16 Ağustos 2018 Perşembe

Ve Seyahat Ve Vampir Ve Aptal


Yeminle yarın  iki haftada tam  beşinci kez uçağa bineceğim. Evliya Çelebi misali şefaat  diyeceğime seyahat  dilemiş olabilirim. İşte buyurunuz... Yanıma bu üç kitabı almaya niyetlendim. 

Kitapları yan yana koyunca ilginç bir üçlü oldular. Üç kitap kapağında kırmızı var.  Kırmızı renge bayılırım. Ve seyahat ve vampir ve aptal. Aaaa... Bu üçlü adeta beni tarif ediyor. Seyahati anladık, haydi aptallığını da anladık vampiri nerden çıkardın derseniz... Şöyle buyrunuz. Ve benden korkunuz:)




Gizli Not - O değil de, Hayal Kahvem'e pintiricik de olsa  yazılar yazmaya başladığım için sevinçliyim. 


Öyle İşte...


Hava sıcak mı sıcak... Ellerim yüreğimde... Bir türkü tutturmuşum... Duyuyorsun değil mi?

"Kalbimi atacağum. Kalbimi atacağum. Denizin ortasına... Denizin ortasına... Yarim baluk tutarken... Yarim baluk tutarken. Takilsun oltasina... Takilsin oltasınaaaa..."

Aaaa! Allahım yarabbim ne çok olmuş yazmayalı. Garanti yazmayı unutmuşumdur. 

"Nasıl anlatsam, nerden başlasam, mmmmm... Duygu, biraz duygu. Biraz deniz, biraz uyku... Bütün isteğim buydu... Bir zamanlar aşık olmuştum... Ama şimdi ismi neydi unuttum..."  

Hayal Kahvem'de iki kelam edeyim dedim.  Bakar mısınız  parmaklarımdan neler döküldü... Du bi...

"Uzanıp Kanlıca'nın orta yerinde bi taşa... Gözümün yaşını yüzdürdüm Hisar'a doğru... Bi lodos lazım şimdi bana, bi kürek, bi kayık... Zulada bir kaç şişe yakut yer gök kırmızı... Söverim gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp... Düşer üstüme akşamdan kalma sabah yıldızı...

Ah İstanbuuul İstanbul olalııııı...." 

Öyle işte:)


28 Temmuz 2018 Cumartesi

Öykülerin Trenle Başlayan İlk Cümleleri


"Dumanlara, sislere, hortumlara, ıslıklara boğulmuş güvercin grisi bir tren garın ortasında bekliyordu."
Murathan Mungan/ Makas



"Beni Malatya'ya götürecek Van Gölü Ekspresi on dakika geç kalktı."
İsmet Tokgöz/Bir Kadırga İçin Yaz Resmi



"Ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağ başı kasabasında, bir demiryolu istasyonunda çalışan üç hikâyeciydik." 
Oğuz Atay/Demiryolu Hikayecileri-Bir Rüya



"Vagonun içindeki altı kişiden bir tanesi dayanamadı ve yanındakine: "Gideceğim yol uzak,"dedi." 
Sait Faik/Üçüncü Mevki



"Benim çocukluğumu, toza bulanmış, sağanaklarla yıkanmış kurşuni akşamüstü trenleri yarıp geçti." 
Hüsnü Arkan/Nisa


Fotoğraflar/ Madam Tutli-Putli


17 Temmuz 2018 Salı

Ve Kitap Ve Fizik Ve Film

Michio Kaku, Geleceğin Fiziği adlı kitabının, Tıbbın Geleceği adlı bölümüne, Yunan ve Roman mitolojilerinde  geçen, şafak tanrıçası güzel Eos'un öyküsüyle başlamış. Eos bir tanrıça olduğu için mükemmel bir bedene sahipmiş, elbette ölümsüzmüş.  Eos, bir ölümlü olan yakışıklı Tithonus'a sırılsıklam aşık olunca, sevdiğinin yaşlanıp ölmesine razı olamamış. Tanrıların babası Zeus'a yalvarıp, Tithonus'u ölümsüz yapmasını, sonsuza kadar beraber yaşamalarını sağlamasını istemiş.  Zeus, Eos'un bu duasını kabul etmiş. Sevgilisi aynı Eos gibi ölümsüz oluvermiş.

