24 Haziran 2018 Pazar

Ve İş Ve Türkü Ve Üç Ayak...



Haziranın ilk haftaları,  nasıl debdebeli çalışma dönemimdir anlatamam. Eh, işte...  Dünkü son toplantımdı. Eğer  sonuçlanmazsa... Eğer günlerdir emek sarf ettiğim... Şirketi için her yönüyle avantaja  çevirdiğime inandığım teklifimi onaylamayıp,  muhabbeti yokuşa sürseydi var ya... Kararım karardı. En büyük müşterim demeyecek, pılımı pırtımı toplayacak, "Haydi  bana eyvallah" edasıyla,  arkama bakmadan vınlayacaktım.  

Tüm hevesimle anlattığım sunumum bittiğinde, müşterim  beklemedi, gözlerimin taa içine bakarak; "Rakiplerinden pahalısın" dedi. 

Sesimi çıkarmadım. Masanın üstündeki cihazlarımı çantama koymaya başadım.  Yanıma geldi. Elini uzattığını görünce  otomatikman uzattığım elimi avuçlarının arasına aldı.. "Lakin hiç akıl etmediğim klozlar eklemişsin, muafiyetleri güzelleştirmişsin, en önemlisi işini aşkla yapan birisin. İş senin." dedi.  Heyy! Ağız dolusu gülümsediğimi hissettim... Teşekkür ettim. Gerisin geri döndüm.  Asansöre binmedim.  Merdivenleri hoplaya zıplaya indim.  Göz açıp kapayana kadar, binanın önündeydim. 

Hangi ara arabama  bindim,  hangi ara kontağı çevirip o ormanlık yola girdim, inanın hatırlamıyorum. Burası neresiydi? Gelirken de bu yoldan mı geçmiştim? Garip bir yadırgama hissettim. Camdan yumuşak bir aydınlık giriyordu. Devasa ağaçlar  ortama esrarengiz bir hava veriyordu.  Daracık yol,  bir yılan bedeni gibi eğrile kıvrıla önümde akmaya  devam ediyordu.  Pencerenin camını açtım.   Dirseğimi pervazına  dayadım. Rüzgar tatlı tatlı esiyordu.  Saçlarım rüzgarın ritmiyle uçuşuyordu. Ağır ağır, keyfini çıkara çıkara   arabamı sürmeye devam ettim.

Ansızın o türküyü  işittim.  "Denizun dalgasini dereler savuşturur oy, dereler savuşturur... Ayrı düştüm yarumden, kim bizi kavuşturur oy, kim bizi kavuşturur?" Allahım yarabbim! Size bişi söyleyeyim mi, Karadeniz türküsü duydum mu var ya...  Hele kemençe sesi duysam mesela... Of... Asla dayanamam... Dünyanın gelmişini geçmişini  şıp diye unuturum. 

Hemen arabamı kenara çektim, hemennn...  Hızla arabamdan indim. Müziğin sesine doğru, ağaçların arasından koşar adım yürümeye başladım. O ne?  İncecik suyu akan  derenin kenarında, iki köylü kızı oturuyordu. Yanlarına koydukları telefondan, işittiğim türkünün sesi geliyordu. Kızlar  kıkırdayarak hem  türküye eşlik ediyorlar, hem de  oturdukları yerde öne arkaya sallanıyorlardı. "Döndüm dere yukari, Aklum kaldi denizda oy, aklum kaldi denizda.  Sevduğum arkamuzdan, neler dediler biza oy, neler dediler biza." Hahha! Bayıldım.  Ağzımdan türkü tadında sözler döküldü.   "Hey! Olur mu böyle oturmak! Fırlayın kizlar! Oynayalım üç ayak!"  Söylediğime kendim güldüm:)


Ne yaptılar dersiniz? Yeminle, fırladılar! Ömrümde görmedim bu kızları. Tanımam etmem.  Ne gam! Memleketimin güzellikleri onlar... Keşke sizler de yanımızda olaydınız... Halimizi bi görseydiniz var ya... Yeminle şaşar kalırdınız. Bakın şimdi... Ne yaptık biliyor musunuz? Önce beklemeden elele tutuştuk. Sanki kırk yıldır birlikte oynuyormuşuz da  birbirimize alışıkmışız gibi, aynı anda kollarımızı yukarıya kaldırdık. Sert ritmik tempoyla, kimi pat pat  pat  toprağa  ayaklarımızla vura vura,  kimi  omuzlarımızı  titretip sallaya sallaya, bazan  kollarımızı aşağıya indirip yukarıya kaldıra kaldıra, türküye eşlik ederken bağıra bağıra... Üç ayak oynamaya bi başladık  ki... Ohhooo hooo hooo... Kendimi kaybetmişim.  

"Gemim geliyor gemim, duduguni çalmadan oy, dudugunu çalmadan. Azraile can vermem oy, azraile can vermem. Sevdiğimi almadan  oy, sevdiğimi almadan... Oy gemim budanasun oy, yaktun beni yanasun. Bu köyün inadina oy, alup beni gidesun oy, alup beni gidesun":)



Fotoğraf- Google'dan

6 Haziran 2018 Çarşamba

Korkma Ben Varım Ve Her

Bu kitapta anlatılan olayların hepsi gerçektir, fakat henüz gerçekleşmemiştir.


