13 Şubat 2012 Pazartesi

Kahve Molası - Hasar Tespit Çalışmaları

 "beynimizin 
yalnızca yüzde on'unu
peynir ekmek'le
yiyebiliyormuşuz
henüz"




 "vakit varken
 biraz vakit
 öldürelim
 bari"




  "beni fazla
afife almayınız
jale hanım"




 "hüzün de
gözlerimize
olmuş
pimapen"



yazılar / metin üstündağ - hasar tespit çalışmaları kitabından
fotoğraflar / marlon brando - paris'te son tango filminden


12 Şubat 2012 Pazar

"Uyku Kaçırırmış, Ne Gam!"


Haydi bakalım. Bütün gün o kadar kahve içersem.. Gördün mü şimdi uykum kaçtı işte! Gece gece... Vampirella gibi oturuyorum bööyle. Ne yapabilirim? Sabahtan itibaren  koştur babam koştur. Nedir bu? "Başkaları için mi geldim dünyaya" dedim. Yooo... İntihar etmedim de onun yerine hışımla  bir kafeye girdim. "Kahve!" dedim. "Lütfen acil bir kahvee!" Enis Batur der ya hani... "Keyiflerim zehirlerimdir." şiarıyla... Evet itiraf ediyorum... Kahveye kul olmuş biriyim.  Kahvenin kokusuna bile delirebilirim. Zaten tiryaki meşrepliyim. İlaveten abartma sanatında şöhret sahibiyim. Tiryakilik ve abartma bir araya gelince... Müptelalığın daniskası oluyor böyle! Ne yapabilirim? Dikkatini çekti mi bilmiyorum... Şu yukarıdaki fotoğrafta masanın üzerindeki kitabımın yanında kahve yok. Neden? Sipariş verdiğim kahve bir türlü getirilmedi de o yüzden. Yoo.. Garsona tam seslenecek, "Sizin kahve Yemen'den mi geliyor?" diyecektim demesine... Ama... Aklıma  Enis Batur'un "Kahverengi tanede saklanan keyif" başlıklı  yazısı geldi.  Enis Batur sanırım fi tarihinde Paris'te kahve içmek için girdiği ünlü bir kafede, fincanın yanına iliştirilen küçümen şeker paketinin üzerinde "ilk kahvehane 1554'te İstanbul'da açılmıştır." yazısını görünce şaşırmış. Meğer kahve Yemen'deki kahveheneden gelmezmiş görüyor musun? Pekiii... Kahvenin nasıl bulunduğunu biliyor musun? Hani çok eski zamanlarda bir çoban tuhaf davranışlar gösteren, uyumaları gerekirken geceleri  aşırı hareketlenen keçilerin bu davranışlarının sebebini merak etmişte gün boyu gözlemiş ya keçileri.  Sonra keçilerin bir kısmının bodur ağaçların tanelerini yedikten sonra aşırı hareketlendiğini anlamış.  İşte bende yorgunluk kahvesi niyetiyle başladım sabahtan itibaren kahve içmeye... Önce geç geldi diye kesmedi beni. Üst üste iki Türk kahvesi içtim. Bööyle serum niyetine kana karıştı tabii. Sonra  yemekten sonra kahve içilmez mi? İçilir elbette. Bir ekspresso içtim. Öğleden sonra eve döndüğümde bir iki neskafe içmiş olabilir miyim?  Bilemiyorum. Kendimi kahvenin esaretine kaptırmış olabilirim. Tamam... Yazıma Enis Batur'un cümleleriyle son vereceğim. Evet içtim kahve! "Uykuyu kaçırırmış, ne gam! Kaçan uyku olsun: Bu koku, bu tad, bu keyif kaçırılır mı?"  Bitti.  Şimdi anne sözü dinler gibi masum  gidip keçileri çitten atlatarak uyumayı deneyeceğim.


 24.03.2011

11 Şubat 2012 Cumartesi

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 18 - Münire


Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


O gün Emek Sineması'na girdiğimde nasıl hoş bir melodi ilişti kulağıma anlatamam. Acaba film başlamadan önce hep müzik yayını vardı da ben mi farketmemiştim? Koltuğuma yaslandım. Kendimi şarkının akışına bıraktım. Arka sırada yerini bulmaya çalışan kadının giysisinin hışırtısı ilgimi dağıttı. Merakla dönüp ona baktım. Üzerindeki  bol, filizî  pardüsüsünü  çok eski zamanlarda giyilen feracelere benzettim. Arka sağ çapraza oturdu. Çok acayipti. Abdulaziz zamanlarından bugüne ışınlanıvermişti sanki.  Pardüsününü çıkardı. Arkasına yaslandı. Belli etmemeye çalıştım ama, tavır ve edalarına gülmekten kendimi zor zaptettim.  Gelin gibi süslüydü. Kahküllerini büklüm büklüm kıvrıtmış, yanaklarının iki yanından gerdanına doğru iki sünbül salkımı gibi koyuvermişti. Kulaklarına zümrüt küpeler takmış ve boynundan aşağıya ta göğsünün orta yerine bir yürek madalyon sarkıtmıştı. Yay gibi gergin ve çekik duran incecik kaşları, iri elâ gözleri, ucu hafifçe yukarı kalkık narin burnu, kıvır kıvır dudakları, sedef dişli ağzı vardı. Perçemlerini tutarak yana doğru attı. Elleri çok güzeldi. Uzun kalem gibi parmaklar, toz pembe avuçlar.  Yerinde doğruldu. Kulağını dikti. Müziği dinledi. İşittim.  "Ah! O şarkı." dedi. İşte o anda bu geç kadının, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Hep O Şarkı romanındaki "Münire" olduğunu farzettim. Tam otuz beş yıl hep aynı erkek için yanıp kavrulan kadın. Çocukluk aşkıydı. Yalı komşularının oğlu.  Genç kızın babası bu ilişkiyi farkettiği an kızı ev ve göz hapsine almıştı. Kız tel kafeste kuş gibi çırpınıyor, sadece komşu yalıdan gelen sevdiği erkeğin şarkı söylerken duyulan sesiyle ferahlıyordu. Yanık bir beste, yanık bir güfte ile sesinin en yanık perdeleriyle  "o şarkıyı" söyleyerek aşkını itiraf eden bu genç adam, hayalleri ve rüyalarının tek nesnesiydi. Bir zamanlar aşklar değişikti demek ki,  diye aklımdan geçirdim. O zamanlar, tesadüfen de olsa yakından ya da uzaktan  sadece yüzünü görebilmek, sesini işitebilmek, sık sık olmasa da mektuplaşabilmek bile mutlu edebiliyordu sevenleri. Dadısı her fırsatta "her şeyin başı kısmet" derdi. Gençliğinde bu lafa fazla ehem­miyet vermez, gülüp geçerdi. Ne kadar büyük bir laf olduğunu, nice olayları yaşadıktan sonra öğrendiği aklıma geldi.  Herşeyin başı kısmetti ama insanın kendi kısmetine hizmet etmesi gerekmez mi? diye aklımdan geçirdim.  On beş yaşında, bu lafı boş ve saçma bulsa da,  gene de suratını asa asa, kaşlarını çata çata, ağzını bura çarpıta kurbanlık kuzu gibi görücü denilen insafsız, mütecessis ziyaretçilerin önüne neden  çıkardı peki? Madem bu lafa aldırmazdı, madem yüreğinde sevdiği adamın aşkı vardı, o halde  neden herşeye boyun eğdi? Neden görücülerin karşısındaki sandalyede uslu uslu otururdu?  Neden hatırı sorulunca terbiyeli terbiyeli cevap verirdi? Neden kahveyi kendi elleriyle ikram ederdi? Ve işin en tuhafı dişlerini göstermek kastıyla, sözde tuhaf bir laf söyleyerek, onu güldürmek isteyişlerinde zoraki bile olsa neden gülümserdi? Çehresinin yandan görünüşü hakkında bir fikir edinmek için kullandıkları bazı hileler üzerine başını sağa sola çevirmeyi neden bir nezaket borcu bilirdi? Anlamıyordum. Genç kızları içlerinden gelmeyen bütün bu hareketleri yapmak zorunda bırakan şey neydi? Bütün bu azaplara, bu işkencelere neden hiç seslerini çıkarmadan katlanırlar? Acaba baba saygısından veya korkusundan mı? Sadece bundan olmaz diye düşündüm. Anlamıyordum.  Peki nedendi? Kimse on beş yaşındaki kızın yaşının küçük olup olmamasına bakmayacak, isteyip istemediği sorulmayacak palaspandıras gelin edilecekti. Kocasıyla ilk kez zorla birlikte olduktan sonra, onu bir daha yanına yanaştırmayacaktı. Kocası aynen kayınvaldesi gibi çok yiyen, çok içen, çok uyuyan, evin içinde geniş paçalı donu, hadife hırkaları, işlemeli takkeleriyle bıngıl bıngıl dolaşan, anlayışsız, ruhsuz biriydi. Ya  hep o şarkıyı söyleyen sevdiği adam ne olmuştu?