Buraya kadar tamam... Tithonus  artık ölmeyecek. Şahane... İki sevgili sonsuza kadar mutlu, mesut yaşayacaklar. Ne güzel...  İyi ama  Tithonus'un bedeni gün be gün yaşlanmaya devam ediyormuş. Ah! İşte Eos birden,   Zeus'tan sevgilisi için ölümsüzlük isterken, sonsuz gençlik istemeyi unuttuğunu anlamış.  Bu durumda Tithonus ölemiyor, gün geçtikçe bedeni çürüyor, kuvvetten düşüyor veee maalesef ızdırap dolu sonsuzluğu yaşamaya devam ediyormuş. 

Michio Kaku kitabında bu hikayeyi  21. yüzyıl biliminin yüz yüze kaldığı sorunlara benzetiyor. Bilim insanları şimdi, uzun yaşama konusunda mucizevi ilerlemeler yapıyorlar, diyor.  "Ancak, hayatın sağlık ve kuvvet olmadan uzaması, Tithonus'un trajik bir şekilde öğrendiği gibi, ebedi bir ceza olabilir." diye devam ediyor.

Sonra bu yüzyılın sonuna kadar, hayat ve ölüm üzerine kontrolü ele alan güce sahip olacağımızı, hatta bu gücün sadece hastalıkları iyileştirmeyle sınırlı olmayacağını, insan bedenini daha iyiye götüreceğini ve hatta yeni yaşam formları kurmakta kullanılacağını söylüyor. 

Yazının devamında, Robert Lanza adlı hayatın gizemlerinin sırlarını açan bir bilim insanından bahsederken,  Good Will Hunting  filmindeki Matt Damon'un canlandırdığı karakterden söz ediyor.  Aynı o filmdeki karakter gibi, Robert Lanza'nın  "bu filmde pejmürde kılıklı, şehir yaşamına uyum sağlamış işçi sınıfından bir delikanlı, matematik dehasıyla MIT'deki profesörleri şaşkına çevirdiğini",  DNA lar üzerinde çalıştığını,  kim bilir belki bir gün doku mühendisliği üzerinde çalışırken,  hastalıklı ya da eskimiş organları değiştirmek üzere, insanların kendi hücrelerinden üretilecek yeni organlar sipariş verebileceği bir insan beden mağazası ortaya çıkarabileceğini anlatıyor. 


Bu enteresan anlatılar üzerine  zeka parlatacağıma, ne yaptım bilin bakalım? Elbette kitaba mola verdim.  Yıllar önce seyrettiğim o güzeller güzeli filmi buldum, yine yeni yeniden seyrettim. Müthişti. Robin Williams'ın intiharından bu yana seyrettiğim ilk filmiydi. Yüreğimin acıdığını hissettim. 

14 Temmuz 2018 Cumartesi

Cumartesi Planım

                             Bugün  niyetine girdim, sinemaya gideceğim.  Bu iki filmi  ardı ardına seyredeceğim:)

13 Temmuz 2018 Cuma

yolüstü eziyetleri

yolda karşılaşılır.. sinema'ya, tiyatro'ya, randevu'ya, bir yerlere gecikilmiştir.. ille de ayaküstü şu diyaloglar yapılır "n'aaber", "iyidir.. senden n'aaber", "nasıl gidiyo.." "sen hâlâ orda mısın" "yo.. artık ben burdayım", "bir ara, beni bir ara ya" "olur.. numaramı vereyim", "yoo, verme.. ben bulurum".. nerden bulucan.. nasıl bulucan.. işte adam karşında ne konuşacaksan, konuşsana ya.. yok olmaz.. ille de yapılacak bu yolüstü eziyetleri


