20 Ağustos 2019 Salı

Tarantino Ve Ben 3




"Hastasıyım. Filmlerini sadece kendi keyfi için çevirdiğini hayal ediyorum.  Coşkusu, ışıltısı, sevinci, samimiyeti bana geçiyor. Büyüleniyorum.  Muhabbet, hareket, müzik, heyecan, eğlence ve mizahla oyun ihtiyacımı karşılıyor. Tekrar tekrar seyretmeye doyamıyorum.  Veee....  2019 Ağustos ayında vizyona gireceği söylenen yeni filminin yolunu gözlüyoruum!"  

19 Ekim 2018 tarihinde yukarıdaki cümleleri Hayal Kahvem'e yazmışım. Veee...  Bir ay sonra... 28 Kasım 2018 tarihinde Quentin Tarantino evlendi. 

Bakar mısınız lütfen, aşağıda gördüğünüz düğün fotoğraflarından biri. Hep yukarıdaki  fotoğraflarını bildiğim için daha önce aklıma gelmediydi. Lakin aşağıdaki fotoğraf zihnimde bir ışık çakıverdi. Bakın şimdi...

Üzerinize afiyet, benim Nizamettin amcamın dört oğlu var. Kemalettin, Şerafettin, Nurettin, Bahattin. Bir de köpekleri var. Rintintin. Amcam askerliğini Amerika Tennessee'deki Nato üssünde yapmış. Heyy! Quentin de  Tennessee doğumlu di mi?

Yoksa ünlü yönetmen Quentin bizimkilerin üvey kardeşi mi? Karamba karambita! Quentin Tarantino benim Amerika'daki kuzenim olabilir mi?  Yönetmenin düğün fotoğrafındaki pozu, tıpkı Nizamettin amcamın düğün fotoğrafı gibi! Tıpkısının aynısı inan ki:)



18 Ağustos 2019 Pazar

Tarantino Ve Ben 2


"Hastasıyım. Filmlerini sadece kendi keyfi için çevirdiğini hayal ediyorum.  Coşkusu, ışıltısı, sevinci, samimiyeti bana geçiyor. Büyüleniyorum.  Muhabbet, hareket, müzik, heyecan, eğlence ve mizahla oyun ihtiyacımı karşılıyor. Tekrar tekrar seyretmeye doyamıyorum.  Veee....  2019 Ağustos ayında vizyona gireceği söylenen yeni filminin yolunu gözlüyoruum!"  

19 Ekim 2018 tarihinde yukarıdaki cümleleri Hayal Kahvem'e yazmışım. Bakar mısınız, nasıl da geçmiş günler, haftalar, aylar, mevsimler... Aynı o Türk Sanat Müziği şarkı sözlerinde  olduğu gibi değil mi sevgili okur? Zaman sanki bir rüzgarrr ve bir su gibi akıp gitmiş.  İşte buyrunuz... 2019 yılındayız. Ağustos ayındayız. Tamaaamm... Eli kulağında. 

Binlerce kasırga aşkına! Haftaya şehre bir film gelecek. Veee gözüm gönlüm şenlenecek:)


Metin Süre Ve İlişki Testi

Metin Süre İle İlişki Testi'nin uzun zamandır müdavimiyim. Seyrederken gerçekten çok eğleniyorum. Hele bazı bölümlerde  "Hahha! Saçma sapan!" diye bağırıyorum... Ardından  kocaman kahkaha patlatıyorum. Eğer seyretmediyseniz, deneyin derim. 