Genç kadın, elini koynuna soktu. Muska gibi katlanmış bir kağıt çıkardı.  Usulca açtı. Dünyanın en önemli işini yapıyormuşcasına o kağıda dikkatlice baktı. Sonra bir teselli muskası mı yoksa bir ümit tılsımı mı olduğunu bilemediğim kağıdı gene katladı. İç gömleğiyle teninin arasına yerleştirdi. Sanki yüreğine sokmak istiyormuş gibi sıkıca bastırdı. Gözlerini kapattı. O an hayalle hakikati  karıştırdım. Genç kadın'ın "Ah çocukluk ah! ne tatlı ne mesut zamanlar imiş o da kadrini bilememişim." dediğini sandım. Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı.  Ben "Münire" olduğunu farzettiğim kızı unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.


NOT:  Yazının bazı cümlelerini  Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nın  Hep O Şarkı adlı kitabından alıntıladım. 
  

10 Şubat 2012 Cuma

Kahve Molası - Bir An Mevsimler Arası Seyahat


Vay canına sayın seyirciler! Sabahtan beri nefes nefese çalışıyorum. Dur durak yok. Telefonlar, gelenler, imzalar, çapariz hasarlar...  Hava soğuk. Gri.  Gün kısa. Karanlık az sonra bastıracak. Eli kulağında. Peki, söyler misin, kış ne zaman biter? Nisan'ı mı bekler? Aylardan en zalimini. T.S.Eliot'un "Nisan, ayların en zalimidir." diye meşhur dizesi  vardır ya hani. Bilirsin kim bu dizeyi söylüyorsa hemen  ardından Orhan Veli'nin "Beni bu havalar mahvetti." dizesini ekler. Şimdi bu Şubat ayazında "Gelme kış gelme, yağma kar yağma, köylümü kentlimi soğukta koyma" diyeceğim yerde nereden çıkardım bu dizeleri diye düşünüyorsun değil mi? Az önce biraz nefeslenmek için balkona çıktım. Karşımda gıpgiriii deniz. Şimdi yerinde olmayan tahta iskeleyi gözümün önüne getirdim. İskelede hüzünlü bir kız çocuğu hayal ettim. Bir an gerilere gittim. O vakitler sanırım ömrümün Nisan ayındaydım.  Anlıyorsun değil mi ömrümün ilkbaharı. Evet. Evet... Öyle olmalı. Zalim Nisan... Ruhları şekilden şekile sokan... Akıl kaydıran... Hüzne boğan... Sırtımda çiçekli bir elbise. İskelenin ucunda oturuyorum. Herşeye, herkese sırtımı dönmüşüm. Havada deniz kokusu. Nereden takılmışsa bir şarkı dudaklarımda.  Ayaklarımı melodinin ritminde sallayarak usulca bir Kayahan şarkısı söylüyorum. "Sularda yorgun akşam, ben yangın telaşlarında. Çırpınır kalbim çırpınır. Gemiler geçer. Uzak bir beyaz hüzün soluklanır." O vakitler dünyayı başıma yıktığını düşündüğüm minnacık dertlerimi, korkularımı, kalp ağrılarımı düşündüm. Güldüm kendime. Evlerin ve fabrikaların ışıkları uzaktan göz kırpıyor. Rüzgârın acı ayazı yanaklarımı ısırıyor. Hayallerim yanıp sönüyor. Kar atıştırıyor... Gene geçmişin bir Kayahan şarkısı dudaklarımda dilleniyor. "Alıcı kuşlar gibi başımın üstünde dönüp durmayın. Kolkola girip yalnızlığımı vurmayın yüzüme kar taneleri. Ahhh özledim hemde çok özledim ezberledim beklemeyi. Yollar benim umudumdur yolları kapatmayın. Yağmayın yollarıma durun kar taneleri..." Haydi toparlanmalıyım... Şimdi ilkbaharın hicaz taksimlerinden geçip, Şubat'a yakışır bir şeyler söylemeliyim. Bugün haftanın son çalışma günüm. Masamı toparlayıp yola dökülmeliyim. Ahh!.. Bilirim... Merhametlidir Şubat... İnce fikirlidir.  Ben iyisi mi ömrümün daha gerilerine gidip, akabinde bugüne döneyim. "Odunun var mı yakacak? Evin var mı barınacak? Kış geldi. Kar yağacak. Yoksullar ne yapacak?" diye söyleyeyim Ne güzel okul şarkılarım vardı benim. Acaba bu şarkılar halen öğretiliyor mu okullarda? Tamam. Bunlar döküldü şimdi parmaklarımdan... Enginde yavaş yavaş günün minesi soldu. Çooktaan bugün  akşam oldu. Amaa... Dinle... Duyuyor musun? Telefon çalıyor. İşe dönmeliyim.

