cehenneme övgü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cehenneme övgü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2013 Cuma

Kahve Molası - Pembe Ve Mavi



Az önce kahve molası verdim.  Bir yandan kahvemi hüpletirken, diğer yandan cinsiyet nedir, diye biraz araştırmaya yöneldim. Sanal asiklopedide, aşağıya  alıntıladığım, geleneksel cinsiyet rollerini okuyunca... Eee... Günün mana ve önemine yakışır bir yazıya girişivereyim dedim.

Öncelikle şunu sormalıyım. Cinsiyetimizi biz mi seçtik? Hayır. Kadın ve erkek olarak doğmaya kendimiz karar vermedik. Ben erkek doğmuş olabilirdim, erkek doğan biri de kadın... Peki, cinsiyetlerimizle ilgili rolleri nasıl benimsedik? Gündüz Vassaf'ın Cehenneme Övgü adlı kitabında Senin Cinsiyetin Ne? başlıklı  bir bölüm vardır. Yazar, bu bölümdeki yazısına giysileri ele almakla başlar. Tüm kültürlerde, erkekle kadınların ne giyeceğine ilişkin beklentiler olduğunu söyler. Cinsel rolümüz ve kimliğimiz öncelikle giysilerimize yansır, der. İster çok eski devirlerde, ister günümüzde olsun, bütün giyim tarzları kendimizi ve karşı cinsi algılama biçimimizi etkiler. Kadim zamanlardan gelen bir kültürün öğütlediği ilkelere uymak zorunda kalırız. Erkeklerler ve kadınlar kendi cinslerinin standartlarına göre davranırlar, oturur kalkarlar, yürürler, konuşurlar ne bileyim bacak bacak üstüne atar,  giyinirler. Kendi cinsiyetimizin rolünü ezberleriz. Niye kız bebeklere pembe, erkek bebeklere mavi giydirilir mesela? Eyvah!.. Gündüz Vassaf'ın dediği gibi, bu giysilerimiz  ilk üniformalarımızdır da, bize hangi rollerin talimatları öğretiliyorsa, o rollerin kalıbına mı giriyoruz yoksa? Düşünsene... Gebelik gibi önemli bir istisna dışında, biyolojik açıdan baktığımızda, kadın ve erkek,  hepimiz, erkeklik hormonu androjen ile kadınlık hormonu östrejenin bileşiminden oluşuyoruz. Demek ki, diğer cinsle aramızda psikolojik duvarlar örülmese, farklı roller benimsetilmese, belki çok daha fazla ortak yönümüzü keşfedeceğiz. Çünkü birbirimize taban tabana zıt cinsler değiliz ki biz... Öyleyse kadın ve erkek neden birbirinin rollerini dışlar? Acaba tüm yaşantımız boyunca, kendimizi ve birbirimizi cinsiyetlerimize dair şartlandığımız rollerin içine mi hapsediyoruz? Kurulu düzeni memnun etme çabası, beynimize işlenen roller içinde, bir kadının kadın gibi, bir erkeğin de erkek gibi  davranması, her iki cinsi de tek yönlülüğe mi mahkum ediyor? İki cins bu sebeplerle mi  birbirine yabancılaşıyor ve erkek ezen, kadın ezilen rolü içinde buluyor kendini? Feminizmin, erkek ve kadın kimliklerinin yeniden tanımlamasını istemesi, cinsel kimliklerin sonsuz bir zenginlik içerdiğinin altını çizmesi, kadını ve erkeği birbirine karşı bağlamlarda ele alması, kadınları ezilmekten kurtarmak için bir çözüm olabilir mi? 

Yoksa kadının ve erkeğin birbirini dışlayan iki şıktan biri olmadığını bilmesi ve dayatılanların dışında, birbirlerinin insani müştereklerini keşfedip benimsemesi mi bizi doğru çıkışa ulaştıracak? Kahve molam bitti. İşe dönmeliyim şimdi...



"Geleneksel roller, “erkek” ve “kadın” olarak birbirinden kati bir şekilde ayrılan 
ve her iki cinsiyete de doğuştan verilen cinsiyet rollerinin var olduğu iddiasındadır. 
Bu roller: 
Erkek:
  • Aile reisi ve evin geçiminden sorumlu,
  • Dışarıyla olan bağı kurmada sorumlu,
  • Güçlü, mantıkla hareket eden, cesur, cinsel açıdan aktif,
  • Kadınlara, yani “besleyicilere” hemen hemen hiç bağlı olmayan “avcılar” olarak erkekler.
Kadın:
Erkeğe bağlı ve onun korumasına muhtaç,
Eşiyle ve ailesiyle olan ilişki de sosyalliği sağlayan,
Güçsüz, duygusal, mantıkla hareket etmeyen, her zaman kendinden ödün veren, cinsel açıdan pasif
“Avcılara” muhtaç “Kuluçka sağlayıcısı” olarak kadınlar"        

11 Mart 2012 Pazar

Bir Çocuk Gibi Şaşarcasına Bakarak Yaşamak İstiyorum.


