9 Mart 2012 Cuma

Nâzım Hikmet ve Aşık Olduğu Kadınlar


2009 yılıydı. O gün 58 yıl önce vatandaşlıktan çıkarılan Nâzım Hikmet'in vatandaşlığa kabul edilmesine karar verildiğini öğrenmiştim. Vatandaşlıktan çıkardık demekle ne oluyordu ki? Gönüllerden çıkarmak mümkün olabilmiş miydi? İşte... Bunca yıldır dilimizde, belleğimizde değil miydi şiirleri? Olsun bu günleri de gördük ya... Çok şükür, demiştim.

Sait Faik "Bir insanı sevmekle başlar herşey " demiş ya... Ne güzel söylemiş... Ben de sevdiğim bir sevgi ve aşk adamı Nâzım Hikmet için bir şeyler yazmak istedim... Nâzım Hikmet’in  aşklarını anlatmak niyetindeyim. Veya aşklarıyla birlikte, aşık olduğu kadınlara yazdığı aşk şiirlerini… Bir şair... Hele Nâzım Hikmet’se o şair… Bana göre Edebiyat tarihimizin en güzel aşk şiirlerini yazmış birisidir... Nasıl sevmeden, aşık olmadan şiir yazabilirdi sevgili şairimiz öyle değil mi? Nâzım Hikmet'in aşkları sadece kadınları değildir ki… O; memleketine, doğaya, insana, kısacası güzel olan her şeye aşıktır. Benim şimdi yazmak istediğim ise, illa  kadınlara olan aşkıyla ilgili...

Nâzım Hikmet ve Nüzhet


Nâzım ve Nüzhet çocukluk arkadaşıdırlar. Moskova’da üniversite öğrencilikleri devresinde evlenirler. Nüzhet’in ailesi razı değildir bu evliliğe. Mektuplar yağdırırlar Moskova’ya. “Her sözüyle, her hareketiyle, her şeye isyan etmiş, hatta saçları bile berberin tarağına isyan etmiş bu adamla senin gibi munis ve uysal bir kız geçinemezsiniz!” derler.

Bir ara Nüzhet’in sağlığı bozulur ve memlekete döner. Ne kadar tedavi olup iyileşmiş olsa bile, bu bünyesiyle Nazım’a yoldaşlık yapamayacağını düşünür, belki de ailesinin etkisiyle ayrılmaya karar verir. Zaten Moskova nikahı yapılmış olduğu için, boşanmak gibi hukuki bir sorunları da yoktur. Yıkılır şairimiz bu karar üzerine... Bu evlilik iki yıl sürmüştür. Bu ayrılıktan sonra şairin şu şiiri yazdığı söylenir:

MAVİ GÖZLÜ DEV, MİNNACIK KADIN VE HANIMELLERİ

O mavi gözlü bir devdi, /Minnacık bir kadın sevdi. /Kadının hayali minnacık bir evdi, bahçesinde ebruli hanımeli açan bir ev. /Bir dev gibi seviyordu dev, /Ve elleri öyle büyük işler için hazırlanmıştı ki devin, /yapamazdı yapısını, /çalamazdı kapısını bahçesinde ebruliiii hanımeli açan evin. /O mavi gözlü bir devdi, /Minnacık bir kadın sevdi. /Mini minnacıktı kadın. /Rahata acıktı kadın yoruldu devin büyük yolunda./Ve elveda! deyip mavi gözlü deve, /girdi zengin bir cücenin kolunda bahçesinde/ ebruliiii hanımeli açan eve. /Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev, Dev gibi sevgilere mezar bile olamaz: /bahçesinde ebruliii hanımeli açan ev...

Nazım Hikmet ve Piraye



Piraye, Nâzım Hikmet’in kız kardeşinin arkadaşıdır. Kocasından ayrılmış, bir erkek ve bir kız çocuğu sahibi dul bir kadındır. Şairimiz’in Piraye’ye yazdığı ilk şiirinin hikayesinin şöyle olduğu söylenir:

Şair, bir demet mor menekşeyle sevgilisine  gitmeye niyetlenmiştir. Ama dostlarının karnını doyurması gerekmektedir. Menekşe parasını harcayıverir.  1930'da yazdığı o güzelim şiiri şöyledir:

Mor Menekşe, Aç Dostlar ve Altın Gözlü Çocuk:


