08 Aralık 2009 Salı

İki Şairin Çocukluğundaki Saçlı Tesadüfler

Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Her mısrada bir cigara yaktırıyor.” dediği şairdir İlhan Berk ve şaşırtan şiirlerin sahibidir. Geçen yıl 90 yaşında kaybettiğimiz şair““Unutmak yoktu, daha zaman bölünmemişti. Saydamdı, baktı mı görülürdü” “Ben durdum, yol yürüyordu”, “Sözcükleri kaldırın dünya durur” ,“Her sözcük bir fırtınadır, yalnız şiirde patlar” “Ölüm daha kolaydır sevmekten der ya Aragon Anla ki ölüme benzer seni sevmek” dizelerinin sahibidir. Şimdi durup dururken nerden geldi aklıma İlhan Berk peki? Çünkü Cemal Süreyya’nın saçla ilgili acı hatıralı çocukluğunu anlatınca, İlhan Berk’in çocukluğuna ait gene saçla ilgili vahim anılarını hatırlamasam olmazdı ki.

Şairimiz Cemal Süreyya ve evdeki kızkardeşlerine işkence eden üvey anne Esma... Bir önceki yazımda anlatmıştım. Vicdansız kadın çocukları saçlarından tutup kuyuya sallandırırmış. Feci bir durum tabi.. İnsan hayalinde canlandırdığında bile acı ve korku duyuyor. İlginçtir. Bir vahim saç hikayesi de şair İlhan Berk’in çocukluğunda gerçekleşmiş. İlhan Berk’in büyük ablası deliymiş. Huriye ablası tek başına bir odada kalırmış. Çünkü çıplak dolaşırmış. Üstüne bir şey giymeyi kabul etmezmiş. Yanına şairden başka pek kimse giremezmiş. Suyunu ve yemeğini avluya bakan küçük camdan verirlermiş. Ablası, İlhan Berk’ten başka kimseyi odasına istemezmiş. Uzun boyluymuş ve belki doğduğundan beri kesilmediği için saçları, topuklarına kadar uzanırmış. İlhan Berk o kadar güzel anlatır ki ablasını. Boticelli’nin uzun yüzlü, uzun boylu, uzun saçlı çıplaklarına benzetir ve badem gözlü olduğunu söyler mesela. Vücudu hep gergin,dik ve kösnüldü der. Odaya ne zaman girse, ablasının ona gülümsediğinden bahseder. Ablası ne zaman delirmiştir? Böyle mi dünyaya gelmiştir? Şairimiz bilmemektedir. Abla evdekileri görmek istemez… Ama İlhan Berk odaya girdiğinde, sevincini açıkça belli eder. İlhan Berk de o kadar sever ki ablasını, o çocukluk çağında bütün dünyasını adeta ablası doldurmaktadır. Onun yanında kendini bir masal dünyasında hisseder. Hatta okulu düşman olarak görür. Çünkü okula gitmediği zamanlarda, hep ablasının yanındadır. Bir ara Manisa düşman işgali altına girer. Herkes dağa çıkar. Abla odadan çıkmak istemez ve evde kalır. Ancak şehir yanmaktadır. Evlerini de yangın sarmıştır. Ablasının saçlarından tutuşarak yanıp kül olduğunu İlhan Berk sonradan öğrenecektir maalesef. “Benim çocuk dünyam böylece yıkıldı.”diyecektir.

İki ünlü şair… İki ünlü şairin çocukluğuna ait sahici ve hüzünlü saç hikayeleri… Ne tuhaf bir tesadüf değil mi?

07 Aralık 2009 Pazartesi

"Kuyuya Sarkıtan Kadın, Saçından Kavrayıp Kızkardeşimi..."