Bana sorarsanız... tam bilemiyorum, fakat galiba hayatlarımızın biçimlenmesinde formüller kadar sırların da etkisi var. Kader mekanizmasını çözmek imkansız. An geliyor, fanilik fikri, evreni bir karambol kummuması(çanağı), insanı bir fiyasko figüranı, hayatı bir skandal silsilesi gibi algılamamıza neden oluyor. Ya da içimizi derin bir şükran duygusu ve yaşama sevinci kaplıyor... Çok acayip. Siz bana bakmayın. Artık bütün tembihleri unutmuş, kapılarını teselliye kapatmış, basireti kördüğüm olmuş biriyim. Beni uygar kılan koşumlarımı kemiriyorum. 
Program, prosedür, protokol umrumda değil. 


Fanilik de, sonsuzluk da insana ağır gelir. Katlanabilir ıstıraplar peşinde koşmamız bundandır. Aşk dediğin, gafletin renkli köpüğüdür. Asıl dert ile çektiğimiz acılar pek örtüşmez. 
Çocukken, iki sakızı birbirine değdirmeden çiğneyebilmek beni gururlandırıdı. 
Şimdiyse, ölürsem sempati toplayacağımı umuyorum.


Sesi titreyen Kader, kırık dökük gülümseyerek soruyor: 
"Ne içersiniz Hayati Bey? Çay, kahve? Arzu ederseniz yemek hazırlayayım?"
"Kahve" diyorum, "zahmet olmazsa..."
Ölümlü dünya şen şakrak dönüyor.
Oysa insan hayatı tek bir ömre sığmaz.
Ve hiçbir şey güzel bitmez.


Yazılar / Murat Menteş- Korkma Ben Varım'dan
Görseller / Her filminden 

4 Haziran 2018 Pazartesi

Ve Kafa Dergisi Ve Ekmek Bahsi Ve Ruh İkizi


Haziran ayı Kafa Dergisi'nde,  Mahir Ünsal Eriş'in  Ekmek Bahsi başlıklı yazısını okuyunca,  bangır bangır Ferdi çalasım, Yıldız Tilbe dinleyesim,  içime bir ad koyacak olsam leyla derim, öyle güzelim, diyesim  geldi. Bayıldım yazısına... Resmen düşündüklerimin tıpkısını yazıya dökmüş. Acaba Mahir Ünsal Eriş, ruh ikizim mi:)

Kafa Dergisi'ndeki,  tamamını okumanızı çok istediğim yazısı şöyle bitiyor:
"Paul  Eluard "ekmek, şiirden daha yararlıdır." demiş. Yine de ona aldırmayayım da gidip Orhan Veli'nin "Ekmek" şiirini okuyayım ben.  "Dilimin ucunda bir eski arkadaş adı."

Ne tatlı değil mi? Hey! Saat bir mi oldu? Eyvah! Yarın iş günü...  Fırından yeni çıkmış pofuduk bir ekmeği kucağıma basıp  uyuyasım geldi.


1 Haziran 2018 Cuma

Nanananooom! Yaşasın! Süha Oğuzertem'in Kitabı Çıkmış:)


Hayal Kahvem'i taradım. Süha Oğuzertem'le  ilgili üç yazı kaleme almışım. Oysa Boğaziçi Üniversitesi  kütüphanesi şahidimdir. Onlarca dergi, kitap karıştırıp, Süha Oğuzertem'in sayısız yazılarını okumuşumdur. Kendisinin haberi yok elbette. Gizli bir fanıyım:)

İzini sürünce, Süha Oğuzertem'in Karşılaştırmalı Edebiyat hocası olduğunu öğrenmiştim. Ayrıca o kadar çok kitaplaşmış Edebiyat tezinde Süha hocaya teşekkür edildiğine denk geldim ki, sanki Süha Oğuzertem kendi yazılarını kitaplaştırmak için hiç uğraşmamış,  hep öğrencilerine el vermiş,  hep öğrencilerine rehber olmuş,  hep öğrencilerine yol göstermiş. Sadece bu kadarını görmek bile çok etkilemişti beni. Müthişti!

Doğrusu, o dergi benim bu kitap senin yazılarının peşinde dolanırken oldukça yorgun düştüğümü hatırlıyorum. Keşke Süha Oğuzertem  yazılarını bir kitapta toplasa diye hayal etmedim değil, yeminle etmiştim. Hayal et, olur elbet, derim ya.  Nanananoom! Felek yüzüme gülmüştü gene... İletişim Yayınları'ndan Eleştirirken adlı Modern Türkçe Edebiyat Üzerine Yazılar'ının kitaplaştırıldığını duymuştum. Durur muyum? Hemen sipariş ettim. İşte kitap bu akşam elime geldi. 

