde insan...  Ve Cinayet... Ve suç... Ve polisiye... Ve merak... Ve gerilim... Ve gizem... 


İzlanda'da  isimler çok enteresan valla... Hinrika.. Asgeir... Hijörtur... Eirikur...  Siguraur... Hrafn...   Hiperaktif bünyeme bazan ağır gelmiş olsa da,  10 bölümlük bu diziyi  merak dolu sabrımla  sonuna kadar seyrettim. 


Ve Andri sen sahi misin abi? 

Durun bakayım nasıldı? İzlanda'nın, Reykjavik şehrinin,  Seyaisfjöreur adlı küçük kasabası... Ne zor yazıp, söylemek.... Acaba İzlandalılar için de, mesela Seferhisar demek zor mudur?

8 Nisan 2018 Pazar

Ve 37. İstanbul Film Festivali Ve Murat Palta Ve Yeni Minyatür Sanatı


16. yüzyıl minyatür sanatıyla, sevdiğim  Kill Bill, The Big Lebowski, Inception, Star Wars, Intersteller, Darth Vader gibi filmleri ve de Lolita, Değişim, Küçük Prens gibi edebiyat eserleriyle birleştiren memleketimin genç sanatçısı Murat Palta'nın çizimi bu yıl, 37. İstanbul Film Festivali kitap kapağında görünce ne yalan söyleyeyim çok sevindim. Çünkü kendisinin ve eserlerinin takipçisiyim.
 
Murat Palta ve kardeşi Star Wars seyrettikleri bir gün,  Yıldız Savaşları Osmanlı'da geçse nasıl olurdu, diye düşünmüş. Dumlupınar Üniversitesi Grafik Tasarım  bölümü mezunu olan sanatçı,  resimlemeye karar vermiş. Ne iyi etmiş.
Star Wars

Günümüz sanat tarihçileri resmin ve  özellikle minyatür sanatının temel kaynağı olarak, 3000 yıllık medeniyet olan  Mısır sanatını görüyorlarmış. Osmanlı'da minyatürün yaygınlaşması ise İran ve Hindistan'da kurulan müslüman devletlerin sanat koruyuculuğunu üstlenmesi sayesinde olmuş. Nakkaşhaneler kurulmuş. En verimli örnekleri 16. ve 17. yüzyılda görülen minyatür, geleneksel Türk sanatları arasına girmiş. Ünlü nakkaşlar çıraklarını yetiştirmişler. Minyatürler tarihi olayları anlatan, çizildikleri dönemin yaşam tarzını, adetlerini, geleneklerini aktaran önemli belgeler olmuş. Lakin teknoloji modern hayata iyice yerleşince, bu yavaş sanat gün geçtikçe unutulmaya başlamış. Bana göre, Murat Palta'nın minyatür sanatını popüleştirmesi şahane olmuş. Sinemanın, edebiyatın sevdiğim eserlerini Murat Palta'nın çizimleriyle seyretmek harika. Felek birine sahip olmamı nasip eyleye... Amin.
                   Dünyayı Kurtaran Adam                                    Yüzüklerin Efendisi


Küçük Prens                                                             Dönüşüm


The Shining                                                 Moby Dick  


Minyatür Kill Bill'in güzelliğine bakar mısınız?


   Kara Şövalye'nin film karesini ne güzel minyatürleştirmiş.   

37. İstanbul Film Festivali Günü


Bu yıl, internetten bilet almaya mı üşendim, bu kez hangi gün gideceğime önceden mi karar veremedim, yoksa sahiden festival sinemaları önünde bilet kuyruğuna girmeye mi heveslendim, bilemiyorum. Bildiğim, bugün İstanbul'a gittim. Galata'ya arabamı park ettim. Ingmar Bergman'ın Yedinci Mühür'üne bilet almak için Beyoğlu Sineması'na yürüdüm. Filmin başlamasına bir saatten fazla zaman olduğundan olsa gerek, bilet kuyruğu henüz yoktu. Zaten kalan son üç biletten biri benim oldu. Bir sonraki seans için Dovlatov adlı Rus filmine bilet aldım. Diyeceğim odur ki,  kuyruğa girmeden iki festival filmi bileti çantamdaydı. 
Uzun zamandır Dot Tiyatro'ya gitmek istiyordum. Festival günü gecesi Kanyon'daki Dot'ta Şafakta Buluş Benimle adlı oyunu seyrettim. Az önce eve girdim. Hemencecik günün haberlerini şuracığa yazdım. Şimdi izninizle, rüyalar alemime dalmalıyım:)