yolda karşılaşılır.. bir türlü mevzu çıkmaz.. tıkanılıp kalınır, yol ortasında.. birinin "haydi eyvallah" diyesi beklenilir.. o biri "haydi eyvallah"ı demez.. "vaay be, demek öyle ha", "ya", "allah, allah", "cık cık", "eee", "hadi ya" gibi manasız, anlamsız, can sıkıntısı, geyik efektler salgılanır, gözler orada burada gezinirken.. biri, "işim var.. eyvallah" dese, ötekinin nazarında k.ç tempra olacak, denmez, denilemez, bu nedenle de bu eziyet hep sürer


yolda karşılaşılır.. birikmiş kesişmeler mevcuttur.. karşılıklı hoşlantılar tedavülde rezerve.. ancak birinin ilk adımı atması olmamıştır.. ve fakat biri o, ilk adımı hiç atmaz.. kaz gibi geçersiniz birbirinizin  önünden ve ömründen.. "velhasılı pır pır ederken yüreği, ellerim bak boş kaldı" olur.. bir güzel ukte, bir güzel başka tesadüfe kalır.. hayırlısı..

metin üstündağ/denemeyenler


6 Temmuz 2018 Cuma

Şşşth Kimse Duymasın -33-

Son günlerde neler yaptım?
2005 yapımı, Golden Globe, Emmy ödüllerine aday gösterilen Rome adlı diziyi soluksuz seyredip bitirdim. Bayıldım. Allahım Yarabbim... İyi ki o devirlerde doğmamışım... Şükrettim. 
Günümüz Roma'sına gitmeyi hayal ettim:)


                      Ocean's Eleven'e tekrar seyrettim. Ocean's Eleven'ın kadın versiyonunu yapmışlar.                                                                                            Nanananoom...  Ocean's 8
         Sinemada  seyrettim.  Keşke erkek versiyonunun tekrarı olmayaydı da yeni bir senaryo olaydı.
                                                          Kadınlar daha başarılıydı çünkü:)


                 
                                                
                                                   Evde/Sinemada filmler seyrettim. Hepsini çok beğendim.


                                                                        Yeniden ukulele çalışmaya başladım.



                                                         Daldan dala okumalar yaptım.

Başka ne mi yaptım?

Feci bir vaziyette çalıştım...
Çalıştım... Çalıştım... Çalıştıııım.

Gerçekteeen!..

24 Haziran 2018 Pazar

Ve İş Ve Türkü Ve Üç Ayak...



Haziranın ilk haftaları,  nasıl debdebeli çalışma dönemimdir anlatamam. Eh, işte...  Dünkü son toplantımdı. Eğer  sonuçlanmazsa... Eğer günlerdir emek sarf ettiğim... Şirketi için her yönüyle avantaja  çevirdiğime inandığım teklifimi onaylamayıp,  muhabbeti yokuşa sürseydi var ya... Kararım karardı. En büyük müşterim demeyecek, pılımı pırtımı toplayacak, "Haydi  bana eyvallah" edasıyla,  arkama bakmadan vınlayacaktım.  

Tüm hevesimle anlattığım sunumum bittiğinde, müşterim  beklemedi, gözlerimin taa içine bakarak; "Rakiplerinden pahalısın" dedi. 

Sesimi çıkarmadım. Masanın üstündeki cihazlarımı çantama koymaya başadım.  Yanıma geldi. Elini uzattığını görünce  otomatikman uzattığım elimi avuçlarının arasına aldı.. "Lakin hiç akıl etmediğim klozlar eklemişsin, muafiyetleri güzelleştirmişsin, en önemlisi işini aşkla yapan birisin. İş senin." dedi.  Heyy! Ağız dolusu gülümsediğimi hissettim... Teşekkür ettim. Gerisin geri döndüm.  Asansöre binmedim.  Merdivenleri hoplaya zıplaya indim.  Göz açıp kapayana kadar, binanın önündeydim. 