 

9 Şubat 2012 Perşembe

Kahve Molası - En Büyük Kabus - Sevgililer Günü

"ACABA ZAGOR NEYİ HATIRLADI?"




"KULAKLARIMA İNANAMIYORUM!"




"BİNLERCE KASIRGA AŞKINA!  NASIL YANİİİ??!
SEVGİLİLER GÜNÜNDE, BEN DURURKEN, 
ZAGOR O KIZA KOLYE ALACAK ÖYLE Mİ?!!"





- SÜRECEK -



8 Şubat 2012 Çarşamba

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 17 - Kınalıadalı Kız


Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


Sen birini hiç görmeden, daha evvel öyle birinin İstanbul ilinde yaşadığını bile bilmeden, birdenbire, sadece Sait Faik'in öyküsünde okuduğun için sevdin mi?  Hiç içine taş gibi, ağır bir su gibi sevgi oturdu mu? Oturmadıysa Allah aşkına vazgeç şu yazımı okumaktan. Ogün... Hiç unutmam....  İstanbul Film Festivali'nin ilk günüydü. Emek Sineması'na henüz girmiştim. Biletçinin eliyle işaret ettiği yere geçtim. Koltuğuma yerleştim. Etrafıma bakınıyordum ki ön çaprazımdaki kızla göz göze geldim. Gülümsedim. Sakin, sessiz bir kıza benziyordu. Telefonla konuşuyor, Rumca bir şeyler söylüyordu. Rumca bir kelime anlamadan ne söylediğini bilir gibi hissedince kendimi, onun Sait Faik'in Kınalıada'da Bir Ev adlı öyküsündeki kahramanı olduğunu farzettim. İyice baktım. Kınalıada'da oturuyor, sabahleyin ilk vapurla işine iniyor, son vapura ise elinde paketlerle dönüyor olmalı diye aklımdan geçirdim. Küçük, kaplamaları simsiyah kesilmiş bir ahşap evde oturduğunu hayal ettim. Evden deniz görünmüyor olmalıydı. Yahut belki de bir iki penceresinden, çakaleriği dalları arasından. Kırkını aşmış, şişmanca, yeşil gözlü bir kadın olan anasını kırmızı elma yüzüyle, küf yeşili gözleriyle görmeden sevdiğimi düşündüm. Ben aynı Sait Faik gibi bahçeleri, insanları, evleri görmeden  bile sevebilirim. Evlerine küçük bir bahçeden girdiklerini, alt katında kendilerinin oturduklarını, üst katını ise yazları kiraya verdiklerini hayal ettim. Bir Meryem Ana kandili önündeki İsa resminden, küçücük sarımtrak aynaya kadar her şeyde, ağır, günlük kokusuna benzer bir Ortodoks hava estiğini sezdim. Kızın kendi başına bir odası yoktur muhtemelen. 10.45'te oraya vardığına göre, 11'de yemeğe oturuyorlardır. Hemen de yatarlar herhalde. Acaba başucunda bir kitap var mıdır? Bilmem ki bu kızın hülyalarına ne karışır? Yemeği nasıl yer? Hızlı mı, yavaş mı? Ne kadar merak ettim anlatamam. Acaba birçok insanlarda olduğu gibi yemek yerken çirkinleşir mi? Çirkinleşince yüzündeki o iyi, harikulade çizgiler ne olur? Nereye giderler? Acaba et mi yerler, sebze mi?  Haydi bu meraktan cayayım. Farz edeyim ki ettir. Önce babaya, sonra oğula, sonra bu kıza mı dağıtılır?  Yemeği anneleri mi dağıtır?


Kız, telefonda Rumca konuşmaya devam ediyordu. Hep yüzünde neşeli bir şeyler vardı. Ağzında bir lakırtı. Ne söylüyor merak ediyordum. O kadar şen, o kadar sıhhatliydi ki yediğinin farkında olmuyor, yemek yerken çirkinleşmiyordur diye hayal ettim. Onu seyrettiğimi anladı mı acaba? Döndü tekrar bana baktı. Sevgiyle gülümsedim. Tanımadığım insanları sevmem hep Sait Faik öyküleri yüzünden diye aklımdan geçirdim. Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı. Ben "Kınalıadalı kız" olduğunu farzettiğim kızı unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.


NOT:  Yazının bazı cümlelerini  Sait Faik'nın  Kınalıada'da Bir Ev ve Gün Ola Harman Ola adlı öyküsünden alıntıladım. 
 

Kahve Molası - Gerçek Hayatta Trapezci Olmak.


Hayalperest bir bünyeye sahip olmanın faydası var zararı yok inan ki. Bak şimdi. Kimi zaman işlerim, beşeri ya da sosyal ilişkilerim, yaşadığım dünyada olan bitenler, kendi coğrafyamdaki hadiseler konusunda acayip karamsar biri oluyorum. Her defasında öfkelenmeyeceğim, sinirlenmeyeceğim, karşımdakinin yerine kendimi koyacağım, olayları anlamaya çalışacağım diyorum demesine ama olmuyor. Trajik tarafından bakıp durumları basbayağı  mesele haline dönüştürüyorum.  Ben  dert etttikçe o meseleler gözümde devleştikçe devleşiyor. İçimde filizlenmeye başlayan vesvese rüzgârları tatlı bir meltem esintisi gibi değil... Bilakis  dehşetli bir tayfun gibi yüreğimi kasıp kavuruyor. Kuruyorum ben tamam mı? Sadece bazı insanları değil, hayatın bizatihi kendisini kötü görüyorum. Kurdukça kuruyorum. Kurduğum meselelerin üzerine varsayımlarımı bööyle tuğla tuğla yan yana, hatta yetmiyor üst üste ördükçe örüyorum. İnşaatı gök kubbeye kadar yükseltiyorum. Varsayımlarımla büyüyen meselelerim vesvese kulesi halinde arşa değince bana gelenler geliyor gene... Ne oluyor bu durumda? Alıyorum önyargılarımı varsayımlarımın üzerine enine boyuna sıvıyorum. Ohh! Varsayımlarım ve önyargılarımdan kurduğum kule var ya! İşte inşaa ettiğim o vesvese kulemin içine girip kendimi en alttaki hücreye kitliyorum. Sonra iki elimi yumruk yapıp  yanaklarıma dayıyorum. Bir süre öyylecene duruyorum. Sanki yönetmen oturduğu koltuktan bana "Action!" diye sesleniyor. Sen de Kill Bill'deki Gelin, ben diyeyim dövüş tekniklerini arka arkaya icra eden Zagor gibi, mesele ettiğim vaziyetleri ya da kişileri  kafamda tek tek dövmeye, harcamaya  başlıyorum. Yerin dibine sokup çıkarıyorum. Bu durumda ben o nefret ettiğim, tiksindiğim insan modeli olup çıkıyorum. İçimi zifiri bir şey kaplıyor.  Hayatla cenk edebilir mi insan? Hem nereye kadar? Kurtarmalıyım kendimi bu vesvese tufanından diyorum. İşte o anda silkelenip  rüyalarıma monte ettiğim trapezci rolümü gerçek hayata geçiriyorum. Oturduğum yerde iki sandalyeyi üst üste koyuyorum. En üste çıkıp oturuyorum. Tüm önyargılarımı, varsayımlarımı, vesveselerimi, trajik gördüğüm her şeyi aşağıda bırakıyorum. Mesele ettiğim vaziyetlere ya da kişilere bir de yukarıdan bakıyorum. Hissiyattımı bulandıran şeyleri kafamdan birer birer atmaya çalışıyorum. Sukûnetle, öfkelenmeden, sinirlenmeden, yıpranmadan, alçakgönüllükle, sevgiyle yaklaşarak meseleleri kafamda çözümlemem mümkün değil mi? Mümkün olmalı. Yoksa sıkıntılardan oluşan hastalıklara davetiye çıkarmam gerekecek. Az önce trapezciydim sahiden. İçimde öfke fırtınaları estiren, vesvese yaptıkça devleşen meslelere ön yargılı davrandığımı düşündüğüm  kişilere üst üste koyduğum sandalyelerin tepesinden bir daha baktım. Anlamaya çalıştım. Aşağıya indim. Ne yalan söyleyeyim gene eyvallahsız olmaya karar verdim. Şu anda kötülük yapmayı düşünen ya da kötülük yapmakta olan zalimler, haydutlar, üçkağıtçılar, vicdansızlar, merhametsizler ve bilumum kötüler duysunlar da titresinler diye  “KUKURİİİKUUU!” diye avazım çıktığı kadar bağırdım. 



