30 Mart 2011 Çarşamba

Edebiyat, Merhamet ve Paylaşma Duygularını Öğretir Mi İnsana?

Bizim dönemin terbiyesinde başkalarının yanında yemek, yiyemeyecek olanları özendirmek ve imrendirmek ayıptı. Günahtı hatta. Sokakta yemek hiç uygun görülmezdi. Elinde çikolata ya da muz yiyeceksin mesela, yanındaki çocuğun ya gözü kalırsa, bu hiç doğru bir şey değildi. Ya yiyeceğini paylaşacaktın, ucundan azıcık verecektin arkadaşına ya da kimsenin seni görmediği bir yerde tek başına yiyecektin. Böyleydi bizim zamanımızın terbiyesi. Mühim mesele aslında çok mühim de, zamanımızda çok dikkat edilmiyor sanırım bu durumlara. 

O zaman “Orhan Kemal”in “Çikolata” adlı öyküsünü hatırlamak gerekiyor galiba. Abla, kardeşi ve yoğurtçunun kızı bu öykünün üç kahramanı. Yoksullar her üçü de. Nerden anlıyoruz? Bir şekerci dükkanının önündeler. Abla kardeş, ancak paralarını birleştirip tek bir çikolata almaya niyet ederler. Daha önce yemişlerdir çikolata. Tadını bilirler. Yoğurtçunun kızı ise hayatında yememiş. Yoksul ama gururlu. Söylemiyor daha önce hiç çikolata yemediğini güya. Abla kardeş tahmin ederler tabi kızın hiç çikolata yemediğini. Onun yanında yemek istemezler. Alacakları çikolata ancak ikisine yetecektir çünkü. Gitse bir yanımızdan diye düşünürler. Kız bir türlü gitmez. Yanında yiyip de kızı imrendirmek istemezler. Üç çocuğun şekerci dükkanı önündeki konuşmalarını Orhan Kemal inanılmaz etkili bir üslupla kaleme almıştır. Yoğurtçunun kızı hiç çikolata yememiştir yememesine, gene de burnundan kıl aldırmaz. Belli etmez. Kışkırtır çocukları. Canı istemiyor havalarına yatar. İstese zaten alabilecekmiş pozları atar. Bedava verseler bile yemeyeceğini söyler. Bunun üzerine iki kardeş alırlar çikolata ve yerler kızın yanında. Öykünün son bölümü insanın yüreğini yakar. Çocuklar yedikleri çikolatanın parlak kağıdını top yapıp yere atarlar ve giderler ki yoğurtçunun kızı bekler de bekler bir süre… Sonra yerden eğilip alır gümüş kaadı… “Topmuş gibi, buruşuk kaadı havaya attı,tuttu,attı,tuttu. Atıp tutarak bir sokak, bir sokak daha, daha sonra daha bir başka sokak. Yer yer pislenmişti, sidik kokuyordu sokak.” İşte öykünün hiç unutulmayacak son cümlesi şöyledir: “Gümüşten topu açtı, çikolata bulaşıklarını yaladı yaladı.”


Merhamet ve paylaşma duygularımızı kışkırtmak için, 15 Eylül 1914 yılında Ceyhan’da dünyaya gelen ve 1970 yılında yitirdiğimiz,Türk Edebiyatının toplumcu gerçekçi yazarı Orhan Kemal'in kitaplarını okumamızın tam zamanı. Tam zamanı. 01.09.2010 ( Bu yazının devamında Ayfer Tunç'un bu öyküyü yorumlaması hakkında bir yazı yazabilsem keşke.. Du bakalım.. Yazarım belki..)

29 Mart 2011 Salı

Zagor Yoksa "İşinin Ehli Hayalkırıkçısı" Mı?



Allahım! Bu gördüklerim gerçek olmasın lütfen! Zagor... Sevdiğim çizgi roman kahramanı... Zagor... Toz kondurmam tırnağının ucuna... Olamaz! Lütfen aramızda kalsın, olur mu? Kimseye söyleme.. Ama... Zagor var ya... Don Kişot'u bilmiyor...  İnanamıyorum gözlerime... Zagor... Kitap okumaya vakti olmadığını söylüyor... Bugün satın aldığım macerasını okuyordum. Bir an bu kareleri gördüm ya... Tepeden tırnağa mosmor oldum. Olamaaaz! Hayallerimin yıkıldığı an... Bittim... Resmen bittim... Yıkıldım. Yerlerdeyim.  Numan Serteli'nin haikusu, Zagor'un bu haline tam denk düşmüyor mu şimdi? "işinin ehli.. hayalkırıkçısıyım.. son müşterim sen"  der ya hani... Of! Zagor'un son müşterisi ben miyim bilmiyorum ama işinin ehli hayalkırıkçısı olduğu çok doğru... Yapılır mı bu bana? Söyler misin  Esrarengiz Atlı adlı macerada, nedir Zagor'un  bu hali şimdi? Yooo... Kabus olmalı... Tamam. Anladım. Rüyadayım. Az sonra uyanacağım...



Heyy! Buldum! Zagor budur işte! Bu Zagor karesi var ya bünyeme ilaç gibi geldi valla! Bakar mısın, Zagor kitap okuyor! Oh! Çok şükür Tanrım... Gerçekten çok teşekkür ederim. İnan bana az kalsın  hayalkırıklığından öte dünyaya göçecektim. Yoksa... Kitap okumayan birine nasıl tahammül edebilirdim?  Mümkün değil... Çizgi roman kahramanı da olsa, ben  kitap okuyanı severim. Acaba Zagor sinemayı bilse, sever miydi? Severdi bence... Evet, tabii severdi. Dur ben bir koşu gidip su içmeliyim. O kadar korktum ki, dilim damağım kurudu, inanmazsan yemin bile edebilirim. Tamam. Şimdi maceranın kalanını okumaya devam edeyim.  Heyy! İnanmıyorum... Zagor ve Sarışın Tehlike... Neee? Şöyle bir karıştırdım sayfaları... O ne? Zagor Blondie'den dayak mı yiyor? Yok artık! Pes! 


Tamam! Gene bilmeden bir şey yaptım. Belli ki yüksek makamlar tarafından cezalandırılıyorum. Peki. Şimdi  Zagor'un bu macerasının kapağını kapatacağım. Ve bu akşam  Zagor'un Sarışın Tehlike adlı macerasını okumayacağım.  Hani Sıtkı Sıyrıl acıyı tarif ederken, Zagorsever bünyenin acısını anlatır da, en iyi acı tarifinin çizgi romanların yarım kalmış macerası olduğunu söyler ya, işte o acıyı dibine kadar hissedeceğim. Zagor aynı çizgi roman macerasında, nasıl bu denli hayal kırıklığına uğratabilir beni? Of! Gene bir haiku söyleyeceğim işte şimdi... "ahmakıslatan değilim dedi.. inandım o yağmura..ve ıslandım tam bir ahmak gibi" diyeceğim demesine ama... Zagor... Of! Yapamam! Toz konduramam valla.. Sevmek ne feci bir şey değil mi? Acı veriyor insana.  Sanırım depresyondayım. Feci... Şeyyy! Yoo... Dayanamayacağım valla... Çok merak ediyorum... Zagor ve Blondie... Yooo... Hemen okuyacağım hemen... Hiç beklemeden! Duramam... Hemen! Aman Allahım! O neeee?Yooo... Zagoooorrr!!!!