Şeeyyy! Birazcık ağzım bozuldu  bozulmasına lakin... Valla programın suçu değil. Dışardan hanım hanımcık endam sergilesem de... Biliyorum... Göğsümde... Yani tam şuramda... Kirli saçıyla küfürbaz bir  kadın gezinmekte:)



17 Ağustos 2019 Cumartesi

Var Olmak Ve Kızılcık


Pazarda kızılcığı gördüm ya! Aman ne sevindim...  Durur muyum? Hemen satın  aldım. Eve gelir gelmez,  kallavi bir tabağa doldurup yıkadım. Marş marş  kitaplık! Okuma sırası bekleyen kitaplarıma  aceleyle göz attım. İçlerinden birini çektim çıkardım.  Balkona çıktım. Kızılcık kasesini kitapla yan yana masaya bıraktım.  Kızılcığın rengi gözümü aldı.  "Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekala bir meseledir." der ya Sait Faik. Kızılcığın kırmızı olması da meseledir bana göre tadında düşünceler zihnimde dolanırken, kitabın kapağına bakakaldım. O ne? Kitabın adı... Keşke Hiç Olmasaydık. Var Olmanın Kötülüğü.   Hay canına sayın seyirciler, dedim kendi kendime... Nasıl yani?

Acaba nereden duyup sipariş ettim? Kitapçıda  gözüme takılıp aldığım kitaplardan olmadığına, kargoyla geldiğine eminim. Derhal gözümü kapadım. Kitaptan bir sayfa araladım.  İlk denk geldiğim cümleleri okumaya başladım:

"Kişinin hayatından zevk alması,  var olmanın var olmamaktan daha iyi olduğu anlamına gelmez; çünkü eğer kişi dünyaya gelmeseydi, o hayattan alınan zevklerden  mahrum kalan kimse olmayacaktı ve hazzın yokluğu kötü olarak nitelendirilmeyecekti. Diğer taraftan eğer kişi  hayattan zevk almıyorsa varoluşuna hayıflanması da doğaldır. Bu durumda, kişi dünyaya gelmemiş olsaydı, yaşadığı hayatı sürdüren  ve acı çeken bir varlık da olmayacaktı. Bu, hazzı tecrübe edecek kimsenin yokluğunda bile "iyi"dir."

Durdum.  Olgun bir kızılcık tanesini elime aldım.  Mücevher  gibi.   Nasıl güzel anlatamam. Hayran kaldım. Dayanamadım,  "Cahildim dünyanın rengine kandım" diyerekten, bir Neşet Ertaş türküsü mırıldanmaya başladım. 

Hızlı Ve Öfkeli Ve Tek Başıma


Hızlı ve Öfkeli'ye gidecek bir  tane bile kız arkadaş bulamıyorum. Bu filme şööyle kız kıza gitsek. Sinemadan çıkışta kız kıza oturup  film üzerine dedikodu etsek. Fena mı olur? Mahallede bu filme gittiğimi aslaaa söylemiyorum, iyi mi? "Yok artık, içine abartma tozu kaçmış senin" diyorlar çünkü.

İşte buyrun... Serinin sonuncusunu seyretmek için, sinemaya yine yeni yeniden tek başıma  gittim. Bayıldım ne yalan söyleyeyim.

Eve dönmek için araba kullanırken, Sertap Erener şarkısını avaz avaz  söyledim.  Bu film ve bu şarkı ruh iklimime iyi geldi. Eminim.

  Şööyle kız kıza gitsek. Çıkışta kız kıza  oturup filmle ilgili dedikodu etsek.  
Bu filme gittiğimi bile söylemiyorum iyi mi?  Yok artık, içine abartma tozu kaçmış senin, diyorlar çünkü.

"Hatalarım da oldu günahlarım da
Zaferlerim de oldu bozgunlarım da
Ne yaptıysam tek başıma.... Tek başıma...
Terk ettiğim oldu sevdiklerimden
Üzdüğüm oldu  değer verdiklerimden
Azaldım bu yüzden hep bu yüzden
Çok kırılsam da eğilmedim
Söndü derken ben alevlendim.
Yeni sabahlara doğmayı da bilirim
Tek başıma... Tek başıma.
Tek başımaaa... Tek başıma.
Teeek baaaşıııımaaaaa!!"

BUYRUNUUZ! Hep birlikte... Tek başımaaaa:)

28 Temmuz 2019 Pazar

Okuduğum Kitaplar Ve Olasılıksız Görünenin Etkisi


Bu hafta Elif Şafak'ın On Dakika Otuz Sekiz Saniye'si ile  Jerry Kosinski'nin Şeytan Ağacı adlı romanlarını kolaycacık, seve isteye okudum bitirdim. 