7 Şubat 2012 Salı

Rüyaları Hayallere Göre Akord Etme Dersi -1- Trapezci


Vay canına sayın seyirciler! Sana bir şey söyleyeyim mi ? Rüyalar başlı başına bir dünya bence. Gerçekten... Düşünsene.. Anne sözü dinler gibi masum  tıpış tıpış yatağa giriyorsun. Gözlerini istemesen de kapıyorsun. Uyumak istemesen bile her gece yine yeni yeniden  uyuyorsun. Elin mecbur, uyumadan yaşayamıyorsun. Sen belki uykuda geçen zamanı resmen  vakit kaybı diye düşünüyorsun. Yooo... Değil! Olur mu öyle? Çünkü gerçek dünyada yapamadıklarını rüyalarında hayal kurarak yapabiliyorsun. Söylesene, rüyalarını  hayallerine göre akort edebilir misin sen? Ben yapabilirim. Daha doğrusu uğraşa uğraşa  hayallerimi rüyalarıma monte edebilmeyi  öğrenebildim. Bak şimdi. Ben gerçek dünyada sigortacıyım. Ve işimi çok seviyorum. Üniversiteden sonra bir ara öğretmenlik yapmıştım. Öğretmenliğe de bayılmıştım. İyi ama yapmak istediğim o kadar çok  iş var ki benim... Hep aynı kişi olmak çok sıkıcı. Gerçek dünyada olmak istediğim hayallerimin çoğunu  gerçekleştirebilmem mümkün değil. Bir örnek vereyim.  Küçüklüğümden beri sirkler ilgimi cezbetmiştir. İç çekerek keşke trapezci olaydım dediğim zamanlar çok olmuştur. Hatta ortaokula giderken jimnastik derslerinde bu hevesle paralel atlama bile denemiştim. Olmadı ama. O kadar hayal alemine dalarak atlıyordum ki düştüm kolumu kırdım sonunda. Şimdi sorarım sana... Benim gerçek dünyada bir sirkte çalışmam mümkün mü? Asla! Nerdeee? Zaten sirk yok ki memlekette... Neyse...


Bil bakalım son zamanlarda hangi mesleği icra ediyorum? Gülme ama olur mu? Son günlerde kendimi rüyalarımda  hep trapezci olarak görüyorum. Hoşuma gidiyor bu durumum. Gece yatarken  kendimi trapezciymişim gibi rüyama monte ediyorum. Nanananommm... Uçuyorum... Havalarda uçuyoruuum... Sirk hayatını nereden bileceğim? Filmlerden tabii... Sinema insana hayatı eşsizmiş gibi hissettirmez mi? Hissetirir inan ki. Aklıma 1956 yapımı başrollerini Tony Curtis, Burt Lancaster ve Gina Lollobrigida'nın oynadığı o güzeller güzeli Trapez adlı filmini getiriyorum. Ben Gina Lollobrigida oluyorum. Şimdi bunları yazarken ansızın aklıma Sunay Akın'ın şiiri geldi iyi mi?  Der ya hani...  "Girecektin elbette bir trapezcinin gözüne.. Sendin çünkü.. Salıncakta ellerini korkusuzca bıraktın.. Ama üçüncü sınıf da olsa hiçbir sirk çadır  kurmadı doğduğun taşra kentine.. Gemi yaptığın terliklerin içinde bırakırdın düşlerini... Halının mavi kıvrımlarına uzanan Sen nehrine ulaşmaktı tek amacın.. Salonda büfede duran Eyfel kulesi biçimindeki kolonya şişesine.." Hımm şimdi ben anlatıyorum ya böyle... Şiirin sonu ise bitiyor bak şöyle...  "Ezilmemiş gazoz kapağı karşılığında aile çay bahçelerinin  suskun masaları arasından kolayca kurduğun dostluklarda  nasıl da anlatırdın hiç görmediğin trapezcileri..." Hayal Kahvem'in suskun hayali masaları arasından kurduğum dostluklarda nasıl da anlatıyorum değil mi hiç görmediğim trapezcileri? Hatta trapezci benmişim gibi... Böyleyken böyle işte. Rüyaları hayallere göre akort etmek inan bana  çok zevkli.




11.01.2011

6 Şubat 2012 Pazartesi

Kahve Molası - İnsanların Kanatları Yok, İnsanların Kanatları Yüreklerinde.