Şimdi ben bu yazıma o güzeller güzeli Guguk Kuşu'nun film karelerini ekleştirdim ya, sakın bu filmi anlatıyorum sanma olur mu? Yok, film filan anlatmayacağım. Bak şimdi. Geçtiğimiz sene mayıs ayında, şehrimdeki   kitap fuarından aldığım kitaplar arasında Dücane Cündioğlu'nun Hz.İnsan adlı kitabı vardı. Okumamıştım. Kitaplığın yanındaki masanın üzerinde o gün bugündür demleniyordu. Bu akşam elime gelince.. Baktım ince bir kitap zaten. Niyetlendim. Okumaya başladım. Sevdim kitabı. "Delilik özgürlüktür" adlı bir  bölüme geldim. İlgiyle okumaya devam ettim. Bizim geleneğimizdeki delilere gösterilen sevgiden, hürmetten bahsediyor. Onlardan korkulmaz bilakis gıpta edilirdi çünkü onlar anlamadığımız, kavrayamadığımız bir dünyanın insanlarıydılar diyor. Aramızda dolaşırlardı. Bir yere kapatılmalarına, mahkumiyetlerine gönüller razı olmazdı çünkü bir zaman delilik özgür olmak demekti diyor. Sonra mecnun'un çılgın ve deli anlamına geldiğini söyledikten sonra çeşitli kelimelerin kökenlerine inmiş yazar. Bunları okumak hoşuma gidiyor. Ve akabinde  bir hadisi şerif eklemiş.. "Siz deli olmadıkça imanınız sahih olmaz."  Sonra devam etmiş. "Akıllı, uslu olmak, belki size garip gelecek ama aklın üstüne çıkmak isteyenlerin ayağını bağlayan bağ demektir." demiş. Uslu olanlar, aklın sınırları içinde kıpırdamayan durunlardır. Oysa deli olma harekete geçmeyi, yerinde duramamayı gerektirir.Yazısını Mevlevi'den bir dua ile bitirmiş. "Deliler Sultanı'nın yüzüsuyu hürmetine HAK'tan şifa diliyorum; zira şu akıl belasından tamamiyle kurtulabilmiş değilim."
 

Lütfen söyler misin? "Hafıza nedir? Emrimizdeki bir köle mi? Yoksa başına buyruk bir isyankar mı?" Bu yazdığım bir film repliği mi yoksa bir kitaptan alıntı mı hatırlamıyorum. Ama bakar mısın  benim hafızamın yaptığına? Ben Dücane Cündioğlu'nun kitabını, yukarıda kısaca özetlediğim kitabın Delilik Özgürlük adlı bölümünü okuyordum ya hani.. Bu bölüm bitince ne yapmalıydım? Kitabın bir sonraki bölümüne devam etmeliyim değil mi? Yok işte. Bu kitap bu günlük bende bitti. Neden? Çünkü aynı konuda Gündüz Vassaf'ın bir yazısını hatırladım. Baktım. Var gerçekten. Cehenneme Övgü adlı kitabında var. Konu başlığı da şöyle: "20. Yüzyıl Delileri Artık Özgür Değiller." Şimdi  söyler misin, benim hafızam emrimdeki bir köle miymiş? Yoo.. Kölem olmadığı besbelli. Benim hafızam resmen başına buyruk bir isyankâr. Okuduğum kitabı bıraktırıyor, yerimden kaldırıyor, başka bir kitabı elime aldırıp, baktırıyor. Pes ama. Ben hiç bir kitabı başka bir kitapla ya da filmle  eşleştirmeden okuyamayacak mıyım Allah aşkına?  Niye rahat vermiyor bana? Mesela ne kadar istiyorum,  bir tane şiir ezberleyebilsem, bir filmi ya da kitabı tam manasıyla anlatabilsem... Nerdeee? Onları hafızanın karanlık çekmecelerine atıyor. İlla bana isyan etmesi gerekiyor ya, okuduğum kitabı bıraktırıyor. Ne fena!