6 Nisan 2018 Cuma

AI WEIWEI ve BİR ZAMANLAR İSTANBUL KADINLARI


Geçtiğimiz hafta bir müşterimin inşaatının sigortasının risk araştırması için Sarıyer'deki şantiyesine gitmiştim. İşim münasip bir saatte neticelenince, Çin devleti tarafından sürekli baskı altında tutulan, Çin'in önemli muhalif sanatçılardan biri olan Ai WeiWei'in  Sabancı Müzesi'deki sergisine gittim.  Sergi Nisan'ın 15'ine kadar devam ediyormuş. Emirgan'a yolu düşenlerin Sabancı  müzesindeki bu sergiyi kaçırmamasını tavsiye ederim.

Müzenin mağazasına uğradığımda, kitaplara göz gezdirdim. Son haftalarda Osmanlı'daki kadın hareketleri hakkında okumalar yapınca, Kapalı Bahçe Kadın ve Harem  adlı kitap ilgimi çekti. Durduğu raftan elime aldım.  Yazarı Marc Helys...  Hiç yabancı gelmedi. Hey! Bu kitap Dr. Senem Timuroğlu'nun sözünü ettiği, aslında kadın olan, Fransız gazeteci Maria Lera'nın, erkek adı kullanarak yazdığı kitap değil miydi? Hani İstanbul'a gelen, Pier Loti  sayesinde hariciye başkatibi Nuri Bey'in evinde kalan gazeteci kadın...  Hani Nuri bey'in  Fransızca konuşan dört kızı varmış. Bu kızlardan biri Hatice Zinnur  haremden kaçarak Osmanlı kadınının özgürlük mücadelesini Avrupa'ya anlatmaya çalışmış. İşte o yazısını okuduğumda öğrenmiştim. Lakin iki gün önce varlığını öğrendiğim yazarın kitabına müzede rastlayacağımı hiç düşünmemiştim.

Kapalı Bahçe'yi hemen satın aldım. Bir zamanlar İstanbul... Bir Fransız kadın yazar gözünden nasılmış? Okuyup öğrenmeye niyetliyim.

Ne hoş denk gelme değil mi? Felek bu sürprizleri  özellikle önüme çıkarıyor sanki. Teşekkür ederim.


Festival Sinemaları Önünde Bilet Kuyruğu Yazıları


Hay  canına sayın seyirciler!  Bakar mısınız,  İstanbul Film Festivali'nin 37.si yine yeni yeniden benim doğum günüme denk geldi.. Festival yetkilerine en derin saygılarımı göndermeliyim.. Sağ olsunlar.. Var olsunlar.. Böyle olunca ne hayal ediyorum biliyor musunuz? Sanki ben doğdum diye film festivali yapılıyor.. Üstelik film festivali en sevdiğim şehir İstanbul'da yapılıyor..  Üstelik bir gün değil, iki gün değil, tam on iki gün kutlanıyor.. Ne kadar zahmet değil mi? Denk getiren feleğe teşekkür ederim.. 