Kahve Molası - Acılı Ekşili Çorba İçince...


"Ben buradayım ey okuyucu, peki sen neredesin?" der ya Oğuz Atay..  Aynı duygularla yazıyorum sana bu mektubu ey okur. Ben buradayım. Kimbilir sen nerelerdesin? Ben İstanbul'dayım.  Öğlene doğru geldim. Bir iş görüşmem vardı. Mutlu sonuçlandı. Sevinçliyim. Şimdi ödül zamanım. Yemek yemeliyim. Değişiklik olsun istedim. Az sonra Çin usulü acılı ekşili çorbamı içeceğim. Dışarda kendini özleten  ilkbahar güneşi, saçlarımı hafif hafif uçuşturan tatlı bir esinti var. Hava tam benlik. Sevdim. Hımm! Ayıptır söylemesi, çorbamı şimdi içtim bitirdim.Tam kıvamındaydı. Fevkaladenin fevkindeydi tadı. Acılı, ekşili...  Çok acıkmıştım. Nasıl çala kaşık yedim anlatamam sana. Bayıldım. Bayıldım. Şimdi var ya... Üzerine afiyet fena halde uyku bastırdı beni... Aaa! Uyacak mıyım ne? İnanamıyorum kendime! Her öğlen uyumak zorundamıyım ben? Çocukluktan kalma bir alışkanlık bu.  İyi ama kaç yaşıma geldim. Olmaz ki böyle! Misafir gelse eve, gene farketmiyor biliyor musun? Gözlerimi kapatıp, bir kaç dakika bile olsa dalıyorum. Gündüz  yemekten sonra gözlerimi kapatmalıyım yani illa. Rüyalar alemine dalmalıyım yani, anlatabiliyor  muyum? İyi ama.. Şimdi... Burada... Yalnız başıma... Allahım sen akıl fikir ver bana! Hem İstanbul Film Festivali biletlerimi satın almıştım. Hangi filmlere gideceğimi anlatacaktım sana... Of! Ama yapamayacağım. Ne tuhaf huylarım var benim? Yok açamıyorum gözlerimi. Şuraya kıvrılıp uyuyacağım şimdi... Bekle beni olur mu? Bekle.. İnan bana az sonra döneceğim.... Döneeeceeeğiiiimmmm....  Bekleeeeeeeeeeeeeeeertghjkhjklçş.

Gerçek Hayatta Böyle Aşklar Var Mıdır Sahiden?


Halil (Müşfik Kenter),boyasını yaptığı evin duvarında asılı resimdeki kıza aşık olur. Ev adadadır. Yıl boyu boştur. Halil her gün bu boş eve giderek, karşısına oturur ve saatlerce resme  dalar gider. Bu hal sonunda tam bir tutkuya dönüşür Bir gün resimdeki kız Meral (Sema Özcan) iki arkadaşıyla adadaki eve gelirler.  Meral Halil'in resim karşısındaki durumunu görür. Çok şaşırır ve etkilenir. Halil'in resmi değil, kendisini sevmesini ister. Halil kabul etmez. Meral sinirlenir. Duvardaki resmi çıkarır ve Halil'e götürerek verir. Bir daha görüşmezler diye düşünürken, Meral gene Halil'in yanına giderek konuşmak ister. Adanın tepelerine çıkarlar. Rügarlı bir görüntü ve muhteşem müzik eşliğinde.. Bak, dayanamadım yazdım senin için... Aralarında şöyle bir muhabbet geçer... Çok şekerdir bu muhabbet... Of, gerçekten çok şeker...

- Resmi verdikten sonra artık ben seni gelmez sanıyordum.
- Gelemeyecektim, gelmeyecektim ama görüyorsun ki öyle olmadı.
- İki insanın ilişkisi çok güzel bir şey.
- Dostluğu aşan ilişkilerden niçin kaçıyorsun?
- Bu sözünle aşık olmayı kastediyorsan, dostluğu bu dünyada hiçbir şeyle aşamazsın.
- O halde sen bana aşık olmaktan da öte duygular içindesin.
- Hayır, ben sana aşık değilim. 
- Olmaz böyle şey! Resmime aşık olman demek beni sevmen demektir. Dünden beri hep söylediklerini düşündüm., Sen bana aşık olduğunu söylemekten korkuyorsun. 
- Olmayan bir şeyi nasıl söylerim? Niçin beni anlamamakta ısrar ediyorsun? Ben senin resmine aşığım. İşte hepsi bu kadar.
- Sen ben yokken resmimi sevdin. İşte ben varım artık. Resmin aslı benim. Bundan sonra ikimiz bu sevgiyi paylaşaceğiz. Bu aşkın yarısı bana ait. 
- Sen dostlukların, aşların kolay mı kurulduğunu, kolay mı sürdürüldüğünü sanıyorsun? Resminle aramda ne kadar uzun zamanlar geçti. İlk karşılaşmamızı dün gibi hatırlarım. Birden bana iyilikle, sevgiyle bakan bir yüz gördüm. Elbiselerim eskiydi. Kirliydim. Sakallarım uzamıştı. İnanamadım. O insanca bakışı bir daha göremem diye resme bir daha bakmaktan korkuyordum. İkinci kere zorlukla baktım resmine. Gene iyilik, gene sevgi vardı gözlerinde.  Nihayet değişmezi bulmuştum. Resmin benim içime bakıyordu. Benim kendimi görüyordu. Boş evde soğuk kış gecelerini beraber yaşadık onunla. Bana hep dostlıkla, iyilikle, sevgiyle baktı. Çok zamanlar gidip yüzünü tutardım. Gözlerini öperdim. Saçlarına değdirirdim ellerimi. 
- Benim bakışlarımda da sevgi var. Ben de senin kendini görüyorum. Resmimin yerine ben seveciğim seni. Artık ben varım.
- Hayır! Hayır! Hayır, istemiyorum seni. Benim dünyama girmeye kalkma! Sonra merhametsizce yıkarsın onu. Resmin benim kendimden bir parça. Bırak ben onu seveyim. Sen sevmek isteme beni. Senin ellerini tutmak istemiyorum. Sonra çekersin o ellerini benden. Ben resmine aşığım! Ölünceye kadar da onu seveceğim!