Gündüz Vassaf'ın yazısı oldukça uzun ve Dücane Cündioğlu'yla aynı fikirde. Delilik aslında özgürlüktür diyor. Gerçeğe benzersiz bir bakış açısıyla bakmak deliliğin muhtelifliğini oluşturur ve her deli kendi havasındadır. Psikiyatri denen olay deliliğin özgürlüğünü ellerinden almıştır. Deliler dize getirilmiştir. İyice ilaçlandırılıp toplumun kıyısına itilmiş, istenmeyen birer varlık haline getirilmişlerdir, diyor. Peki onların herhangi bir insandan daha zararlı daha tehlikeli olacağını kanıtlayan doğru dürüst bir araştırma ya da istatistik var mı? Yok ama deliler bizi tedirgin ettikleri için onlara yapılan uygulamalara ses çıkarmayız diyor. Akıl hastanesindeki hastalar psikiyatristinin  izni olmadan  telefon edemezler, bazıları yıllarca koğuşlarından dışarıya çıkarılmaz, mektup yazma, ziyaretçi  kabul etme hep doktor iznine tabi... Dolayısıyla psikiyatrinin bir baskı aracı olduğunu  ve ilgili ilgisiz her yerde kullanılabildiğini söylüyor. Bu konuda bir kaç örnek veriyor. Mesela ABD'de polis 12 yaşındaki bir erkek çocuk ruhsatsız bisiklet kullanıyor diye önce uyarmış, devamında  çocuğu psikoloji kliniğine havale etmiş.  New Hampshire yasalarına göre tüm bisikletlere para karşılığında plaka alınması ve polise kayıt ettirilmesi gerekiyormuş. Aile yoksulmuş. Çocuk da bisikleti sadece evin yakınında kullanıyormuş. Şimdi bu olayın psikoloji kliniği ile ne ilgisi var diye soruyor? Otoritenin itaat etmeyenlere uygun gördüğü bir şekilde dışlama yöntemi olduğunu söylüyor.



Dostoyevski'nin sara nöbetlerini, Van Gogh'un bir tablosunu, Nietzshe'nin bir kitabını saatlerce konuşabildiğimiz  halde deliler hakkında konuşmak tuhaf gelir.  Beklenmedik, alışılmış dışında düşünceleri olan veya davranan insanlar endişe uyandırırlar. Aslında Gündüz Vassaf kendisi de psikolog olmasına rağmen bu yazısında psikiyatristlik ve psikoloji klinikleri hakkında  oldukça fazla olumsuz görüş bildirmiş. Şimdilik o konulara girmeyeceğim. Asıl önemli olan ne biliyor musun? İnsan davranışlarının  farkında olmaksızın standart hale getirilmesi. Aynı olay karşısında herkesten aynı tepkinin beklenmesi...  Bu haller farklı tutum ve davranışta olanların kınanması sonucunu getiriyor. Böylece içimizdeki sese kulak vermekten ve hayallerimizi açıklamaktan korkar oluyoruz. Bize deli denmesine ve deli muamelesi yapılmasının sonuçlarına katlanacak gücümüz kalmıyor. Böylece her konuda standartlaşma yaşamın kendisindeki yoğunluk duygusunu ortadan kaldırıyor. Derinliğe vakit kalmıyor. Haybeye söylemiyor Gülten Akın "Ah, kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya" diye. Bu romantik değil  bilakis ağırından protest bir dize bence... İşte belki de bu yazıda paragraflarla anlatılan bu konuyu, bir şair bir dizede özetliyor. O kadar ilginç örnekler vermiş ki Gündüz Vassaf gerçekten  tüm yazıyı okumak gerekiyor. Neticede standartlaşma eğer halen her yere tam manasıyla nüfüs etmediyse, bu içimizdeki deliler sayesindedir diyor ve deli sözcüğünü hafife almamak gerektiğini ardından bir sürü acıyı beraberinde getireceğinin altını çizdikten sonra "Kendimizi koruyamıyorsak bari bırakalım deliler deliliklerinde özgür kalsınlar." diyor.
 

Guguk Kuşu'nun film karelerini bu yazıya eklememin sebebi, bir akıl hastanesinde geçiyor olması tabii. Benim hafızam emrimdeki kölem değil  başına buyruk bir isyankâr olduğu için bu yazıyı Guguk Kuşu filmiyle kapatmamı emrediyor. Film tam ibretliktir. Ve eğer bu filmi seyretmediysen,  bırak üzülmeyi, acırım sana yemin ederim. Müthiştir. İşte dayatılan sisteme karşı çıkan bir adamın öyküsüdür. Ve Gündüz Vassaf gibi psikiyatri alemini derinden eleştiren olağanüstü bir filmdir. Bu filmi seyretmiştim. Kaç defa. Güzdüz Vassaf'ın kitabını okumuştum. Şimdi ise deliliği yücelten Dücane Cündioğlu'nun kitabını okudum.  Bunları tekrar hatırlamak bana iyi geldi.  Hayatta en çok korktuğum şey, şaşırmayı ve hayret etmeyi unuttuğumuz bir yaşam... Herkesin aynı tepkileri verdiği, davranışların önceden kestirildiği ve denetlendiği bir toplum. Bu konuda çok okuyup yazmalıyım aslında. Ben Nâzım Hikmet'in dediği gibi "Bir çocuk gibi şaşarcasına bakarak yaşamak" istiyorum. Benim özgürlüğüm burda saklıdır ve özgürlüğüme sahip çıkmak istiyorum.Yazımın sonunu Mevlevi'den dua ile bitirmeliyim.. "Deliler Sultanı'nın yüzüsuyu hürmetine HAK'tan cümlemize şifa diliyorum."  Ne şifası mı? Şu akıl belâsından  tamamiyle  kurtulmak  için acil şifa tabii... amin!

