16 Temmuz 2009 Perşembe

Dumrul ve Azrail

Dün yazdığım yazıda aklım nedense Dede Korkut’a kayınca, bu kez Murathan Mungan’ın Yedi Kapılı Kırk Oda adlı kitabını hatırladım. Bu kitapta yer alan yedi öykünün ilki Dumrul ve Azrail’di. Fantastik öyküler bizim folklorümüzde büyük yer tutar aslında. Küçüklüğümde amcam şahane korku masalları anlatırdı. Yada Dedem Korkut hikayeleri. Bir Tepegöz hikayesi vardır ki! Bir nevi yeraltı ruhuydu sanki... O zamanlar televizyon olmayınca, nasıl geçirecektik ki zamanımızı? Ya bir nene yada bir amca olurdu yanımızda. Acayip hayali masallar anlatırlardı. Hep böyle büyüdük. Madem Hayal Kahvem diye bir bloğum var, yazayım ben de bildiklerimi, öyle değil mi?

15. yüzyılda yazıya döküldüğü düşünülen, Dede Korkut anlatılarından, Deli Dumrul’un öyküsünü bilirsin...Bak şimdi anlatınca, hemen hatırlayacaksın. Hani Oguzda kuru bir çayın üzerine köprü yapan , geçenden 33 akçe, geçmeyenden 40 akçe alan Deli Dumrul adında biri vardır. Köprünün yanındaki obada bir yiğit ölünce, Azrail’e meydan okur Dumrul. Hani bu durumu Allah’a ters gelir de Azrail’i bu kez Deli Dumrul’un canını almaya gönderir. Azrail Dumrul’a görününce, Deli Dumrul kılıcını çeker. Azrail bir güvercin olur uçuverir ve Dumrul’a Allah’a kendisini afetmesi için yalvarmasını önerir. Deli Dumrul Allah’a “alacaksan canımı sen al” der. Bunun üzerine Allah Dumrul’a hidayet eder. “Canı yerine can bulsun, kendi canı azad olsun” buyurur. Dumrul kendi canı yerine can vermesi için, önce babasına sonra annesine gider. Her ikisi de “dünya şirin ve can aziz” derler ve canlarını vermek istemezler. Dumrul bu kez çocuklarının annesi, karısından can ister kendi yerine. Karısı “benim canım canına kurban olsun “ der ve canını vermeyi kabul eder. Azrail tam kadının canını alacakken, Dumrul “ alacaksan ikimizin canının da al” diye yalvarır. Bu halleri Allah’a hoş gelir ve Dumrul ile karısına yüzkırk yıl ömür verir. Onların yerine Dumrul’un anne ve babasının canını alır. İşte böyle… Hatırladın değil mi? Çok bildik bir Dede Korkut hikayesidir bu.

Murathan Mungan Yedi Kapılı Kırk Oda adlı kitabında, Doğuya ait masalları günümüze uyarlamış. Dumrul ve Azrail öyküsü de şimdi anlattığım Dede Korkut anlatımı tadında. Ne yapmış peki? Daha önce dinlediğim bu hikayeyi, kendi kelimeleri ile reklendirip, şekillendirmiş. Kendine göre kurgulamış. Azrail’in süzülerek yeryüzüne inişiyle başlatır öyküyü. Köprüyü Azrail’in gözünden bir insanmış gibi tasvir eder. Mesela taşlarının dizilişinde bir dilsizlik olduğundan söz eder. "Köprüden çok bir gize benziyor. Güçlü ve hüzünlü. Saklısında, iç sızlatan, henüz kelimelerini bulamamış bir hikayesi varmış gibi. Taşları yumuşatan bir keder" diye düşünür Azrail. Görevi gereği yüzyıllardır çok can almıştır Azrail ama bu kafa tutan yürekli Deli Dumrul içinde değişik bir şeyler kıpırdatmıştır. Son paragrafa kadar saklı kalan bir durum mevcuttur öyküde. Ve öykü sonunda okuyucuyu şaşırtan bir finalle son bulacaktır.

Orijinal öyküde önce babaya sonra anneye can istemeye gider Dumrul. Murathan Mungan’ın öyküsünde ise önce anneye sonra babaya gider. Can vermezler kendisine. Orijinalden farklı olarak, bu öyküde Dumrul’un canı yerine karısı da canını vermez. Dumrul dumura uğrar bu durumda… (-Hey, dumura uğramak bu öyküden mi geliyor! Ben mi şimdi uyduruyorum yoksa! ) Deli Dumrul'un canına can verecek, başka kimsesi kalmamıştır. Azrail’e döner ve artık canını alabileceğini söyler. Hımm!.. Şimdi öykünün sonunu buraya yazmalı mıyım acaba? Öykünün sonu gerçekten oldukça şaşırtıcı da….