Henüz kitabın kapağındayım. Hakkında Hayal Kahvem'e yazı yazarken, Süha Oğuzertem'in fotoğrafını zor bulduğumu hatırlıyorum. Şimdi ara ara kitabın kapağına bakıyorum. Sanki Süha hoca  kitabında da,  ismiyle-cismiyle görünmek istememiş. Sanki okuruna, "Bodoslama yazılara dal," demiş.  Yoo... Yapamam. Kitap bir süre masada duracak. Kendimi hazır hissettiğimde sayfalarınını aralayacağım. Yazılarını tüm merakımla okuyacağım. Biliyorum  zenginleşeceğim. Şaşıracağım. Fotoğrafındaki tüm ciddiyetine rağmen bence eğlenceli biri. Kitabın bazı satırlarını okurken  gülümseyeceğime  eminim. Du bakalım:)



http://hayalkahvem.blogspot.com/2014/12/bir-oykunun-kesfinden-bir-yazarn_11.html

http://hayalkahvem.blogspot.com/2015/03/kayp-yazarn-izi-ve-hayatn-bilinemeyen.html

http://hayalkahvem.blogspot.com/2015/03/tuhaf-bir-kadn.html

31 Mayıs 2018 Perşembe

Ramazan Ayında Yaptığım Muhtelif Zikir Çalışmaları


"Bir de o zamanlar Ramazan'da oruçlu olmak ne bir ayrıcalık ve gurur nedeniydi, 
ne de oruçlu olmadığı belli olanlar üzerinde baskı kurma nedeni. 
İstanbullu  Müslümanlar "Oruçlu musun?" diye sorulduğunda bile
  "Allah bilir" diye cevap verirlerdi."

İlhan Eksen/Çoklültürlü İstanbul Mutfağı


Malum Ramazan ayındayız. Yalan söyleyecek değilim, inandığım Rabbim  aklımdan geçeni bilir çünkü... Bu ay yemeklerle ziyadesiyle haşır neşirim. Acaba  yemek videolarına, tariflerine, foroğraflarına bakarak doyduğumu mu zannediyorum? Yooo...  Ramazan ayı dışında, istediğim zaman, istediğim kadar yemeği yiyebilmenin, ince belli bardakta, kokusu aklımı alan, mis gibi çay içmenin şahaneliğine şükrediyorum. Bu da bir nevi ibadet sayılmaz mı? İbadetin bindir çeşidi var denir ya hani... Bu yaptığım, misal bu ya,  göz zikri olamaz mı?

Az önce kitaplarımın önünde dolanıyordum ki, incecik bir kitabın bir adım öne çıkmış olduğunu gördüm. Usulca çekiverdim.  İlhan Eksen'in Çokkültürlü İstanbul Mutfağı adlı bir kitabı değil miymiş? Sel yayıncılıktan 2001 yılında basılmış. Ne zaman aldım acaba? İnanın bilemedim. Sonra... İhmal ettiğim bir arkadaşımı selamlamlamış gibi içim pırpırlandı. Yüreğimin şenliğiyle gözlerimi kapatıp, ya nasip, diyerekten, bir sayfasını araladım. Başlık, "Kılıç, Kalkan"... Hemen okumaya başladım. 

"Profesör İlber Ortaylı Türklerin balıkla geç tanışmış olmaları nedeniyle hemen hemen bütün balık isimlerinin Rumca ve İtalyanca olduğunu belirterek "Türklerin isimlerini koydukları iki balık vardır: kılıç ve kalkan" der.

1950'li yıllarda İstanbulluların evlerindeki tek eğlenceleri olan radyoda sesle çizgiler üstadı Celal Şahin bütün balıkların hamsi ile olan yakınlığını bir Lâz'ın ağzından gülmece tarzında anlatırken kılıç balığı için "hamsinin savunma bakanıdır" derdi. Balık meraklıları, yılların alışkanlığı ile, palamut ve lüferden sonra yaza doğru kılıç balığını beklerlerdi."

Okuduklarıma bayıldım. Durur muyum? Kılıç, kalkan balıklarını gugılladım. Muhtelif fotoğraflarını uzun uzun seyrettim. Hamsiyle olan akrabalıklarını hayal ederek gülümsedim. Yaradanın sanatına hayret ettim. Bu aciz kuluna sanatından nasip etmesi için dua ettim. 

27 Mayıs 2018 Pazar

Neden Kadının Adı Yok?

"Dünyayı değiştirirken ölmüşlerdi,
Boşa harcanan hayatlar mıydı onlar,
Yoksa
 Hayır,
Olamaz.
Hayır hayır
Olamaz hayır,
Olamaz hayır."

 Bulutsuzluk Özlemi

Lev Tolstoy'un Anna Karenina'sı, Charlotte Bronte'nin  Jane Eyre'i,  Refik Halid Karay'ın Nilgün'ü, Peyami Safa'nın Canan'ı, Vladimir Nabokov'un Lolita'sı, Melih Cevdet Anday'ın Raziye'si, Halide Edip Adıvar'ın Handan'ı, Gustave Flaubert'in Madam Bovary'isi... Kitaplarımın arasından bir avazda sayacağım kitap isimleri... Bunların arasında bir tek  Madam Bovary de kadının adı yok. Acaba niye kitabın adı Emma Bovary değil?  Romanı okumayı yeni bitirdim.  Konu hafızamda henüz tazeyken, aklımda kalanları  yazıvereyim.
Flaubert,  Madam Bovery'i 1857 yılında yayımlamış. Roman bizi o yıllara ışınlıyor. 
Romanın kahramanı Emma köyde doğup büyüyor.  Manastır eğitimi alıyor. Manastırda okuduğu romanlar hayal dünyasını geliştiriyor. Manastır eğitiminden sonra eve döndüğünde hayal kırıklığına uğruyor.  Baskıcı gelenekler, yeniliğe kapalı, tutucu bir çevreden kurtulmak niyetiyle genç bir doktorla evleniyor. Yavaş yavaş anlıyor ki, gerçek hayatı okuduklarına, hayal ettiklerine hiç benzemiyor.

