10 Mart 2012 Cumartesi

Ve Bir Erkek Ve Bir Kadın Ve İki Film Ve İki Sanat

 
 
 

Daniel Day-Lewis'in, İtalya'da ünlü bir film yönetmenini canlanırdırdığı film Nine (Dokuz) adlı filmin ne kadar seyredildiğini bilmiyorum. Film bir müzikaldi. Filmlerde müzik benim için önemlidir lakin müzikal filmlerden pek haz ettiğimi söyleyemem. Nine tesadüfen seyrettiğim bir filmdi. Çok etkilenmiştim. Konusu kısaca şöyleydi. Dünyaca meşhur sinema yönetmeni Guido Contini, son filmini bitirmeyi bir türlü becerememektedir. Dertlenerek, senaryoyu ilham perisine anlatır. Yönetmenin anlattığı senaryoda bir adam vardır. Bu adam kendisini hayatının merkezine koymuş, her şeyi dilediği gibi yaşamak istemektedir. Hayatına girmiş tüm kadınlar onun hizmetindedir. Hepsi adama aşkla bağlıdır. Aslında yönetmen senaryoyu değil kendi hayatını anlatmaktadır. Bir erkeğin başarısının, yaratıcı ruhunun ardında neler saklıdır? Filmden anlıyoruz ki, yönetmeni o günlere getiren kadınlardır. Annesi, karısı, sevgilisi, arkadaşı, ilham perisi, kadın hayranları.. Yönetmen ancak bütün bu  kadınlar hayatında varsa başarılı olabilmektedir. Kadınlar adamdan ellerini çektikleri anda adam sanatını gerçekleştirememektedir. İlham perisi adı üzerinde ilham verendir. Adam durumunu ilham perisine anlatınca, ne olur biliyor musunuz? İlham perisi, adama şaşırtıcı bir tepki verir. Keşke senin yerinde ben olsaydım der. Şaşırır adam... Daniel Day- Lewis'in olağanüstü oyunculuğunun etkisiyle, bu film çarpmıştı beni. Düşününce, filmdeki tespitin ne kadar doğru olduğunun farkına varmamak mümkün değil. Erkeklerin yaratıcılıkları çocukluklarından beri kadınlar tarafından hep desteklenir. Erkeğin sanatını icra edebilmesi için, anneleri, eşleri, sevgilileri, kadın hayranları tarafından  her yaptığı hoş görülür, şımartılır. Peki bu sanatçı kadın olsaydı ilham verenlerin durumu ne olurdu? Bu kadar erkek hizmetinde olur muydu? Hatta bırakalım erkekleri, kadınlar tarafından desteklenir, hoş görülür müydü? O zaman başka bir filme konu olmuş bir kadın sanatçının hayatına göz gezdirelim...

 


1989’da en iyi kadın oyuncu ve en iyi yabancı dilde film dallarında iki Oscar Ödüllü bu filmi seyredene kadar, "Ben hayatı seviyorum, aşkı, umudu. Ödülsüz olsalar da..." diyen heykeltraş Camille Claudel'i ne yalan söyleyeyim hiç duymamıştım. Camille 1864 yılında Fransa'da doğmuş. Küçük yaştan itibaren toprak ve taşa şekil vermeyi sevmiş. Ancak ailesinin görüşleri ve yaşadığı dönem itibariyle kadının sanat eğitimi almasının yasak olması sebebiyle, sanatını yapmak için olağan üstü zorluklarla karşılaşmış. Hayatı büyük heykeltraş Rodin'le kesişmiş. Rodin'in modeli, en gözde öğrencisi ve sevgilisi olmuş. Büyük ve  tutkulu bir aşk yaşamışlar. Rodin'den hamile kalmış, bir kaza sonucu bebeğini kaybedince fena halde yıkılmış. Rodin'le birlikte yaşamaya başlaması ailesinin onu reddetmesine neden olmuş. Rodin'in terk etmesinden sonra ruh sağlığı iyice bozulmuş. Kimse tarafından desteklenmeyen genç kadın yapayalnız kalınca, sinir krizleri geçirmeye başlamış. Rodin ve ailesinin isteğiyle, akıl hastanesine kapatılmış. Hastanede heykel yapması yasakmış. Bir sanatçının zorla sanatının elinden alınması kimbilir ne fena bir durumdur? Camille'nin kardeşi Paul'e  yazdığı mektubun satırları durumunu açık etmektedir. Kimse Camille ile ilgilenmez. 1943 yılında ölene kadar son otuz yılını akıl hastahanesinde geçirir.

''Akıl hastanesi! Evim diyebileceğim bir yere sahip olma hakkım bile yok! Onların keyfine kalmış işim! Bu, kadının sömürülmesi, sanatçının ölesiye ezilmesi... Mahsus kaçırdılar beni, onlara tıkıldığım yerde fikir vereyim diye, yaratıcılıklarının ne kadar sınırlı olduğunu biliyorlar çünkü. Kurtların kemirdiği bir lahana gibiyim şimdi, yeni filizlenen her yaprağımı büyük bir oburlukla mideye indiriyorlar... 