Milliyet Sanat Dergisi Ekim 1985 sayısında, Zeynep Oral’ın Cemal Süreyya ile yaptığı bir sohbet yazısı vardır. 1931 Erzincan doğumlu Cemal Süreyya’nın, 1938’de Dersim isyanı sonrasında ailesiyle birlikte,Erzincan’dan göçüp Bilecik’te oturmaya mecbur edildiği anlatılır. Bilecik’e geldiklerinden altı ay sonra Cemal Süreyya'nın annesi, dördüncü çocuğunu doğururken ölür. Çocuklara babanne bakar, Cemal Süreyya’da ilkokulu okumak için, İstanbul’a amcasının yanına gönderilir. Altı yıl evlenmeyen baba, babanne çocuklara bakamayınca, önce Esma sonra Refika ile evlenir. Esma kötü bir üvey annedir. Evdeki kızkardeşlerine çok işkenceler eder. Şair “Örneğin saçlarından tutup kuyuya sarkıtırdı. Bu yüzden kardeşlerimin saçları gür değildir.” diye anlatır Zeynep Oral’a. Çocukların hem acısını hem de kuyuya düşme korkusunu insan hayalinde canlandırınca bile fena oluyor. Cemal Süreyya bu işkenceleri görmemek için, parasız yatılı okulları kazanır ve okul hayatı hep parasız yatılı okullarda geçer. Esma delinin biridir. Bir fırıncı ile kavga eder. Adamı vurur. Adamı öldü zannedip, Bilecik’ten kaçar. Cemal Süreyya’nın kardeşleri, bu zalim kadından kurtulurlar. Neyse ki babasının sonra evlendiği Refika iyi bir annelik yapar çocuklara.

zeynep oral

Cemal Süreyya kendini kitaplara verir. Eline geçen her türlü kitabı okur. Yazmanın ne demek olduğunu bilmeden yazmaya başlar. Şiirler yazar mesela. İlk şiir defterinin adı “Kızıl Mısralar” dır. Hem kırmızı mürekkeple yazmaktadır defterini, hem de sevdiği kızın saçları kızıldır. İlk dizler şöyledir: “Seni sevdiğim anda her şeyim kızıl oldu, Masmavi defterime kızıl satırlar doldu.” Defter elden ele dolaşmaya başlar dolaşmasına ama büyük ağabeyler uyarırlar kendisini. “Seni komünist zannederler,” deyince, Cemal Süreyya hem defteri hem de şiiri yeşille değiştirir. Yeşil Mısralar olur defterin adı tabii ki. Ankara Siyasal’da okuduğu yıllardan mutlulukla söz eder. Beş kez evlenir. Evliliğin aşkı öldürdüğüne inanır. “Aşk meşru bir şey olamaz. O da şiir gibi meşrulaşınca ölür. “der. Kendinin utangaç, şiirlerinin cüretkar olduğunu söyler. Emmanuella filminin Türkiye’de gösterilmesi yasaklanınca, Danıştay’a başvurulmuş. Cemal Süreyya’da Danıştay’da bilir kişiymiş. “Ben olmasaydım bu film serbest bırakılmazdı.Rastlantılar.. Galiba rastlantılara uygun bir adamdım.” diye sohbetine devam eder.

1957 de trafik kazasında babası ölür. Zeynep Oral'la yapılan sohbette yazmaz ama Cemal Süreyya’nın "Sizin Hiç Babanız Öldü mü?" adlı şiirini, babası öldüğü zaman yazdığı düşünülürse de, böyle değildir. Şairin ilk evliliğine babası karşı çıktığı zaman yazmıştır bu şiiri: “Sizin hiç babanız öldü mü? Benim bir kere öldü kör oldum Yıkadılar aldılar götürdüler Babamdan ummazdım bunu kör oldum.”