Hangi ara arabama  bindim,  hangi ara kontağı çevirip o ormanlık yola girdim, inanın hatırlamıyorum. Burası neresiydi? Gelirken de bu yoldan mı geçmiştim? Garip bir yadırgama hissettim. Camdan yumuşak bir aydınlık giriyordu. Devasa ağaçlar  ortama esrarengiz bir hava veriyordu.  Daracık yol,  bir yılan bedeni gibi eğrile kıvrıla önümde akmaya  devam ediyordu.  Pencerenin camını açtım.   Dirseğimi pervazına  dayadım. Rüzgar tatlı tatlı esiyordu.  Saçlarım rüzgarın ritmiyle uçuşuyordu. Ağır ağır, keyfini çıkara çıkara   arabamı sürmeye devam ettim.

Ansızın o türküyü  işittim.  "Denizun dalgasini dereler savuşturur oy, dereler savuşturur... Ayrı düştüm yarumden, kim bizi kavuşturur oy, kim bizi kavuşturur?" Allahım yarabbim! Size bişi söyleyeyim mi, Karadeniz türküsü duydum mu var ya...  Hele kemençe sesi duysam mesela... Of... Asla dayanamam... Dünyanın gelmişini geçmişini  şıp diye unuturum. 

Hemen arabamı kenara çektim, hemennn...  Hızla arabamdan indim. Müziğin sesine doğru, ağaçların arasından koşar adım yürümeye başladım. O ne?  İncecik suyu akan  derenin kenarında, iki köylü kızı oturuyordu. Yanlarına koydukları telefondan, işittiğim türkünün sesi geliyordu. Kızlar  kıkırdayarak hem  türküye eşlik ediyorlar, hem de  oturdukları yerde öne arkaya sallanıyorlardı. "Döndüm dere yukari, Aklum kaldi denizda oy, aklum kaldi denizda.  Sevduğum arkamuzdan, neler dediler biza oy, neler dediler biza." Hahha! Bayıldım.  Ağzımdan türkü tadında sözler döküldü.   "Hey! Olur mu böyle oturmak! Fırlayın kizlar! Oynayalım üç ayak!"  Söylediğime kendim güldüm:)


Ne yaptılar dersiniz? Yeminle, fırladılar! Ömrümde görmedim bu kızları. Tanımam etmem.  Ne gam! Memleketimin güzellikleri onlar... Keşke sizler de yanımızda olaydınız... Halimizi bi görseydiniz var ya... Yeminle şaşar kalırdınız. Bakın şimdi... Ne yaptık biliyor musunuz? Önce beklemeden elele tutuştuk. Sanki kırk yıldır birlikte oynuyormuşuz da  birbirimize alışıkmışız gibi, aynı anda kollarımızı yukarıya kaldırdık. Sert ritmik tempoyla, kimi pat pat  pat  toprağa  ayaklarımızla vura vura,  kimi  omuzlarımızı  titretip sallaya sallaya, bazan  kollarımızı aşağıya indirip yukarıya kaldıra kaldıra, türküye eşlik ederken bağıra bağıra... Üç ayak oynamaya bi başladık  ki... Ohhooo hooo hooo... Kendimi kaybetmişim.  

"Gemim geliyor gemim, duduguni çalmadan oy, dudugunu çalmadan. Azraile can vermem oy, azraile can vermem. Sevdiğimi almadan  oy, sevdiğimi almadan... Oy gemim budanasun oy, yaktun beni yanasun. Bu köyün inadina oy, alup beni gidesun oy, alup beni gidesun":)



Fotoğraf- Google'dan

6 Haziran 2018 Çarşamba

Korkma Ben Varım Ve Her

Bu kitapta anlatılan olayların hepsi gerçektir, fakat henüz gerçekleşmemiştir.