28.01.2011

23 Haziran 2011 Perşembe

Kahve Molası - Uyumsuz Adam Olmak !

 

Küçüklükten itibaren, eğer hayattan ne beklediğimizi bilir ve bu doğrultuda hayatımızı planlanlarsak,  başaramayacak  hiçbir şey olmayacağını işler dururlar. Kimler mi? Önce aileler tabii. Sonra öğretmenler, arkadaşlar… Sonra reklamlar, psikologlar, bankalar, şirketler, meslek kuruluşları…  Herkes aynı şeyi söyleyip, gizli ya da  aşikâr oya gibi beynimize işleyince… Bizler de bize dayatılanın olması gerektiğine inanırız.  Gündüz Vassaf Cehenneme Övgü adlı kitabında davranış bilimlerinden söz eder. Yaşadığımız yüzyıl biliminin sloganının “davranışları anla, önceden kestir ve denetle.” olduğunu anlatır. Bu sloganın hedefi nedir? Bilgi toplama, tasnifleme ve bu bilgiler doğrultusunda insanların harcamalarını ve davranışlarını yönlendirmek...  Bir nevi sömürme mekanizmasının çarklarının dönmesine katkı yapma vaziyeti. Hiçbir şeyin sürprizi kalmaması, şaşırılacak, hayrete düşülecek bir durumla karşılaşılmaması, hiçbir şeyi rastlantıya bırakmamak. Niye? 

Çünkü sömürücü güçlere göre, sürprizler amaçların ve hedeflerin önünde birer engeldir. Nerelere para harcayacağımızı, nerelerde tatil yapmamızın iyi olacağını, neler yiyeceğimizi, nasıl giysiler giyeceğimizi,  hangi durumlarda nasıl davranmamız gerektiğini bizlere öyle gizli yöntemlerle işliyorlar ki, farklı davranmak aklımıza bile gelmiyor. Tutkularımızı, arzularımızı, zevklerimizi muhtelif yöntemlerle  onlar  tahlil  ediyorlar. Farkında olmadan kendi hayatımız için seçmemiz gereken her şeyi onlar belirliyorlar.  Nasıl bir hayat hedeflenecek?  O hedefe ulaşmak için hangi okullara gidilecek? Hangi meslekler seçilecek? Nasıl biriyle evlenilecek? Kimlerle arkadaşlık edilecek? “İnsan insana ilişki kurmak yerine, giderek, amaçlarımız, mesleki etiketlerimiz ve profesyonel kişiliklerimiz aracılığıyla ilişki kuruyoruz birbirimizle.” diyor yazar. Ve belirlenen eylem kalıpları içinde  tekdüze  yaşamlar  oluşturuyoruz. Özgür irademiz elimizden alınıyor.  


Bize dayatılan amaca yönelik maksatlı faaliyetlerin tutsağı olup çıkıyoruz. Çok amaçlı 21. yüzyıl insanı olarak bize dayatılan  hayatları yaşamak için, başarmak, satın almak, zengin olmak, meşhur olmak, güzel ya da yakışıklı olmak, ölümü unutmak, standartlaşmak,  soru sormamak, itiraz etmemek, kabullenmek, hayal kurmamak, rüya görmemek zorundayız. Ne fena! Biz artık özgür olduğumuzu söyleyebilir miyiz? “Evet, hayatımızı yaşıyoruz. Ama onu yönettiğimiz doğru değil.” diyen  Gündüz Vassaf bu durumumuzu sevgiden vazgeçerek önceden belirlenmiş istasyonlarda durup, tarifeye göre yol alan bir tren ya da sadece ikmal yapmak için duran bir yarış arabasına benzetiyor. Yaşamı tüketmek pahasına hedeflerine varan bunca insan olduğunu görmek, şaşırtıcı olduğu kadar üzücü de, diyor.  

Korku gerilim filmlerini çok severim. Ama öyle hortlak, canavar, vampir, ne bileyim yürüyen ölüler, ölüm çığlıkları korkutmaz beni.  Tamam. Korku filmlerini seyrederken kimi sahnelerinde yerimden zıpladığımı, kimi sahnelerinde çığlık attığımı ya da ellerimle gözlerimi kapadığımı  rahatlıkla itiraf edebilirim.  Korku filmlerinin hakkını veriririm yani.  Hele İspanyol korku filmlerine bayılırım.  Ama şu film var ya şu film... Üstelik bir İskandinav filmidir.  Uyumsuz Adam veya Sorun Yaratan Adam veya  Den Brysomme Mannen diye bilinir. Bu film beni gerim gerim gerip gergef eden ender korku filmlerinden biridir.   İyi ama yukarıda anlattıklarımın bu filmle ilgisi ne? Asıl mühimi türü Komedi/Dram/Gizem diye nitelendirilen bu filmi seyrederken neden bu denli korktum? 