Hayatındaki temel duygunun yanlışlığın giderilmesi olduğunu söyler. Filmlerde hep o anlarda ağlamaktadır. Filmlerde iki sevgili bir sebeple ayrılırlar da hani, sonra yanlışlığı anlar ve koşarlar ya birbirlerine. Bu sahnelerde Cemal Süreyya’ya göz yaşı döker. Tüm ilişkilerde yanlışlığın giderilmesi öenmlidir Cemal Süreyya için… Aşkta da, dostluklarda da… “Ben bütün hüzünleri denemiştim kendimde, Bir bir denemiştim bütün kelimeleri” der “Aslan Heykelleri” şiirinde. Zeynep Oral’la yaptığı sohbetine “Hayatımı başka hiçbir hayatla değiştirmek istemediğime göre demek ki mutsuz değilim.” cümlesiyle bitirir. 9 Ocak 1990 yılında yitirdiğimiz ünlü şair için, Ülkü Tamer şu dizeleri yazmıştır: “Tanrı Bin birinci gece şairi yarattı, Bin ikinci gece Cemal'i, Bin üçüncü gece şiir okudu Tanrı, Başa döndü sonra, Kadını yeniden yarattı. "

06 Aralık 2009 Pazar

Türküler Üzerine Hasbihal

Bazan bloğa yazı yazıyorken, senle oturmuşuz da karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissediyorum. Mis gibi kokan kahveler ellerimizde mesela. Ben büyük battal koltukta oturuyorum, ayaklarımı toplamışım altıma... Bilirsin ayaklarımı toplamadan duramam. Muhabbet ederken bile ayaklarımın yerden kesilmesi gerekir illa. Sen ise tekli koltukta, ayaklarını sallaya sallaya, her zamanki gibi anlattıklarıma şaşıra şaşıra beni dinliyorsun. Bu kez, eski günlerden bahsetmiyorum. Hele çocukluktan hiç başlamıyorum. Bu kez, paşa çayları, pötibör bisküviler, annemin çamaşır yıkama ve kabul günleri gelmiyor aklıma. Kolarımı dayamışım koltuğun yastığına. Kollarımın üstüne yanağımı yaslamışım sonra. Bir türkü mırıldanıyorum usulca... “Hey onbeşli onbeşli, Tokat yolları taşlı, Onbeşliler gidiyor, Kızların gözü yaşlı..” Sen bu türküyü biliyorsun. Kimi zaman “aslan yarim kız senin adın Hediyeee, ben dolandım sen de dolan geeel beriyeee..” şeklindeki türkünün iyice hareketli kısmında, oynamamak için kendimizi zor tutardık. Ama şimdi ben bu türküyü söylerken, daha önce dinlediğinden farklı söylüyorum. Ağır ağır söylüyorum. Sözler aynı, ezgi farklı. Şaşkınlığını anlıyorum. Diyorum ki sana: “Biliyor musun bu türkü aslında, kalkıp da oynanacak bir türkü değilmiş.” Gözlerini açıp bana bakıyorsun. “Bir ağıtmış!” diyorum. “Bir ağıtmış! Ve biz türkünün öyküsünü bilmediğimizden, türkünün gerçek ezgisini bilmediğimizden, dinlerken ne eğlenirdik! Ne ayıp etmişiz! ” Bir süre susuyorum. Sen de susuyorsun. Sonra gene anlatmaya devam ediyorum, “ Bir asker ağıtıymış hem de.” diyorum. İkimiz birbirimize pişmanlık dolu gözlerle bakıyoruz. Sen sanki bir şey söyleyecekmiş gibi dudaklarını aralıyorsun. “Dur dinle” diyorum sana. “Daha neler anlatacağım, bak dinle!” Merakla anlatmamı bekliyorsun. “Türkü içinde adı geçen Hediye, Tokat’ın bir köyünde yaşayan güzeller güzeli kızlardan biriymiş. Onu diğer köyden Hüseyin’e söz kesmişler. Kız daha çok körpecikmiş. Biraz daha büyüsün diye yaza kadar beklemeye karar vermişler. Bu arada memlekette seferberlik ilan edilmemiş mi? Tüm şehirlerde olduğu gibi Tokat’ta da, o yıl 18 yaşına girmiş olan 1315 doğumluların kışlada toplanması istenmiş mi? Eyvah! Bizim Hüseyin de 1315 lilerden biri değil miymiş? O da askere gitmiş. Hediye ve onun gibi nice kızların, 15 lilerin arkasından gözleri yaşlı kalmış. Bu toplanan askerlerin kimi Çanakkale’ye, kimi Filistine, kimi Yemen’e gönderilmiş. İşte türküde 15 liler gidiyor da, kızların gözü yaşlı ya… Meğer bu türkünün hikayesi işte böyleymiş. Nerden bilebilirdik öyle değil mi?” diyorum. Sanki gözlerini kaçırıyorsun benden. Üstüne gelmiyorum.