Bana sorarsanız... tam bilemiyorum, fakat galiba hayatlarımızın biçimlenmesinde formüller kadar sırların da etkisi var. Kader mekanizmasını çözmek imkansız. An geliyor, fanilik fikri, evreni bir karambol kummuması(çanağı), insanı bir fiyasko figüranı, hayatı bir skandal silsilesi gibi algılamamıza neden oluyor. Ya da içimizi derin bir şükran duygusu ve yaşama sevinci kaplıyor... Çok acayip. Siz bana bakmayın. Artık bütün tembihleri unutmuş, kapılarını teselliye kapatmış, basireti kördüğüm olmuş biriyim. Beni uygar kılan koşumlarımı kemiriyorum. 
Program, prosedür, protokol umrumda değil. 


Fanilik de, sonsuzluk da insana ağır gelir. Katlanabilir ıstıraplar peşinde koşmamız bundandır. Aşk dediğin, gafletin renkli köpüğüdür. Asıl dert ile çektiğimiz acılar pek örtüşmez. 
Çocukken, iki sakızı birbirine değdirmeden çiğneyebilmek beni gururlandırıdı. 
Şimdiyse, ölürsem sempati toplayacağımı umuyorum.


Sesi titreyen Kader, kırık dökük gülümseyerek soruyor: 
"Ne içersiniz Hayati Bey? Çay, kahve? Arzu ederseniz yemek hazırlayayım?"
"Kahve" diyorum, "zahmet olmazsa..."
Ölümlü dünya şen şakrak dönüyor.
Oysa insan hayatı tek bir ömre sığmaz.
Ve hiçbir şey güzel bitmez.


Yazılar / Murat Menteş- Korkma Ben Varım'dan
Görseller / Her filminden 

4 Haziran 2018 Pazartesi

Ve Kafa Dergisi Ve Ekmek Bahsi Ve Ruh İkizi


Haziran ayı Kafa Dergisi'nde,  Mahir Ünsal Eriş'in  Ekmek Bahsi başlıklı yazısını okuyunca,  bangır bangır Ferdi çalasım, Yıldız Tilbe dinleyesim,  içime bir ad koyacak olsam leyla derim, öyle güzelim, diyesim  geldi. Bayıldım yazısına... Resmen düşündüklerimin tıpkısını yazıya dökmüş. Acaba Mahir Ünsal Eriş, ruh ikizim mi:)

Kafa Dergisi'ndeki,  tamamını okumanızı çok istediğim yazısı şöyle bitiyor:
"Paul  Eluard "ekmek, şiirden daha yararlıdır." demiş. Yine de ona aldırmayayım da gidip Orhan Veli'nin "Ekmek" şiirini okuyayım ben.  "Dilimin ucunda bir eski arkadaş adı."

Ne tatlı değil mi? Hey! Saat bir mi oldu? Eyvah! Yarın iş günü...  Fırından yeni çıkmış pofuduk bir ekmeği kucağıma basıp  uyuyasım geldi.


1 Haziran 2018 Cuma

Nanananooom! Yaşasın! Süha Oğuzertem'in Kitabı Çıkmış:)


Hayal Kahvem'i taradım. Süha Oğuzertem'le  ilgili üç yazı kaleme almışım. Oysa Boğaziçi Üniversitesi  kütüphanesi şahidimdir. Onlarca dergi, kitap karıştırıp, Süha Oğuzertem'in sayısız yazılarını okumuşumdur. Kendisinin haberi yok elbette. Gizli bir fanıyım:)

İzini sürünce, Süha Oğuzertem'in Karşılaştırmalı Edebiyat hocası olduğunu öğrenmiştim. Ayrıca o kadar çok kitaplaşmış Edebiyat tezinde Süha hocaya teşekkür edildiğine denk geldim ki, sanki Süha Oğuzertem kendi yazılarını kitaplaştırmak için hiç uğraşmamış,  hep öğrencilerine el vermiş,  hep öğrencilerine rehber olmuş,  hep öğrencilerine yol göstermiş. Sadece bu kadarını görmek bile çok etkilemişti beni. Müthişti!