Gündüz Vassaf'ın tren istasyonu benzetmesi gibi bu film de bir istasyonda ama metro istasyonunda başlıyor. İlk görüntülerde kahramanımız Andrea, öpüşen bir çifte bakıyor. Kamera yaklaştıkça bir de bakıyoruz ki o ne? Bu çift duygusuzca sanki otomatiğe bağlanmışcasına öpüşmekteler. İki sevgiliyi seyretmek hoş gelmiyor da tiksinti hissi uyandırıyor. Filmin konusunu bilmediğim için önce "ne fena bir durum" diye aklımdan geçirdim. Sonra "eh, haydi hayırlısı ne gelecek  bakalım bunun sonrasında" dedim.  Seyretmeye devam ettim. 


Yok, ben filmin devamını böyle anlatamayacağım. Şimdi kahvemi aldım elime. Şifa niyetine bir yudum alacağım. Korktum ben bu filmi seyredince arkadaşım, korktum işte!  Filmin devamında Andrea'nın bilinmez bir yerden bilinmez bir yere gelmesi korkutmadı beni. Bilakis gizem içeren, sürprizli filmleri severim. Üstelik bu filmde Andrea'nın geldiği yer bir cennet sanki. Şehirde hoş geldiniz afişiyle karşılanıyor. Anında iş buluyor. Patronu ve iş arkadaşları nasıl güler yüzlü, nasıl  anlayışlı, nasıl düzgün görünümlü insanlar anlatamam... Tertemiz alanlarda spor yapıyorlar, şahane restorantlarda yemek yiyiyorlar, şık giyiniyorlar, ferah evlerde, lüks mobilyalar içinde mutlu yaşıyorlar. Andrea da anlatmaya çalıştığım bu yerde aynı şartlara sahip  olarak yaşamaya başlıyor. Hemen sevgilisi oluyor.  Cennet gibi bir yer işte ne var bunda korkulacak diyorsun şimdi değil mi? Bak, anlatırken bile tüylerim diken diken oldu inan ki. Değil işte.  


Tüm o konforun içinde yaşayan insanlarda duygu denen  şey kalmamış. İnsanlar tepki vermesi gereken her duruma kayıtsızlar. Allahım bu insanlarda coşku yok! Aşkını ilan etsen de bir, intihar edeceğini söylesen de bir...  Farketmiyor. İnan bana varsa böyle bir kategori bu filme bir çeşit ağıt bile denebilir. Düşünsene... Güler yüzlü ama samimiyetsiz arkadaşlarla  muhabbetler  mütemadiyen mobilyalar ve alışverişler üzerine...  Yemekler şahane görünüyorlar ama bütün yiyeceklerinin tadı ve kokusu aynı. Korkunç bir kabus değil de nedir bu?  Şimdi kahve içiyorum ve mis gibi kokusunu içime çekiyorum söz gelimi... Söyler misin bundan büyük zenginlik olur mu? İşte bu filmde Andrea'nın yerine koydum kendimi. Nasıl korktum anlatamam. O korkuyu taa şuramda yüreğimde hissettim.  Herşeyin  güllük gülistanlık tasarlandığı ama  duygularından, coşkularından, zevklerinden, keyiflerinden arındırılmış, hiç bir şeyi merak etmeyen, sorgulamayan insanların yaşadığı bir dünya!  Beni feci korkuttu feci! 


Bu durumda,  Gündüz Vassaf'ın yazdığı gibi, "Keyif, aşk, inanç ve Nâzım Hikmet'in dediği gibi "Bir çocukcasına bakarak yaşamak" - Bunlar nasıl amaçlanır ki?" Peki, filmin sonunda ne  oluyor? Andrea dayanamıyor bu duruma. Çok şükür uyumsuzluk gösteriyor. Filmin sonu kimilerine göre Andrea bu düzeni redettiği için cezalandırılıyor diye düşünülse de, ben dünyada tek kişi kalsa bile  insan onurunu korumak adına, böyle bir hayata uyum göstermeyen bir adamın filmini yaptığı için yönetmene en içten sevgilerimi göndermiştim.  Sonra camı açıp "dünyanın bütün uyumsuzlarına selam olsuuun!" diye bağırmış, içimdeki  korkuyu coşkuyla gökyüzüne savurmuştum.  Böyle işte.


24 Mart 2011 Perşembe

Japonların Samuraisi, Osmanlının Sipahisi, İngilizlerin Şövalyesi Yok Artık! Ya Biz?