Benim gibi taşrada yaşayan birinin İstanbul Film Festivali'ni bilmesi, bilse de cesaret edip gitmeye niyetlenmesi, bir zamanlar Tersninja'da festival yazıları yazan Numan Serteli sebebiyledir..  İşte 2010 yılında yazdığı yazıda kendisi de söylemiş.. Çok haklı.. Yazar, yılın bu günlerinde, "festival sinemaları önündeki bilet kuyruğu" yazıları yazardı.. Bir sinemasever  olarak bu acayip kuyruk hikayelerini okur hem feyz alırdım, hem de güle oynaya hoşça vakit geçirirdim.. Ne günlerdi? Tesadüf bu ya..  Bir keresinde, aynı filmi aynı salonda yazarın hemen arka çaprazındaki koltukta izlemiştim.

Henüz bilet almadım.. Niyetine girdim.. Bu kez festival sinemaları önünde bilet kuyruğuna gireceğim.. Du bakalım.. "Festival sinemaları önünde bilet kuyruğu" yazıları yazmayı deneyeceğim.

5 Nisan 2018 Perşembe

Ve Leylek Ve Marteniçka Ve Erik Dalı



Şu hayatta seni en çok ne mutlu eder diye soracak olsanız, önce simit yemek derim. Sahiden simiti çok ama çook severim. Hele simit, beyaz peynir, çay üçlüsü bir araya gelmişse, yeminle mutluluktan delirebilirim.  

Sebebini bilmiyorum bir de leyleği uçarken görmek  çok mutlu eder beni.  Hele bu sene marteniçka yapmıştım ya...  Yazmıştım ya işte  buraya... Hah işte... Bu sene leyleği havada  görünce, mutluluk da laf mı?.. Allahım Yarabbim... Devasa bir sevinç dalgası kapladı yüreğimi. Durdum. Hoşgeldin diyerekten, dakikalarca leyleğe el salladım.  Sonraaa... Hemencik bileğimdeki marteniçkamı çıkardım. İlk gördüğüm meyve ağacının dalına bağladım. Henüz çiçekleri tomurcuğunda bir erik ağacıydı. Bereketin bol olsun, meyvelerin çok olsun, diye ağacı  dualadım.


Memleketim Kadınlarının İzini Sürmek...


Mart ayı Toplumsal Tarih dergisinde Var İle Yok Arasında Bir Entellektüel Osmanlı Kadını Hatice Zinnur (1883-1923) yazısıyla dikkatimi çeken Senem Timuroğlu'nun izini sürmeye başladım.  Özyeğin Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi'nde hocalık yapmakta olan Senem Timuroğlu doktora çalışmalarını Ankara Üniversitesi'nde, Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları programında ve Sorbonne Paris IV Üniversitesi'nde Fransız Edebiyatı ve Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünde tamamlamış. 

Osmanlı döneminde Avrupa'yı gezen kadın seyyahlarımız olduğunu, inanın bu yazıyı okumadan önce bilmiyordum. 2. Abdülhamid döneminde, 1908 devriminden önce, haremden kaçan  Osmanlı kadınlarımız varmış öyle mi? Ne yalan söyleyeyim, çok sevindim.  

Bir Fransız gazeteci olan Marie Lera Osmanlı kadınları hakkında araştırma yapmak için İstanbul'a gelmiş. O zamanlar İstanbul'da yaşamakta olan Pierre Loti'nin tavsiyesiyle, Nuri bey'in evinde kalmış. Hariciye Başkatibi olan Nuri Bey'in dört kızından biriymiş Hatice Zinnur. Pierre Loti'le birlikte Osmanlı kadınlarının özgürlük mücadelesi için işbirliği yapmışlar.  Fransız gazeteci Marie Lera, erkek takma adıyla (Marc Helys) diye  yazılar yayımlamış. Pierre Loti, 1906 yılında Zinnur'un adını Zeynep, Nuriye'nin adını Melek, Mach Helys'inkini Cenan olarak değiştirip, üç kadının yaşamlarını kurguladığı Les Desenchantees adlı roman yazar. Bu romanla mutsuz Osmanlı kadınlarının sesini Avrupa'da duyurur. Roman kahramanlarının gerçek kimlikleri Avrupa basınında merak konusu olur. Hatice Zinnur ve kardeşi Nuriye roman yayımlanmadan önce Avrupa'ya kaçmışlar.