Az önce ise  Nassim  Nicholas Taleb'in olasılıksız görünenin etkisi başlıklı, Siyah Kuğu  adlı  kitabını seve isteye okumaya giriştim. Du bi...  Peki... Bencileyin merakları muhtelif, ilgisi dağınık, bilgisi yarım yamalak biri, bu  beş yüz sayfalık felsefe kitabını kolaycacık bitirebilir mi dersiniz?  Ne o? Olasılıksız mı görünüyor?  Pratik olarak imkansız mı diyorsunuz? Olağan beklentinin dışında yani öyle mi? 

Valla, yazar, kitabın daha ilk sayfalarında diyor ki... "Doğduğunuzdan beri dünyamızda gerçekleşen önemli olayları, teknolojik değişimleri, icatları düşünün ve bunları ortaya çıkışından önce beklenenlerle kıyaslayın. Kaç tanesi bir program dahilinde gerçekleşmiş? Özel yaşamınızı ele alın; örneğin iş seçiminiz, eşinizle tanışmanız, memleketten sürgün edilişiniz, karşılaştığınız ihanetler, birdenbire zenginleşmeniz ya da fakirleşmeniz... Bunların hangileri bir plan halinde gerçekleşti.  Siyah Kuğu mantığı, bilmediklerinizi bildiklerinizden çok daha önemli kılar. Düşünün ki pek çok Siyah Kuğu beklenmedik olmalarından dolayı ortaya çıkmış ve etkileri şiddetli olmuştur."

Yani,  diyeceğim odur ki bu kitabı seve isteye, kolaycacık okuyup bitirebilmem bir Siyah Kuğu benim için. 

Görüyorsunuz, daha 11. sayfadayım. Felsefe yapmaya başladım. Hay canına  sayın seyirciler, bu "olasılıksız  görünenin etkisi" olmalı. Şaşırdım:)

26 Temmuz 2019 Cuma

Akademisyenlerin Takibindeyim- Prof. Dr. Seval Şahin


Fotoğraftaki bu hoş kadın, Prof. Dr. Seval Şahin.  "Merhaba, 94.9 Açık Radyo'dasınız. Günün ve Güncelin Edebiyatı'nda bugün konuğumuz..." diye başlayan  söyleşilerini hiç dinlemediyseniz acırım size:)

Peki, videolarını da izlemediniz mi yoksa? Yapmayııın! 

Mimar Sinan Üniversitesi'nde yapılacağını öğrendiğim bilumum edebiyat sempozyumlarına, işten kaçıp  giderim. Her seferinde mutlaka Seval Şahin'i arar gözlerim. Memleketimin çalışkan, üretken bilim insanlarından biri olduğunu öğrendiğimden beri, gizli hayranıyım. Peki bencileyin bibliomaniac biri Seval Şahin'in araştırma ve  deneme kitaplarını almadan durabilir mi? Mümkün değil... İşte buyrun... İkisi elimin altında... Takibindeyim.   http://sevalsahin.com/


25 Temmuz 2019 Perşembe

Akademisyenlerin Takibindeyim- Prof. Dr. İsmail Gezgin


Prof. Dr. İsmail Gezgin...  
Bizans'la ilgili araştırma yaparken yazılarına  denk geldim. Sonra kimdir diye gugılladım. Vee... İşte bu ve benzeri videolardaki muhabbetlerini keşfettim. Resmen hazine! Bayıldım. Dün bir bugün iki... Kulaklığımı takıp yürüyüş yaparken,  anlattıklarını keyifle dinlemeye başladım.  

3 Kasım'da  yapılacak olan 41. İstanbul Maratonu'na bu yıl ilk kez katılmaya niyetlendim. Başvurumu yaptım. Eğer maratonu tam zamanında bitirirsem,  kesinlikle Prof. Dr. İsmail Gezgin sayesinde bitireceğim. Sakın, ne ilgisi var demeyin. Antreman için uzun yürüyüşler yaparken, videoda anlattıklarını  kesmeye  asla kıyamıyorum. Yürüyorum... Dinliyorum...  Koşuyorum... Dinliyorum... Yürüyorum... Dinliyorum...  Benim uzun yürüyüşler oluyor mu size upppuzun yürüyüşler:)  Müthiş! Hararetle tavsiye ederim. Kitapları henüz elime ulaşmadı. Sabırsızlıkla beklemekteyim.