Abe şair,
bizim de bir çift sözümüz var
                                      «aşka dair.»
O meretten biz de çakarız
                                    biraz..
Deli çığlıklar atıp avaz avaz
      burnumun dibinden gelip geçti yaz
                               sarı
                                  tahta vagonları
                                       ter, tütün ve ot kokan
                                                           bir tren gibi.
Halbuki ben
      istiyordum ki gelsin o
          kırmızı bakır bakracında bana
                              sıcak süt getiren gibi...
Fakat neylersin,
          yaz böyle gelmedi,
                yaz böyle gelmiyor,
                     böyle gelmiyor, hay anasını... şey!..
EEEEEEEEEY...
     kızım, annem, karım, kardeşim
                                                  sen
                          başında güneşler esen
                              altın gözlü çocuk,
                                  altın gözlü çocuğum benim;
deli çığlıklar atıp avaz avaz
burnumun dibinden gelip geçti de yaz,
ben, bir demet mor menekşe olsun
                                               getiremedim
                                                                 sana!
Ne haltedek,
      dostların karnı açtı
                           kıydık menekşe parasına!


1935’de kimseye haber vermeden evlenirler. İstanbul’a yerleşirler. Lakin  rahat olamazlar ki… Nâzım Hikmet’in mahpusluk günleri başlayacaktır. O kadar çok şiir yazmıştır ki Piraye’ye… O kadar çok mektup yazmıştır ki “Karıcım, canım karıcığım” hitaplarıyla başlayan… Misal, "Karıcığım, Bu seferki ilk mektubuma senin için yazdığım bir şiir ile başlıyorum: 

Saat dört yoksun, Saat beş yok / Altı,yedi ertesi gün ve belki kimbilir... /Hapishane avlusunda bir bahçemiz vardı. /Sıcak bir duvar dibinde on beş adım kadardı./Gelirdin,yan yana otururduk, Kırmızı ve kocaman muşamba torban dizlerinde..."

Bu şiir böyle devam etmektedir... Şiirin sonundaki mektup ise şöyle bitmektedir:
"Kuzum karıcığım, bu şiirleri iyi oku.Yazdıklarımın en ustaları değilse de en yalansızlarıdır. Seni nasıl yalansız, süssüz, sanatsız seviyorsam, bunlar da öyle... "
Ya da ,”Karıma Birinci Mektup” şiirini şöyle bitirmektedir:
……………………………………………...
Düşmanlara gam. /Dostlara selam. /Kalbimde çocuklarım. /Seni kucaklarım. /Canın sıkıldıysa bu mektuptan beni affet!... /Kocan: Nazım Hikmet


“Karıma 2. Mektubumdur” diye yazılan ve Portreler kitabında yayımlanan en ünlü şiir de şu değil midir?

"Bir tanem!
Son mektubunda:
"Başım sızlıyor
yüreğim sersem!"
diyorsun.
"Seni asarlarsa
seni kaybedersem,"
diyorsun,
"yaşayamam!"

Yaşarsın, karıcığım,
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda;
yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı,
en fazla bir yıl sürer
yirminci asırlarda
ölüm acısı.
Ölüm
bir ipte sallanan bir ölü.
Bu ölüme bir türlü
razı olmuyor gönlüm.
Fakat
emin ol ki, sevgili,
zavallı bir çingenenin
kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
geçirecekse eğer
ipi boğazıma,
mavi gözlerimde korkuyu görmek için
boşuna bakacaklar
Nazım'a!

Ben,
alacakaranlığında son sabahımın
dostlarımı ve seni göreceğim,
ve yalnız
yarım kalmış bir şarkının acısını
toprağa götüreceğim...
Karım benim!
İyi yürekli,
altın renkli,
gözleri baldan tatlı arım benim;
ne diye yazdım sana
istendiğini idamımın,
daha dava ilk adımında
ve bir şalgam gibi koparmıyorlar
kellesini adamın.
Haydi bunlara boş ver.
Bunlar uzak bir ihtimal!
Paran varsa eğer
bana fanila bir don al,
tuttu bacağımın siyatik ağrısı.
Ve unutma ki
daima iyi şeyler düşünmeli
bir mahpusun karısı."



Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları” şiiri ise şöyle başlamaktadır:

“Senin adını /Kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım.
Malum ya, bulunduğum yerde /Ne sapı sedefli bir çakı var,
(bizlere alatı katıa verilmez), /Ne de başı bulutlarda bir çınar.”

Durmaksızın yazar Piraye’ye Nâzım Hikmet, sürekli yazar… 1945 lerde gene mahpushanede Piraye hanım’a hergün bir şiir yazmaya başlar. “Piraye için yazılan saat 21-22 şiirleri”dir bunlar.

“Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken…..”

Yıllar yılları kovalar hasret ve sevi dolu mektup ve şiirlerle... Amaaa her aşkın bir sonu vardır galiba...


1946'da Bursa Mahpushanesi’nde yatarken dayısının kızı Münevver’in ziyaretleri sıklaşmaya başlamıştır. Şairimizin gönlüne sual olunmuyordur ve artık Nâzım Hikmet ile Münevver aşkı başlıyordu. Şair mektup yazar Piraye’ye ve anlatır durumu tüm açık yürekliliğiyle… Piraye Hanım yıkılır ama kimseye belli etmez. Bu arada Münevver bir çocuk sahibi evli bir kadındır. Kocası ayrılmak istemez. Nâzım- Münevver aşkı içinden çıkılmaz hale gelir. Nâzım Hikmet bu aralar bir mektup yollar Piraye hanım’a. Şöyle der:

“Yeryüzünde hiçbir insan, hiçbir insana benim sana yaptığım kötülüğü yapmamıştır. Bütün bunlara rağmen gel. Sana “gel” diyecek kadar yüzsüz ve alçaksam ne halt edeyim, öyleyim işte. Fakat gel. Ve benden nefret ederek, beni hor hakir görerek de olsa, beni bir daha yalnız bırakma!"


Gelmezse intihar edeceğini söyleyen mektuplar yazar karısına... Haberler gönderir...Piraye dayanamaz gider. Daha sonra da Nâzım Hikmet’in Piraye Hanım’a yazıları devam eder. Nâzım Hikmet açlık grevi yapmıştır mahpushanede ve rahatsızlandığı için hastahaneye yatırılmıştır. Piraye Hanım’la son görüşmelerinin hikayesi şöyledir: Özel bir bağışlanma bekleyen şair serbest bırakılacağını düşünmektedir ve gene Münevver Hanım’la görüşmelere başlamıştır. Piraye Hanım bilir durumu ama gene de hastaneye gider.  Nâzım Hikmet'e çıktığında evine gelebileceğini söyler. Tam bu konuşma sırasında, kapısı açılır görüşme odasının ve içeriye Nâzım Hikmet’in kızkardeşi ile Münevver Hanım girerler. Şairimiz iki arada kalmıştır ve durumu oldukça sevimsizdir. Piraye Hanım çıkar odadan. Bu Piraye ve Nâzım’ın son görüşmesidir.

1930'da başlayan aşk 1950 de noktalanır. Bu yirmi yıl hep tutuklanmalar ve mahpuslukla geçmiştir. Piraye Hanım kocasını hiç yanlız bırakmamış ve sabırla beklemiştir. Boşandıktan sonra  1995 yılında ölene kadar  hiç bir gazeteciye tek bir laf etmemiş ve kimseyle bir daha evlenmemiştir.

Nazım Hikmet ve Piraye Hanım aşkından geriye, uzun mahpusluk yılları boyunca yazılan yüzlerce şiir, mektuplar ve kitaplar kalır... Hayranlıkla okumamız için!

1946 da "Piraye'me Rubailer" yazmıştır Nazım Hikmet... Bir tanesi şöyleydir:

"hatunumun gözleri eladır da /içinde hareler var yeşil yeşil /altın varak üstüne yeşil yeşil meneviş /Kardeşlerim,bu ne biçim iş /şu dokuz yıldır eli elime değmeden /ben burda ihtiyarladım /o orda /Kalın,beyaz boynu kırışan kızım, /imkansızdır ihtiyarlamamız bizim,
etin gevşemesine bir başka tabir gerek, /zira ki ihtiyarlamak:
kendinden başka hiç kimseyi sevmemek demek."


Nâzım Hikmet ve Münevver


1938 de Nâzım Hikmet Bursa Mapushanesindedir. Bir gün dayısının kızı Münevver gelir ziyaretine. Bir güzellik girmiştir içeriye, üzerinde Fransız parfümleri kokusu. Kendine güvenli şen şakrak bir kadındır. Münevver'le yaşamaya karar verirler.