Küçük bir taşra kentine taşınıyorlar.  Hem ev hem muayenehane olarak kullandıkları bir evde yaşamaya başlıyorlar. Yemek kokuları, hasta sesleri, dar mekanlar, eski eşyalar... Emma'nın sıkışmışlık,  yeniyi özlem, yalnızlık duyguları ağır basıyor. Başka bir taşra kasabasına taşınıyorlar. Kasabada konuşulanlar hep tarım ve hayvancılık üzerine... Bu durgun kasabada rutini bozan yegane hareketler, düğünler, ölümler  ya da vaftiz törenleri...  Emma'nın hayal ettiği böyle bir dünya değil.  Aslında en başında heyecanla  başladığı evliliğini, şimdi "Yarabbi, ne yaptım da evlendim." diye sorgulamaya başlıyor.

Kocasına bakalım... Romanın  ilk bölümünde kocası Charles'in, çocukluğundan itibaren annesinin yönlendirmesi ve zorlamasıyla doktor olduğunu öğreniyoruz. İlk evliğini ailesinin kararıyla  yaşlı ve dul bir kadınla yapıyor. Karısı ölünce,  Emma ile evleniyor.   Charles, yaşadığı yerle, toplumsal değerlerle uyum içinde yaşayan bir adam. Güzeller güzeli karısı Emma yanında ya, yeter ona... Mutludur. İstediği gibi aile düzenini kurmuştur. Karısı düzeninin bir parçasıdır. Emma'yı hangi saatlerde öpüp kucaklayacağı bile bellidir.  Emma'nın  duygularını, arzularını, gelecekle ilgili hayallerini anlamaz. Oysa bir anlamaya niyetlense, Emma kocasına coşkuyla yaklaşmak istemektedir. Emma,  doğru diye öğretilen kurallar doğrultusunda kocasına aşık olmak için çok uğraşır. Beklediği heyecanı  kocasında bulamaz.  Kendisine, giyimine, konuşmasına özen göstermeyen, karısının arzularından habersiz, akşam yemeğinden sonra koltuğunda uyuklayan, silik, sıradan bir kocadır Mösyö Bovary. 


Emma hamile kaldığında oğlan çocuğu  doğurmak istiyor.  Çünkü erkekler, serbestçe  dolaşmakta, istediklerini yapabilmektedirler.  Hamilelik onu heyecanlandırmıyor.  Kızı doğuyor.  Doğum sonrası, gelenekler gereği  bebek sütanneye veriliyor. Annelik, Emma'ya özel bir  duygu vermiyor. 

Emma'nın karşısına çıkan diğer erkekler nasıldır peki? Mesela, kadınları baştan çıkarma hususunda usta olan Rodolphe'le tanışır. Genç adam kendi çıkarına dayanana kadar Emma'yı sömürür. Bırakır.  Leon da farklı değildir. Para için insanların saflığından faydalanıp,  hayatları harcamaktan çekinmeyen, diğer kurnaz  adamlar silsilesi de eklenince, Emma'nın kadın kimlik arayışının, cinsel obje'ye nasıl indirgendiğine şahit oluruz. 


Kitabın adı Emma Bovary  niye değildir? Neden Madam Bovary'dir? Çünkü Emma, kızının annesi, kocasının karısıdır. Toplumsal kurallara, geleneklere göre öyle olmalıdır.  Romandaki kadın kahramanın, bunun dışında kendisi için bağımsız bir kimlik oluşturması mümkün olamıyor. Kitabı okuyunca, pek çok okur için kocasını aldatan bir kadının romanı gibi anlaşılabilir. Emma'nın kadın kimliği içindeki çaresizliği o kadar bariz ki... O, erkek gibi olmak istiyor. Erkek gibi özgür yaşamak istiyor. Dünyayı gezmek istiyor. Oysa kadın ve erkeğin rolleri en baştan belli. Kadın eş ve anne olmalı. Evinde oturmalı. Olanla  yetinmeli. Kocasına ve çocuklarına hizmet etmeli.  Böyle olmak Emma'yı acıtıyor. Yaşadığı gibi eşliği ve anneliği kabullenmek istemiyor.   Yapıyor da... Özgür bir erkek gibi sigara içiyor. Toplumun ahlak kurallarını çiğniyor. Kendi kurguladığı hayatın gerçek olduğunu kabullendiği yanılsamalara düşüyor ve sonunu hazırlayan çılgınca alışverişler yapıyor.  Borçlanıyor. Adamların hiç biri kadına yardımcı olmuyor. Veee... Çaresizlik içinde, hayatının sonlandırmaya karar veriyor. 

"Ben yıllardan beri olmayacak düşlerin peşinde miydim?" der ya  "Hayır, Hayır" adlı şarkısında Bulutsuzluk Özlemi... Nedense kitap bitince bu şarkıyı dinlemek istedim. 19. yüzyılın Madam Bovary'lerin çoğunun,  günümüzde artık  Emma olduklarını hayal ettim. 