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Wall Street Journal'den, Dede Korkut'a...

Gazetede “ABD'de çocuklara ünlü markaların isim olarak verilmesi akımı başladı.” diye bir haber okudum. "Yok artık, daha neler?!.." deyip, şaşkınlıkla okumaya devam ettim. Wall Street Journal gazetesinin Amerikan Sosyal Güvenlik İdaresi verilerine dayanarak verilen habere göre diye devam eden yazıda, kızlar için en gözde isimler arasında, lüks Japon otomobilleri Lexus ve İnfiniti, İtalyan moda markası Armani, Fransız modaevi Chanel, Amerikan lüks mallar zinciri Tiffany ve Fransız kozmetik firması Loreal önde geliyormuş. Erkek çocuklara verilen isimler neymiş biliyor musun? Fransız mücevherci Cartier, Fransız modaevi Dior, Amerikan ayakkabı firması Timberland ve İrlandalı bira üreticisi Guiness veriliyormuş. Vallahi şaka yazmıyorum. Tamamen sahi… Peki neymiş bunun sebebi? Aileler çocuklarına taktıkları ilginç isimlerin statü sembolü olacağını düşündüklerini ya da onlara güç vereceğine inandıklarını söylemişler. İnanlılır şey değil!.. Hayret vallahi!

Şimdi, "ne alaka?" demezsen bana, aklıma ne geldi biliyor musun? Hani eski Türkler zamanında, aileler fikrine itibar ettikleri, hürmet ettikleri büyüklerden isim isterlermiş ya!. Nasıl mı? Dede Korkut Hikayeleri’nden biri olan Dirse Han Oğlu Boğaç Han hikayesini duymadığını sakın söyleme... Hep okuturlar ya Edebiyat derslerinde… Hani hayalimizde canlandırdığımız en davudi sesleriyle, “Dede Korkut gelsin, boy boylasın, soy soylasın bu çocuğa bir ad koysun!” demezler mi? Ozamanlar aynı kızılderililerde olduğu gibi, çocuğa isim konması için, çocuğun bir kahramanlık yapması yada bir fark yaratması beklenirmiş. Bayındır Han’ın oğlu, diğer arkadaşları kaçarken, meydan okuyup, boğayı alt edince, Dede Korkut gelmiş meydana... 'Ak Meydanı'nda bu oğlan savaş etmiş, bir boğa öldürmüş. Oğlunun adı Boğaç olsun. Adını ben verdim, yaşını Allah versin.' diyerek, isim koyma merasimini bitirmiş. Keşke şimdi de isimler böyle verilse! Peki ben şimdi durup dururken, Amerika'daki çocuk isimlerinden, nasıl ışınlandım taaaaa Dede Korkut devrine kendi kendime! İnanılır şey değil!.. Vallahi hayret!

Bazan...

Bazan , Akdenizin tuzu ve ürperen sahiller gibi... Rüzgarlı bir akşam vakti... Bitti artık bu son deyip, aşkının şiddetinden ağlamak ister misin?

Bazan, dalgaların kıyılara çarparak herhangi bir makamda bir şarkı söylediği arnavut kaldırımı yollarda; bir kızın saçlarında gönlümün vals yaptığı, gençliğimin sırtıma bir yük gibi bindiği akasya kokulu sabahlarımdan hiç olmazsa birini geri verin der misin?

Bazan, başka türlü bir şey benim istediğim... Ne ağaca benzer ne de buluta... Burası gibi değil gideceğim memleket... Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava... Nerde gördüklerim? Nerde o beklediğim? Rengi başka tadı başka, der misin?

Bazan, ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın... Kendin içindeyken, kafan dışındaysa... Şiirlerle şarkılarla kendini avutacaksın... Çaresi yok kardeşim, mutsuz olacaksın, der misin?

Bazan, diyorlar ki gözlerimden deliler doluşmuş bakıyor birer birer... Delilerden sen anlarsın, konuş onlarla, nasıl muhtacım buna... Bir gece ansızın gel yine, elinde mor çiçeklerle... Tazelikle gel yine, binbir güzel hikayeyle, der misin?

