19 Ocak 2021 Salı

Edebiyat Akrabalığı - Haydar Ergülen


Arkadaşımın gönderdiği kargo paketini açtığımda, içinden sürpriz kitaplar çıkınca ne sevindim anlatamam. 

Hepsini kucaklayasım, tadasım, koklayasım, yiyesim geldi. 

Şimdi ben böyle hissettim ya... Durdum bi... Dedim, bu sözlerin benzerlerini ben nerede okudum?  Zihnimden yuvarlanan sözler  tanıdık çünkü...

Hey! Hatırladım. Durur muyum? Hemen Bavul'un bu ayki sayısını elime aldım. Pürtelaş sayfaları çevirdim. İşte buldum. Oğuz Alkan'ın sorularını, bir kaç ay önce Nişanlılar İçin Şarkılı Alfabe adıyla deneme kitabı yayımlanan Haydar Ergülen cevaplamış. 

- Nasıl çıktı bu denemeler, diye sorunca, demiş ki:

- Yazmak ve okumak. En çok sevdiğim şeyler. Hatta okumak daha önde. Okudukça yazasım, yazdıkça okuyasım geliyor. Böylece ortaya pek çok yazı, sonucunda da kitap çıkıyor. 

Kitaplar da tıpkı şiir gibi doğanın parçası adeta.  Üzüm gibi, elma gibi, ceviz, zeytin gibi geliyor bana. Besleyici, geliştirici, güçlendirici, renkleri, biçimleri güzel. Tadları, lezzetleri apayrı. Hepsini tadasım, koklayasım, yiyesim geliyor desem şaşırma!"

Murathan Mungan, "Edebiyat akrabalıkları, hiçbir zaman buluşup bir kahve içemeyeceğiniz insanların yeryüzüne dağılmış varlığını hatırlatır size. Gene de asıl buluşmanın edebiyat olduğunu bilirsiniz." demiş ya... 

Haydar Ergüden'le sanki akrabalığım varmış gibi hissettim.  Yazdıklarını aynen yaşıyorum çünkü. Çok haklı... Her kitabın tadı, lezzeti apayrı. Hepsini tadasım, koklayasım,  yiyesim  geliyor desem şaşırmayın:)

Edebiyat akrabalığına inanıyorum. Edebiyata inanıyorum desem de şaşırmayın:D


14 Ocak 2021 Perşembe

ve Murathan Mungan ve Aristoteles ve AŞK

"Aşk ve soğukkanlık. Bir araya  gelmesi en zor ikili.

Oysa Aristoteles, vücudun en soğuk unsurunun beyin olduğunu söyler.
Aynı zamanda beyni aşkın merkezi olarak görür. 
Dünyanın çekirdeğindeki kor ile buzulların ilişkisine kadar götürür bu insanı."

NOT

Cümleler/ Murathan Mungan-Aşkın Cep Defteri

Kareler/ Son Gece-Keira Knighley-Guillaume Canet                                           


13 Ocak 2021 Çarşamba

Yoo! Whatsapp Sözleşmesi Değil, Konumuz, Toplum Sözleşmesi:)

 

OT dergisinde, Toplum Sözleşmesi Ne İşe Yarar?  Hobbes, Locke ve Rousseau diye başlık görünce, yazıya balıklama daldım. Baştan sona soluksuz okudum. Sonra tekrar okudum. Durdum. Yazarına baktım. İlker Kocael. Her ay OT dersisi alırım. Yazılarını hiç okumamışım. Tanımıyorum. 

Yazıyı üçüncü kez,  cümlelerin üzerinden tek tek geçerek tekrar okudum. Harika bir yazı. Geçen hafta final sınavlarım vardı. Hobbes, Locke, Rousseau ve hatta  Wittgenstein'ın düşünce dünyasında epeyce dolanmıştım. Lakin yeni öğrenmeye başladım ya, karıştırıyorum.

İlker Kocael'in OT  dergisinde, Toplum Sözleşmesi üzerinden üç felsefecinin düşünceleri arasında karşılaştırma yapması, kafamda oturmayan taşları öyle güzel yerlerine yerleştirdi ki, şaşırdım kaldım.

Thomas Hobbes, John Locke  ve Jean Jacques Rousseau  17. ve  18. yüzyılda yaşamışlar.

Daha geriye gidersem... 2.400 yıl önceleri yaşayan Sokrates, Platon, Aristoteles'den günümüze uzanan  upuzun düşünür silsilesi, sayısız  kitaplar var.