İşten eve gelince televizyonun kumandasını elime aldım. Düğmesine bastım. Haberleri açtım. Bir süre haberleri izledim. Sonra kitaplığa doğru yöneldim. Aklımda üç kitap ismi vardı. Epeyce arama sonunda üçünü de buldum. Oturdum kitaplığın yanındaki koltuğa. Elimdeki kitapları karıştırmaya koyuldum.

“Meselâ düşman, bombardımanı her vakit bombalarla yapmıyor. Hayal gücü yüksek, enteresan başka teknikleri de mevcut. Düşman, aralarında sadece on nefer boyu mesafecik bulunan siperlerimize bazen sardalya konserveleri veyahut reçel kutuları fırlatıyor. Bizimkiler de sigara paketleriyle mukabele (karşılık) ediyorlar. Düşmanlar arasında hem de sıcak cephede böyle şakalaşmak cihanda duyulmuş şey midir? (1915- Bir Türk askerin mektubundan)"

“Onuncu saatin son saniyesinde ateş kesildi. Mons yakınlarında daha şanslı bir Alman askeri varmış. Savaşın son dakikasına kadar İngiliz cephesini makinesiyle tarıyor ve saatin dolmasıyla siperinden dışarı tırmanıyor, miğferini çıkarıyor ve eski düşmanları önünde nazikçe selam verdikten sonra arkasını dönüp gidiyor. (1918 – Bir İngiliz askerin günlüğünden)"


Yukarıda yazdığım ilk paragrafı Buket Uzuner’in Gelibolu adlı kitabından alıntıladım. İkinci paragraf ise Gündüz Vassaf’ın Cennetin Dibi adlı kitabında yazıyordu. Gündüz Vassaf “Orduları ile birlikte savaşan, birlikte ölen krallar, sultanlar ortadan kalkalı beri, bilgisayarlı modern konvansiyonel savaş, ölümü iyice anlamsızlaştırdı. Kahramanı korkaktan, cesuru hainden ayırt edemez olduk.” diyordu kitabında. “Yüzyılımızın devletleri uzaktan kumandalı bombalarıyla sivilleri kıyadursun, ortaçağda tepeden tırnağa zırhına bürünen şövalye, aynı zırhı onu korumak için atma da geçiriyor. Yok etmek değil, hükmetmekti esas olan. Bugün sanılanın tersine, insanın ve atın değeri vardı ortaçağda.”

Çağımızın savaşan barışçıl insanının çelişkilerinden bahsediyor Gündüz Vassaf. Bir yandan çocukları oyuncak tabancadan korurken, askerliği geçmiş yüzyılların tersine ayıp bir uğraş sayarken, bir yandan beş kıtada nasıl boğuştuğundan dem vuruyor. Japonların samuraisi, Osmanlının sipahisi, İngilizlerin şövalyesi yok artık diyor. Savaş modern insan korkak oldu.  Er meydanındaki erler yok artık.  "Savaşanlar, borsa güdümlü teknokratların emrinde, maskeli balolarda dolaştırılan kukla köleler gibi kaldılar."


Sonra Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü adlı kitabını aldım elime. Yazarın 1987 de yazdığı “Zıp, Sen Öldün” başlıklı bölümünü açtım. Çok önce okuyup altını çizdiğim cümlelere tek tek göz attım. Yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra duygularımızı denetlemek için hap yutan, çevremizi denetlemek için ise nasıl düğmeye basan bir toplum olduğumuzdan bahsediyor yazar. Düğmeye basmak sihirli bir iş artık. Düğmeye bastık mı her şeyi oldurabiliyoruz. “Düğmeler sayesinde görüntüler, sesler ve insanlar bir var, bir yok oluyor." Dünya elimizin altında hatta parmağımızın ucunda. Düğmeye bas televizyon açılsın. Tüm görüntüler hızla gerçeğin kendisi haline gelsin. Ne kolay!  Savaşları, depremleri anında görüntüleyip seyrediyoruz. Oturduğumuz yerde sinirleniyoruz, üzülüyoruz, öfkeleniyoruz, protesto ediyoruz. Az sonra yeter bu kadar deyip düğmeye basıyoruz gene. Var ettiğimiz gibi görüntüleri; düğmeye basarak yok edebiliyoruz. Sesleri de öyle... Müzikçaların da telefonun da düğmesi elimizde. İster açar dinleriz ya da konuşuruz. İstediğimizde keseriz seslerini. Kapatıveririz düğmelerini... Güç artık bizde.