Doğrusu, o dergi benim bu kitap senin yazılarının peşinde dolanırken oldukça yorgun düştüğümü hatırlıyorum. Keşke Süha Oğuzertem  yazılarını bir kitapta toplasa diye hayal etmedim değil, yeminle etmiştim. Hayal et, olur elbet, derim ya.  Nanananoom! Felek yüzüme gülmüştü gene... İletişim Yayınları'ndan Eleştirirken adlı Modern Türkçe Edebiyat Üzerine Yazılar'ının kitaplaştırıldığını duymuştum. Durur muyum? Hemen sipariş ettim. İşte kitap bu akşam elime geldi. 

Henüz kitabın kapağındayım. Hakkında Hayal Kahvem'e yazı yazarken, Süha Oğuzertem'in fotoğrafını zor bulduğumu hatırlıyorum. Şimdi ara ara kitabın kapağına bakıyorum. Sanki Süha hoca  kitabında da,  ismiyle-cismiyle görünmek istememiş. Sanki okuruna, "Bodoslama yazılara dal," demiş.  Yoo... Yapamam. Kitap bir süre masada duracak. Kendimi hazır hissettiğimde sayfalarınını aralayacağım. Yazılarını tüm merakımla okuyacağım. Biliyorum  zenginleşeceğim. Şaşıracağım. Fotoğrafındaki tüm ciddiyetine rağmen bence eğlenceli biri. Kitabın bazı satırlarını okurken  gülümseyeceğime  eminim. Du bakalım:)



http://hayalkahvem.blogspot.com/2014/12/bir-oykunun-kesfinden-bir-yazarn_11.html

http://hayalkahvem.blogspot.com/2015/03/kayp-yazarn-izi-ve-hayatn-bilinemeyen.html

http://hayalkahvem.blogspot.com/2015/03/tuhaf-bir-kadn.html

31 Mayıs 2018 Perşembe

Ramazan Ayında Yaptığım Muhtelif Zikir Çalışmaları


"Bir de o zamanlar Ramazan'da oruçlu olmak ne bir ayrıcalık ve gurur nedeniydi, 
ne de oruçlu olmadığı belli olanlar üzerinde baskı kurma nedeni. 
İstanbullu  Müslümanlar "Oruçlu musun?" diye sorulduğunda bile
  "Allah bilir" diye cevap verirlerdi."

İlhan Eksen/Çoklültürlü İstanbul Mutfağı


Malum Ramazan ayındayız. Yalan söyleyecek değilim, inandığım Rabbim  aklımdan geçeni bilir çünkü... Bu ay yemeklerle ziyadesiyle haşır neşirim. Acaba  yemek videolarına, tariflerine, foroğraflarına bakarak doyduğumu mu zannediyorum? Yooo...  Ramazan ayı dışında, istediğim zaman, istediğim kadar yemeği yiyebilmenin, ince belli bardakta, kokusu aklımı alan, mis gibi çay içmenin şahaneliğine şükrediyorum. Bu da bir nevi ibadet sayılmaz mı? İbadetin bindir çeşidi var denir ya hani... Bu yaptığım, misal bu ya,  göz zikri olamaz mı?

Az önce kitaplarımın önünde dolanıyordum ki, incecik bir kitabın bir adım öne çıkmış olduğunu gördüm. Usulca çekiverdim.  İlhan Eksen'in Çokkültürlü İstanbul Mutfağı adlı bir kitabı değil miymiş? Sel yayıncılıktan 2001 yılında basılmış. Ne zaman aldım acaba? İnanın bilemedim. Sonra... İhmal ettiğim bir arkadaşımı selamlamlamış gibi içim pırpırlandı. Yüreğimin şenliğiyle gözlerimi kapatıp, ya nasip, diyerekten, bir sayfasını araladım. Başlık, "Kılıç, Kalkan"... Hemen okumaya başladım. 