24 Mayıs 2018 Perşembe

Ve Pınar Ve Tango Özlemi



Oy canımın içi Pınarım. Onu ilk tanıdığımda sahnedeydi. Dans ediyordu. Hem de tango... Yalan söyleyecek değilim...  Aklımdan ilk geçen, görmeyen biri tango yapabilir mi, bence biraz görüyordur, olmuştu.  Şaşkının tekiyim. Tango gözlerle mi yapılıyor?  Niye  görmeyenler dans edemesin ki? Yıllardır harika  arkadaşlığımız var Pınar'la. Sayesinde pek çok arkadaş edindim. Gerçekten görmeyi Pınar'dan ve diğer dostlarımdan öğrenmeye devam etmekteyim. Sözü uzattım. Aslında başka bir şeydi muradım. Pınar uzun zamandır tango yapmaya fırsat bulamıyor da... Nasıl özlemiş dans etmeyi anlatamam.  Tango özlemini yazdı. İşte buyurunuz... Ve Pınar ve tango özlemi...

"Bir… İki… Bir… İki…

Parmaklarının ucunda süzülürken, ağırlığını ay yüzeyinde dolaşır gibi altıda birine indirir tango dansı.  Buzdan bir zeminde gibi seni durduğun yerde durdurmayan bu ritim duygusu, saçının telinden ayak parmağına kadar içinden geçerken, elektrik topraklaması gibi tüm kötü enerjileri de beraberinde götürür. Önce figürlerle başlarsın keşfetmeye. Ardından artık hiçbir figürün anlamı kalmaz, doğduğundan beri dans ediyor zannedersin kendini. Bir parçan olur adımlar, dönüşler, süzülüşler. Salonun bir ucundan bir ucuna savrulurken katettiğin yolda, saatteki hızın yüzlerce kilometreye ulaşır. Çünkü fiziksel benliğin değildir hareket eden, ruhun bedeninden fırlayıp bağımsızca koşar bir uçtan bir uca. Ritim mi ruhunu takip eder, ruhun mu ritmi, bedenin mi figürleri bilemez olursun her şey karışır birbirine…

Gözlerini kapatıp bir uykuya dalarsın adeta. Tüm güzellikleri çeker örtersin üzerine, geçmişi ve geleceği uyutursun içinde. Gözlerini kapatmasan da kör olursun kendiliğinden zaten. Uçarcasına katedilen mesafelerde gerçek dünyaya kör olursun. Göze görünen hiçbir çirkinlik yoktur artık.Bir zaman yolculuğudur bu. İki kişilik bu yolculukta kimi zincirlerinden kopar, tek başına seyahat eder, yeni coğrafyalar, ülkeler keşfedersin. Denizler aşar, dağlar tırmanırsın. Kimi zaman dünyaya meydan okur, kederi, acıyı, kaygıyı iter; doğruyu, güzeli, sevinci, umudu çekersin. Adımların hayal dünyasına, dönüşlerin kendine, süzülüşlerin sonsuzluğadır, O sonsuzluk ki, orada herkes aynıdır. Eksik, fazla az  ya da çok hiçbir şeyin olmadığı bu diyarda ne kadar kaldığını bilemezken, hafızan yitik, tertemiz ve taze arınmışlık duygusuyla titrersin. Dönüşler sakin, sessiz, dingindir. Bir kabullenmedir, affediştir gerçek dünyayı."

13 Mayıs 2018 Pazar

Ömrüne Bereket...


Buzdolabında geçen haftadan kalan yoğurt kabını görünce,  Refika usulü yayla çorbası pişirmeye niyetlendim.  

Refika'nın Mutfağı videolarını ilgiyle takip ediyorum.  Ayrıca, yemek pişirirken Refika'nın muhabbetini dinlemeyi de çok seviyorum. 

Misal, bu akşam seyrettiğim videoda Refika,   naneli tereyağını  çorba tenceresine boca ederken, Amerikan şirketlerinin kullandığı sustainability kelimesine karşılık Türkçe'de sürdürülebilirlik kelimesinin kullanıldığını, oysa sustainability'nin  gerçek anlamda türkçe'sinin sürdürülebilirlik olmadığını söylüyordu.  İnanın kulaklarımı diktim... Tüm merakımla dinlemeye   devam ettim.  Refika, bizim kültürümüzde sürdürülebilirliğin binlerce yıldır kullanılan karşılığının hangi kelime olduğunu düşünüyor, bilin bakalım?  

Bereket! Hoş değil mi? Bayıldım vallahi. 

Neden peki?  Amerikan mantığına göre sustainability'nin karşılığı, bir şey yaptığında ondan çıkan şeyin sana katkısının hep devam ediyor olması, bizdeki karşılığı ise bir işi bereketli yapmaya devam etmek...  Refika, bereket kaçmaması için ne yapılır bizim mutfakta diye soruyor?  Ardından kendi sorusunun cevabını veriyor:  Bizde hiç bir şey atılmaz, hiç bir şey ziyan edilmez, diyor. Büyükannemin ruhuna rahmet.  Yeminle aynısını söylerdi.  

İlk anda, bir şeyin bereketli olması sanki o şeyin  miktar olarak çokluğunu ifade ediyormuş  gibi gelebilir.  Ben de Refika'ya katılıyorum. Bana göre de bir şeyin bereketli olması, o şeyin çokluğu kadar, faydalı olması, o çokluğun ve faydanın sürekli olması anlamına geliyor.