28 Mart 2011 Pazartesi

Amelie'yi Hatırlayasım Geldi:) Yann Tiersen


     



Kahve Molası - Bir Rüya Gördüm...


Sabahtan beri masada, başımı eğip iş yapmaktan, nasıl yorgun düşmüşüm anlatamam. Sonra biraz internette haberlerde gezindim. Kendimi iyiden iyiye mecalsiz hissettim. Kalktım yerimden. Bir kedi gibi gerindim önce. Odamdaki üçlü koltuğa oturdum. Dayanamadım. Kıvrılarak uzandım olduğum yere. Gözlerimi kapadım. Dalmışım. Gece ruh haline göre geçiyor.. gündüz insanlık haline göre, der ya Metin Üstündağ. Gündüz görülen rüyalar da öyle olmalı. Gündüzdü çünkü. Nasıl söylesem, az önceydi yani...  Tuhaf bir haldeydim.  İnsan olan yerlerim çok ağrıyordu. Yerini yadırgayan eşyalar gibiydim adeta. Kıvranıyordum. Tahammül eşiğim epeyce yükselmiş olmalı. Çünkü sürekli "bana dokumasın hiçbir şey, hiçbir şey yarama merhem olmasın" diye bağırıyordum. Çevremdekiler  endişeli gözlerle seyrediyorlardı beni. "Acımayın bana! Böylesi daha iyi. Biliyorum, bittiğinde, geçtiğinde, azaldığında sızı, iyileştiğimde, o saman tadıyla karıştığında; her şey daha acı olacak." diyordum. Beni dinlemediler. Bir doktor getirdiler. Uzun uzun muayene ettirdiler tüm bedenimi. Steteskopunu tam yüreğimin üzerine koymuştu ki, en ıssız sesimle doktora seslendim: "Hey, doktor! Ruhumdaki kadim yırtık hâlâ derinde mi? Karanlık ve içerlek bir cümbüş o, doktor! Dik onu doktor. Hey!" Gözlerimi açtım. Doğrularak oturdum. Neydi bu böyle? Gündüz gözüyle rüya mı görmüştüm gene? Masama geçtim. Bir kahve rica ettim. Fincanı elime aldığımda, kahve kokusunu derin derin  içime çektim. Hayır olsun, bu rüya neydi sahi? Benim rüyadaki konuşmalarım hep Birhan Keskin'in dizeleriydi sanki. Tamam. Bildim.  Dün gece Birhan Keskin'in şiirleriyle fazlasıyla haşır neşirdim. Kahvemi içerken, bilgisayarda  Birhan Keskin'i sorgulamak istedim. Şöyle bir yazıya eriştim. "Seçici kurul, 2011 Metin Altıok şiir ödülü’nün, “Türk şiirinde belli bir damarın derinleşmesine katkıda bulunması, insana olan derin kazısını bu kitapta daha da derinleştiren yaklaşımı ile bireyin karmaşası konusunda ulaşılan en uç noktaları göstermesi” nedeniyle Birhan Kesin’e verilmesini kararlaştırdı." Telefonum çaldı. Kahve molam bitti. İşe dönmeliyim.

Metin Altıok Şiir Ödülü Bu Yıl Birhan Keskin'e Verildi.


"Bu ânı böylesine net hatıra etmiş olan zihnim, sonrasını hatırlamıyor. Nasıl oldu da tanışmıştık, ben mi onun yanına gitmiştim yoksa o mu benim yanıma gelmişti, bilmiyorum. Bildiğim, bir yabancıya, ötekine yakınlık duymuştum.... En az benim kadar sessizdi. Benden de sessiz. Kendi sessizliğimi bir kenara koyup, onun bana dokunan sessizliğini kırmaya çalışırdım. Bir şey hoşuna gittiğinde gülümserdi. Gülümsediğinde dünyaya bir beyaz delik açılırdı. Ben o yaz o beyaz delikten içeri atladım. Kış (tekrar) gelmişti. İçerilere, yaza benzeyen sıcak odalara, camlardan, damlardan süzülen pencere arkalarına geri çağrılmıştık. Kıştı, büyük sessizliğiydi dünyanın. Neden, sebep, özlem, isyan tanımazdık. Böylece, alınganlık ve kırılganlık da. Ne ben onu aradım ne de o beni. Kış gelmişti işte, ve biz içeriye çağrılmıştık, o kadar..... Ne kıştan yakınacak ne yazı özleyecek bir sebebim vardı..... Hayattı, hâlâ yekpâreydi. Kış gelmişti işte, ve biz içeriye çağrılmıştık."

Birhan Keskin - Beyaz Delik'ten bazı cümleler

27 Mart 2011 Pazar

"Mutluluğa Yolculuk"


"Hayat bir çemberin içindedir. Tek bir çember. Oysa ne güzel olurdu, birbirinden ayrı bir çok çemberin içinde yaşamak. Birbirine bağlı olmayan, birbirinden tamamen bağımsız çemberler. Her biri apayrı çember olduğundan bir çemberden çıkıp öteki çembere girdiğinde, bir öncekinden bambaşka bir dünyaya girdiğinden ve öncekiyle hiç bir benzerliği olmayan bir dünyada bambaşka biri olabilirdin böylece. Güzel olurdu, tek bir çembere hapsolmazdık. Oysa yaptığımız şey koskocaman bir dünyayı, uzun gibi görünen ama aslında kısacık bir zamanın içine yerleştirmeye, ondan büyük bir resim yapmaya çalışmak; resme kattığımız ne varsa o güne kadar bize sunulan birbiriyle bağlantılı parçalardan oluşuyor; en bölük pörçük dediğimiz hikayede bile derinlerden sızan bir geçmiş göze çarpıyor. Oysa ne güzel olurdu geçmişi geçtiğimiz çemberin içinde bırakmak ve bambaşka, yepyeni bir insan olarak öteki çemberin içinde yaşamak. Hayat bir çemberin içindedir. Ve ne yazık ki, onca yıl uğraşıp, didinip bir resmi tamamladığımızda o resimden mutlu olmuyoruz; resmi oluşturan unsurların içinden bazılarını ayıklamak atmak istiyorsunuz resminize bakarken, ama bu mümkün değil artık, resminiz için seçtiğiniz ne varsa geri dönüşü olmayan bir yolda sizinle birlikte artık. Resminizi yaparken özgür olduğunuzu zannederken bir de bakıyorsunuz ki, resminiz herkesin bir yerinden dokunduğu parmak izleriyle dolmuş, parmak izlerini silmek istiyorsunuz ama iş işten geçmiş, parantez kapanana kadar sizinle birlikte, sizden sonra da sizin bu hayat çemberinin içinde sizin dokunduğunuz diğerlerinin resimlerinde yer alacaklar. Farkında olmadan, görünmez ağlarla bağlanmış olarak, bilinmeyen bir yerden gelen bir etkiyle, bize ait gibi görünen bir hikayeyi yaşıyoruz, ama bunun farkına varıyor bazılarımız bir şekilde, kişiliğimiz, kimliğimiz bunda rol oynuyor, tek bir çemberin içine hapsolduğumuzu anlıyoruz, çemberden çıkmaya çalışıyoruz o zaman. Hayat tek bir çemberin içindedir ve o çemberin içindeyken mutlu olan her kimse çok şanslı bir insan olmalı. Ve inanırım bir mutlu olma sanatı vardır. Ve inanırım mutluluk çemberin çapına değil, o çapın içine kattığınız şeyi nasıl kattığınızla ilgili. 