Bilmiyorum, kaç yıl oldu buraya kapatılalı, ama tüm hayatım boyunca ürettiğim eserlere sahip çıktıktan sonra şimdi de kendilerinin hak ettikleri hapishane hayatını bana yaşatıyorlar... 

Bu esaretten çok sıkılıyorum... Eve hiç dönemeyecek miyim, Paul?''


Biri erkek... Biri kadın... İki film... İki sanat ya da iki  hayat... 

Du bi... Rodin'in adı geçti madem... Rodin’in pek çok eserine Camille'nin  ilham vermiş olduğu söylenir.  Peki Rodin'in aslı Paris'te Rodin Müzesi'nde olan  ünlü Düşünen Adam heykelinin bir kopyası memleketimizde nerede sergilenmektedir?  Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin bahçesinde...  Böyleyken böyle...
 

12 yorum:

  1. Camille Claudel'i lisede okumuştum ve çok etkilenmiştim. sonrada filmini seyrettim tabi ki. yoğun acı çeken sanatçı kadınlar herzaman ilgimi çekmiştir. filmden sonra rodine sinir olmuştum gerçi..

    YanıtlayınSil
  2. Rodin Rodin Rodin taşa can veren adam !

    YanıtlayınSil
  3. Hayrete düşüren ve meraklandıran,çok iyi bir yazı olmuş bu. Vay be,diyebiliyormuş insan,yine de şaşırabiliyormuş, o kadar bilse de bizlerin (kadınların) hal-i pür melalini...

    YanıtlayınSil
  4. Camillede oyunculuklar harikadır ben bu filmin üzerine oturup Adele H. ve Possession isimli iki film daha izlemiştim Adjani'den deliliğe herbirinde farklı bir yorum getiriyor kadın inanılmaz bir şeydi onun oyunculuğunu ardarda 3 filmde izlemek.

    Nine'ı ise aynen sırf müzikal diye bir türlü izleyemedim hala. Duruyor bir kenarda.

    YanıtlayınSil
  5. hayatımda izlerken en cok skıldıgım,kaç dk kalmıs diye baktıgım film NINE olablir :s

    YanıtlayınSil
  6. Selam Ayshenur, haklısınız. Bu filmde erkeğin vaziyetine takılmasaydım, ben de sıkılabilirdim:) Tuhaf biriyimdir Ayshenur, filmde bir duruma fokuslanırım... Alır götürür beni..
    Baksanıza Nine dan nasıl geçtim Camille'ye:) Sevgiler.

    YanıtlayınSil
  7. Adele H. ve Possession demişsiniz ya Vladimir... Bi alaka yapayım bu filmlere:) Sağolun.

    YanıtlayınSil
  8. N. Narda, şaşırmayı da şaşırtmayı da acayip severim. Eğer bu yazı sizi şaşırtmayı becerdiyse ne mutlu canıma derim:)) Sağolun.

    YanıtlayınSil
  9. Bolat, bu yazıyı yazarken Rodin'i de yazacağım hiç aklıma gelmemişti. Nazım Hikmet, Fellini derken bir de ne göreyim dünyaca ünlü heykeltraş Rodin'in ününün ardında gene kadın kederi gizli değil mi:) Hangi ünlü erkeğe çarpsam böyle mi:))Hayret edilecek şey vallahi!

    YanıtlayınSil
  10. Selam Buket, Sanat ve Edebiyat Tarihi böyle durumlarla mı dolu acaba? Merak ettim şimdi:))

    YanıtlayınSil
  11. Ünlü ressam ve müzisyenlerin hayatlarını okumak ve izlemek çok çarpıcı sonuçlar doğurabiliyor içimde. Lakin bir heykeltıraşın hayatını daha önce okumadığım gibi çok da merak etmemiştim doğrusu. Ancak Camille Claudel bu fikrimi değiştirdi. Çok beğendiğim filmler arasında yerini aldı. Bir heykeltıraşın üstelik kadın heykeltıraşın hayatını izlemek baya heyecanlandırdı beni. Bu kadar büyük haz alınarak yapıldığını düşünmezdim. Bir heykeltıraştan ziyade bir kadının hayatını izlemek, tutkularına, çıkmazlarına şahit olmak...
    Filmi az önce izledim. Ne tesadüftür aynı ayda izlenen filmler...Biraz daha önce izlesem aynı günlere denk gelecekmiş. Film hakkında araştırma yaparken de bloğunda karşılaşmak ayrıca süpriz oldu. İzmit'teyi. Müsaitseniz bir gün görüşmek isterim...

    YanıtlayınSil
  12. Engin ben geçen sene bugünler seyretmişim:)

    hayal.kahvem@gmail.com'a mail atarsan, telefonumu veririm. Görüşüz elbette.

    YanıtlayınSil