Çok merak ediyordum, ne diyor bu insanlar? Niye halen okunuyorlar? Toplum nedir? Devlet nasıl meydana gelmiş?  Devlet ve toplum arasındaki ilişkiler  hangi merhalelerden geçmiş ve geçiyor? 

İlker Kocael OT'daki köşe yazısında  Einstein'in çok sevdiği sıkça kullandığı biir düşünce deneyinden söz ediyor. Diyor ki; "Düşünce deneyi, gerçek hayatta gerçekleşmemizin mümkün olmadığı bir durumu hayal edip buradan belirli mantıksal çıkarımlar yapmamızı mümkün kılan bir araç."  Yüzyıllar boyunca bu düşünürler, "Devlet ve toplum arasında ne tür ilişki olmalıdır" sorusu üzerinde sürekli  düşünce deneyleri yapmışlar.

Okuldaki hocalarım duysa, şaşar kalırlar şu çalışkan halime... Yalanım yok... Felsefe tarihi, mantık, siyasal düşünce tarihi, sosyoloji okumaları yapmak,  binlerce  yıl öncesinden günümüze düşünürlerin dünyasında dolaşmak büyüleyici geliyor bana. Sahiden:)

Öte yandan çok başındayım. Zorlanıyorum. Yolumu açacak, okumalarımı dahası anlamamı kolaylaştıracak insanlara ihtiyacım var. İlker Kocael'in  yazısını fark ettiğim için çok şanslıyım. Yazıyı dergiden kestim. Kitaplığımın camına yapıştırıverdim.  


Eee. Bekler miyim? Hemen gugılladım. İlker Kocael'in, 2012 yılında Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden mezun olduğunu, Eiffel Başarı Bursu ile Fransa'da karşılaştırmalı politika yüksek lisansı yaptığını öğrendim. Halen Koç Üniversitesi'nde doktora yapıyormuş. Müthiş değil mi? 


Araştırmalarıma devam ettim. Heyy!  Harikulade videoları var. Her birini nasıl hap gibi hazırlamış  anlatamam.  "Platon'un 2400 yıl önce kaleme aldığı ve siyaset felsefesinin başyapıtı olan Devlet'i bir de benden dinleyin!" diyor mesela... Bir kaçına hemen kulak kestim, göz gezdirdim. Esprili, kolay, akıcı, günlük dilde anlatmış.  Hay canına sayın seyirciler... Ne ballıyım... Resmen hazine buldum! Yaşasııın!

Du bi... Ben bu videolara dalarsam var ya... Okulu mokulu  bırakırım. Oh! O saçma sapan sınavlardan kurtulurum:)   Ne diyeyim?  Minnettarım. 

LINK  videoları

LINK   yazıları


12 Ocak 2021 Salı

Kim Bu Gözlerindeki Yabancı?


"Kim bu gözlerindeki yabancı,
Yaralar benii yüreğimdeeen,
Hani ben olacaktııım yalaancııı,
Başınıııın taaaacı."

Hoppala! Tam arabamı çalıştırmıştım ki, bağıra bağıra bu şarkıyı söylemeye başladım:)

Yeminle bildiğim bir şarkı değildi. Ne oldu biliyor musunuz? 

Pazar günü, Youtube'da  İbo Show'un 9. proramına denk geldim. İbrahim Talıses'in misafirleri Cem Yılmaz, Zafer Alagöz ve MFÖ. 

Bayıldım programa. Ne çok olmuş seyretmeyeli... Enfes bir nostalji oldu benim için. Bırakamadım. Hem çok güldüm. Hem de o şarkılar var ya... Beni benden aldı. Sadece MFÖ şarkıları değil... Sabuhaaaa'ı özlemişim mesela. Hani İbrahim Tatlıses söylerdi... Bırakıp gitme beni... Beni terk etme beni... Vicdansııııızzz... Saaaaaaabuuuuhaaa. Hahhaa... Kendimden geçtim:)

Hah işte...  Programın tam  otuz beşinci dakikasında... Cem Yılmaz ve Zafer Alagöz bir şarkı söylemeye başladılar. Allahım nasıl sevdim anlatamam... Nereden biliyorum otuz beşinci dakikasında olduğunu?  Çünkü  tam bu dakikaya geri alıp tekrar tekrar  seyrettim.  Çok eğlendim. Ve  başa sara dinleye  demek ki şarkıyı ezberlemişim.  LINK

İşte bugün bindim arabama... Yolculuk İstanbul'a... Elimde değil... Kendiliğinden söyleyiverdim...  Görmeliydiniz beni... Elimi kolumu sallaya sallaya... Bağıra çağıra söyledim. Ohh! Nasıl iyi geldi anlatamam:) 

Hem şarkı ezberledim, fena mı? Hey! Ukuleleyle çalıp söylemeyi denemeliyim... Evet... Evet... Hemen:)

"Bugünün yarınlarııı günahkaar,
Yakanı bırakmaz ellerim,
Hani ben olacaktıım yalannncııı,
Başınııın taacıı."