“ Sen esirliğim ve hürriyetimsin, /Çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin, /Sen memleketimsin. Sen ela gözlerinde yeşil hareler, /Sen büyük,güzel ve muzaffer /Ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin…”

Evli ve bir çocuk annesidir Münevver. Önce Nâzım Hikmet’in hapisten çıkacağı düşünülmektedir. Ama  şairin hapisten çıkması mümkün olmaz. Ve Münevver kocası da ayrılmaya ikna olmaz. Münevver, şaire  bir pusula gönderir, kocasından ayrılmasının imkansız olduğunu bildirir. Açlık grevine başlar Nâzım Hikmet.

“yapraklara, dallara, yeşillere, allara, /Nice nice yıllara gülüm, nice nice yıllara.
Yaprak dala, al yeşile yaraşır, /Gayrı bundan böyle vermem seni ellere.”


1950'deki af kanunuyla Nâzım Hikmet özgürlüğüne kavuşur. Hapisten çıkınca Münevver'le evlenir. 1951'de oğulları Mehmet dünyaya gelir. “Nazım’ın kopyası, mavi gözlü, sarı saçlı, gürbüz bir oğlandı.” demektedir, Vâlâ Nurettin. Nedense Nâzım Hikmet'in askere gitmesi istenmektedir. Nâzım Hikmet 49 yaşındadır ve 1918 de Bahriye Mektebini bitirmiştir. İkna edemez kimseyi ve askere sevk kararı çıkartılmıştır. Şair 1951 Haziran’ında Tarabya’dan bindiği bir sürat teknesiyle önce Romen şilebine biner, ordan Varna’ya, sonra Bükreş’e ve nihayetinde Moskova’ya gidecektir. Bundan sonraki yıllar memleket hasreti başlayacaktır.

“Sevgilim, gonca gülüm /Başladı Lehistan ovasında yolculuğum.
…………….
Sevgilim, dayı kızım, Memed’imin anası, /Dedelerimizden biri /1848 Polonya muhaciri.
Belki o Varşovalı güzel kadına, senin /İkizmişsiniz gibi benzeyişiniz bundandır,
Belki ben bu yüzden böyle sarı bıyıklı /Böyle uzun boyluyum, /Oğlumuzun gözleri böyle kuzek mavisi.”

Memed’e yazar:

“ Ananı üzme oğlum, /Ben güldürmedim yüzünü /Sen güldür. /Anan /İpek gibi kuvvetli,ipek gibi yumuşak; /Anan, /Nineliğinde bile güzel olacak /On ilk gördüğüm günkü gibi, /Boğaziçi’ndeOnyedisinde, /Ay ışığı,gün ışığı,caneriği, /Dünya güzeli.”

1958 de Paris’tedir Nâzım Hikmet.

“Sensiz Paris gülüm, /Bir havai fişeği /Bir kuru gürültü /Kederli bir ırmak. /Yıktı mahvetti beni Paris’te durup dinlenmeden, gülüm /Seni çağırmak.”


1961' de, Münevver  oğlu Memed'le birlikte kaçak yollarla Varşova'ya gitmeyi başarır. Yıllardan sonra Nâzım Hikmet’le bir otelde biraraya gelirler. Sonra bir ev tutarlar. Münevver Varşova Üniversitesi'nde bir iş bulacaktır. Ama Nâzım bu yıllar zarfında yeni bir aşk bulmuştur kendine… Vera.. Durumu Münevver’e açıklar. Bir süre sonra Münevver oğlunu alıp Fransa’ya geçer. Daha sonra bir Fransızla evlenir. 1998 tarihinde Fransa’da vefat eder.

Nâzım Hikmet ve Vera


“Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi, kırmızı dolgun dudaklı” diye 1961 de yazdığı “Saman Sarısı” şiiriyle ölümsüzleştirdiği kadının adı Vera’dır. Nazım Hikmet’ten otuz yaş küçük, beş yıllık evli ve bir çocuk annesidir. İlk tanıştığı andan itibaren aşık olmuştur şair, Vera’ya. Evli ve çocuklu olması umurunda değildir. Vera'yı sürekli aramaktadır. Günde belki on kez telefon eder. Sonunda muradına erer Nazım Hikmet ve Vera’nın gönlüne girmeyi başarır. Evlenirler. Bundan sonra şiirler Vera için yazılacaktır.


“Seher vaktı habersizce girdi /gara ekspres kar içindeydi /ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım/peronda benden başka da kimseler yoktu/durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri/perdesi aralıktıgenç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada/saçları saman sarısı kirpikleri mavi/kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı/üst ranzada uyuyanı göremedim/habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres/bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini/baktım arkasındanüst ranzada ben uyuyorum/Varşova’da Biristol Oteli’nde/yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu…”

”Vera’nın Resmi” adlı şiiri de şöyledir:

“Kimseler yapamaz senin resmini
 Sen kendi resmini kendin de yapamazsın
 Bir açılıp bir kapanır kapılar yüreğinde
 Senin resmini ben yapacağım.”