24 Temmuz 2019 Çarşamba

Akademisyenlerin Takibindeyim- Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan


Son zamanlarda, Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan'ın youtube'daki Olmaz Öyle Saçma Tarih adlı videolarını keyifle takip ediyorum. Dayanamadım. İki kitabını aldım.  Bakar mısınız?Osmanlı'da casuslar ve korsanlar... Hiç aklınıza gelir miydi? Çok cezbedici, tarihe ilgi kışkırtıcı harika konular, değil mi? Ne yalan söyleyeyim, ben bayıldım... Bayıldım. Ah! Vakit bulsam... Kitapları hakkında  iki satır  bir şeyler karalasam keşke... Keşke! 


NOT- Podcasti atlamayayım:)




12 Temmuz 2019 Cuma

Gerçekten:)




Önce ilk ikisini 
peş peşe, 
ve  usanmadan  ve bıkmadan
ve yine  ve yeni  ve yeniden seyrettim. 
Anladım ki beğeni duyarlılığım hiç değişmemiş.
Tıpkısının aynısı! 
Üçüncüsü  sinemada,  
diri gözlerle seyrettim.  

GERÇEKTEENN:)



10 Temmuz 2019 Çarşamba

Nereden Başlasam?


Hayal Kahvem'e yazmayalı  o kadar uzun zaman oldu ki, bir türlü  dikkatimi diriltemiyorum. İçimde benden habersiz birikmiş; konuşulmayı, tartışılmayı, paylaşılmayı bekleyen onca şeyi usulca, yumuşacık yazmaya başlayabilsem keşke.

Du bi!.. İnceden inceden kıpırtılar başladı. 

İyi ama, yüreğimde pintiricik bir korkunun gezindiğini hissediyorum.

Gece evde yalnızken  duyduğumu sandığım  koridordan  gelen ayak sesinin uyandırdığı duyguya benziyor........



Fotoğraf- Madame Tutli Putli

20 Ocak 2019 Pazar

Kuzey Kalesi'nden Çizgiroman Diyarına Efkarlı Yolculuk


Kuzey Kalesi'ndeki, o konu başlığına ilk denk geldiğimde, tekrar tekrar okuduğumu hatırlıyorum. Küçük Kırgınlıkların Büyük Hüznü.... Küçük Kırgınlıkların Büyük Hüznü... Acayip etkilemiştim. Kelimelerin büyülü olduğuna  bir kez daha aklım yatmıştı. Adeta illüzyondaymışım gibi tıpış tıpış cümlelerin peşi sıra gitmiştim. Okudukça anlamıştım ki, Küçük Kırgınlıkların Büyük Hüznü, Chistophe Chaboute'nin bir çizgi roman albümünün ismiydi. Daha doğrusu Kuzey Kalesi'nin komutanı Rusenski'nin Fransızca'dan yaptığı çeviriydi.

Akabinde, Rusenski'nin  kitap hakkında yazdıklarını okuyunca, bu albümü almam şart olmuştu. Diyordu ki,  "Chaboute'nin bu albümünde hayatın içinde ufak tefek gözüken,  ya da önemsizmiş gibi geçiştirme eğiliminde olduğumuz ama kalbimizi kıran, gönlümüzü yoran, biriktikçe ruhumuzu yaralayan, yani üzerimizde sandığımızdan çok derin etkisi olan, küçük kırgınlıklarla bezenmiş fragmanlarla karşılaşıyoruz. ÇR'a uyarlanmış bir kısa film derlemesine de benzetiyorum bu albümü." Feci merak etmiştim. İyi ama çizgiroman Fransızca'ydı. Ne gam! Oldum bittim çizgilerin menzilinde dolanmayı severim. 