Bugün vaziyetim böyleyken böyle:)

5 Ocak 2021 Salı

5 Kişinin Ortalaması:)


Derler ki:  
"İnsan, en çok vakit geçirdiği 5 kişinin ortalamasıdır.

Pandemi nedeniyle evdeyim. 
Evden çalışıyorum. 
Yaşadığım ev şehirden, arkadaşlarımdan uzakta.  
İşimin dışında kitaplara sığınıyorum. 
Son günlerde, daha önce hiç okumadığım kitapları okumaya başladım. 

Bu hafta en çok vakit geçireceğim kişiler, 
İbni Sina, Aristoteles, Ebheri, Farabi ve Umberto Eco.
Bakalım, beynim bu kişilerin beyniyle nasıl sekronize olacak?
Ve...
Nasıl bir ortalama çıkaracağım?
Meraktayım:)

Gerçeeekteen!



1 Ocak 2021 Cuma

ve Ders ve Sinema ve Bellek


Ders  çalışırken ara verdim. 

İkinci dünya savaşında felsefe eğitimi gördüğünü, özel ilgi alanının  hareketli görüntü ve hafıza olduğunu, sinema ve bellek kavramları üzerine eşsiz yapıtlar ürettiğini öğrendiğim Chris Marker'ın 1962 yapımı 25 dakikalık  ilginç filmini  az önce seyrettim. La Jetee.  

Küt diye bir sağ kroşe çaktı.   Filmin sonunu seyredince, başını tekrar seyretme ihtiyacı hissettim. Vay canına! Yönetmenin, diğer filmlerine girişip epeyce silkelenmek isterdim lakin,  yarın sınavlarım başlıyor.  Ders çalışmalıyım. 

Ne düşünüyorum biliyor musunuz?  Bilmediğim bir  rotada  yol almaya başladım. Enfes, nefes kesici  sulara açıldığımı hissediyorum. Şaşkın ve bahtiyarım. 


"Sıradan anları hatıralardan ayıran bir şey yoktur. 
Ne zaman ki, o anların açtığı yaralar sızlar, hatıra değeri kazanırlar."
(Filmden)



Filmle ilgilenirseniz,  FilmLoverss'da, Sinemayla Hafıza Yaratmak başlıklı  şahane bir inceleme yazısı var. Hararetle tavsiye ederim.   LINK 

2013 yılında İstanbul Modern'de Chris Marker'ın filmleri haftası yapılmış. Filmlerin neler olduğunu  buradan görebiliriz.  LINK

31 Aralık 2020 Perşembe

ve Platon ve Devlet Adamı ve Sevimli Felsefe


Bugün sanal sahaftan gelen kitabımı sizlerle paylaşmak istedim. 
Behice Boran ve Mehmet Karasan çevirisiyle, Platon'un Devlet Adamı adlı kitabı.

Normalde, benim zihin terazim bu kadar ağırlığı çekmez derdim. Platon kim, Devlet Adamı kitabı kim, ben kim derdim, tamam mı?  Lakin ders gereği illa okumam lazım.

Aaa... Gele gele incecik bir kitap geldi. Şaştım kaldım. İlk bir kaç sayfasına baktım. Allahım ne sevimli  kitap  böyle. Bayıldım.

Kahramanlar kim, bilin bakalım!
Sokrates, Theodoros, Yabancı,  Genç Sokrates. 

Şaka gibi.   Nasıl tatlı tatlı diyalog içindeler anlatamam.  Çeviri mi sevimli, kitap mı bilemedim.  
Du bi... Daha en başındayım. Sayfalar ilerledikçe Platon felsefesinin altında ezilmeyeyim. 
Eyvaah! Annecimmm!