Giitiği her ülkeden her şehirden arar Veya’yı şair. Her yerden kartlar yazar sevda dolu... Gönderir Vera’ya usanmadan…

“Selam.Öpüyorum seni. Raya’yı ve tüm dostları. Korkunç hasret içindeyim. Bir an önce, bir an önce dönmek istiyorum, işte bu kadar. Nâzım.”

Bazı yolladıkları da sadece dört satırdır. Şöyle:

“Durmadan seni düşünüyorum.
  Durmadan seni düşünüyorum.
  Durmadan seni düşünüyorum.
  Durmadan seni düşünüyorum.
  Nâzım Hikmet “



Nâzım Hikmet en son şiirini gene Vera'ya yazmıştır.

"Gelsene dedi bana
 Gülsene dedi bana
 Ölsene dedi bana 
 Geldim
 Kaldım
 Güldüm
 Öldüm."

Nazım Hikmet 3 Haziran 1963 günü memleket hasretiyle ölür. Vera, Şairin ölümünden sonra kimseyle evlenmez bir daha. Vera 2001 yılında  öldüğünde Moskova'dadır.

Sevdalıyım Tepeden Tırnağa


Nâzım Hikmet hakkında pek çok kitap okumuştum. Şiirlerinin tepeden tırnağa sevdalısıyım. Ben yukarıdaki yazıda evlendiği dört kadınla ilgili aşklarını yazmaya çalıştım. Sırasıyla Nüzhet, Piraye, Münevver ve Vera... Elbette bu kadar değildir Nâzım Hikmet'in kadınlara olan aşkları...  Nazım Hikmet'le ilgili yazılan kitaplarda görülecektir ki, şairimizin yaşamının her döneminde daima kadınlar  olmuştur.

Nâzım Hikmet için "Aşık olmadan yaşamak, yaşamak değildir."  
Vera'ya Leipzig'den yazdığı mektubu buraya geçirmek istiyorum. Arada  Hayal Kahvem'e baktığımda okuyup hatırmak için..


"Vera, sevgilim. Senden bir güneş daha aldım, yani (güneş resmi çizmiş), ve yüreğim, yani (yürek resmi çizmiş) sanki bir ilkbahar dalı, yani(çiçekli bir dal çizmiş)oldu. Seni nekadar sevdiğimi tasavvur edemezsin. Güzelim, tatlım, akıllım benim. Rusça yazmayı mutlaka öğreneceğim. Moskova'da hergün mektuplar yazacağım sana. Sensiz dünya benim için (alevler içine bir dünya çizmiş)işte böyle. Eski mektuplarını 1000x1000 kere okudum. Dün gece sesin çok hüzünlüydü. Sabaha kadar(açık bir göz çizmiş) uyumadım, gözümü kırpmadım. Çok yoruldum ve sana yardım edemiyorum. Sevincim benim, sana en önemli şeyi söylemek istiyorum, ömrümce söylemediğim bir şeyi: Seni seviyorum. Nâzım."

Yıllar önce hapishaneden yazdığı mektubunda başka bir aşk anlayışını anlatmıştır Nâzım Hikmet:

"...... Mesela ben 45 yaşımı bitirdim. Ama her gün biraz daha aşık oluyorum. Karımdan, sanattan, tabiattan, insanlardan, idealizmden tut da kanaryama kadar her şeye dolu dizgin aşık oluyorum. Ve çok şükür aşığım. Bu aşk mistik manada felan değil. Platonik aşk değil. Her birine ayrı ayrı pratik tezahirleriyle faal bir aşk... Bana öyle geliyor ki, bir tek insana, yüz milyonlarla insana, her tek ağaca, bütün ormana, tek bir düşünceye, fikre, birçok düşünceye ve fikre aşık olmadan yaşamak, yaşamak değildir."

Bu yazıları hazırlarken pek çok kitap karıştırdım. Asıl faydalandığım Emin Karaca'nın Sevdalıyım Tepeden Tırnağa - Nâzım Hikmet'in Aşkları kitabıdır. O kadar güzel derlenmiş bir kitaptır ki, diğer aşklarını  ve  tüm detaylarını okumak isteyen olursa  hararetle tavsiye ederim.