La Fonten’in dediği gibi mutluluk elde ettiğini sevmektir, Montaingne’nin dediği gibi mutluluk bir şeye sahip olmak değil, sahip olduğumuz şeyin tadına varmaktır, bu mutlu olma sanatının önemli bir kuralıdır. İki yazarı da saygıyla anıyoruz, söylediklerine katılıyoruz, kesin bir formül sunuyorlar, tek bir çemberin içinde nasıl mutlu olacağımızı kesin bir dille, yalın bir şekilde bildiriyorlar bize, ama yüz yıllar öncesinin dünyasında. Oysa Andre Maurois, geçen yüz yılın üçüncü çeyreğine kadar yaşamış Fransız yazar başka çemberlere gereksinim duyuşumuzu haklı çıkaran şu sözleri söylüyor “İnsanın beklediği mutluluk, tatmakta olduğu mutluluktan daha güzeldir.” Andre Maurois’in yorumu doğaya yabancılaşan insanın kendi içine bakma becerisini kaybettiği yönünde, o da Rimbaud gibi yaşamın başka yerlerde olduğunu düşünüyor. Modern insan kendine yabancılaşmış ve sanatçı insanın insanlığını anlaması için bir görüş getirmeye çalışıyor tersine bir sistemde yaşamasına rağmen. Bir zamanlar Taksim’deki odamın duvarına, mutluluğun adalarına sıradanlığın denizlerinden varılır diye büyük harflerle yazmıştım, mutlu olma sanatına gerçekten inanmak için, her gün bakıp inanacaktım, ama tüm çabama rağmen, hayatın tek bir çemberden ibaret olduğunu bilmeme rağmen, zaman zaman ne güzel olurdu birbirinden ayrı bir çok çemberin içinde yaşamak, diye düşündüm yazıya başlarken düşündüğüm gibi. Şimdi odamın duvarına yazmıyorum ama buraya yazıyorum, mutluluk varılacak her hangi bir yer değil yolculuğun kendisidir. "

YAZAN: Nessuno
FOTOĞRAFLAR: Numan Serteli

Evliya Çelebi Ve Vampir Folkloru


Hiç aklıma gelmezdi hiç. Ne mi gelmezdi? Evliya Çelebi’nin vampirlerden söz edeceği tabii. Bak şimdi. Geçenlerde değerli Tarihçimiz Prof. Dr. Cemal Kafadar’ın “Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken” adlı kitabını alsam diye aklımdan geçiriyordum ki baktım Yücel Göktürk ve Ulaş Özdemir’in Cemal Kafadar’la yaptıkları bir röportaj var. Hemen ilgiyle okumaya başladım. Söyleşide Cemal Kafadar Evliya Çelebi’den bahsetmiyor mu? Üstelik ne diyor biliyor musun? Seyahate çıkmayı düşünen biri, eğer daha önce Evliya Çelebi’nin dolaştığı coğrafyalara gidecekse, mutlaka yanında Çelebi'nin Seyahatnamesini götürmeliymiş. Evliya Çelebi’nin çok ilginç ve renkli tespitleri varmış. Nasıl hoşuma gitti bu durum anlatamam. Evliya Çelebi'yi niye şimdiye kadar okumayı ihmal ettim ki?

Bir aralar Cemal Kafadar Vampir folkloruyla ilgilenmiş. Vampir folklorunun tarihinin çok ilginç olduğunu söylüyor. Vampir folkloru 17. yüzyılın sonlarında ortaya çıkmış. 18. yüzyılda yazılı kültüre, 19. yüzyılda ise edebi kültüre geçiyor. Günümüzde ise malum. Sağım solum önüm arkam vampir. Niye? Sakın Edward'la Bella'nın aşklarını duymadım deme! Günümüzün vampir tipi artık Edward! Eski vampirler gibi korkutucu, soğuk, çirkin değil. Yakışıklı mı yakışıklı! Hatırlasana Alacakaranlık’ın Edwad’ını… Bütün kızlar hem filmlerine, hem kendine bayılıyorlar. Ya kitaplar.. Yediden yetmişe tüm kızların elinde.. Günümüzün vampirinden kimse korkmuyor yani.. Ah! "Gelse benim boynuma dişlerini geçirse keşke!" diyen kaç kız duydum biliyor musun? Boyunlarını uzatacaklar neredeyse… Tövbe tövbe…


Neyse... Dönelim Tarihçimiz Cemal Kafadar'ın anlattıklarıyla bizim Evliya Çelebi’mize… Osmanlı zamanlarındayız. Ruslar, Lehler, Çekler, Slavlar vampir hikayeleri ile çalkalanıyor. Osmanlı coğrafyasında Macaristan, Sırbistan taraflarında da bu söylentiler çok yaygın. Batı ilgiyle tıp ve hukuk literatüründe böyle bir şey olabilir mi diye kafa patlatıyor. Bir kısmı olur, bir kısmı olmaz diyor. Vampir folkloru Müslüman folklorunde pek rağbet görmemiş gibi sanılıyor sanılmasına ama Hristiyanlarla iç içe yaşıyorlar ya etkileniyorlar kimi durumlardan. Bak şimdi. Bir gün Edirne taraflarından bir köyden, köylüler kadıya başvuruyorlar. Son zamanlarda mezarlarını kazılmış buluyorlarmış. Hristiyan komşuları vampir diye bir şeyden bahsediyorlarmış. Bu vampirler mezarlarından çıkarlarmış da insanlara musallat olurlarmış. Hatta bu Hristiyan komşular şöyle bir çare öneriyorlarmış. “Mezarı kazacaksınız, cesedi çıkaracaksınız, kafasını kesip ayağının önüne koyacaksınız, bir de göğsüne kazık çakacaksınız.” diyorlarmış. İslamiyette mezarı açmak, cesedi kurcalamak doğru değildir tabi ki. Haşır neşir zamanı denilen, insanların hesaba çekileceği ve durumuna göre cennete ya da cehenneme dağıtılacağı zamana kadar bedeninin bütün olarak kalmasına inanıldığı için “ Olur mu böyle bir şey?” diye Kadı’ya soruyor. Evliya Çelebi anlatıyormuş bunları. Ne hoş değil mi? Kadı düşünüyor taşınıyor, eski fetvaları karıştırıyor. Sonunda bir fetva buluyor. Eski fetva vampirden değil ama hortlaktan bahsediyormuş. Ve 150 yıl öncesine aitmiş bu bulduğu fetva. Demek ki Müslümanlarda da kulaktan kulağa da gelse, böyle bir vampir folkloru bir biçimde var. Amcamın ben küçükken anlattığı, hem korkup yerime sinerek dinlediğim, hem de tuhaf bir haz aldığım hikayeleri aklıma geldi. Aslında bir ara yazmıştım Hayal Kahvem'e. Evvel zaman içinde.