“Baksana” diyorum sana. “ Bir ara Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak adlı filmi seyretmiştik ya sinemada. Hani hem yazarı hem yönetmeni Ahmet Uluçay’dı da kendi çocukluğunu film yapmıştı. Filmde 15 lerinde iki arkadaş vardı hani… Ne güzel bir filmdi. Bizi derinden etkilemişti. Ne tatlı bir aşk hikayesiydi. Hem bir sinema aşkı hem de bir kıza olan sevda… Saf… Tertemiz… Hatırlasana o filmdeki türküyü… “Beyaz gezme toz olur, Siyah geyme söz olur, Gel beraber gezelim, Muradımız tez olur. Salına da salına da gel, Hadi yavrum, Dön dolaş gene bana gel” Nasıl günlerce dilimizden düşmemişti.” Gülümsüyorsun… Gülümsemen dudaklarında donuyor sonra… Konuşmanı beklemeden ben gene devam ediyorum anlatmaya. Diyorum ki, “Yooo!”diyorum. “Yoo! Biliyorum Ahmet Uluçay’ın öldüğünü… Daha 50 yaşlarında bir adam. Kütahya, Tepecik’ten. Ölüm herkesin başına… Bir varmış bir yokmuş! Sanki abraka dabra!.. Ne acayip bir numara… Ama düşünsene..." diyorum sana... "Ne şanslı biri Ahmet Uluçay. Bir türkü gibi kalacak akıllarda. Karpuz kabuğundan gemisine bindi ve yeni bir aleme doğru gitti." deyince ben, şaşıyorsun rahatlığıma. Devam ediyorum..." Sanki öte dünyada seferberlik ilan edildi de, Ahmet Uluçay da 1315'liler gibi memleketi savunmaya gitti." diyorum. "Kim bilebilir ki sebebini, öyle değil mi?" Tebessüm ediyorsun anlattıklarıma. " Haydi hem rahmet gönderelim arkasından, hem de filmdeki türküyü söyleyelim ağırdan ağırdan, ne dersin?” diyorum sana. Duadan sonra başlıyoruz usul usul söylemeye Karpuz Kabuklarından Gemiler Yapmak filmindeki türküyü. Tanımasam da, bildiğim biri daha öldü ya, hissediyorum içimdeki boşluk biraz daha büyüdü. Sana bir şey belli etmiyorum da sadece titriyorum bir ara.. Sen ne olduğunu soran gözlerle bana bakıyorsun. Gülümsüyorum. Diyorum ki “ Biliyorum oda çok sıcak diyeceksin ama… İçimden rüzgar geçmiş gibi, içim üşüdü sanki… Allah Allah, neden acaba?”
"Salına da salına da gel... Hadi yavrum... Dön dolaş gene bana gel..."
NOT: 1.Fotoğraf: Savunma ve Havacılık Dergisi Bülent Yılmazer'in arşivinden.

Merdivenle... Akşama Varmak!