"Eskiden Anadolu'da depresyona "gönül yorgunluğu" derlermiş. Ne güzel bir tanım. Albümde 11 tane kısa hikaye var. Çok farklı konularda ve ortamlarda yaşadığımız burukluklara şahitlik ediyoruz. Gönül yorgunluğuna götüren ön yargılar, düşüncesizlikler, kabalıklar, sorgulamalar ve gücenikliklerimiz, bir bir karelere taşınmış. Modern yaşamın insanı makineleşmeye zorlayan, hızına ayak uydurmaya çalışırken yavaş yavaş ikinci plana atılan insani inceliklerin altı çizilmiş. Metni az ama, kolay okunan fakat uçup gitmeyen bir çalışma. Okudukça kendi yaşamınızdan eş anlamlı sahneler birikiyor zihninizde. Katilimiz olmuş kanıksanmışlıklar sanık oluveriyor sayfalarda. Ardında iz bırakan ama hiç yormayan bir akış."

Rusenski, yukarıdaki yorumlarından sonra ÇR içindeki tüm hikayeleri Kuzey Kalesi'nde özetlemişti. Daha ne olsundu ki... Anlayabilirdim. O vakitler memlekette bulamadığım bu albümü, dayanamamış yurt dışından sipariş etmiştim.  Rusenski haklıydı. İç sızlatan, yüreği uf eden  hikayelerin çizimleri müthiş etkileyiciydi. Zaman içinde Chaboute'nin diğer albümlerini birer birer edindim.  

Şimdi niye yazdım bütün bunları biliyor musunuz? Az önce kitaplarımı düzenliyordum. Chaboute'nin güzelim albümlerini kitaplığımda dizim dizim görünce, aklıma Kuzey Kalesi ve Rusenski geldi. İçimi derin bir efkâr kapladı. Hayat kısa, kitaplar sonsuz... Eğer Küçük Kırgınlıkların Büyük Hüznü başlıklı yazıya denk gelmeseydim, Chaboute'yi belki de hiç bilmeyecektim.  Hasan Ali Toptaş'ın dediği gibi, "Ey hayat, bana kör noktamı aydınlatacak bol ışıklı dostlar ver." 
TIKLAYINIZ



19 Ocak 2019 Cumartesi

Türkiye'de Kızlar İçin Hazırlanmış İlk Çizgi Roman Dergisi - Tina

Levent Cantek'in Türkiye'de Çizgi Roman adlı inceleme kitabını, çizgi roman sevdalısı araştırmacı okur merakıyla karıştırırken Tina'ya denk geldim. Tina, memleketimizin kızlar için hazırlanmış ilk çizgi roman dergisiymiş. İngiliz kaynaklıymış. Ünlü Eagle dergisinin izlerini taşıyormuş. Yıl deseniz 1967'li yıllar...  Durur muyum hemen gugılladım. İşte buyrunuz,  artık 1968 yılına ait iki adet Tina dergisiyle arkadaşım. Adeta iki mücevher gibiler... Bahtiyarım.  Tina'nın bütün kahramanları kızlar. Hele Dünya Emniyet Teşkilatı gizli ajanı var ki,  ismi Jane Bond.  Hastasıyım:)


Tina'nın kapak iç sayfasında Tina'ya sorunuz diye bir bölüm var. Demek ki, günümüzden 51 yıl önce bazı gençlerin sosyal medyada  arkadaş bulma mecrası Tina dergisiymiş. Baksanıza gelen mektupların şekerliğine..

"18 yaşında, hafif batı müziğine meraklı, org, bateri, akordion ve melodica çalan, müzik dans ve partilerden hoşlanan bu okuyucumuz 16-18 yaşlarındaki Tina'nın kız okurlarıyla mektuplaşmak istemektedir." (Kemal Açıkalın-Erenköy/İstanbul)

"15 yaşında, batı müziğine, kart postal ve pul kolleksiyonuna meraklı, kitap okumasını ve yüzmesini seven bu okuyucumuz Tina okurlarıyla Türkçe ve İngilizce mektuplaşmak istemektedir." (Tunç Ögel-Güzelyalı-İzmir)