O değil de, azıcık yoğurttan nasıl bereketli bir  yayla çorbası pişirdim anlatamam.  Ohh! Şifa  olsun.... Ben yedim. Komşulara verdim.  BitmediJ



9 Mayıs 2018 Çarşamba

Ve Kitap Fuarı Ve Dergi Ve İzzet Ziya


Kocaeli Kitap Fuarı'nı gezmeye sahaflar salonundan başladım. Hafta içi olmasına rağmen salonlar tıklım tıklım doluydu. Bünyemi ahesteye akortladım. O sahaf benim bu sahaf benim avare avare dolanıyordum. İnsanlarla konuşuyordum. Yanıma düşen kim olursa laf atıyordum. Kitaplara dokunuyordum. Kokluyordum. Aynı kitabın farklı çevirilerini yan yana getirip inceliyordum. Duvarlara asılan eski dergiler, ilk basım kitaplara göz gezdiriyordum. Efsunlu bir zamandı... Hatta galiba müzik vardı. Kimi kitaplara bakarken müziğin ritminde salındığımı hatırlıyorum.

Derkeenn… İşte bu, 7Gün Dergisi, İlkbahar Sayısı diye yazan dergi kapağındaki kadınla göz göze geldim. İster inanın ister inanmayın, ayaklarım kendiliğinden sahafın yanına gitti, ağzımdan çıkan ses kendiliğinden “Şu dergiyi indirir misiniz lütfen, alacağım.” dedi. Dergi şeffaf bir poşetin içindeydi. Aldım. Poşetinden çıkarmadım. İncitmeden taşımaya çalıştım.

1 Mayıs 1935 yılına ait 7Gün adlı dergide, "Her hafta çarşamba günleri çıkar  herşeyden bahseder" diye yazıyor. Müesssisi: Sedat Simavi, İdarehanemiz: İstanbul Ankara caddesinde, Telefon: 23031, peki cep telefonu, web sayfası, internet adresi var mı? Elbette yok. Onun yerine bilin bakalım, ne var? Telgraf: İstanbul YedigünJ

Derginin kapağındaki  resmin ressamını merak ettim. I. Turnagil imzası var. Gugılladım. Karşıma İzzet Ziya Turnagil adı çıktı. Hakkında o kadar güzel yorumlar okudum ki anlatamam… “Türk Resmi ve Edebiyatının sıra dışı figürü… En meçhul ve en dikkate değer isimlerinden biri… Bilhassa insan duygularının  yüzlere yansıyan ifadelerini büyük bir maharetle tespit eder, figürlerindeki hareket ve ifade gücü bilhassa dikkati çeker… İnsanların içinde bulundukları halleri yüz ifadelerine ve beden şekillerine yansıtmakta gösterdiği başarı Türk resminde bir ilk olarak gösterilir.”


Ben İzzet Ziya Turnagil’in adını bugüne kadar duymamıştım. Bu dergi kapağını seksen üç sene önce çizmiş. Bakar mısınız vefasızlığıma... Kapaktaki kadını hemencik  unuttum. Ruhuna rahmet ustanın…  Ressamını ise tüm merakımla araştırmaya devam ettim.

Ne yaptım bilin bakalım? Bahriye Çeri ve Ali Birinci tarafından hazırlanan, Kapı Yayınlarından çıkarılan, 220 sayfalık, Edebiyatı Tuvalle Buluşturan Ressam  İzzet Ziya adlı kitabı sipariş ettim. 

Bazı kitapları biz seçeriz, bazı kitaplar ise  bizi seçer. İyi ki kitap fuarına gitmişim.  Bence İzzet Ziya Turnagil, beni okumaya davet etti.  Elbette memnuniyetle  kabul ettim. Denk getiren feleğe teşekkür ederim.


8 Mayıs 2018 Salı

Bahtiyarım:)



Biri Şenol Bezci'nin,  Ders: Edebiyat Konu: Karşılaştırmalar adlı çizimi, diğeri Bülent Üstün'ün,  Kötü Kedi  Şerafettin çizimi... İkisine de bayılırım. Kitap Fuarı'ndan iki tişört aldım. Bahtiyarım!
Ya kitap mı? Ah! Almaz mıyım? Sormayın. Feci abarttım:)

Ve Karanfil Ve Şiir Ve Mola


Bu sabah ofise  gelirken incecik yağmur çiseliyordu. Aldırmadım. Arabamı yolun başına bıraktım. Yürüdüm. Çiçekçiye uğradım. 
- Fatma abla günaydın,  bereketli, sevinçli bir gün olsun, derken  pintiricik bedenini kollarımın arasına aldım, sıkıca kucakladım.
- Ahh, bi karanfillerim var kardeş, dört dörtlük, dedi. İnan ki şahanelerdi. Eğildim kovaya, usul usul kokladım. 
- Yapıver ablacım iki buket, dedim. 

Beyaz cipsolar ve yeşilliklerle hazırladığı karanfilleri aldım. Kucağımdaki karanfillerle Fatma abla'ya kocaman sarılıp vedalaştım. 

Ofise girdim.   
- Cümleten günaydın, dedim ofis ahalisine... Her sabah olduğu gibi her birini sevgiyle öpüverdim. Berna, elimdeki karanfilleri almak istedi.  Tam verirken karanfilleri, salona  döndüm: 
- Sakın gülmeyin olur mu, içimden geldi, size  şiir okuyacağım, dedim. 