Evliya Çelebi’nin seyahatnamesini hemen edinebilsem keşke. Cemal Kafadar’ın iki arkadaşı Arnavutluk’u Evliya Çelebi’nin kitabı ellerinde gezmişler. Çelebi kendisine garip gelen, kendisini şaşırtan adetleri tek tek anlatıyormuş. Çelebi’nin tespitleriye onun dolaştığı coğrafyalarda gezinmek müthiş olmalı. Evliya Çelebi 1611 de doğmuş. Yani seneye 400. doğum günü kutlanacak. 400 yıl önce yazılanlardan söz ediyoruz. İnanılacak gibi değil. Delikanlıyken İstanbul’u yana yakıla dolaşıyormuş ve nasıl cihan gezgini olurum diye hayaller kuruyormuş. Babasına haber vermeden Bursa’ya gidince, o zaman ki seyahat şartlarını düşününsene, kimbilir kaç günde gidip gelmiştir İstanbul’dan Bursa’ya? O vakitler 18-19 yaşlarındaymış. Dönüşte babasından sıkı bir tokat yiyiyor. Çok üzülüyor, kırılıyor ama sonra babasıyla sıkı bir pazarlığa girişiyor. Seyahatten vazgeçemeyeceğini anlatıyor. Babasını ikna etmiş olmalı ki ondan sonra seyahatlerine başlıyor. Ölümü hakkında kesin bir şey söylenmemekle birlikte 2. Viyana Kuşatması’nı yazdığı için 1683 den sonra öldüğü düşünülüyor. Cemal Kafadar Evliya Çelebi ile ilgili o kadar güzel ve ilginç şeyler anlatmış ki, inan içimdeki merak duygusu depreşti. Nasıl durur otururum ben şimdi? Hemen edinmeliyim Evliya Çelebi’nin Seyahatmanesi’ni… Ben Evliya Çelebi’nin akrabalarından biri olabilir miyim ki? Kendime o kadar yakın hissettim. Sanki benim büyük büyük büyük büyük babammış gibi. (01.03.2010)

26 Mart 2011 Cumartesi

Durango Çizgi Roman Karesi ile Mehtap Sanma Hikayesi...


Dün gece mehtaba dalıp hep seni andım.
Öyle bir an geldi ki, mehtap seni sandım.


Güfte: Nedim Güntel
Durango Çizgi Roman Karesi

Alacak..


Alacak
yol kenarındaki 
yağmur mazgallarını
kumbara sanıp
harçlığımı atardım
bu yüzden en çok
denizden alacaklıyım.

Şiir: Sunay Akın
Fotoğraf: Numan Serteli


2011 Unesco Tarafından Evliya Çelebi Yılı İlan Edildi. Çünkü Evliya Çelebi'nin 400.Doğum Yılı.


EVLİYA ÇELEBİ VE MÜBALAĞA ETME SANATI: 
Ben var ya, Evliya Çelebi'nin adını duyduğum anda, gerekirse önüne bedenimi kale yapar akan suları durdururum valla. Eğer o şehirde Evliya Çelebi varsa, diyelim ki o şehrin dereleri yukarıya aksa, genede vermem Evliya Çelebi'mi ellere tüm şehir üstüme kalsa... Çılgının biri, Evliya Çelebi'yi zincire vurmaya kalksa, yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım icabında... Öyle böyle değil yani, Evliya Çelebi'yi o kadar çok severim ki anlatamam sana. Hey! Sen.. Bu sözlerimi okuduktan sonra, gene alay dolu gözlerle bakıyorsun demek bana... Anlıyorum, diyorsun ki: "Gene mi mübalağa! Yok artık... Her şeyin bir ölçüsü var. Bu kadar da abartma!" Of! Evet, seviyorum abartmayı... Kabul ediyorum mübalağacıyım. Ne var yani? Tamam, kimi zaman evlatlık mıyım acaba diye düşünmedim değil. Ailem de tuhaf tuhaf "acaba karıştırdılar mı, bu çocuk bizim değil mi?" diye suratıma baktılar çoğu zaman eminim. Çünkü ailede hiç kimse benim gibi değil. Benden başka herkes normaldir. Bizim ailede hep sorarlar bana... Derler ki: "Bu kadar mübalağacısın, kime çekmişsin Allahaşkına?" Nihayet buldum işte kime çektiğimi. Dinler misin, anlatacağım şimdi:


Bir defasında Filmekimi nedeniyle İstanbul'daydım. İki film arasında gene kitapçıya uğradım. Son günlerde satın almayıp kitapçıda okuduğum kitap, İskender Pala'nın Kahve Molası adlı kitabı. Tamam, bu kitabını özellikle satın almadım ama, bakma böyle yaptığıma, İskender Pala'nın külliyatını satın almışımdır. Kimini okudum. Kimi okunmayı bekliyor. Olduğu yerde demleniyor. Bu kitabını ise özellikle satın almak istemedim. Çünkü kitapçıda satın almadan gizli gizli kitap okumayı severim. Bu benim kendi kendime oynadığım oyunlardan biridir. Genelde gideceğim her kitapçıda rahatlıkla bulabileceğim kitaplardan seçerim. "Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül sohbet ister kahve bahane" denir bilirsin. İşte o misal, İskender Pala'nın Kahve Molası adlı bu kitabında, bir kahve molasında okunabilecek, okumayı eğlenceye dönüştürecek 300 kadar küçük küçük hikayecikler, denemeler var. Tamam. Kitabı kitapçıdaki rafında buldum. En son 98. sayfada kalmıştım. Sayfayı açtım. Aaa! Bil bakalım konu başlığı ne? "Evliya Çelebi Mübalağacı Mıydı?" Bu başlığı görür görmez içim sevinçle doldu da kanatlanacağımı sandım ne yalan söyleyeyim. "Bu kadar mübalağacısın, kime çekmişsin Allahaşkına?" diye soruyorlar ya bana. Görsünler. Buldum işte... Kime benzeyeceğim? Tabii ki Evliya Çelebi'ye!