"Mesele esir düşmekte değil, teslim olmamakta bütün mesele "
"İnsanların kanatları yok, insanların kanatları yüreklerinde."
Nazım Hikmet

Olur a... Kış bitmiş... Köyün en sabırsız kadınının yüreği, dalgacı bir mevsime geçiş yapmak istemiş. Kadının zirvesindeki son kar ansızın erimiş. Tenin güneşe çıkma vakti gelmiş. Defterini, kalemini almış... Ayağına en düzünden iskarpin... Sırtına... Püfür püfür... En incesinden entarisini giymiş.  O gün bugün gibi  pazartesiymiş güya. Haftanın ilk iş günü ya. Bu kez ekmek kaygusu sebebiyle ofisine gitmemiş. Sevinçle çırpıştırarak ellerini... Ters istikamete dönmüş.  Gene kendi kendiyle kalmak, sukûnetle yüreğine bakmak istemiş. Kararlı adımlarla usul usul ormanın izini sürmüş. Börtü böceği uykusunda ürkütmemek niyetiyle azami gayret sarfetmiş. Ormana giden patika yokuş yukarı gidiyormuş. Sanki kadın değil ayakları rotayı çiziyormuş. Biçimden biçime giren bembeyaz bulutlar  attığı her adımın ritminde kadını takip ediyormuş. Kadın bir düzlüğe gelmiş.  Birazcık soluklanabilmek niyetiyle olduğu yerde durmuş. Yere sereserpe uzanmış ak sakallı  bir meşenin kucağına oturmuş. Ortalık sessizmiş. Pür liman. İşitmiş. Toprak ana tatlı bir ninni söylüyormuş. Ağaçların kovuklarından mı yoksa yer altından mı desem... Börtü böceğin uyku sesleri geliyormuş. Kadın nazlı nazlı salınacak gelinciklerin, burnu havada dağ sümbüllerinin, iç çeken çiğdemlerin, taşı delip geçecek azimkâr kaya kekiklerinin, henüz fide vermeyen dalların ucundaki yaprakların sabırlı hallerini, bir kaç ay sonra kendilerinden taşacak olan renklerini, kokularını  avare  ruhuyla hissetmiş. İnsan dediğimiz nedir ki? Neşe ve hüznün bileşkesi. Önce kadının içinde umudun rengi yeşermiş. Sonra birdenbire... Elinde baltalarla kara bıyıklı adamlar hayal etmiş. Omuzlarına dayadıkları baltalarının ağzı, kış güneşi altında parlayıp sönüyormuş. Sadece kadının kucağında oturduğu ak sakallı meşe değil, ormandaki tüm çamlar, köknarlar, gürgenler, onların koynundaki börtü böcek... Yapraklar var ya hani zamanı gelince dallarda yeşerecek.. Otlar, mantarlar, dipten gelen ince narin renkler, kokular... Korkmuşlar. Hepbir ağızdan tıp oynamaya başlamışlar. Kadının içinde yeşeren umut, kapkara bir umutsuzluğa dönmüş. Gözlerine dolan yaşlar sessiz sessiz dökülmüş. Kadın eline kağıdını kalemini almış. Hayali yazılar yazmaya başlamış. Toprağa çakılı olduğu için milim kıpırdayamayan ağaçlara önce kanat takmış. Ormandaki ağaçlar bir kuş gibi yerden havalanmışlar. Gökyüzündeki boşlukta yüzlerce ağacın köklerindeki saçakları sallaya sallaya uçtuklarını görünce, elleri baltalı kara bıyıklı adamlar fena halde  şaşmışlar. Cellad gözlerini önce kısmış sonra  hayretle koca koca açmışlar. Ağaçların böyle uçtuğunu görünce tabii, ormanda ne kadar çiçek, börtü böcek, ot, mantar, ne kadar koku, ne kadar renk varsa hepsi gizlendiği yerden havalanmışlar. Sadece cellad gözlü kara bıyıklı adamlar değil, bu vaziyeti gören tüm insanlar afallamışlar. Sonraaa...  Kadın da kucağında oturduğu ak sakallı meşeyle havalanmış. Rüzgâr önlerine düşmüş, uzaklara götürmüş.  Doğayı katletmeyi henüz bilmeyen insanların yaşadığı, horoz sesli, toprak damlı, minik minareli, hayrat çeşmeli bir köyün hemen yanındaki boşluğu görünce sevinmişler. Hep beraber o alana inip yerleşmişler. İrili ufaklı çocuklar  koşarak gelmiş yanlarına. Neşe içinde bağırmaya, ağaçların etrafında saklambaç oynamaya başlamışlar. Kadın kağıdını kalemini toplamış. Etrafına bakınmış. Acaba neredeyim? diye aklından geçirmiş. Kahve molası bitmiş. Çünkü ekmek kaygusu nedeniyle hemen ofise dönmesi gerekmekteymiş.



5 Şubat 2012 Pazar

Yaşamak Hatırlamaktır.


"Metin'in attığı gollerin neredeyse hiçbiri sıradan değildi. 
Hepsinin bir başkalığı, ayrı bir güzelliği olurdu. 
"Gol goldür"  deyip geçmezdik o yıllarda. 
Bizim için ancak güzel golün, 
Metin'in attığı gollere benzer gollerin bir anlamı vardı." 

Ülkü Tamer - Yaşamak Hatırlamaktır.




The Artist - En Güzel Gülümseyen Aktör Oskar'ı Var Mı?

 
 

4 Şubat 2012 Cumartesi

Düş Sokağı Ganimetleri Ve İlla İlla Zagor



Düşler Sokağına Yolculuk... İlla... İlla...


"Ben kuşlardan da küçüktüm bir gece vaktiydi. Aşk tuttu elimden beni. Geçtim düşler sokağından bir gece vaktiydi. Ceplerimde hacıyatmazlar." Bu şarkıyı biliyorsun değil mi? Ezginin Günlüğü söyler hani... Ne hoştur... Şimdi İzmit'te bir kafedeyim. Kardeşimi bekliyorum. Benim kardeş öğretmen. İki haftadır okullar tatildi. İşlerimin yoğunluğu yüzünden bir türlü görüşemedik. Oysa her yıl onbeş tatilde bir gün olsun İstanbul'a giderdik. Dün aradı beni. "Abla inan çok sıkıldım. Hava kötü olunca çocuklarla eve tıkıldık kaldık. Özledim seni. Ne zaman görüşeceğiz?" dedi. Nasıl uykum vardı anlatamam.  Gece vaktiydi. İşte o anda nedense bu şarkı aklıma geldi. "Yağmur yağsa... Uykum kaçsa... Bir kuş konsa badi parmağıma... Ağlardım bir başıma..." diye için için söyledim. Of! Bu şarkının melodisi de sözleri de ne güzeldir gerçekten! "Abla dinlemiyor musun kuzum sen beni?" diye bir sesle kendime geldim. "Efendim." dedim. "Abla, yarın gene mi çalışacaksın? Özledim seni  diyorum. Bunaldım diyorum. Sen mırıl mırıl kendi kendine konuşuyorsun. Gerçekten çok fenayım" diye söylendi. Gece vaktiydi. Aklım elimden kaçıverdi. "Kaç mevsim  düş pazarında geçti yalanlarla..." diye devam etmiyor muydu şarkı? Misal bu ya, ben de hep düş satmıştım bunalmışlara...  Hiç duraksamadım. Ahmet Kaya'nın Yorgun Demokrat edasıyla sesime bir akort çektim... Buğulu tonla ahizeye üfledim... Sonraaa...  "Sevdadandır... Sevdadandır..." dedim kardeşime...  "Aldırma... Aldırma gel yanıma. Sabah buluşalım bizim kafede saat onda" dedim. Akabinde ve detayında kardeşime şahane bir düş satttım ben. Onunla sabah kahvede buluşacaktım. Elinden usulca tutacaktım. Birlikte İstanbul'a uçacaktık. Dileyecekti benden ne dilerse... Yüreğinden ne gelirse yapacaktık. Nasıl abartarak anlattıysam artık... "Ablaaa! Hayali bile yetti." dedi. Mutlu, mesut, anne sözü dinler gibi masum uykuya gitti. Sabah şimdi. Uyandım ya. Aklıma bu muhabbet geldi. Acaba bu anlattıklarım rüya olabilir miydi? Ya da bir şarkı sözünün peşine düşmüştüm belki. Kendiliğinden böyle bir yazı döşenivermiştim. İyi ama şimdi kardeşimle buluşacağım kafedeyim. Kapı açıldı. Tüm güzelliğiyle kardeşim içeriye girdi. Oturmadı. Ayakta bana birşeyler söyledi. "Yüreğine kulak verdim... Nefes aldı ben dinledim. Duyduklarım anlatılmaz... Sır vermedim illa. Sır vermedim illa sır vermedim... Sevdim." "Bu saçlarla kendini Leman Sam sanıyorsun belki ama... Kül yutmam abla" dedi. "Dün gece bir düş sattın bana. Şimdi o düşü gerçekleştirmek için, gidiyoruz illa İstanbul'a! İlaa illa!" dedi. Elimi çeneme dayadım. Kardeşime gülümsedim. İlla illa... İlla illaa.. İlla illa... İlla sevdim... Çaresizim... Kardeşle birlikte düşler sokağına illa gideceğim:)