"Profesör İlber Ortaylı Türklerin balıkla geç tanışmış olmaları nedeniyle hemen hemen bütün balık isimlerinin Rumca ve İtalyanca olduğunu belirterek "Türklerin isimlerini koydukları iki balık vardır: kılıç ve kalkan" der.

1950'li yıllarda İstanbulluların evlerindeki tek eğlenceleri olan radyoda sesle çizgiler üstadı Celal Şahin bütün balıkların hamsi ile olan yakınlığını bir Lâz'ın ağzından gülmece tarzında anlatırken kılıç balığı için "hamsinin savunma bakanıdır" derdi. Balık meraklıları, yılların alışkanlığı ile, palamut ve lüferden sonra yaza doğru kılıç balığını beklerlerdi."

Okuduklarıma bayıldım. Durur muyum? Kılıç, kalkan balıklarını gugılladım. Muhtelif fotoğraflarını uzun uzun seyrettim. Hamsiyle olan akrabalıklarını hayal ederek gülümsedim. Yaradanın sanatına hayret ettim. Bu aciz kuluna sanatından nasip etmesi için dua ettim. 

27 Mayıs 2018 Pazar

Neden Kadının Adı Yok?

"Dünyayı değiştirirken ölmüşlerdi,
Boşa harcanan hayatlar mıydı onlar,
Yoksa
 Hayır,
Olamaz.
Hayır hayır
Olamaz hayır,
Olamaz hayır."

 Bulutsuzluk Özlemi

Lev Tolstoy'un Anna Karenina'sı, Charlotte Bronte'nin  Jane Eyre'i,  Refik Halid Karay'ın Nilgün'ü, Peyami Safa'nın Canan'ı, Vladimir Nabokov'un Lolita'sı, Melih Cevdet Anday'ın Raziye'si, Halide Edip Adıvar'ın Handan'ı, Gustave Flaubert'in Madam Bovary'isi... Kitaplarımın arasından bir avazda sayacağım kitap isimleri... Bunların arasında bir tek  Madam Bovary de kadının adı yok. Acaba niye kitabın adı Emma Bovary değil?  Romanı okumayı yeni bitirdim.  Konu hafızamda henüz tazeyken, aklımda kalanları  yazıvereyim.
Flaubert,  Madam Bovery'i 1857 yılında yayımlamış. Roman bizi o yıllara ışınlıyor. 
Romanın kahramanı Emma köyde doğup büyüyor.  Manastır eğitimi alıyor. Manastırda okuduğu romanlar hayal dünyasını geliştiriyor. Manastır eğitiminden sonra eve döndüğünde hayal kırıklığına uğruyor.  Baskıcı gelenekler, yeniliğe kapalı, tutucu bir çevreden kurtulmak niyetiyle genç bir doktorla evleniyor. Yavaş yavaş anlıyor ki, gerçek hayatı okuduklarına, hayal ettiklerine hiç benzemiyor.

Küçük bir taşra kentine taşınıyorlar.  Hem ev hem muayenehane olarak kullandıkları bir evde yaşamaya başlıyorlar. Yemek kokuları, hasta sesleri, dar mekanlar, eski eşyalar... Emma'nın sıkışmışlık,  yeniyi özlem, yalnızlık duyguları ağır basıyor. Başka bir taşra kasabasına taşınıyorlar. Kasabada konuşulanlar hep tarım ve hayvancılık üzerine... Bu durgun kasabada rutini bozan yegane hareketler, düğünler, ölümler  ya da vaftiz törenleri...  Emma'nın hayal ettiği böyle bir dünya değil.  Aslında en başında heyecanla  başladığı evliliğini, şimdi "Yarabbi, ne yaptım da evlendim." diye sorgulamaya başlıyor.