Ne zaman ki asansöre binmeyeyim... Yürüyerek çıkayım ya da ineyim merdivenlerden..Edebiyat derslerinde okuduğumuz, Ahmet Haşim'in Merdiven adlı şiirinin, ezberimde kalan üç dizesini hatırlarım: "Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden, Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak, Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak..." O kadar...Sonra Ahmet Haşim hakkında bildiklerim, adeta merdiven basamaklarına tek tek düşer. Mina Urgan anılarını anlattığı kitabında, Ahmet Haşim'in aslında pek yakışıklı değil de çok zeki biri olduğundan bahseder mesela. Gözlerinden fışkıran zekanın Ahmet Haşim'i nasıl güzelleştirdiğini yazar. Neden Edebiyat derslerinde böyle konulardan bahsetmezler de sadece yazarların kitap isimlerini ezberletirler? Değerli yazar, Yakup Kadri anlatırmış; Ahmet Haşim ağzıyla değil de, mavi gözlerinin ucundan gülümsermiş sözgelimi... Bu çok hoş bir anlatım üslubu değil mi? Gelgelelim Ahmet Haşim kendini asla yakışıklı bulmazmış. Bilakis kendini çok çirkin sanırmış. Annesini altı yaşında yitirmiş. Şiirlerinin çok hüzünlü olmasının bir nedeni küçük yaşta öksüz kalması olabilir mi? Kimbilir? Kitaplıktaki Piyale adlı kitabına baktım şimdi. Annesi için yazdığı şiirlerine baktım... Sensiz adlı şiiri şöyle başlıyor: "Annemle karanlık geceler bazı çıkardık, Boşlukta denizler gibi yokluk ve karanlık."Hüzün dolu şiirleri... Ahmet Haşim'in Galatasaray Lisesi ve Hukuk Fakültesi mezunu olduğunu, 1885 ve 1933 yılları arasında yaşadığını, şimdi sanal ansiklopediden bakıp yazdım. Asıl benim anlatmak istediğim yazarla ilgili başka bir özellik.

Yazar yemeği çok severmiş. Gerçek bir gurmeymiş. Güzel yemekten fazlasıyla haz alırmış. Fakat hayatının sonuna doğru hastalanınca perhiz yapmaya mahkum edilmiş. Yemeğin lezzetine varmış biri için, ne feci bir durum değil mi? Değil işte... Şair ne yapmış bu durumda peki? Gurmeliğinin yönünü yemekten suya çevirmiş. Nasıl mı? Şöyle... Evinde muhtelif şişelerde, İstanbul'un muhtelif kaynak sularından örnekler bulundururmuş. Hamidiye, Taşdelen, Çamlıca, Kısıklı, Halkalı vesaire... Ahmet Haşim bu sular hakkında uzman olmuş. Kaynak suların arasındaki tat değişikliklerini çok iyi farkedebiliyormuş. Herhangi birinden bardağa konan suyun, hangi kaynak suyuna ait olduğunu kolaylıkla anlayabiliyormuş. Bu da çok hoş değil mi? Ahmet Haşim... Yemeğin hayata anlam katan en güzel keyiflerden biri olduğunu çok iyi biliyor. Ama hasta ya şimdi. Diyete mahkum. O zaman kendine boğazdan geçen başka bir keyif buluyor. Su. Sanki suyun tadı hep aynıymış gibi düşünürüz değil mi? Değil işte... Yazar su tadlarındaki farklılıkların keşfine çıkmış o hastalık zamanlarında. Ve her kaynak suyunun farklı lezzeti var tabii ki... Bu kez de sudaki tat değişikliklerinden keyif alıyor. Ve şiirlerini yazmaya devam ediyor: "Akşam,yine akşam, yine akşam, Bir sırma kemerdir suya baksam, Akşam, yine akşam, yine akşam, Göllerde bu dem bir kamış olsam!" diyor.

NOT :1.Fotoğraf- Numan Serteli'nin fotoğraf arşivinden alınmıştır.