29 Aralık 2020 Salı

ve Psikoloji ve Antik Yunan ve Biberiye ve Bellek

Yılın son haftası. İşim açısından en debdebeli günler. Çok yoğunum. Olsun. Evden  çalışıyorum ya mesudum. 

Yeni yılın ilk günü itibariyle sınavlarım başlıyor. Akşamları ders çalışıp hazırlanıyorum.  Lakin merakım çok. İlgim dağınık. Toparlayamıyorum. 

Mesela şu yukarıdaki bitkinin adı biberiye. İyi bilirim. Sahiden yemek pişirirken biberiye kullanmayı  tercih ederim.

Şimdi derslerden bahsederken, rotayı niye biberiyeye çevirdim, di mi? Gören Botanik okuduğumu sanacak. Vallahi değil. İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümü birinci sınıf öğrencisiyim. Bu akşam çalıştığım ders ne peki?  Psikoloji. Konu: Bellek. 

Biberiye ve Psikoloji...  Lütfen ne alaka demeyin. Bi dinleyiverin.

Günün yorgunluğuyla hocanın ders notlarını okumaya başladım. Yeniden yapılandırma süreci olarak bellek... Otobiyografik bellek... Flaş bellek falan çalışıyorum.  Sıra  bellek güçlendirme tekniklerine geldi. Hey!.. Konu tam benlik. Acayip merak etttim.  Heves içinde bir solukta okuyuverdim. 

Bellek, eski zamanlardan beri ilgilenilen bir konu olmuş.   Hatta belleğin kuvvetli olmasının akıllı ve bilgili olmanın bir göstergesi olduğu düşünülürmüş. Dolayısıyla her çağda bilginin daha iyi hatırlanması  önemliymiş. Bu hususta çok çeşitli stratejiler uygulanmış. 

İşte şimdi biberiyeye sıra geldi. Dersin notlarını yazan hoca, Antik Yunan akademilerine ilişkin görsellere bakarsanız, insanların başına çember şekilde yapraklı bir bitki dalı taktıklarını göreceksiniz diyor.  Bu dalın taze biberiye bitkisinin dalı olduğu ve bu bitkinin kokusunun hafızayı güçlendirdiği düşünüldüğü için takıldığı bilinmektedir, diyor. Hatta isterseniz siz de bu yolu kullanmayı deneyebilirsiniz, diye ekliyor.

Ders çalışmayı burada kestim. Haybeye debelenmeyeyim. Okuyorum. Kısa Süreli Bellek'e yükleniyor olmalı. Kısa Süreli Bellek'in tutabildiği bilgi genişliği ne kadar biliyor musunuz? 5 ile 9 birim bilgiymiş. Ve yaklaşık 30 sn. kadar tutabiliyormuş. Ne fena di mi? 

Buyrun, misalse ben. Okuyorum. Sınırlı miktarda bilgiyi kısa süre belleğimde tutuyor olmalıyım. Hoop uçuyor gidiyor.  Vah bana, yazık bana.

Madem biberiye işe yarıyor. Baksanıza Antik Yunan akademilerinde kullanılan bellek geliştirme yöntemiymiş.  Daha ne olsun.  Yarın taze biberiye alıp başıma taç yapacağım. Ders çalışmaya biberiyeli tacımla baştan başlayacağım. 

Böyleyken böyle:)


27 Aralık 2020 Pazar

Ve Aristoteles ve Aristo ve Aristocum...


Ben anlatanların yalancısıyım.  Günlerden bir gün Aristoteles felsefe okula gider. Derste cebinden meşe palamudu çıkarır. Geleceğin büyük düşünürleri olacak sınıf arkadaşlarına elindekinin ne olduğunu sorar. Meşe palamudu olduğunu söylerler. Aristoteles gülümser.  Oysa cevap meşe ağacıdır. 

"Aristoteles'e göre her nesneye ait, ondaki değişimi mümkün kılacak bir potansiyel vardır. Değişme bu durumda, nesnede varolan potansiyelin aktüel hale geçmesi anlamına gelecektir. " 

İşte bu cümleleri ders notlarımda okuyunca, biriktirdiğim tohumlar aklıma geldi. Bakar mısınız şunların güzelliğine. Üst sağdan başlayacağım. Kavun, bezelye, keçiboynuzu ve bakla çekirdekleri. Bu çekirdeklerin içinde Aristoteles'in dediği gibi onlardaki değişimi mümkün kılacak potansiyel var. Toprağa ekilip varolan potansiyel aktüel hale geçecek. Minnacık meşe palamudundan nasıl koskocaman, görkemli bir meşe ağacı aktüel hale gelecekse, benim çekirdeklerimin içlerinde sırlanmış potansiyeller aktüel hale geçecek ve  kavun, bezelye, keçiboynuzu, bakla  formuna  değişecekler.  Müthiş değil mi? Büyüleyici.