Senem Timuroğlu, kadınların erkek tarihinde yer almasının zorluklarını anlattığı bu yazısında, bazı kadınların yaşamının diğerlerinden daha çok yazılmaya değer bulunduğunu anlatıyor.  Örneğin Ahmet Mithat, topluma olağanüstü bir kadını tanıtmak amacıyla 1895 yılında Fatma Aliye'nin biyografisini yayımlamış. Fatma Aliye ise aynı yıl "ünlü" Müslüman kadınların biyografisini yazmış.  "Bu makbul kadınlar, diğer kadınlara rol model olmaları için ön plana çıkarılmış gibidir." diyor Senem Timuroğlu.

Oysa Hatice Zinnur, kocasını hamile haliyle terk edip Avrupa'ya kaçmış. Doğurduğu kız çocuğunu kız kardeşine vermiş. Veremli olmasına rağmen Avrupa'yı tek başına gezmiş.  Yani iyi eş, iyi anne vasıflarına sahip olmayan, toplum normları tarafından "makbul" kabul edilmeyecek bir kadın figürü olarak görülmüş. Zinnur babasının kendileri yüzünden üzüntüden öldüğünü duyunca memlekete dönmüş. Kocası onu kabul etmemiş. Ailesinden eski itibarını görememiş. Kardeşi Mihrinur öldüğünde, gazeteye verilen ölüm ilanında aile fertleri arasında Zinnur'un adı anılmamış. Balkan Savaşı'nda Adapazarı'nda kurulan hastanede savaş yaralıları için hizmet etmiş.  Bir doktorla evlenmiş. Veremden ölmüş. Gazetecilerin yorumları arasında hiç kimse Zinnur'un 1913 yılında kitaplaştırılmış Avrupa izlenimlerinden, Avrupa gazetelerinde çıkan Osmanlı kadınlarının özgürlükleri üzerine yazdığı yazılardan, müzisyenliğinden söz etmemiş. 

Senem Timuroğlu, "Oysa Zinnur, Osmanlı kadınlarının tutsaklığını Avrupa'ya duyurmak gibi ciddi bir iş için Pierre Loti'ye işbirliği yapmış, kadınların özgürlüğü üzerine düşünen,  A Turkish Woman's  European Impressions adlı kitabında  Avrupalı kadınların özgürlük mücadelesini yakından gözlemlediğini görebildiğimiz entellektüel bir Osmanlı kadınıdır." diyor. İlginç bir yazı. Senem Timuroğlu'nun  diğer yazdıklarını merak ettim. İşte buyrunuz... K24'de yazdığı şu yazıya denk geldim. 

"Artık adını koyalım: Feminist edebiyatımızın köşe taşları. Sevim Burak, Leyla Erbil, Sevgi Soysal, Tezer Özlü'nün 1950-1970 arasında zamanın ruhunu sezgisel olarak yakalayarak dünyadaki feminist edebiyat ile eşzamanlı çok güçlü yapıtlar ortaya koyduklarını görüyoruz." diye başlayan yazısına gömüldüm.   BURADA


27 Mart 2018 Salı

2- Genel Olarak Kadın Hareketi


Kadın hareketi, çıkış noktası açısından bir özgürlük ve eşitlik hareketi olarak kabul ediliyor. 

1789 Fransız Devrimi... İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi yayımlanır. Kişilerin hak ve özgürlüklerinin  güvenceye alındığı ilan edilir. Böylece dine ve soya dayalı otorite inancı yıkılıyor, siyasal güç odağı halkın özgür iradesiyle seçtiği parlamentolara geçiyor. Eğitim kurumları dünyevileşiyor, çoğalıyor, sanayi devrimiyle üretime kitlesel katılım gerçekleşiyor.  Kadınların kitlesel olarak ilk kez tarih sahnesine çıkması Fransız Devrimi'yle gerçekleşmiş. Kadınlar devrime destek vermişler, devrimin simgesi olan, eşitlik, özgürlük, kardeşlik  sloganlarıyla hak talep etmişler. Ne güzel değil mi? 