"İngiliz Amerikan ve Türk olmak üzere altı arkadaş, kurdukları klübe okuyucularımızın üye olmalarını istemektedirler." (Erdoğan Genel/Bandırma)

" 12 yaşında, Timur Selçuk, Ajda Pekkan, Mireille Mathieu hayranı olan bu okuyucumuz da yaşıtlarıyla mektuplaşmak istemektedir." (Esin Demirkan-Laleli/İstanbul)

Günümüzdeki  internet ağları üzerinden mesajlaşmanın, arkadaş bulmanın, sosyalleşmenin 51 yıl önceki hali. Nereden nereye değil mi:)



16 Ocak 2019 Çarşamba

"Dertleşme Durumu"

"bir insan, öteki insanla neden, nasıl, niye, niçin, ne zaman, nerede, kim için, ne kadar arkadaş olur.. dürtüleri mi dürter, yalnızlık mı köpürder..  öncesiz ve sonrasız bu muallak yolculukta bir ben, çıldırmamak için mi öteki ben'e, bir nevi şıracının şahidi bozacı gibi yazılır.. bir ben, öteki bende ne arar.. yankı mı, onay mı, ayna mı, paratoner mi, tahammül gücü mü, yalnızlık ve sıkıntı savar mı.. bir ben öteki beni gerçekten, doğru ve tastamam anlayabilir mi.. var mı yeryüzünde böyle bir iklim.. atlı kaç gün, yayan kaç gün sonra varılır ve neresinde kalınır"



"bir insan bir insanla neden dertleşir.. dost denilen hatırı sayılı kişiler, hayatın tampon bilgeleri midir.. bir insan bir insanı ne kadar dinler, nereye kadar anlar.. dertleşmek bir benin, öteki ben huzurunda verdiği töleranslı bir özeleştiri veya pişmanlık hali midir.. arkadaş arasında arkadaş ve dost ismi verilen hatırı sayılı kişiler, nasıl, ne zaman, neye ve kime göre seçilir.. nihayet insanlar, düşünen hayvandır da denilebilir.. düşünen ve konuşan bu hayvanlar, kendi kendilerine düşünüp konuşurlarsa, diğer düşünen ve konuşan hayvan topluluklarınca, deli addedilebilirler..  ve bir ben, öteki ben'e düşündüklerini anlatmazsa, sıkıntıdan patlayabilir, çıldırabilir mi yoksa.. paylaşmak, suça, karamsarlığa, sevgiye, düşünceye, acıya, dayanmaya, eğlenmeye bir nevi suç-kaç ortaklığı mı yapmaktır"                                  


paragraflar -  metin üstündağ/denemeyenler                                               
filmler/ silbaştan ve varolmanın dayanılmaz hafifliği

13 Ocak 2019 Pazar

Hafıza Tuhaf Bir Kutu... Yıllar Öncesinden Bir Filmi Getirdi Karşıma Koydu- Zelig


Woody Allen'ın Zelig adlı filmi seyretmiş miydiniz? Yıllar önce seyrettiğim bu film, bugün  hafızamın gizlendiği  çekmecesinden ansızın çıkıverdi. Film 1920'lerin Amerikası'nda geçmekteydi. Film kurmaca olmasına rağmen, belgesel edasıyla akıp gitmektedi.

Filmin kahramanı Leonard Zelig'in, amansız bir vaziyeti vardı. Hangi ortama girerse, hemen o ortamdakiler gibi davranmaktaydı. Çinlilerle mi birlikte, Çince konuşmaya başlıyordu.  

Sadece kimlik değiştirmekle kalsa, neyse...  
Aynı bir bukelemun gibi  görünümü de değişebilmekteydi. 
Gözleri Çinliler gibi çekik oluveriyordu.


Zencilerin yanında rengi koyulaşıyordu.


Obezlerin yanında şişmanlamaya başlıyordu.