O halde, televizyonun bir düğmesine basmakla, nükleer başlıklı füzeler fırlatmak arasında ne fark var? Çeşitli amaçlarla o kadar çok düğmeye basmaya alıştırıldık ki, düğmeye basmak göz kırpmak, nefes almak gibi hayatımızın bir parçası oldu diyor Gündüz Vassaf. Eskiden içeceğimizi almak için bakkala giderdik, şimdi bir bozuk para atıyoruz, düğmeye basıyoruz, hoop içecek elimizde. Bankaya girip banka memuresi ile muhatap olamaya gerek var mı? Yooo... Bankamatikler emrimizde. Üstelik kimsenin suratını, ağız kokusunu çekmeye gerek yok. İnsan ilişkileri, duygulanmalar ortadan kalkmaya başladı artık.  Farkında olmadan “ Yaşamlarımız gitgide daha mekanik, gitgide daha  düzenlenmiş, gitgide daha düşüncesiz ve duygusuz bir rutine tabi kılınıyor.” diyor yazar.


Az önce haberleri seyretmek için ekran başına geçtim. Olan bitene seyirci mi kalaydım yani. Tarih beni şahit yazardı inan ki. Kumandanın düğmesine bastım. Görüntüleri kapattım. “Zip, sen öldün.” Böyle mi olduk yoksa? Aman Allah saklasın! Feci bir hal bu! Feci!

30 Ocak 2011 Pazar

Gündüz Vassafça - Ah Minel Aşk!



Gündüz Vassaf'ın Cehenneme Övgü  ve Cennetin Dibi adlı kitaplarını  uzun zaman önce satın almıştım. Bütün bölümlerini okumamıştım. Ara ara okuduğum kitaplarımdan bu ikisi. Zaten  kolaylıkla hazmedilecek kitaplar değildirler. Okuduğum her bölümünden sonra  ayaklarımdan tutulup  balkondan aşağıya silkelenmişim hissi vermişlerdir. Gündüz Vassaf'ın yazdıkları dağıtır bünyemi.  Bu durumda kitabın yarattığı  sarhoşukla kendimi dinlemem ve sonrasında kendimi toparlayabilmem için okumaya bir süre ara vermem  gerekir. En azından benim için böyledir. Bir önceki yazım sebebiyle Cehenneme Övgü'ye bakmak ihtiyacı hissetmiştim. Bakınca, kitabın okumadığım yeni bir bölümüne denk geldim. Bugün Beatles'ı dinleyip Hayal Kahvem'e linglerini ekledikçe,Gündüz Vassaf'ın Cehenneme Övgü adı kitabındaki  enteresan tespitlerle dolu olan  Ah, Minel Aşk adlı bölümünü okumaya başladım.  Bak şimdi... Kitabın cümlelerine sadık kalarak  bu bölüm hakkında birşeyler yazacağım. Sonra kitabı  gene bırakacağım. Kimbilir ne zaman ve hangi sebeple tekrar okumaya başlayacağım? Kitap okumak benim için heyecanlı bir serüven.. Neyse... Seni Seviyorum ve devamında sahiplenmeyi getiren Seni İstiyorum cümlesinin Gündüz Vassafçasına deyinmek istiyorum.  Ah, Minel aşk!


Şöyle düşünelim. Demokrasi, bağımsızlık, özgürlük konusunda vazgeçilmez inançları olan biri, aşkta bunun tam karşıtı değerleri benimseyebiliyor. Çünkü aşk insana hem sahip olmayı hem de sahip olunmayı gerektiren hisler veriyor.  Sanki  mutlak teslimiyet istiyor. Bu durumda aşk sürekli olamıyor. Ve çabuk tüketiliyor. Aslında üzerinde düşünülmesi gereken belki  kafalarımızdaki aşk kavramı. Alışılagelen aşk kavramları ve adetleri aşka öyle bir üniforma giydiriyor ki aşık olma süreci anlık bir şey olup çıkıyor. Aşk o kadar abartılıyor ki  intihara, cinayete, alkolizme, sadizme, şerefsizliğe götürebiliyor. Oysa aşk yaşamdan güçlü, özgürlükten yoksun olamaz. Aşk resmen totaliter bir kavram olup çıkıyor. Öyle olmasaydı aşk ve kıskançlık yanyana var olamazdı, öyle değil mi? Nasıl oluyor da bir vakitler birbirlerine aşık olan insanlar sonradan birbirlerinden nefret eden insanlara dönüşebiliyorlar? Aşıklar arasındaki cinayet oranı neden bu kadar yüksek?  Aynı insanda hem aşk hem nefret hisleri bir arada nasıl barınabiliyor?  Çünkü aşk sahip olunacak bir nesneymiş gibi algılandıkça nefret de ortaya çıkabiliyor. 