Evliya Çelebi denildiğinde aklımıza ne gelir? Seyahatnamesi tabii... İskender Pala diyor ki, Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi kadar, mübalağacı üslubu da çok meşhurmuş. Hakikatleri çarpıtmaz, değiştirmezmiş de okuyucunun ilgisini çekmek için abartarak anlatırmış. Evliya Çelebi'nin Erzurum kışı ile ilgili anlattığı mübalağalı hikayesi çok meşhurmuş. Şöyle.. Evliya Çelebi Erzurum'da 11 ay, 29 gün kalmış. Hep yaz gelecek demişler. Anlaşılacağı gibi bir gün olsun yaz mevsimini görememiş. Bak şimdi, öykünün bu bölümü şahane... Evliya Çelebi'nin anlattığına göre, Erzurum'da kışları öyle soğuk olurmuş ki, bir keresinde bir kedi damdan dama atlarken boşukta öylee donmuş kalmış. Hahha! Sonra ancak ilkbahar geldiğinde donu çözülmüş ve miyav diye yere düşmüş. Bayıldım işte buna. Ama bak bunu Evliya Çelebi kendisi görmüş gibi anlatmıyor. Uydurmuyor yani. Kendisine anlatmışlar. Böyleyken böyle diye duyduğunu söylüyor. Abartarak anlatmak yazıya nasıl nükte katmış! Ve bunları günümüzden 400 sene önce yazmış. Ne şeker bir çelebiymiş. Bunları okumak hoş değil mi? Demek ki insan halleri yüzyıllar geçse bile değişmiyor. Demek ki her devirde mübalağa etmeyi seven insanlar var. Yalnız değilim ya o kadar sevindim ki anlatamam. Hani diyorlar ya bana... "Bu kadar mübalağacısın kime çekmişsin?" diye... Yaşasın, buldum işte... Büyük, büyük, büyük, büyük dedeme... Evliya Çelebi'ye! Yaa... Böyle işte. Gözlerimi kapatarak derin bir iç çektim. Evliya Çelebi'nin ruhuna rahmet gönderdim. Sonra İskender Pala'nın Kahve Molası adlı kitabının kapağını kapattım. Şöyle usulca etrafıma baktım. Kitapçıdaki rafına sessizce kitabı bıraktım. Bir sonraki kitapçı ziyaretimde, kitabın devamını okuyacağım. Ne yapayım bayılıyorum böyle gizli işlere. Baktım saatime. Sinema vaktim gelmiş. Hemen 400 yıl öncesinden günümüze dönmeliydim. Filmekimi için geldiğim Beyoğlu'nda günün ikinci filmini seyretmek için sinemaya girmeliydim. Of! Film de filmdi hani. Chatroom. Sanal dünyanın korkularının mübalağa edilerek anlatıldığı bir film. Filmi daha sonra mutlaka anlatacağım. Şu kadarını söyleyeyim, Chatroom'u soluk almadan seyrettim. Bence Chatroom'un yönetmeni Hideo Nakata, (Halka, Halka2 ve Karanlık Sular gibi korku filmleri şahaserlerinin de yönetmedir) günümüzün Evliya Çelebi'lerinden biri. Mübalağa etme sanatının sinemadaki en güzel örneklerinden biridir bana göre Chatroom. Bayıldım yani ne diyebilirim. Zaten mübalağa edilen her şeyi severim. Huyum kurusun. Böyleyim. 14.10.2010

Sözsüz Karikatürler-Zamanın Ruhu-Şenol Bezci

  

25 Mart 2011 Cuma

Ey Kitap, Oynar Mısın Benimle?


Neredeyse bütün gün ofisteydim. Oldukça yoğun bir sabah programım, öğleden sonra randevulu misafirlerim vardı. Bol muhabbetli, olumlu neticeli görüşmeler yaptım. Sevindirici bitti. Öğleden sonra…  Nasıl olduysa  sakinledi ortalık… Bir ara telefonlar çalmıyor, zil sesi gelmiyor, adeta çıt çıkmıyordu. Hoşuma gitti bu geçici sukûnet… Hiç kaçırmadım bu durumu. Koltuğumda gerilerek arkama yaslandım. İlkbahar güneşi penceredeki ahşap jaluzinin aralıklarından hûzmeler halinde içeriye süzülüyordu. Bilirsin böyle hallerde, odanın bütün tozları dans ederler ya güneşin hûzmelerinde… Gözümü aldı bu görüntü… Bir süre daldım gittim. Daldım, kim bilir nerelere? Sonra… Sırtımı koltuktan kaldırmadan, masamdaki kitaba uzandım… Elime aldım. El kadar bir kitap zaten... Daracık. Her zamanki gibi kitabın kabına derin derin baktım. Sanki yüzlerce pul bir araya dökülmüş. Fotoğrafları çekilmiş. Kitabın kabına resmedilmiş. Bu kitabı ilk elime aldığımda böyle zannetmiştim. Yooo… Artık çok iyi biliyorum. Kitabın kabına iyice bakınca anlaşılıyor ki bunlar pul değil. Film afişleri. Alias, Lost, Bad Boys, Tomb Rider, Matrix, Casablanca, Ratatouille ve başkaları. Bu kitap  haftalardır masamda duruyor. Halil Gökhan’ın Yedinci adlı ilk yazdığı romanı. Yazarın Erkekler Cennetinde Son Tango, Konuşan Kadın, Yeni Sevgili adlı kitaplarını çoktan okudum. Neredeyse arka arkaya hem de …