Lakin  Fransız Devrimi'nin fikir babalarından J. J. Rousseau, Emile adlı kitabında kadının erkeğe boyun eğmesini ve bağımlılığını doğal bir durum olarak görüyormuş.  Bu kadarla kalsa iyi... Kadınla erkeğin aynı biçimde eğitilmesini gereksiz buluyormuş.

Neticede, kadınlar devrime kitlesel olarak destek oldukları halde, bekledikleri haklarına kavuşamadıkları gibi, kadınların toplantı yapmaları, dernek kurmaları, faaliyetteki kadın kulüplerinde bir araya gelmeleri bile yasaklanmış. Bu konularda hak talep etmek de yasak denmiş.  Hak talep eden kadınlar giyotinle cezalandırılmış. Sonraki yıllar içinde, eğitim, hukuk, çalışma, siyaset gibi hemen her alanda eşitsizlik kadınlar üzerinde yoğun bir şekilde uygulanmış.  Kadınları hatta çocukları kitlesel biçimde üretime katan Sanayi Devrimi ve kapitalizimin getirdiği sorunlarla kadınların dertleri katmerlenmiş. Dünya değişiyor.  Bir takım haklar, değerler ortaya çıkıyor. Lakin kadınlar hep yok sayılıyor. Bunu fark eden kadınlar için yapılacak tek şey kalıyor: İsyan.

Kadın işçiler düşük ücret, çalışma koşullarının ağırlığı, işsizliğe baş kaldırmışlar. Ekonomik ve siyasi haklardan yoksun bırakılmaya karşı çıkmışlar. İngiltere, Fransa, Almanya'daki bu kadın hareketi, ABD'de kölelik karşıtı hareketle iç içe geçmiş. Böylece kadının toplumdaki konumu tartışılmaya başlamış. 

Toplumlar siyasal, ekonomik, sosyal ve düşünsel alanlarda köklü değişimler geçirmeye başlıyor. Kadınlar düşünsel alanda  eşitlik ve özgürlük ideolojilerinde  kadının yerini sorguluyorlar. Kadınların hiç değilse bir kısmının kadın sorunlarının çözümsüz olmadığı konusunda bilinçlenmesi, örgütlü bir araya gelip kadın hareketini toplumsal bir hareket haline getirmesine sebep olmuş. İlişkisiyle, değerleriyle, yaşam biçimiyle yeni bir toplumsal yapı ve bu yapı içinde toplumun herkese vadettiği eşitlik ve özgürlüğü kadının yaşam alanında gerçekleştirmesi, onu sınırlayan değerlerden, geleneklerden, yaşam biçiminden kurtulma mücadelesi başlıyor.  Hareketin ideolojisi Fransızca  femme-kadın sözcüğünden türetilen feminizm yani kadınlık akımı oluyor.

Peki... O dönemde Osmanlı'da kadın hareketleri ne durumdaydı?


NOT- Serpil Çakır'ın Osmanlı Kadın Hareketi adlı kitabından çıkardığım özete devam ediyorum.

25 Mart 2018 Pazar

1- Erkek Tarihinden Kadın Tarihine


not- 
Serpil Çakır'ın Osmanlı Kadın Hareketi adlı kitabını okuyorum. 
Konuyu iyice anlamak için okuduklarımın  kısa kısa özetini çıkarmaya karar verdim. 
Sonra, dedim ki kendi kendime.. 
Kendi çapımda anlayıp yazacağım özeti niye  Hayal Kahvem'e yazmıyorum ki:)
Serpil Hoca affetsin beni, yorum hatası varsa elbette benimdir. 
Vakit buldukça özetlemeye devam etmek niyetindeyim.