Şaşırtan Şarkı Ve Öyküler


 

Bu hafta işten eve.. Evden işe... Dışarda pek takılmadım. Galiba gene kendi içime döndüm. Bir ara sanal dünyada sevdiğim eski şarkıları aramayla vakit geçirdim. Misal, yıllardır Cat Stevens’ın My Lady D’arbanville şarkısını daima severek dinlerim. Sadece ilk dörtlüğünü ezbere bilirim. Geri kalanını hatırlamıyorum. Sevgilisini uyurken seyreden bir aşığın sözleridir bunlar :

my lady d'arbanville, why do you sleep so still?
niçin hala bu kadar uyuyorsun?
i'll wake you tomorrow
seni yarın uyandıracağım
and you will be my fill, yes, you will be my fill.
sen benin sevgilim olacaksın, evet, sen benim sevgilim olacaksın.


Ne kadar güzel romantik sözler! Durup dururken şarkının sözlerinin devamını ve anlamını merak ettim... Aman Allahım keşke bakmasaymışım; çarpıldım kaldım.

my lady d'arbanville why does it grieve me so?
o niçin beni bu kadar kederlendiriyor?
but your heart seems so silent.
ama senin kalbin çok sessiz görünüyor
why do you breathe so low, why do you breathe so low,
niçin bu kadar hafif nefes alıyorsun, niçin bu kadar hafif nefes alıyorsun


Ne diyor bu Cat Stevens? Aman Allahım yoksa sevgilisi... Yoksa ölmüş mü? Olamaz ya!! Hayır!!

my lady d'arbanville, you look so cold tonight.
bu gece çok soğuk görünüyorsun
your lips feel like winter,
dudakların kış gibi
your skin has turned to white, your skin has turned to white.
tenin beyazlaşmış, tenin beyazlanmış


Olamaz, bu şarkı ölen sevgilinin ardından söylenen bir ağıtmış meğerse! Niye herşeyi merak ediyorum. Bazen nefret ediyorum bu özelliğimden... Of ya!! Artık bu şarkıyı dinlerken ağlarım ben...

i' loved you my lady, though in your grave you lie,
seni sevdim leydim, içinde yattığın mezara rağmen
i'll always be with you
daima seninle olacağım
this rose will never die, this rose will never die.
bu gül (aşk) asla ölmeyecek, bu gül asla ölmeyecek


Bu şarkının sözleri çarpınca beni, evde tek başıma, şakın şaşkın kalakalınca, aklıma Şebnem İşigüzel'in "Hanene Ay Doğacak" adlı öykü kitabı geldi. Yazarın ilk yayımlanan ve benim de ilk okuduğum kitabıydı. Tanımadığım, tarzını bilmediğim bir yazardı ve kitabın arkasında şöyle bir cümle vardı:"Bu kitapta tuhaf öyküler bulacaksınız. " Gerisini okumama gerek yok ki, tuhaflık hezaman ilgimi cezbeder. Ne yapayım yani? Aldım kitabı tabii ki. Kokladım önce her zamanki gibi.. Seveceğim ben bu kitabı dedim ve başladım okumayaaaa.... İlk öykü... Adı "Sevgili Bayan Arvadak... "Laboratuvar deneyleri bitmiş, sıra kadavra üzerinde çalışmaya gelmiş bir doktor, ayağı kırıldığından hastaneye gidip araştırmasına devam edemeyeceği için, üzerinde çalışmak amacıyla beklediği kadavrayı kendi laboratuvarına ister. Bu arada sekreter bulmak için gazeteye ilan vermiştir ve sekreter adaylarını beklemektedir. Kapı çalar. Öyküyü anlatırken, kapıyı kendisinin mi yoksa asistanı mı açtığını hatırlamadığını söyler. Bundan sonra hikaye şu cümle ile devam eder: "Seni ilk gördüğümde... " Sonra gelen kızın fiziksel özelliklerini anlatır... Kızın hayatı hakkındaki varsayımlarını aktarır teker teker... Eski sevgilisinden bahseder... Deneyimli bir cerrah ve araştırmacı olarak kadavralar üzerinde çalışmanın yarattığı psikolojik durumları asistanına anlatmaya devam eder... Tuhaf bir öyküdür, fantazi anlatımlarla bezelidir... Biliyorum bu kitabı okumayan vardır ama söyleyeceğim işte, zaten okurken hissedersiniz ki doktor gelen sekreteri değil kadavrasını anlatmaktadır. Ve anlarız ki doktor kadavrasına aşık olmuştur... "Olamaz!! Daha neler!!" Bu kitabı okuduğumda çok daha gençtim tabii, şaşırıp kaldığımı hatırlıyorum. Aynı şimdi Cat Stevens'ın bu romantik şarkıyı, aslında ölen sevgilisine söylediğini öğrendiğimde şaşırdığım gibi... Hayret! Gene de şaşırmak şahane bir şey!




22.01.2011


3 Şubat 2012 Cuma

Of! En Büyük Aşkı Anlatır.