"Sen o karanfile eğimlisin, alıp sana veriyorum işte
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor
Derken karanfil elden ele."

Bilgim yarım yamalak... Edip Cansever'in Yerçekimli Karanfil adlı şiirinin sadece orta mısralarını ezbere bilirim. Elimde karanfiller şiiri seslendirdim ya... Nasıl iyi geldi anlatamam.  Arkadaşlarım da, "işimizin arasında bu şiir molası çok iyi geldi" dediler ya... Aa! Acaba seslendirip Hayal Kahvem'e eklesem, sizlere de iyi gelir mi ki:)


7 Mayıs 2018 Pazartesi

Ve Kitap Ve Resim Ve Müzik Ve Hüzün Ve Ben


Alain De Botton'un, Görmek ve Fark Etmek adlı kitabını okurken, bir defa daha  ne ballı zamanda yaşadığımı düşündüm. Yazar, Edward Hopper'in Otomat adlı resmini anlatıyordu. Diyordu ki: "Edward Hopper, yapıtları hüzünlü olan, ama onlara bakan bizleri kedere boğmayan sanatçılardandır, Bach'ın ya da Leonard Cohen'in resimdeki karşılığı diyebiliriz ona. Ana tema yanlızlıktır."

Durur muyum? Önce Otomat'ın, Hopper'in  hangi resmi olduğunu gugula sordum. Hey! Ben bu resmini çok seviyorum. Lakin adını bilmiyordum. Otomat'mış. Cohen'in şarkılarını dinleyerek, resmi seyretmeye koyuldum. Sonra ekranda Hopper'in hüzünlü resmi, fonda Cohen'in kederli sesi, Botton'un yazdıklarını okumaya devam ettim.  

"Otomat (1927), yalnız başına oturmuş kahve içen bir kadını resmeder. Vakit gecedir, kadının üzerindeki mantodan ve şapkadan anlaşıldığı üzere dışarıda hava soğuktur. Görünüşe bakılırsa oda geniştir, boştur ve iyi aydınlatılmıştır. Dekor tamamen işlevseldir: üstü taştan bir masa, kalın ahşaptan siyah sandalyeler ve beyaz duvarlar. Kadının yüzünde içe dönük, biraz da korkmuş bir ifade vardır, kamusal yerlerde oturmaya alışkın değildir sanki. Belli ki o masaya oturmadan önce yaşamında bir şeyler ters gitmiştir. Kadın her şeyden habersizdir ya, yine de farkında olmadan resme bakan kişiyi öyküler yazmaya davet eder, onun geçmişiyle ilgili ihanet ya da kaybediş öyküleri. Kahve fincanını dudaklarına götürürken elinin titremesini engellemeye çalışır. Saat gecenin on biridir, aylardan Şubat'tır, yer Kuzey Amerika'da bir şehirdir. 

Otomat hüznün resmidir ancak hüzünlü bir resim değildir. İyi bir melankolik şarkının gücünü taşır. Eşyalar sert hatlıdır, evet, ama mekan tümüyle mutsuzluk taşıyan bir mekan değildir. Salonda başka yanlız insanlar da vardır; tek başına oturmuş, tıpkı resimdeki kadın gibidüşüncelere dalmış, toplumdan kopuk bir halde kahvesini yudumlayan kadınlar ve erkekler. Toplumdan kopuşluk, hepsinde ortak olan duygudur ve bu ortaklık insana yalnız olanın sadece kendisi olmadığını anımsatır. Hopper resimdeki kadının tek başınalığıyla özdeşleşmeye davet eder bizi. Resimdeki kadın onurludur, kendinden çok başkalarını düşünür; fakat başkalarına fazlaca güvenir, biraz naif bir hali vardır sanki. Bedeni, yaşamın sert bir köşesine çarpmıştır. Hopper bizi onun yerine koyar; bizi dışarıda yaşayanların yanına, evdekilerin karşısına yerleştirir." 

Ve kitap ve resim ve müzik ve hüzün ve  ben... Teşekkür ederim Tanrım... Sanat ne güzel!


6 Mayıs 2018 Pazar

Sevdiğim Kitap Ve Filmle Oyunum

Hayatımın  en mutlu anıymış, bilmiyordum. Bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka gelişebilir miydi? Evet, bunun hayatımın en mutlu anı olduğunu anlayabilseydim, asla kaçırmazdım o mutluluğu.  Derin bir huzurla her yerimi saran o harika altın an belki birkaç saniye sürmüştü, ama mutluluk bana saatlerce, yıllarca gibi gelmişti. (s.11)



Amerika'da iş idaresi okuyup dönmüş, askerliğimi bitirmiştim; babam gittikçe büyüyen fabrikanın,  kurulan yeni şirketlerin yönetiminde, ağabeyim gibi benim de etkili olmamı istemiş, bu yüzden genç yaşta beni Harbiye'deki dağıtım ve ihracat şirketi Satsat'ın genel müdürü yapmıştı. (s.19)



Füsun, bir ay önceye kadar varlığını neredeyse unuttuğum on sekiz yaşındaki uzak ve yoksul akrabamdı. Ben ise otuz yaşındaydım ve bana herkesin çok yakıştırdığı Sibel ile nişanlanıp evlenmek üzereydim.   (s.12)



"Şemsiyeyi almaya geldim." dedi Füsun.
İçeri girmiyordu. "Girsene," dedim. Bir an durdu. Kapıda dikilmenin nezaketsiz olacağını hissederek içeri girdi. Arkasından kapıyı kapadım......