Bazan, istersen hiç başlamasın bu hikaye eksik kalsın... Onca yaraların ardından yeni bir aşk yaratamazsın...Kaç sevda geçse de yüreğimden bu yıkıntıları onaramazsın... İstersen hiç başlamasın geç kalmışız birbirimize...Yanlış kapılardan geçmişiz bunca yıl... Dönemeyiz artık ilk gençliğimize... İstersen hiç başlamasın söz verelim kendimize, der misin?

Bazan, olmasa mektubun yazdıkların olmasa, kim inanır senle ayrıldığımıza... Bırak bana anlatma imkansız sevgimizi, sevmek birçok şeyi göze almaktır. Baksana geçmişe ne çok anıyla yüklü... Harcanmış zamanlar yeniden yaşanmaz ki! Geç kaldıktan sonra arama boşa, der misin?
Bazan, şimdi uzaklardasın canım arkadaşım, kulaklarımda sesin, arıyorum ben seni... Özlüyorum seni... Yaz yağmurları gibi geçip gittin sessizce... Hala gözlerim arar seni sokaklarda der misin?

NOT : 30.yıl anısına Yeni Türkü'nün şarkı sözlerinden yazılmıştır.

14 Temmuz 2009 Salı

Sen Hiç Bebek Karpuz Gördün mü?


Bak! Lütfen bakar mısın bu fotoğrafa? Sen hiç bebek karpuz gördün mü? İşte, bebek karpuz bu! Ne sevimli, ne şeker bir şey değil mi? Mini mini... Üstelik bakar mısın burnunda çiçeği!

Bu çiçeği burnunda karpuz bir haftada ne oldu peki? İşte fotoğrafı! Büyüyor, gün be gün! Sanki canlı gibi... Canlı tabi, canlı! Ah,bilsen bebek karpuz büyütmek ne heyecanlı! Ellerimle büyüttüğüm karpuzu, koparıp yemek kolay mı? Yooo... Yiyemeyeceğim ben onu... Ne yapsam? Sana göndereyim mi?

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Acaba Yaz Kırılır mı, Kızar mı Bana?

Bugün tam bisiklete binmiş, site etrafında tur atmaya niyetlenmişken, yağmur başlamasın mı birden? Tam benlik, ahmak ıslatan cinsten. Esasında daha yeni çıkmıştım, dönebilirdim eve. Yok vazgeçmedim, bilakis daha hızlı sarıldım bisikletime. Yağmur bir coştu bir coştu ki, sanki delirdi. Yağmur deli, ben deli; dönmedim tabi gerisin geri; sürmeye devam ettim. Daha yarı yolda sırıksıklam olmuştum. Bayıldım bu duruma; kendimi sonbahar mevsiminde farzettim. İçim nasıl sevinçle doldu anlatamam. Baktım etrafta kimse yok ya… Bisikletin direksiyondan çektim ellerimi, kollarımı açtım doğaya; rüzgarı ve yağmuru sevgiyle kucakladım, “Heyyy!” diye seslendim. Ne zaman bulacağım bir daha bu durumu? Yağmur, rüzgar, bisiklet… Yaşadığımı hissettim. Ey Yaz! Üzülme... Kızma... Kırılma bana e mi? Merak etme... Kış gelince hakkını vereceğim!

Kırılmak Bulaşıcı mı Ne?

Bak ne anlatacağım. Uzun zamandır maillerine cevap vermediğim bir arkadaşıma, "Çok ihmal ettim biliyorum, kızdırdım değil mi seni?" diye bir mail göndermiştim. Şöyle cevap vermiş : "Hayır, kızmadım... Ama çok kırıldım." Bu maili okuyunca, haftalık mizah dergisi Uykusuz'da Fırat Budacı'nın bayıla bayıla okuduğum köşesindeki yazılarından biri geldi aklıma. Harika bir yazıydı. Aradım buldum dergiyi. Bir daha okudum keyifle. Yazarın genelde kendi cümleleriyle özetlemeye çalışacağım öyküsü bak şöyle:
Yazı "İnsan emek verirse, bir ilişkide kavga sonrası yaşanan tartışmalarda galip gelebilir." diye bir cümle ile başlar. Yazar bir gün önce sevdiceğiyle kavga etmiştir. Gece evde kavgalarını felsefi bir yöne çekecek kalitede hayata dair süper saptamalarda bulunmuştur. Ertesi gün buluşacaklardır. Görüşmelerinde bu buluşlarını hayat yorgunu bir adamın ses tonuyla sarf etmek için hazırlıklarını tamamlamış, yatağa yatınca söylevinin üzerinden şöyle bir geçmiş, hatta aklına gelen yeni fikirleri de iki kez kalkıp not etmiştir. Ertesi gün büyük gündür, feleğin çemberinden geçmiş kelimeleri, yorulmuş suratı, hafif uzamış sakalları ve nemlenmeye müsait gözleri ile buluşmaya hazırdır. Adeta hayatı titretmeye hazır bir kahramandır.
Ertesi gün metroya biner. Osmanbey durağından binen bir çift kavga etmektedirler. Kavganın bir yerinde "naapıyoruz biz ya! diyen erkek ağlamaya başlar ve kız da ona sarılarak "hiiişş,tamam." demektedir. Fırat Budacı'nın koca bir paragrafta anlattığı, bu iki sevgilinin ağız münakaşasını uzatarak yazmak istemedim. Çok şeker aslında yazının bu bölümleri de. Ama benim üzerinde durmak istediğim konu başka merkezde.. Neyse...