En sevdiğim ilahidir.. Ahh! Dinlemeye doyamam.. Usanmadan tekrar tekrar dinleyebilirim.. Dinledikçe kalbim nasıl çarpar anlatamam.. Öyle ki... Yerinden fırlayacak sanırım da.. Sağ elimi yüreğimin üzerine sıkıca bastırırım.. Amaa.. Yusuf İslam (Cat Stevens) söylemelidir illa.. Sami Savni Özer'le birlikte söylemelidirler veya.. Heyy! Elimi yüreğimin üzerine bastırınca, duramam müziğin ritmiyle ileri geri sallanırım.. Gözlerimi kaparım.. İçimden "Hay! Hay! Hay!" demek gelir kısa aralıklarla.. Bu bir aşk ezgisidir.. Müthiştir.. "Sevdim seni mabuduma canan diye sevdim.. Bir ben değil alem sana hayran diye sevdim.. " Sözler ve ezgiler bir araya gelince ilahinin etkisi katmerleşir.. Sanki yüreğime ılık ılık portakal şurubu akıtıldığını hissederim.. Anlarsın ya.. Damardan hani.. Nasıl etkili.. Şıp.. Şıp.. Damla damla sanki.. Öyle bir aşkı anlatır ki bu ilahi.. Bu aşkta insanın gözü kimseyi görmez.. "Evladı ıyalden geçerek ravzana geldim.. Ahlakını methetmede Kuran diye geldim.." Bu var ya.. Bu.. Bu Yaradana ve onun "cananım" dediği son peygambere duyulan aşk durumudur.. "Kurbanın olam şahı resul, kovma kapından.. Didarına müştak olacak yezdan diye sevdim." Aşk korkutucudur aynı zamanda.. Sevdiğinin istemediği gibi davranabiliyor çoğu zaman insan.. Utanıyor tabii sonra.. İnsanlık hallerinden kimine aldanıyor.. İnsanlık hali işte.. Olabiliyor.. Melek değiliz ki hiç birimiz.. Günlük hayatta pek çok şey baştan çıkarabiliyor.. Gene sevdiğinin merhametine sığınarak sanki göğsüne kafasını dayıyor da diyor ki.. "Mahşerde nebiler bile senden medet ister.. Gül yüzlü melekler sana hayran diye sevdim.." Sevdim.. Sevdim.. Sevdim.. Off! Nasıl güzel bir ilahidir anlatamam sana.. İnsanı dünyasından geçirir. 
 


NOT: mabud- allah / canan-sevgili / ravza- kapı.. bahçe / didar-yüz / müştak-arzulayan /yezdan-ilah

31.07.2011

2 Şubat 2012 Perşembe

Niçin İnsan Taklidi Yapmak Oyunu Oynamıyoruz Biz?


"Bir fikrim var... Niçin küçük bir oyun oynamıyoruz? 
İnsan taklidi yapalım, sözde insanmışız da, canlıymışız da... 
Hiç olmazsa bir süre için. Ne dersiniz? Hadi insan taklidi yapalım... 
Ah, dostum, herhangi bir şey için heyecanlanacak 
bir insanla karşılaşmayalı o kadar zaman oldu ki..." 
(John Osborne, "Öfke")



Bak, ne yapacağım biliyor musun? Sırf senin için... Ama bak, inan... Sadece senin için... Tutacağım  kışın buz kesmiş ellerinden.. Götürüp karın içine gömeceğim. Dinle bak... Sen bu yazıyı okurken var ya... Kar birdenbire eriyecek. Nasıl olduğunu anlamayacaksın... Eriyen karla birlikte kış, pılısıı pırtısını toplayıp  toprağın içine çekilecek.  Yapacağım gerçekten... Hani az önce... Hani pencerenin kırık  camına dayadığın mukavva parçasının arasından hışımla geçip tenini ısıran o deli rüzgâr var ya... Ahhh! Bak... Ben  konuştum rüzgârla... Bööylee elimin tersiyle soğuğu okyanus ötesine iteceğim. Sıcağı yakasından tuttuğum gibi hooop diye  gerisin geri getireceğim. Evet, yapacağım. Seni korkutan karanlığı bir ressamın fırçasıyla silip süpüreceğim... Gökyüzüne... Bööylee... Koskocaman... Yusyuvarlak... Sapsarı bir güneş resmi çizeceğim. Dikkat et... Güneş önce muzipçe  bakıp, neşeli neşeli  tüm insanlığa  gülümseyecek. Akabinde şefkate, merhamete, iyiliğe dair ne varsa, ılık ılık  hepimizin yüreğine işleyecek. Tam o anda yanlız olmadığını... Fısıltılarla sımsıcak duaların, ardından kararlı adımların sana yöneldiğini anlayacaksın. Kış ortasında rüzgârın bu kez sıcacık esintilerini teninde duyacaksın. Isınacaksın.  İşte o zaman ben ne yapacağım biliyor musun? Ayakkabılarımı, çoraplarımı çıkaracağım.  Sokaklarda hop hop hoplayacağım. Sen de hoplayacaksın. Sevinçten hoplayacağız  hepimiz. Bir fikrim var... Niçin insan taklidi yapmak oyunu oynamıyoruz biz?


1 Şubat 2012 Çarşamba

Sevdiğimi Demez İsem Sevmek Derdi Beni Boğar

 
Onur Ünlü'nün hiçbir filmini seyretmemiştim. Doğrusunu söylemek gerekirse, Onur Ünlü'nün filmlerini merak ediyor ama elim varıp bir türlü seyredemiyordum Bu durum bende bazı yazarların kitapları için de sözkonusu oluyor. Bazı yazarların kitaplarını alıyorum. Senelerce kitaplıkta duruyor. Okuyamıyor, adeta okumak için bir vesile bekliyorum. Onur Ünlü'nün Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi adlı filmi geçen yıl Altın Koza'da en iyi senaryo ve en iyi film ödüllerini almıştı. Bu film hakkında çok yazı okudum. Seyretmedim. Halük Bilginer'in başrolünü oynadığı Polis ve Güneş'in Oğlu adlı filmlerinin dışında özellikle  adı sebebiyle çok merak ettiğim  2009 yılında en iyi   senaryo dalında Altın Portakal ve Altın Koza ödülü alan Beş Şehir adlı filmini nasıl merak ediyordum anlatamam. Ahmet Hamdi Tanpınar 'ın Beş Şehir adlı kitabının filme uyarlandığını sanmıştım. Meğer filmin, kitapla ilgisi yokmuş. Üstelik film beş şehirde geçmiyor. Üç ayrı şehirde geçip, birbirinden bağımsız gibi görünen beş hikaye anlatıyor. Onur Ünlü'nün bu filme  Beş Şehir adını vermesinin nedeni bu adın çok hoşuna gitmesiymiş. Bütün bunları nereden mi biliyorum? Çünkü az önce bu filmi seyrettim. Ben tren seven biriyim. Hayal Kahvem'e trenle ilgili onlarca yazmış olabilirim.  Haydarpaşa Garı’dan Ankara, Eskişehir ve Adapazarı ve tabii ki İzmit'e yapılan tren seferleri, hızlı tren çalışması gerekçesiyle  24 ay süreyle durduruldu ya hani... İçimi nasıl efkar bastı anlatamam. Çocukluğumda oturduğumuz ev tren yolunun kenarındaki bir apartman dairesiydi. O zamanlar şehrimin içinden tren yolu geçerdi. Her tren geçişinde pencereye koşardım. Tren sadece evi değil yüreğimi zangır zangır titretirdi. Halen trenler etkiler beni... Allahım, niye ben bu kadar tren sevdalısıyım? Filmin içinde şöyle bir konuşma geçer. Çocuk kıza aşıktır. Kız: "Sen şu oyuncakçı çocuk değil misin? Tren filan satan" diye sorar.  Çocuk da sevinçle "Beni kimse farketmez ama sen farketmişsin." diye cevap verir. Kız zalim bir cümle sarfeder... "Seni değil, trenleri farkettim ben." Şimdi diyeceksin ki, "Onur Ünlü'nün bütün filmlerini çok  merak ettiğin halde, durdun durdun da, neden 2009 yılının filmi olan Beş Şehir'i şimdi şeyrettin?"  Bilmiyorum zalim bir cevap mı ama ne yalan söyleyeyim  ben filmi değil film afişindeki treni hafızama işlemişim. Bugün treni düşünüp efkarlanınca, Beş Şehir'in trenli afişi aklıma geldi. Zaman o zamandı işte... Oturdum seyrettim. Peşinden hemen Onur Ünlü'nün tüm filmlerini  seyretmektir niyetim. Peki, neden yazının başlığını böyle koydum?  Filmin içinde geçen bir cümleydi. Yunus Emre'nin dizesiydi. Aynen Onur Ünlü'nün  sırf hoşuna gittiği için filmine Beş Şehir adını vermesi gibi, benim de yazıma bu başlığı koymak hoşuma gitti. 