Zelig bulunduğu ortama uyum sağlamanın daniskasıydı.
Elbette bu halleri doktorların ilgisini çekiyordu.
Lakin doktor yanında  kahramanımız birdenbire kendisinin  doktor olduğunu iddia ediyordu:)


Zelig'e  elektroşok dahil pek çok tıbbi uygulama tatbik edilerek tedavi etmeye çalışılıyordu. Değişmesi mümkün olmuyordu. 
Hipnotize ile  Zelig'in zihninin derinliklerine ulaşılmaya çalışılıp, 
neden bulunduğu ortamdaki insanlara benzemeye çalıştığı sorulunca verdiği cevap düşündürücüydü. 
Güvenli, diyordu. Ve diğerleri gibi olmak ve sevilmek istediğini söylüyordu. 

Sanırım bugün girdiğim ortamda  bir an kendimi Zelig gibi hissettim. Niye öyle hissettim diye sordum kendime...  Acaba diğerleri tarafından kabul görmek miydi niyetim? Bulunduğum mekanda  tek kadın bendim. Muhabbet Türkiye'de erotik çizgi romanlara doğru aktı. Doğrusu hiç bilmiyordum. İlgiyle dinlemeye başladım. Lakin mahcubiyet duymadım desem yalan olur. Erkekler arasında erotik dergilerle ilgili bir muhabbet... Varlığımdan rahatsız görünmüyorlardı. Hatta sorular sordum. Samimiyetle cevapladılar.  İşte bu muhabbetler esnasında aklıma  Zelig geldi.  Konuşmam ve görüntümle erkekleşmeli miydim?

Filmi ciddi ciddi  düşündüm.  Zelig yanına kim gelirse o kişiye dönüşüyordu. Du bi... İyi ama kadınların yanında kendisi gibi kalıyordu.  Kadınlaşmıyordu. Bu hali, filmi seyrederken fark ettiğim bir detay değildi. Demek ki kendini sadece erkeklerin yanında güçsüz, güvensiz görüyordu. Film  erkek egemen sisteme  resmen  çaktırmadan nanik yapıyordu.

Bulunduğum  ortama uyum sağlamak ve kabul görmek için erkekleşmeye ihtiyacım olmadığını düşündüm. Türkiye'de erotik dergiler hakkında muhabbete ilgiyle devam ettim.

10 Ocak 2019 Perşembe

Bitirdim... Başlayacağım.

KİTAP- Ayışığında  "Çalışkur" bitirdim.  Hey Koca Yurt'a başlayacağım.



ÇİZGİ ROMAN- Halkın Çığlığı bitirdim., Annem Sen Misin'e başlayacağım.



DİZİ FİLM- Dogs Of Berlin bitirdim. Better  Call Saul'a başlayacağım. 



Ukulele öğrenmeyi bitirdim. Şimdi bas  gitar öğrenmeye başlayacağım.
Bu cümlem doğru olsaydı, mesut  insanlar fotoğrafhanesine gidip poz verebilirdim.
Nerdeeee?
Daha ukulelede bare bile basamıyorum. 
Yok ama vazgeçmedim. Uğraşıyorum:)



8 Ocak 2019 Salı

Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi


Harikûlade bir kitap adı...  Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi... Hey! Yüreğime nasıl ılık ılık aktı anlatamam. Resmen kitabın adına tav oldum. Dedim, ben kitabı almalıyım. Sonra yazarını düşündüm. Ziya Osman Saba... Şair değil miydi? Edebiyat derslerinde öyle öğrenmemiş miydik? Kapakta -Bütün Öyküleri- diye yazıyor. Bu benim cahilliğim, öyküleri de varmış demek ki.  Ne güzel... Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi nasıl bir öykü acaba? Du bi... Önce Ziya Osman Saba kimdi, bi gugıllıyıvereyim.

1910 Beşiktaş doğumluymuş. Cahit Sıtkı Tarancı ile  Galatasaray Lisesi'nden çok sıkı arkadaşlarmış.  Hemen ölüm yılına baktım. Ruhuna rahmet... Ah! Çok genç... 47 yaşında dünyamızdan  göçmüş. 