Peki, bunların ne olduğunu tahmin edebilir misiniz? 

Şimdi... İzninizle bir hayal kuracağım. 
Diyelim ki, MÖ 364 yılındaymışız. Hayal bu ya... Kadın erkek ayırımı yapılmıyormuş. Atina'daki Platon'un Akademisi'ne gidiyormuşum. 

Nanananoom! Bilin  bakalım, sıra arkadaşım kimmiş? Aristotales tabii. Lütfen gülmeyin.  Dedim ya... Mesela. 

Siz Aristotetes demelisiniz. Lakin  bizim muhabbetimiz ilerlemiş. Tahmin edersiniz ki, ha babam de babam felsefe yapıyormuşuz. 

Benim  Aristoteles dememe gerek yok ki.  Can ciğer arkadaşız. Mehmet nasıl bir süre sonra Memo, ibrahim İbo oluyorsa,  ben de artık  kendisine Aristo demeye başlamışım. 

Heyecanla avucumun içindekileri göstermişim:
- Hey Aristo, demişim, bil bakalım bunlar ne?
Aristo önce elime sonra gözüme bakmış.  "Çekirdeek." deyivermiş. 
İşte bu cevaba çok gülerim. 

Durur muyum?
- Bunların içinde sırlı bir potansiyel var Aristo, diyormuşum. Bu potansiyel  aktüel hale geçince kıpkırmızı domates yetişecek.  Buna inanıyorum. Çünkü bu çekirdekleri bir domatesten ben çıkarmıştım.  Bu gerekçelendirilmiş doğru bir inanç. Nasıl desem?  Sen dersin ya hani... Bu bir  bilgi.  Çünkü, bir şeyi bilmek onun nedenlerini bilmektir, öyle di mi?

Ex nihilo nihil fit!  Bak, bu senin sözün Aristo. Bilirsin, hiçlikten hiçlik doğar.  Oysa bu tohum potansiyel domatestir. Henüz domates olmamış domatestir. Şeylerin şey olmak için imkanı vardır, öyle değil mi Aristocum.  Neticede, hepimiz kendi potansiyelimizi taşıyoruz yani, di mi?

Hey! Du bi... Ben hayal diye başladım. Daldım gidiyorum. Kokoca Aristoteles'e önce Aristo sonra  Aristocum demeye başaldıysam,  bu yazıyı burada kesiyorum:)


26 Aralık 2020 Cumartesi

ve Ad ve Platon ve Anlam ve Muşmula


2021'in ilk günü sınavlarım başlıyor. Bugün Felsefe çalışmaya niyetlendim. 

Konu : Anlam Problemi: Platon.

Vay arkadaş! Platon'dan başlayacağım ve Wittgenstein'a doğru ilerleyeceğim, öyle mi?

Durdum bi. Yıkayıp bir kaseye koyduğum muşmulaya elim gitti. Tam mevsimi. Ağacını da meyvesini de çok severim. Bir tanesini elime aldım. Sanki ilk kez görüyormuş gibi hayretle bakakaldım. Kadim bir meyve sanki. Yeni nesil değil. Adeta dinozor zamanından kalmış  gibi. Peki yemek için çürümüşünün makbul olmasına ne demeli.  Muşmula.  Hüüp diye yedim.

Hiç dikkat ettiniz mi, içinden beş çekirdek çıkıyor.  Her defasında üşenmeyip  çekirdeklerini sayıyorum.

Gözüm masamda duran çalışma kağıdındaki şu soruya gitti:
"Ad" kavramı neyi ifade eder?"
Cevabı şöyleydi:
"Her genel ad, sahip olduğu güç sayesinde belirli nesnelere uygulanabilir ve adın gücü taşıdığı anlamdadır. Her ad, taşıdığı anlam, yani belirlenmiş bir bilgi sayesinde bir nesneye veya bir nesne öbeğine uygulanır. 
Örneğin "aslan" adı, taşıdığı anlam nedeniyle, kaplan özelliğini taşıyan nesenelere uygulanmaz. Adlar aynı zamanda, dileklerimizi ve niyetlerimizi bildirmek amacıyla da kullandığımız araçlardır. Her ad, belirli bir niyeti, yani anlamı dile getirir.