Şahit olduğu kavga sebebiyle, yazar Taksim'de metrodan indiğinde, artık kendine gelmiş ve hafiflemiştir. Dün gece kurguladığı planlardan vazgeçmiştir. Dürüst olacaktır. Numara yapmayacaktır. Buluşmanın hemen başında özür dileyecek, özrünü pıtırık esprilerle süsleyecek, hemen ortamı yumuşatacaktır. Elbette sevdiceği de uzatmayacaktır. Bundan emindir.

Buluştuklarında kitap okumakta olan sevgilisini yanağından öper. Kız karşılık vermez. İşte bundan sonra yazdığı cümleler sevimlilikte zirve yapar gerçekten. Keşke aslını okuyabilsen... Çocuğun karşılık görmeyen coşkusu biraz sinmiştir doğal olarak. Suskun geçen her saniye de işi zorlaştırmaktadır. Parmaklarını sırayla masaya vurmaya başlar ve ağzıyla da tıkırık tıkırık ses çıkartır. Kız gülümser. "Çok mu kızdın bana?" diye sorar kıza. Niyeti evet cevabını alır almaz özür dilemektir. "Kızdın mı çok?" diye soruyu sevimli hale getirip bir daha sorar. Kızdan gene evet cevabı gelmez. Kız "Kızmadım,kırıldım..." der. Bu beklemediği cevap karşısında, çocuğun anlayışlı erkek rolü bir anda infilak eder. Bütün toleransı kaybolmuştur. Bu ilk defa duymadığı ve sinirlerini alt üst eden bir ifade biçimidir. Kızmamıştır da kırılmıştır kız. Kaba saba kızmamış, çıtı pıtı kırılmıştır. Kızmamış ama bir kraker gibi kırılmıştır. Kızmayıp kırılarak haksızlığa uğrayan taraf olduğunu çok şık bir biçimde ifade etmektedir. Kırılarak karşısındaki insanı tek suçlu ilan etmektedir. Kızmamak ama kırılmak: Hayvan gibi kızmamak ama kraker gibi kırılmak; ayı gibi kızmamak ama cam gibi kırılmak; öküz gibi kızmamak ama bir çiçek gibi kırılmak. Kızmak gibi kaba bir duygu yerine narin bir kırılganlık durumuydur bu. Bu moda olup çıkmıştır ilişkilerde. Hayat gibi diri diri kızmak varken, masal gibi kırılan bir sürü insan grubu vardır artık çevrede. Resmen kolaycılıktır bu. İçinden "yesinler" der erkek. Sonra uzun süre konuşmazlar ve o gün barış için bir ilerleme kaydedemezler. O gün biri kızgın diğeri kırgın ayrılırlar birbirlerinden. Ayrı dünyaların insanlarıdırlar. Bu iki kelime cinsiyet gözetmeksizin çok kullanılmaktadır bugünlerde. Yazar kızmadan kırılanlara çok sinirlenmekte ama içine atmaktadır. Bunun yerine kırılmayı tercih etmektedir. Yazısının sonunda kızmayıp kırılanlara gerçekten çok kırılmakta olduğunu yazacaktır Fırat Budacı. Her hafta keyifle okuduğum şahane yazılarından biridir.

Şimdi ben de arkadaşımın bana kızdığını düşündüğüm bir anda, "kızmadım, kırıldım" diye cevap alınca; çok kırıldım arkadaşıma ne yalan söyleyeyim. Niye car car kızmıyordu da kraker gibi kırılıyordu ki! Allah Allah! Bu kırgınlık vaziyeti bulaşıcı mı ne? Çok kızdım valla!

12 Temmuz 2009 Pazar

Sahiden Sinağrit Diye Bir Balık Var mı?