Bu kitap ise… Yedinci… Geldiğinden beri masamda duruyor. Aslında her şeyde olduğu gibi kitap okumak konusunda da, tezcanlı, sabırsız bir bünyem olduğu halde, bazan  kendimi şaşırtacak derecede sabırlı olabilmeyi becerdiğimi biliyorum. Şimdi ben Halil Gökhan’ın üç kitabını büyük bir hevesle okudum ve kitaplığa yerleştirdim ya… Elimdeki bu son kitabını hemen okuyup bitirmek istemiyorum. Gün içinde, gözüm kitaba iliştiğinde, elime alıyorum. Sayfalarını karıştırıyorum. Kimi sayfalarını okuyorum. Fena halde ilgimi çekiyor aslında. Çünkü bir kere roman, kabından da anlaşılacağı gibi sinemayla ilgili… Sonra yazarın diğer kitaplarını okuduğum için, roman kahramanları bana çok tanıdık geliyor. Mesela yazar Alev İpek adını hem bu ilk romanı Yedinci’de, hem de ikinci romanı Konuşan Kadın’da kullanmış. Aynı Leon Ziya gibi. Leon Ziya ise önce Konuşan Kadın’ın kahramanlarından biriydi. Sonra Yeni Sevgili adlı romanında da karşıma çıktı. Bir yazarın tüm kitaplarını okuduğumda, bir dedektiflik hali beliriyor bende. Son okuduğum kitabında, hem yazarın hem de kahramanların izlerini sürmek hoşuma gidiyor. Çok meraklanıyorum ya... Kabaran merakımı gemlemek, beni gene bir oyun sürecine sokuyor. Hayal gücümü kitabın tornasına geçiriyorum. Kitapta yazar ya da roman hakkında her yeni keşfimde, hayallerimi o yöne doğru şekillendiriyorum. Misal bugün rastgele bir sayfa açtım. Uykuda Son Tango adlı bir bölümdü. Hemen aklım, yazarın son kitabı Erkekler Cennetinde Son Tango’ya gitti. Yedinci, Halil Gökhan’ın ilk, Erkekler Cennetinde Son Tango ise son romanı. Acaba yazar bölüm ve kitap isimlerini bilinçli mi okuruna çağrıştırıyor diye merak ediyorum. Bana göre Halil Gökhan okuruyla oynamayı seviyor. Sonra bence rüya seven biri. Çünkü rüyalardan çok söz ediyor. Bu durumda benim gibi oyuncu ve uyanıkken bile rüya gören bir okur için, Halil Gökhan’ın elimdeki bu son kitabı hemen okunup bitirilecek bir kitap olmaktan çıkıyor. Masamın üzerinde duruyor. Gün içinde arada elime alıyorum. Rast gele bir sayfa açıyorum. Bir süre bu dünyadan ayrılıp, kitapta tesadüfen denk geldiğim oyun ve rüyalar alemine dalıyorum… İşte tam bunlar aklımdan geçerken, kitaptan bir sayfa araladım. Tesadüfi açtığım sayfanın en başında, şu alıntı cümleler yazıyordu: “Nasıl mı karşılaştılar? Herkes gibi tesadüfen…” Allahım! Yoksa yazar, okurun aklından ne geçeceğini önceden mi tahmin edebiliyor? Olabilir mi? Muzipçe gülümsüyorum. Yoo... Bu kitap benim elimde kolay bitmez!

Kapalıçarşı'nın Dost Yüzü

 
Yazarların İstanbul’u” adlı kitapta on iki yazar, İstanbul’un on iki farklı köşesini anlatıyor. Kitaba şöyle bir bakıyorum ve Celil Oker’in “Kapalıçarşı Rehber İstemez” başlıklı, sekiz kitap sayfası yazdığı yazıyla kitabı okumaya başlıyorum. O’Henry’nin unutulmaz Noel hikayesi vardır ya hani. Sevdiği erkeğe armağan vermek isteyen kadın en güzel şeyini, uzun saçlarını satarak, sevdiğinin saatine zincir alır. Erkek de aynı gün sevdiğinin uzun saçları için sedefli bir tarak almak ister. Parası yoktur. Saatini satmıştır. Çok bilinen bir öyküdür O’Henry’nin bu öyküsü… Celil Oker ve eşi de gençtirler. Yeni evli sayılabilirler. Kendi deyişiyle karısının ilk oğullarına hamile olduğunu söylemesi, anlatımına biraz O’Henry tadı katmaktadır. Paraları yoktur. Bebek lafı olmasa paranın pek bir önemi yoktur aslında. Ama hamileliğin anlaşılmasıyla şimdi Kapalıçarşı’ya gitmek için içinden geçtiğimiz Cağaloğlu’nda, Türkçe sözlüğe sözcük tanımı yazmaya çalışan oniki yaşıt insanla birlikte, aynı yerde işe başlarlar.
 
 
İşe yeni girdiklerinden, ilk aylıklarını henüz almamışlar. Hatırladığı kadarıyla sağdan soldan borç alma limitlerini de doldurmuşlar. Akşam eve dönüş biletleri belki var belki yoktur. O gün öğlen olur. İnsanlar soluklansınlar, yemek yesinler diye mola verilir… Karısı hamiledir ve cebinde hamile karısının öğle yemeğini karşılayacak kadar bile parası yoktur. İşyerinden aniden sokağa fırlar. Caminin yanından, ağaçların gölgesinden geçer. Etraftında hızlı hızlı yürüyen ya da bir şeyler satmak isteyen İstanbullular arasından… Sonra Kalpakçı’lar Sokağı’ndan Kapalıçarşı’ya girer. Kafasını kaldırıp kapının süslemelerine bakacak morali yoktur. Fatih Sultan Mehmet günlerinden beri o kapıdan giren kaçıncı kişidir acaba? Bu soruyu aklına getirecek halde değildir. O zamanlar da aynı kalabalık vardır mutlaka. Belki bu kadar turist yoktur. 
 
 
Kalpakçılar Sokağı’nda o vakitler de yan yana kuyumcular çoktur. Vitrinlere burunlarını dayamış düğüncüler neler alacaklarına bakmaktadırlar. Satıcılar bugünkü gibi dükkanlarının önünde müşteri adaylarını gözlemekte, kime hamle edeceklerini belirlemeye çalışmaktadırlar. Alıcı olmadığı her halinden belli olmalı ki kimse kendisine hamle etmez. Zaten en boş kuyumcuyu seçmeye çalışmaktadır. Bir yandan, sol elinin yüzük parmağındaki öğle yemeğine dokunur. 
 
 
Bu dükkanın sahibi kapının önünde değildir. Geleni geçeni kesmemektedir. Onu seçer. İçeri girer. Ama yüzüne bakmaz. Dükkan sahibi onun yüzüne bakar. Bir an. Durumu anlar. Parmağından çıkardığı yüzüğü tartar. Hesap makinesinde bir iki tuşa dokunur. Sonra bir rakam söyler. Başını sallar. Hafif terlemiş olmalı… Öyle hisseder. Dükkan sahibi parayı çekmeceden çıkarır. Tezgahın üzerine koyar. Hiç sesini çıkarmadan parayı alır. Kapıya yönelir. Dükkan sahibi arkasından “Afiyet olsun,” der. Hayretle döner. Adam gülümser. “ Üzülmeyin,” der. “Olur böyle şeyler. Eşinize saygılar.” 
 
 
Çok eskiden beri, yaklaşık 400 yıl boyunca, Avrupa ortasından taa Arabistan’a uzanan güçlü bir imparatorluğun tam ortasındaki bu başkente dünyanın malları yağar… Almak ve satmak için insanlar Kapalıçarşıyı doldururlar. Doğudan ve batıdan gelen insanlar Kapalıçarşı’nın 61 caddesindeki, 4000 dükkandan birinin önünde buluşurlar. O zamanlar olup biten de globalizmin ürünüdür, şimdi olup bitenler de. Bari Kapalıçarşı dış görüntüsünde zamanı dondurmuştur. Yoksa gözlerimizi şenlendiren o binlerce pırıltılı kumaş, bakır, gümüş, kıymetli taş ve madeni Akmerkez ya da Kanyon’a benzer modern yapıların içinde görmek durumunda kalmaz mıydık?