Elinden tutup çay yapma bahanesiyle onu mutfağa çektim. Mutfak toz ve nem kokuyordu, loştu. Orada, her şey hızla ilerledi ve kendimizi tutamayıp öpüşmeye başladık. (s.37)



"Sana aşık oldum. Sana çok fena aşık oldum!"
Sesi hem suçlayıcıydı, hem de beklenmedik ölçüde şefkatli. "Bütün gün seni düşünüyorum. Sabahtan akşama seni düşünüyorum."
Ellerini yüzüne kapayıp ağlamaya başladı. (s.83)..............................

Verecek bir cevabım yoktu. Ama bunu şimdi, yıllar sonra o anı düşündüğümde söylüyorum. (s.84)




Füsun artık yok.... (s.181)
Onu unutmak için bir plan program yapmasam, eski günlük hayatımı da sürdüremeyeceğimi artık anlıyordum. Satsat çalışanları bile patronlarına sinen kara hüznü fark etmişlerdi. 
Onunla buluşmak için Satsat'tan çıkıp her gün Merhamet Apartmanı'na yürüdüğüm yol, Füsun'un Şanzelize Butik'ten eve giderken izlediği yol (bu yolu hep hayal ediyordum) gibi acılarımı arttıracak tehlikeli hatıralarla, tuzaklarla doluydu. O yollara girebilirdim, ama dikkat etmeliydim.... Bütün hayatımı geçirdiğim sokakları yasaklarla daraltmam ve onu hatırlatan eşyalardan uzaklaşmam, ne yazık ki Füsun'u bana hiç unutturmadı. Sokaklarda, kalabalık içinde, davetlerde hayalet görür gibi Füsun'u görmeye başlamıştım çünkü. (s.185)



Not- Blade Runner 1982 versiyonunun film kareleriyle, Masumiyet Müzesi'nin bazı cümlelerini eşleştirme oyunu oynadım. Oynarken gerisi hikaye'yi  dinliyordum:) 
http://www.gerisihikayekorku.com/gerisi-hikaye-sezon-5-bolum-21-blade-runner-evreninde/

10. Kocaeli Kitap Fuarı Kapılarını Bensiz Açmış.


Bu sene ilk kez öğrendim  marteniçka yapmayı.  Kırmızı ile beyaz yün ipliği bürdüm, duamı ettim, bileğime bağladım. Sonra diktim gözümü göğe... İlk leyleği bekledim. Hey! Gördüm. Yeminle az kalsın sevinçten kanatlanıp uçuverecektim. Ohhh! Şükür, dedim. Bileğimden çıkardım marteniçkamı,  taktım erik ağacının dalına..."Çok olsun meyven, e mi?" dedim. Ağacın yapraklarını usul usul sevdim.

İyi de, marteniçkamı bileğime takarken, Evliya Çelebi misali,  "şefaat" diyeceğime, "seyahat" mi diledim acaba? Ne oldu biliyor musunuz? O gün bugündür tam beş kez bindim uçağa... Valla... Erzincan senin, Amsterdam benim uçtum durdum. 

Neden bunları yazıyorum biliyor musunuz? Şehrimdeki 10. kitap fuarı bugün bensiz başladı. Şimdi Ege'nin güzel bir beldesindeyim. Çalıştığım sigorta şirketinin acenteler toplantısı var da... Dönüşte gene uçağa bineceğim. Olacak mı iki haftada  altı kez uçuş...  Hay canına sayın seyirciler!

Bu gece hıdrellez.  Hızır peygamber'in var ya, tek kelimeyle hastasıyım. Uzun bir mektup yazdım. Çiçeğin bol olsun e mi, diyerek gül dalına astım...  Sonra mı? Ne olacak? Sonrası iyilik güzellik...   Evvelallah.


4 Mayıs 2018 Cuma

Uyuyacağım...

"Yatağın başından ucuna kadar uzanan mavi damalı yorganın  engebeleri, gölgeli vadileri ve mavi yumuşak tepeleriyle örtülü tatlı ve ılık karanlıkta Rüya yüzükoyun uzanmış uyuyordu." 

Kara Kitap/Orhan Pamuk


3 Mayıs 2018 Perşembe

Gittim. Gördüm.




Müşterimin  Roterdam'daki şantiyesine gitmem gerekince, Amsterdam'daki Dünya Basın Fotoğrafları Sergisi'ni gezme şansı buldum. Dünyanın en prestijli fotoğraf yarışması olduğu söylenen bu yarışmaya 125 farklı ülkeden 4.548 fotoğrafçı 73.044 fotoğrafla başvuru yapmış. Bu yıl  Venezuelalı fotoğrafçı Ronaldo Schemidt'in, Venezüela'da Kriz adlı fotoğrafı birinciliği almış.  Fotoğraf, Karakas'taki hükümete karşı yapılan protestolarda çekilmiş.



Dahasına bakmak isterseniz, buyrunuz:

https://www.nieuwekerk.nl/en/exhibitions/world-press-photo/