Arkadaşım Bodrum'da yedikleri Sinarit balığının lezzetini ballandıra ballandıra anlatınca, "Nasıl yani?"demişim. "Sahiden Sinarit diye bir balık mı var?" Arkadaşım anlatırken, Sait Faik'in
en güzel öykülerinden biri olan Sinağrit Baba aklıma gelmişti. Ne şaşkınım! En güzel deniz, balık ve doğa öykülerinin sahibi olan yazar, uydurma bir balık ismi mi kullanacaktı? Tabi ki sahici bir balık olacaktı Sinağrit!
Güzel bir Ocak akşamıdır. Hava lodostur. Denize kırmızı rengin türlüsü yayılmıştır. Sandallarda insanlar oltalarını atmışlar sessizce beklemektedirler. Denizin aşağısında Sinağrit Baba avdan dönmektedir. Sinağrit Baba ömründe konuşmamıştır. Ömrü boyunca evlenmemiştir. Ömrü boyunca yalnız yaşamıştır. Ne oltalar koparmıştır. Bu akşam birinin oltasını secip, yorucu ömrünü bitirmeye kararlıdır. Daha her yeri pırıl pırılken, daha eti mayoneze gelirken bitirmelidir bu ömrü. Sonra pis bir Vatos'un dişine bir tarafını kaptırabilir. İyisi mi suların üstündeki başka dünyada yaşayan bir akıllı mahluka kendini teslim edip, muhteşem bir sofraya kurulmalıdır.

Oltaları koklamaya başlar. Yakalanacağı oltayı ve sahibini kendisi seçecektir. Bu kişi gururlu bir yoksul olmalıdır, kibirli değil. Cesur olmalıdır, korkak değil. Dürüst olmalıdır, içten pazarlıklı değil. Sinağrit Baba bu özelliklere sahip olmayanların oltasına takılan balıkların, yakamoz ışıltılarına kandıklarını bilmektedir. İstese yakalanan diğer balıkları kurtarabilme kabiliyetindedir Sinağrit Baba. İstese misinaları bir baş vuruşuyla kesebilir, yada iğneleri dümdüz edebilir. Ama bir tek kendisinin bunu bilmesi ve yapması ne fayda getirebilir ki diye düşünür. Öyle ya diyelim şimdi Sinağrit Baba kurtaracak diğer balıkları, peki kendisi yakalandığında kim yapacaktır bu işi?
Bu düşüncelerle dolanırken, hiç tanımadığı bir sandala rastlar. Kokladığı bir oltayı tutan elin gururlu, cesur, cömert, dürüst bir adama ait olduğuna karar verir ve yemi ağzına alır. Kendi rızasıyla yakalanır. Sandala düştüğü an büyük gözleriyle kendini yakalayana sevinçle bakar. Tekrar tekrar bakar. Birdenbire ürperir. Hiddetinden ayaklarını yere vuran bir genç kız gibi sandalın döşemesini dövmeye başlar. Sinağrit Baba bizim göremediğimiz bir işaret görmüştür bu kişide. Fark etmiştir ki, bu kişi istediği niteliklere sahiptir ama bütün bunları hayatın içinde sınamamış, zorlu bir durumda hiç kalmamıştır. İnsanlık sınavına hiç girmemiştir. Pratikte durumu görmedikçe, sınanmadığı müddetçe bu niteliklerin varlığından kim tam olarak emin olabilir ki?Sinağrit Baba kahır içinde, gözleri açık, çırpına çırpına ölür gider.
Sait Faik'in özetlemeye çalıştığım Sinağrit Baba öyküsü işte böyle bir öyküydü... İnsanın sadece iyi niteliklere sahip olması yeterli değildi. Bu nitelikleri başkaları için, toplumu için kullanması gerekmekteydi. Kendi halinde yaşanılıp gidilemezdi. Bu özelliklerini sokaktaki hayata katması şarttı. Sahip olunan iyi özelliklerle düşünmek, gerekirse başkaldırmak, sorumluluk almak ve galiba bir de hissetmek lazımdı hayatta...
Neyse... Şimdi düşünsene... Birlikte balık yiyeceğiz misal, balıkçıdayız, şahane bir sahilde... Sen sinarit yemek isteyeceksin. Ben sinarit balığını duyunca, bu öyküyü anlatacağım sana. İştahın kaçacak. Yemekten vazgeçeceksin. İyisi mi balıkçıya gidersek birlikte, sinarit balığı isteme... Ne yapayım işte, dayanamam anlatırım böyleyken böyle diye...