Serpil Çakır'ın Osmanlı Kadın Hareketi adlı kitabının, Erkek Tarihinden Kadın Tarihine adlı birinci bölümü, "BİZ KADINLAR,  yıllarca kendi geçmişimizden habersiz yaşadık. Geçmişimizdeki bu bilinmezliği neye borçluyuz(!) Tarih, gerçekleri yaşandığı haliyle yansıtıyor mu?"  diye başlıyor.

Tarih disiplini, uzun süre iktidarı paylaşan, batılı, beyaz, soylu, burjuva, erkeklerin oluşturduğu gurubun çıkarları içinde biçimlenmiş. Bu özelliklerin dışında olan tüm altta kalanlar, kadınlar, köleler, köylüler, siyahlar, işçiler tarihin dışına itiliyor. Yüzyıllar içinde, kadınlar dışındaki  bu toplumsal guruplar iktidardan pay alıp tarihe adlarını yazdırmaya başlıyorlar. Böylece Tarih disiplini,  soylu-soysuz, siyah-beyaz, köylü-işçi ayırmadan sadece erkek iktidarı ve çıkarlarını kapsayan, öznesi erkek olan, kadınların var olmadığı savaşları, kadınların üyesi olmadığı parlamentoları, meclisleri anlatan bir tarih oluyor.

1970'lerin sonlarında kadın hareketleri bir özgürlük hareketi olarak başlıyor.  Kadınların ezilmesini ortadan kaldırmak ve özgürleşmesini sağlamak amacıyla, toplumların dönüşmesi için ikna olup ikna etmeleri gerektiğini savunmaya başlıyorlar. 1970'lerin kadın hareketlerinin, 19. yüzyıl kadın hareketlerinden farkı, kadınlar ve erkekler arasındaki ilişkinin çıkar ilişkisi olduğunun, erkeklerler ve erkeklerin çıkarlarının, sürekli kadınların rolünü, kadınların varlığını şekillendirdiğine ilişkin saptamadır. Yani kadınlar, ezilmelerinin sebebinin kendileriyle ya da  belli durumlara özgü  sorunlar olmadığını, sistemle ilgili olduğunu anlıyorlar.  Aslında kadınlar yüzyıllardır sanatta, tıpta, edebiyatta, bilgi alanı içinde hep varlar. Ancak kadınların yaptıkları çalışmalar, deneyler, eserler önemsenmemiş, ortaya çıkması, bugüne gelmeleri engellenmiş.  Kadınlar artık kitlesel olarak bilgi alanı içine dahil olmaya başlayınca, kadın bakış açısı bilime girmeye, bilim dallarını sorgulamaya, yeni yorumların ortaya çıkmasını sağlıyor.

Kadınlar çeşitli ülkelerde, farklı coğrafyalarda bilinç yükseltme toplantıları yapmaya başlamışlar. Bir bakılıyor ki,  sadece Tarih değil, tüm pozitif bilim alanları objektif değil... Bilimde erkek sesi hakim... Erkekçi sosyal davranışlar standart gösterilmekte... Bunu anlayınca, bilimler kadın bakış açısıyla sorgulanmaya başlanıyor. Mesela tıp kitaplarında "insan" olarak tanımlanan erkek bedeni olduğunu, hastalıklar üreme organları ve göğüsleri hariç hep erkeklere göre tanımlandığını, yani bilimlerin erkeklere göre, erkekler tarafından biçimlenmiş olduğuna fark edip, seslendiriyorlar.

Üniversitelerde, kadın araştırması denilen bir disiplin kurulmaya başlanıyor. Amaç bilgi üretimindeki erkek cinsiyetçiliğini ortaya çıkarmak, kadınları kendilerine dair bilgi üretme konusunda harekete geçirmek, görünür kılmak, güç ve etkinliklerinin nasıl önlendiğini fark ettirmek... Çalışmalar derinleştikçe kadın hareketindeki kadınlar, tarihteki kadınlar hakkında ne az bilginin var olduğunu  fark ederler. 

Kadınlar niçin geleneksel ve erkeksi tarih geleneğinden dışlandı?



Son Günlerde Seyrettiğim Filmler