Platon diyor ki: "Her nesne için doğal olarak uygun ad" fizik bir ses veya bir sözcük değil, sözcüğün taşıdığı anlam veya düşüncedir."

Platon'a göre bir ad, işaret ettiği nesnenin düşüncesini nasıl dile getirir?
Aaa! Acaba muşmula, işaret ettiği nesnenin düşüncesini nasıl dile getirir?

Şimdi ben muşmulanın taşıdığı anlam ve düşünceye dalmayayım. 
Gugıllamayı kafama takmayayım.  
İlgimi dağıtmayayım. 
Derse başlamalıyım.

Yani, sarkastik yazılarıma burada nokta koymalıyım.
Platon affetsin beni:)


24 Aralık 2020 Perşembe

Aklımın İplerini Saldım... Bir An Durup Peşinden Baktım.


Nermin Yıldırım'ı geç keşfettim. Geçen yıl. 

O kadar sevdim ki,  kitaplarını ardı ardına okudum.  

Bir kadın yazarın leziz, akıcı, merak kışkırtan romanlarını okumak,  kadın duygularını, görüşlerini, hikayelerini, kadının anlattıklarından izlemek, nasıl anlatsam,   kendimi kabul, kendimle bağlantı ihtiyaçlarımı karşılıyor. 

Kendimi merkezimde, yenilenmiş, iyimser hissediyorum. Nermin Yıldırım'ın romanlarını seviyorum.

Şimdi durup duruken nereden çıkardın bu güzellemeyi, diye soracak olursanız, yeni kitabı çıkmış. EV. Kitabın kapağını görünce dedim ki, ben bu ipi bir yerden hatırlıyorum. Bakar mısınız, Nermin Yıldırım'ın kitaplarının kaplarına. İp kitaptan kitaba dolanıyor. Ben de onlara:)





  • Misafir (2018) 
    • Dokunmadan (2017) 
    • Unutma Dersleri (2015)
    • Saklı Bahçeler Haritası (2013) 
    • Rüyalar Anlatılmaz (2012) 
    • Unutma Beni Apartmanı (2011)

    Başlık/ Yüksek Sadakat şarkı sözü

    19 Aralık 2020 Cumartesi

    Meğer Efsane Devam Ediyormuş:)

     "Hala çoşturuyor beni. İlk seyredişimde fırladım ayağa. "Kobra Kai!" diye yumruk sallıyorum. Bağıra  bağıra. İşte bir dizi bu kadar çocukca bir şeyi bile yaptırabiliyor bu yaşta. Nasıl becerdilerse eskiyle yeniyi çok iyi karıştırmışlar. Burada yıllardır görmediğin yakın arkadaşlarınla tekrar bir araya gelmişsin gibi bir his doğuyor insanın içine. Bence siz de bırakın kendinizi... Aptalca gelse bile bırakın kendinizi. Çünkü harika duygular. Kendimi iyi hissettirdi bana bu dizi. Bana bu duyguları yaşatan dizinin alnından öperim. Bi müzik... Bi konuşma...  Bi görüntü...  Hurrraaa, insanı gaza getiriyor. Dizi karakterleri geçmişe giderken ben de onlarla birlikte gidiyordum resmen."   

    İşte bu sözleri Kuzey Kalesi'nin yeni youtube videosunun sonlarında dinledim.  Yeminle Cobra Kai'ın varlığından haberim yoktu. Kuzey Kalesi iyi ki bu videoları hazırlıyor.  LİNK


    Hatırlarsınız değil mi? 
     1980'li yıllarda ilgiyle seyrettiğimiz dizilerden biriydi  Karate Kid.


    İşte şimdi... Aradan  kırk küsur yıl   geçmiş... Dile kolay...  
    Karate Kid'in  genç oyuncuları  Daniel ve Johnny artık orta yaşlarını devirmişler.  

    Meğer aynı oyuncularla, Kobra Kai adlı iki sezonluk dizi hazırlanmış. Ve bu iki sezon o kadar ilgi görmüş ki, üçüncü sezonu başlayacakmış. Kuzey Kalesi'nde dinleyip öğrenince, üstelik nefis bir dizi olduğunu işitince bıraktım ders çalışmayı. Açtım Cobra Kai dizisini.  Bıraktım kendimi... Bir oturuşta ilk  sezonun tüm bölümlerini keyifle seyrettim. 