Günümüzde meslekler, dilimiz, hatta ekonomimiz sevgi yoksunluğu üzerine kuruluyor. Sevgi bir sorunmuş gibi algılanıyor. Aşkın varlığından çok  yokluğunun bilincindeyiz. Aşık olmama durumu normal sayılıyor. Güzellik enstitülerinden, psikoterapistlere, konfeksiyondan, parfüm endüstrisine ve reklamcılara kadar bir kısım sanayici aşkın yokluğundan para kazanıyor. Yalnızlıktan korkan insanlar için uyku hapları var misal. Aşk yüzünden yaşamına son verenler var. Reddedilmekten ve acı çekmekten korkulduğu için sevdiğini açıklamaktan korkan insanlar olup çıkılıyor. Oysa yaşam aşktan üstündür ve aşk yaşamın bir parçasıdır. Yaşarken severiz.  Acı çekeriz.  Sevmek de acı çekmek de yaşama aittir. Yalnız sevmek, acı çekmeyi reddetmek  yaşamı reddetmek demektir.

 


Alışılagelen aşk kavramları ve adetleri aşka üniforma giydiriyor demiştik ya işte  insan bu manevi üniformaların  içinde sevgisini göstermekten korkar oluyor.  Duygularını sergilemek istemiyor. Ya da taksit taksit açıklamak isteniyor ki böylece karşılık görmek garantiye alınsın. Seni seviyorum dendiğinde karşı taraftan da aynı cümlenin söylenmesi bekleniyor. Niye? Neden mütekabiliyet aranıyor? Çünkü  insan öyle şartlanmalarla, ısmarlanmış davranış kalıplarıyla donatılıyor  ki aşkta kendi bireysel ifadesinin ne olduğunu bilmiyor. İlişki karşılıklı taleplere dönüşmeye başlıyor. Sen beni sev.. Ben de seni seveyim. Arz talep vaziyeti anlatabiliyor muyum? Ne kadar ekmek, o kadar köfte...(bunlar kitapta yok tabi:) Bilinçli olarak karşındakini hoşnut etme ve aynı zamanda onu hoşnut etmeme potansiyelini de elinde tutabilme. Sözümona biliçli bir ilişki. Ne fena!(bu da yok:)




Tüm aşk anlatılarında, kilometre taşlarını, kritik noktaları, yol işaretlerini kişiler oluşturuyor.  Aşk sürecinin kendisi, onun kendine has coşku, heyecan ve tadı yaşanmaz ve yaşatılmaz oluyor. Aşk duygusuna sahip olmaktansa çeşitli kişilerle ilişkilerde onun nasıl yansıdığının hesabı tutulmaya başlıyor. Oysa aşkın kendinden gelen özellikleri vardır. Aşk sona erdiğinde yitirilen aşk değildir. Yitirilen, o belirli sevme şeklinden vazgeçen kişidir. Aşk her zaman mevcuttur. Aşka kişiler üzerinden bakma alışkanlığı yüzünden aşk gözden kaybedilir. Çoğu kişi, her defasında yeni biri üzerinde aşkı denemeye kalkar. Hep aynı  akıl ve duygu  şartlanması yüzünden her defasında hayal kırıklığı yaşar. Oysa  yaşanan aşk, insanlık tarihindeki tüm geçmiş aşkların devamıdır.

 

Seni istiyorum." "senin için deli oluyorum." Hayır! diyor Gündüz Vassaf. Aşk duyguların zihin üzerine egemenlik kurması demek değildir. Akıl ve duygular birbirinin karşıtı değildir. Aşk sanki böyleymiş gibi anlatıldığı için böyle olduğuna inanılır. Gerçekten aşık olunca çılgınca vuruluyor, yemeden içmeden kesiliyor, uyuyamıyor, çalışamıyor insan. Tüm dünya sadece aşık olunan kişi açısından değerlendiriliyor. Aşkın böyle sınırlandırılması da çok kısa sürede tüketiyor ve öldürüyor onu. Ana çocuğunu, koca karısını, arkadaşlar birbirini, yeme içmeyi seviyorlar. Sevgi sözcüğünün kapsamının genişliği insanı şaşırtıyor. Oysa her bir bağlamda ayrı bir anlamı var. Bu farklılığı seziyor ancak farklı bir sözlükle tanımlayamıyoruz. Eskimolar kar'ı, gemiciler çeşitli rüzgarlar'ı anlatmak için ne kadar çok kelime kullanıyorlar. Oysa eski Mısırlılar aşkı nasıl anlatmışlarsa, bugün aşk için düşünülen ve hissedilenler tıpatıp aynı sözlerle  dile getiriliyor. Aşk konusunda yüzyıllar önce nasıl düşünülmüşse ve sevilmişse gene aynı ilkel, kaba ve totariter biçimde sürdürüyoruz.  Herşey evrim geçirmiş. Sanki bir zamanda, bir yerlerde, kendi içimizde aşk evriminde duraksama olmuş. Ve sonuç olarak ne  var elimizde aşktan kalan? "Radyasyondan çok birbirlerinin kalplerini kırmaktan ölüyor insanlar."