 
 

31 Ocak 2012 Salı

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 16 - Nihal


Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


Emek Sineması'nda film seyretmek, bana  her zaman büyüleyici gelmiştir. Karlı bir cumartesi günüydü. Beyoğlu'ndaydım. O gün Emek Sineması'na  girdiğimde salon tıklım tıklım doluydu. Geç girdiğim için oturanlardan özür dileyerek yerime geçtim. Mantomu çıkardım. Kucağıma katladım. Üşümüştüm. Önce telaşla ellerimi birbirine sürttüm. Sonra ısıtmak niyetiyle, ellerimi ağzıma kapatarak sıcak nefesimle üç kere üfledim.  Rüzgârımdan mı etkilendiler bilmiyorum ön koltukta oturanlar dönüp bana baktılar. Biri göbekli diğeri saçsız iki erkeğin ortasındaki koltukta bir kız oturuyordu. Birlikte gelmiş olmalıydılar. Bu iki erkek,  kız çocuk sahibi gergin babalar gibi görünüyorlardı. Kız gülümseyerek uzandı. Göbekli olan erkeğin traşı gelmiş çenesindeki ekmek parçasını aldı. O anda, diğer erkeğin sol gözünün altındaki seğirmeyi gizlemek için durmadan alnını kaşıdığını farkedince, bu kızın, Barış Bıçakçı'nın, çocukluktan beri çok sıkı arkadaş olan, daha sonra yolları ayrılan, yıllar sonra gene yolları kesişen, çocukluk hayallerinden birini gerçekleştirip aynı evde yaşamaya başlayan, birlikte yaptıkları her şeyden büyük keyif alan, 40'lı yaşlarına merdiven dayamış iki erkeğin çaresizliğini anlattığı Bizim Büyük Çaresizliğimiz adlı kitabındaki kadın kahramanı Nihal olduğunu farzettim. Yazar, kitabında nasıl da anlatıyordu Nihal'i? Erkeklerden birine kestane, diğerine düpedüz ela bakan gözler. Şefkatle veya hayranlıkla. Ya o birine tırmanma diğerine kayıp düşme heyecanı duyuran düz kumral saçlar. O saçların iki yana açılmış perde gibi durduğu hafif tümsek bir alın. Güneşin yüksekliğini ölçmeye çalışan ilk çağın gökbilimcileri için kesikli bir ufuk çizgisi işlevi gören seyrek kaşlar. Bir burun. Evet, yalnızca bir burun; biri için ısırmalık, diğeri için sıkmalık. Havada salınarak düşen bir yaprağın belli bir anındaki biçimini taklit eden bir ağız. İki yatay çizgiyle işaretli solgun boyun. Göğüslerinin arasına dek inen hafif çilli bölge. İşte böyle bir kız hayatlarına girmişti. Yurt dışında yaşayan arkadaşları, Türkiye'de tatildeyken ailesiyle trafik kazası geçirmişti. Annesi ve babası ölmüştü. Üniversitede okuyan, 20'li yaşlardaki kızkardeşi Nihal'in, okulu bitene kadar, yani iki yıl için onlarla kalmasını istemişti. Nihal bu iki erkeğin yanına yerleşmişti. Önce ikili hayata alışmış olan erkekler rahatsız olmuşlar, kızla pek iletişim kuramamışlardı. Kız ise ailesini kaybetmişti. Zaten üzgün ve içe kapanıktı. Sonra olanlar olmuş, muhabbeti ilerletmişlerdi. İki arkadaş Nihal'e aşık olmuştu. Kıza pek belli etmek istememişlerdi. Ne de olsa kız onlara arkadaşlarının bir emanetiydi. Ama iki arkadaş Nihal'e aşık olduklarını birbirlerine itiraf etmişlerdi.  Kitabın adından hareketle, iki arkadaşın aynı kıza aşık olması, onların büyük çaresizliği olduğu sanılmasın sakın. Yoo... Onlar aynen, aynı evde yaşamak hayalleri gibi, çocukluk hayallerinden bir diğerini daha gerçekleştirmişlerdi.  "Aynı kıza aşık olmak!" Gene bir kadın, erkekler hikayesinin nesnesi olup çıkmıştı. Bana göre bu iki erkeğin "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" dedikleri, ömür boyu çocuk kalamamak, büyümek mecburiyetinde olmaktı.


Kız, pantolonunun cebinden ikiye katlanmış bir kağıt mendil çıkarıp sessizce burnunu sildi. Birkaç kez diliyle dudaklarını ıslattı. Yaşadığını gösterecek başka bir dolu şey yaptı. Onu izlediğimi mi farketmişti bilmiyorum.... Birdenbire döndü güzel gözleriyle bana baktı. Gülümsedim.  Gülümsedi. Birbirimize gülümsedik biz. Dayanamadım... Başımı ona doğru eğdim. Fısıltıldayarak  "Ben de sizin gibi kahvaltılarda peynirin üzerine reçel koyup yerim." dedim. Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı.  Ben "Nihal" olduğunu farzettiğim kızı unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.


NOT:  Yazının bazı cümlelerini  Barış Bıçakçı'nın  Bizim Büyük Çaresizliğimiz adlı kitabından alıntıladım.