    Az sonra ikici sezona başlayacağım. Aranızda acaba ne seyretsem, diyenleriniz varsa, diziyi hararetle tavsiye ederim.



    Başlangıcından bu yana Cobra Kai'in üzerinde okuma yapmak isterseniz,  Öteki Sinema'da  Murat Tolga Şen'in  şahane bir inceleme yazısı var. Onu da tavsiye ederim. LİNK


    10 Aralık 2020 Perşembe

    Moriye de Fosforlum...



    Kadın kaleminden çıkmış, kadın kahramanı olan 
    bir kitap okumaya niyet ettim.
    Suat Derviş'in Fosforlu Cevriye'sini okumaya giriştim. 
    Dili, anlatımı nasıl lezzetli nasıl etkili anlatamam. 
    Çok sevdim.
    Bitirmeme az kaldı.  
    Tam size anlatacaktım ki...
    Acaba sinemaya uyarlanmış mı diye merak ettim.

    İnanamadım gözlerime...
    Türk sinemasında resmen Fosforlular, Cevriyeler geçidi var.
    Kitabın konusuyla tüm bu filmlerin konusu aynı mı?
    Bazıları Cevriye bazıları Cevriyem, bazıları Fosforlu... Niye?
    Diye aklımdan geçiriyordum ki...
    Şu inceleme yazısı beni benden aldı. 
    Aklımdaki tüm soruları cevapladı.
    Müthiş bir inceleme: LİNK
    Teşekkür ederim. 




    8 Aralık 2020 Salı

    Delilik Nedir?

    Sisli bir sonbahar sabahıydı. Rotamı o yöne kırıp gene bu manzaraya doğru yürüyünce, kimi düşündüm bilin bakalım?

    Yoo...  Son günlerde metinleriyle haşır neşir oluyorum diye... Ne Friedrich Nietzsche, ne Arthur Schopenhaur ne  Jean Jacques Rousseau ne Edmund Husserl ne  Soren Kierkegaard ne Ludwig Wittgenstein ne Martin Heidegger... (Yeminle yazılışlarını tam beceremedim. Bakarak yazdım:) Hiçbirini değil. Sait Faik'i  düşündüm. 

    Bir öyküsünün girişinde der ki: 

    "Sabahın dört buçuğu. İnsan sesleri sessizliğin içine düştü."   

    İnsan zihni, tuhaf kutu değil mi? Canı ne zaman isterse çıkarıveriyor gizlediğini... Sait Faik'in öykülerini özlediğimi fark ettim.

    Neyse... Öyle işte. Şimdi itirafımı dinlemeye davet edeceğim sizi:)

    Nasıl anlatsam... Bayılıyorum  bu ağaca ben. Sevdalı olduğumu bile söyleyebilirim. Bu yoldan geçenler  bu güzelliğin benim gibi  farkındalar mıdır acaba? Bazı sabahlar onun için  deli gibi olanlar var mıdır, benden başka? 

    Onu ilk gördüğümde ne cins  ağaç olduğunu bilemedim, tamam mı? Meraktan öldüm. Hemen fotoğrafını çekip peyzaj işi yapan bir arkadaşıma gönderdim. Sordum.  Cevabı muhteşemdi.  

    "Dişbudak bu. Güzel ve kalender bir ağaçtır." dedi. 

    Kalender bir ağaç öyle mi? Dayanamadım.  Koşarak yanına gittim.   Sımsıkı sarıldım gövdesine. Nilgün Marmara tadıyla kulağına seslendim:  "O kadar güzelsin ki, kuş konsun dallarına e mi?" 

    Akşam yürüyüşünde gene yanından geçtim. Bir de ne göreyim... Kuşlar konmamış mı dallarına? 

     Heyy! Delirdim. Delirdim!


     

    7 Aralık 2020 Pazartesi

    Derslerim Ve Ben

     

    Dostlar, Romalılar, Yurttaşlar....  Şu görmüş olduğunuz kitapların yazarlarına... Resmen bayıldım. Hele Thomas More'a var ya... (Başka zaman mutlaka yazacağım.) Bittim... Bittim. Ne tatlı biri. Komik mi komik. Eğlenceli. Ölümü feci diyeceğim. Diyemiyorum. Düşüncelerinden vaz geçmiyor çünkü.  Güçlü karakterli. Sokrates'in 16. yüzyıl modeli. Elbette Thomas More'un Utopia'sındaki Mina Urgan'ın inceleme yazısı uçurdu beni. Ya Karl Marx... Ya Platon... Ya Jan Jak Russo:) Bunca yıl niye okumamışım ki. Tüh valla. Vah bana yazık bana:)