Kocasına bakalım... Romanın  ilk bölümünde kocası Charles'in, çocukluğundan itibaren annesinin yönlendirmesi ve zorlamasıyla doktor olduğunu öğreniyoruz. İlk evliğini ailesinin kararıyla  yaşlı ve dul bir kadınla yapıyor. Karısı ölünce,  Emma ile evleniyor.   Charles, yaşadığı yerle, toplumsal değerlerle uyum içinde yaşayan bir adam. Güzeller güzeli karısı Emma yanında ya, yeter ona... Mutludur. İstediği gibi aile düzenini kurmuştur. Karısı düzeninin bir parçasıdır. Emma'yı hangi saatlerde öpüp kucaklayacağı bile bellidir.  Emma'nın  duygularını, arzularını, gelecekle ilgili hayallerini anlamaz. Oysa bir anlamaya niyetlense, Emma kocasına coşkuyla yaklaşmak istemektedir. Emma,  doğru diye öğretilen kurallar doğrultusunda kocasına aşık olmak için çok uğraşır. Beklediği heyecanı  kocasında bulamaz.  Kendisine, giyimine, konuşmasına özen göstermeyen, karısının arzularından habersiz, akşam yemeğinden sonra koltuğunda uyuklayan, silik, sıradan bir kocadır Mösyö Bovary. 


Emma hamile kaldığında oğlan çocuğu  doğurmak istiyor.  Çünkü erkekler, serbestçe  dolaşmakta, istediklerini yapabilmektedirler.  Hamilelik onu heyecanlandırmıyor.  Kızı doğuyor.  Doğum sonrası, gelenekler gereği  bebek sütanneye veriliyor. Annelik, Emma'ya özel bir  duygu vermiyor. 

Emma'nın karşısına çıkan diğer erkekler nasıldır peki? Mesela, kadınları baştan çıkarma hususunda usta olan Rodolphe'le tanışır. Genç adam kendi çıkarına dayanana kadar Emma'yı sömürür. Bırakır.  Leon da farklı değildir. Para için insanların saflığından faydalanıp,  hayatları harcamaktan çekinmeyen, diğer kurnaz  adamlar silsilesi de eklenince, Emma'nın kadın kimlik arayışının, cinsel obje'ye nasıl indirgendiğine şahit oluruz. 


Kitabın adı Emma Bovary  niye değildir? Neden Madam Bovary'dir? Çünkü Emma, kızının annesi, kocasının karısıdır. Toplumsal kurallara, geleneklere göre öyle olmalıdır.  Romandaki kadın kahramanın, bunun dışında kendisi için bağımsız bir kimlik oluşturması mümkün olamıyor. Kitabı okuyunca, pek çok okur için kocasını aldatan bir kadının romanı gibi anlaşılabilir. Emma'nın kadın kimliği içindeki çaresizliği o kadar bariz ki... O, erkek gibi olmak istiyor. Erkek gibi özgür yaşamak istiyor. Dünyayı gezmek istiyor. Oysa kadın ve erkeğin rolleri en baştan belli. Kadın eş ve anne olmalı. Evinde oturmalı. Olanla  yetinmeli. Kocasına ve çocuklarına hizmet etmeli.  Böyle olmak Emma'yı acıtıyor. Yaşadığı gibi eşliği ve anneliği kabullenmek istemiyor.   Yapıyor da... Özgür bir erkek gibi sigara içiyor. Toplumun ahlak kurallarını çiğniyor. Kendi kurguladığı hayatın gerçek olduğunu kabullendiği yanılsamalara düşüyor ve sonunu hazırlayan çılgınca alışverişler yapıyor.  Borçlanıyor. Adamların hiç biri kadına yardımcı olmuyor. Veee... Çaresizlik içinde, hayatının sonlandırmaya karar veriyor. 

"Ben yıllardan beri olmayacak düşlerin peşinde miydim?" der ya  "Hayır, Hayır" adlı şarkısında Bulutsuzluk Özlemi... Nedense kitap bitince bu şarkıyı dinlemek istedim. 19. yüzyılın Madam Bovary'lerin çoğunun,  günümüzde artık  Emma olduklarını hayal ettim.