Kitabın arka kapağına göz gezdirdim. Kitabın ilk öyküsü olan Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi'nden alıntı  küçük bir paragraf var:

"Burada her şey, herkes birbirine gülümsüyor.
Hiçbir ihtiyar, hiçbir çirkin, hiçbir düşünceli insan resmi yok. 
Adeta bu fotoğrafhaneye sevinçsiz hiçbir insan ayak atmamış.
Yahut fotoğrafçı, bir muvaffakiyet sırrı olarak, makinesinin 
karşısında candan gülümseyemeyecek müşterisinin fotoğrafını 
çekmemiş." 

Evdeyim. Az sonra kitabın sayfasını aralayacağım... Usulca Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi'nin mecrasına akacağım.

7 Ocak 2019 Pazartesi

"Kim Bana Söyleyecek Benim Kim Olduğumu?


Kral Lear, ilk kez 1606 yılının Aralığında Noel şenlikleri sırasında oynanmış. Kral Lear, Büyük Britanya'nın Hıristiyanlık dönemi öncesi krallarından biriymiş ve Shakespeare'den önce de ele alındığı için Shakespeare'in tregetyasını yazmadan önce bu kaynaklardan faydalandığı düşünülmekteymiş. Ayrıca eleştirmenlerin çoğuna göre Kral Lear, Shakespeare'nin dört büyük trajetyasının en değerlisi, hatta en yüce yapıtı olarak görülmekteymiş.  Çünkü Kral Lear, Shakespeare'in öteki oyunlarından ayrılarak, insan kişiliği üzerine kurulu ruhsal bir dramın sınırlarını aşan, tüm evreni kapsayan bir tragedya niteliğini taşımaktaymış. 

Prof. Dr. Mîna Urgan'ın ruhuna rahmet... Shakespeare ve Hamlet adlı kitabını yıllar önce edinmiştim. Okudun mu derseniz? Yooo... Sadece sayfalarına göz gezdirmiştim. Lakin bu kitap bir bilge edasıyla kitaplarımın arasına yerleşmişti ya, sevinmiştim.  Sanırım zamanı  şimdi geldi. Kitap kendini bana hatırlatıverdi.

Benim öğretmen kardeşle, oyunun ilk oynandığı tarihten 413 sene sonra Haluk Bilginer'in oynadığı  Kral Lear oyununa gideceğiz de... Gitmeden Mina Urgan'ın yorumlarını okumak istedim.  

Mîna Urgan, bencileyin kıt bilgili birinin bile anlayabileceği şahanelikle enfes bir kitap yazmış. Önce Shakespeare'nin yaşam öyküsüyle başlamış. Çok enteresan...  Yazarın ilk yirmi sekiz yılına ait bütün bilinenler resmi belgelerden öğrenilenlermiş. Ne bunlar biliyor musunuz? 1564 yılına ait vaftiz töreni tarihi, evlendiği ve çocuklarının dünyaya geldiği tarihler... O kadar. Hakkında çok sayıda araştırma yapılmasına rağmen, meğer Shakespeare hakkında bilmediklerimiz bildiklerimizden çokmuş.

Mesela, çocukluğu nasıl geçti, nerelerde okudu, hangi koşullarda evlendi, mutlu bir evlilik mi yaşadı,  doğduğu kasabadan neden ayrıldı, Londra'daki hayatı nasıldı, tiyatroya ne zaman ve nasıl girdi,  dinsel inancı neydi, 52 yaşına kadar yaşadığı halde 48 yaşından sonra neden yazmadı, hangi hastalıktan öldü, yüzünü ve tipi nasıldı? Tek el yazması ya da mektubu olmadığı için el yazısını  dahi kesin olarak bilmiyormuşuz.

Belki bu okumalarım ve  yazım sayesinde Shakespeare'in  adını doğru yazmayı öğrenebilirim diye düşünüyordum ki, o ne... Shakespeare'in kendi adını nasıl yazdığını bile bilmiyormuşuz. Kesin olmamakla birlikte üç vasiyetname üç de başka resmi belgelerde imzası varmış. Shakespeare, Shakesper, Shakespere gibi değişik biçimlerdeymiş. Shakespeare yazımı, yazarın vasiyetnamesindeki imza olduğu için bugün herkesce benimsenmiş.  

Neyse, dedim kendime. İyi bari:)

not- başlık kral lear oyunundan