    Oldum bittim çok korkmuştum bu abilerden tamam mı? Hiç bulaşmamıştım kitaplarına. Allahım,  neler kaçırmışım. Çalışıyor olmasam var ya... İşim gücüm olmasa... Sadece öğrenci olsam mesela...  Dalacam derinlere.  Nerdeee? Hayat izin vermiyor ki. Çalışmam lazım. İşimi devam ettirmem lazım.  İtiraf etmeliyim, henüz İtiraflar'a girişemedim. Baksanıza tuğla gibi bir kitap. Olsun varsın. Ne gam! Çıtır çıtır okurum. Artık  korkmam:) 

    Acayip çalışkan bir öğrenciyim.  Ayıptır söylemesi, möleyen cinsten. Sadece kitap okusam iyi... Yoo... Videolar dinliyor, filmler seyrediyorum. Terminolojisine aşina olabilmek niyetiyle, kendimi sosyoloji, felsefe, siyasal düşünce tarihine çılgınca maruz bırakıyorum. 

    Psikolojiden ne haber derseniz... Şimdilik psikolojiye uzaktan bakıyorum.  Laf aramızda hocasına pek ısınamadım. Zaten  en düşük vize notum psikolojiye giriş.  Bilirsiniz dersin notu düşükse, sebep öğretmendendir. Valla benden diil. Dert değil. Hallederim:) 

    İlgilenirseniz,  seyrettiğim filmlerden söz edeyim:

    Karl Marx (1818/1883)
     Frederick Nietzsche (1884/1900)
     veSigmund Freud'un (1856/1939) 
    hayatlarını anlatan üç bölümlük şahane bir belgesel.


    Jacques Derrida'a (1930-2004) ve yakın çevresiyle yapılan röportajların yıllar içinde toparlandığı ilgi çekici bir belgesel. 


    İskenderiyeli kadın felsefeci, matematikçi  Hypatia'yı anlatan  fim. 


    Pandora Felsefe ve Akbank Sanat Felsefe diye iki youtube video serisi buldum. İlgilenenlere hararetle tavsiye ederim.

    PANDORA FELSEFE  LİNK

    AKBANK SANAT FELSEFE   LİNK


    6 Aralık 2020 Pazar

    Mutluyum

    Bugün acaba mantara denk gelir miyim diye bakınıyordum ki onları gördüm. Doğada yürüyüş yaparken kimi zaman mantarlara  denk geliyorum elbette. Lakin kütük mantarını daha dün öğrendim. Acaba mantarlar  kütükte mi çıkmış diye  tüm merakımla yanaşıverdim. Allahım yarabbim. Evet. Kesilmiş bir ağaç kütüğü bu. Atrafında mantarlar. Aynı Ülker'in ablası Halime ablanın anlattığı gibi. LİNK

    Bu denk geliş resmen bana armağan. İçim içime sığmıyor. Yürüyüş yapan bir çift gördüm, seslendim. "Bakın mantar. Kütük mantarı bunlar." dedim. "Bir zamanlar burada bir kavak ya da söğüt ağacı varmış. Muhtemelen yaşlanmış. Kesmişler. Kütüğü burada kalmış." Tuhaf tuhaf baktılar bana tabii. Kafalarını çevirdiler. Gittiler. Aslında merak etmişlerdir. Mesafeyi korumak için görmeye gelmemişlerdir, di mi? 

    Öğrendiğim bilginin doğada izini sürüp, anlatılana aynen şahit oldum ya,  nasıl sevindim anlatamam. Mutluyum.


    Hey! Bu sevincin üstüne, Kuzey Kalesi'nin  youtube videosunda İki Oscar adayı Makedon Belgeseli Honeyland (Bal Ülkesi) adlı film hakkındaki yorumlarını dinledim.  Sanırım pandeminin en başıydı. Honeyland, sinemada seyredip etkilendiğim şahane bir belgeseldi.  Kimseyle oturup konuşma fırsatı bulamamıştım. Dinlerken karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissettim. Yüreğim  şenlik yeri.  Mutluyum.  
    İşte LİNK



    Az önce First Cow'u seyrettim. Filme bayıldım. Daha fazla yazamayacağım.  Tamamlandım. Mutluyum:)