Şimdi arada sırada, neden parmağında alyans olmadığını soranlara, Celil Oker işte özetlediğim bu hikayeyi anlatır. O günleri unutmamak için bir daha yüzük takmaz.

Kapalıçarşı için pek çok şey işitiriz. Her dükkandan laf atarlar. Zorla mal satmaya kalkarlar. Pazarlıkla ile ilk söyledikleri fiyatın yarısının altına inerler. Güzel hanımlara bakarlar. Hepsi doğru olabilir. Ama doğrunun tamamı değildir. Doğrunun tamamı aslında yazara göre bize bağlıdır. Biz ne için gelmişsek, Kapalıçarşı bize o yüzünü gösterir. Yazara dost yüzünü göstermiştir.14.03.2010

24 Mart 2011 Perşembe

Japonların Samuraisi, Osmanlının Sipahisi, İngilizlerin Şövalyesi Yok Artık! Ya Biz?


İşten eve gelince televizyonun kumandasını elime aldım. Düğmesine bastım. Haberleri açtım. Bir süre haberleri izledim. Sonra kitaplığa doğru yöneldim. Aklımda üç kitap ismi vardı. Epeyce arama sonunda üçünü de buldum. Oturdum kitaplığın yanındaki koltuğa. Elimdeki kitapları karıştırmaya koyuldum.

“Meselâ düşman, bombardımanı her vakit bombalarla yapmıyor. Hayal gücü yüksek, enteresan başka teknikleri de mevcut. Düşman, aralarında sadece on nefer boyu mesafecik bulunan siperlerimize bazen sardalya konserveleri veyahut reçel kutuları fırlatıyor. Bizimkiler de sigara paketleriyle mukabele (karşılık) ediyorlar. Düşmanlar arasında hem de sıcak cephede böyle şakalaşmak cihanda duyulmuş şey midir? (1915- Bir Türk askerin mektubundan)"

“Onuncu saatin son saniyesinde ateş kesildi. Mons yakınlarında daha şanslı bir Alman askeri varmış. Savaşın son dakikasına kadar İngiliz cephesini makinesiyle tarıyor ve saatin dolmasıyla siperinden dışarı tırmanıyor, miğferini çıkarıyor ve eski düşmanları önünde nazikçe selam verdikten sonra arkasını dönüp gidiyor. (1918 – Bir İngiliz askerin günlüğünden)"


Yukarıda yazdığım ilk paragrafı Buket Uzuner’in Gelibolu adlı kitabından alıntıladım. İkinci paragraf ise Gündüz Vassaf’ın Cennetin Dibi adlı kitabında yazıyordu. Gündüz Vassaf “Orduları ile birlikte savaşan, birlikte ölen krallar, sultanlar ortadan kalkalı beri, bilgisayarlı modern konvansiyonel savaş, ölümü iyice anlamsızlaştırdı. Kahramanı korkaktan, cesuru hainden ayırt edemez olduk.” diyordu kitabında. “Yüzyılımızın devletleri uzaktan kumandalı bombalarıyla sivilleri kıyadursun, ortaçağda tepeden tırnağa zırhına bürünen şövalye, aynı zırhı onu korumak için atma da geçiriyor. Yok etmek değil, hükmetmekti esas olan. Bugün sanılanın tersine, insanın ve atın değeri vardı ortaçağda.”

Çağımızın savaşan barışçıl insanının çelişkilerinden bahsediyor Gündüz Vassaf. Bir yandan çocukları oyuncak tabancadan korurken, askerliği geçmiş yüzyılların tersine ayıp bir uğraş sayarken, bir yandan beş kıtada nasıl boğuştuğundan dem vuruyor. Japonların samuraisi, Osmanlının sipahisi, İngilizlerin şövalyesi yok artık diyor. Savaş modern insan korkak oldu.  Er meydanındaki erler yok artık.  "Savaşanlar, borsa güdümlü teknokratların emrinde, maskeli balolarda dolaştırılan kukla köleler gibi kaldılar."


Sonra Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü adlı kitabını aldım elime. Yazarın 1987 de yazdığı “Zıp, Sen Öldün” başlıklı bölümünü açtım. Çok önce okuyup altını çizdiğim cümlelere tek tek göz attım. Yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra duygularımızı denetlemek için hap yutan, çevremizi denetlemek için ise nasıl düğmeye basan bir toplum olduğumuzdan bahsediyor yazar. Düğmeye basmak sihirli bir iş artık. Düğmeye bastık mı her şeyi oldurabiliyoruz. “Düğmeler sayesinde görüntüler, sesler ve insanlar bir var, bir yok oluyor." Dünya elimizin altında hatta parmağımızın ucunda. Düğmeye bas televizyon açılsın. Tüm görüntüler hızla gerçeğin kendisi haline gelsin. Ne kolay!  Savaşları, depremleri anında görüntüleyip seyrediyoruz. Oturduğumuz yerde sinirleniyoruz, üzülüyoruz, öfkeleniyoruz, protesto ediyoruz. Az sonra yeter bu kadar deyip düğmeye basıyoruz gene. Var ettiğimiz gibi görüntüleri; düğmeye basarak yok edebiliyoruz. Sesleri de öyle... Müzikçaların da telefonun da düğmesi elimizde. İster açar dinleriz ya da konuşuruz. İstediğimizde keseriz seslerini. Kapatıveririz düğmelerini... Güç artık bizde.

O halde, televizyonun bir düğmesine basmakla, nükleer başlıklı füzeler fırlatmak arasında ne fark var? Çeşitli amaçlarla o kadar çok düğmeye basmaya alıştırıldık ki, düğmeye basmak göz kırpmak, nefes almak gibi hayatımızın bir parçası oldu diyor Gündüz Vassaf. Eskiden içeceğimizi almak için bakkala giderdik, şimdi bir bozuk para atıyoruz, düğmeye basıyoruz, hoop içecek elimizde. Bankaya girip banka memuresi ile muhatap olamaya gerek var mı? Yooo... Bankamatikler emrimizde. Üstelik kimsenin suratını, ağız kokusunu çekmeye gerek yok. İnsan ilişkileri, duygulanmalar ortadan kalkmaya başladı artık.  Farkında olmadan “ Yaşamlarımız gitgide daha mekanik, gitgide daha  düzenlenmiş, gitgide daha düşüncesiz ve duygusuz bir rutine tabi kılınıyor.” diyor yazar.


Az önce haberleri seyretmek için ekran başına geçtim. Olan bitene seyirci mi kalaydım yani. Tarih beni şahit yazardı inan ki. Kumandanın düğmesine bastım. Görüntüleri kapattım. “Zip, sen öldün.” Böyle mi olduk yoksa? Aman Allah saklasın! Feci bir hal bu! Feci!