05 Aralık 2009 Cumartesi

Tuhaf Bir "En Güzel İstanbul Fotoğrafları Yarışması"

Şimdi yukarıdaki şahane İstanbul fotoğrafına bakıp da, sakın En Güzel İstanbul Fotoğrafı Yarışmasını, bu fotoğrafın kazandığını sanma, olur mu? Ben... Bu gün... Gene Kara Kitap'tan bir bölüm okudum. Orhan Pamuk'un esrarengiz cümleleri arasında dolandım durdum. Okuduklarımı anlatmaya karar verdim. Aslında kitaptan okusan keşke, orijinal hali o kadar güzel ki! Bak şimdi...1952 yazı başı. Tam tarih vermek gerekirse, haziranın ilk cumartesi. Bu mutlu tarih, tam da altı ay süren iddialı bir resim yarışmasının sonuçlandığı güne denk gelmiş. Bir Beyoğlu haydutu, işletmesinin girişindeki geniş hole, İstanbul resimleri yaptırmak istemiş. Bu nedenle bir yarışma düzenlenmiş. Akademili ressamlar, sadece bankaların teklifini kabul ettikleri için, haydutumuz da tabelacılara, konak duvarlarını, kamyon kaportalarını şenlendiren ressamlara resim yaptırma isteğini haber etmiş. Aylar sonra iki zenaatkar ortaya çıkmış. İkisi de birbirlerinden iyi olduklarını söylüyorlarmış. Bu durumda haydutumuz, iki iddiacı ressam arasında "En Güzel İstanbul Resimleri Yarışması" açmış. İşletmesinin girişindeki iki duvarı bu hırslı zenaatkarlara vermiş. Birbirlerinden kuşku duyan ressamlar, duvarların arasına kalın bir perde germişler. Birbirlerinden gizleyerek resimlerini yapmışlar. Yüzseksen gün sonra "Klasik Türk Sanatlarını Yaşatma Kulübü" olarak resmi kayıtlara geçecek olan bu batakhanenin açılışı olmuş. Seçkin kalabalığın içinde bizim haydut, iki duvar arasındaki perdeyi çekmiş. Konuklar bir duvarda şahane bir İstanbul resmi, öteki duvarda da, o resmi, gümüş şamdanlar ışığında, olduğundan daha parlak ve çekici gösteren bir ayna görmüşler. Tabii ki ödül aynayı koyan ressama gitmiş. Ama yıllar boyunca bu batakhaneye düşen müşteriler, iki duvardan da o kadar büyüleniyorlarmış ki, saatlerce bir aşağı bir yukarı gidip gelerek eserleri inceliyorlarmış. Resim ile ayna arasında esragengiz bir durum varmış. Mesela birinci duvardaki hüzünlü ve sefil sokak köpeği, karşısındaki aynada hem kurnaz hem hüzünlü bir köpeğe dönüşüyormuş. Tekrar ilk köpek resmine baktıklarında, orada da kurnazlığın resmedildiğini farkediyorlarmış. Üstelik de köpekte insanı kuşkulandıran bir hareket olduğunu seziyorlarmış. Tekrar aynaya baktıklarında köpekte başka tuhaf kıpırtılar ve belirtiler görüyorlarmış. Bir o duvara bir bu duvara bakan seyircinin iyice aklı karışıyormuş.

Ben Kara Kitap'ın yalancısıyım, hatta bir seferinde, yaşlı ve evhamlı bir müşteri, hüzünlü köpeğin gezindiği sokaktaki kör çeşmenin, aynada şakır şakır aktığını görmüş. Telaşla tekrar resme baktığında, resmin kuru olduğunu farketmiş. Tabii resimle aynadaki esrarlı uyuşmazlıkları farkedemeyen aceleci, duyarsız, telaşlı müşteriler de varmış. Bir keresinde ne olmuş biliyor musun? Bu pavyona sık sık gelen Beyoğlu komiseri, birinci duvarda eli tabancalı kabak kafalı karanlık kişiyle, aynada gözgöze geldiğinde, onun yıllardır aradıkları Şişli Meydanı Cinayeti'nin katilinin ta kendisi olduğunu sanmış da, duvara aynayı yerleştiren ressamdan şüphelenip, kimliği konusunda soruşturma açmış. Patrona göre tabii tüm bu şakalar, ilginç rastlantılar, resmin ya da aynanın oyunu falan değilmiş de batakhanede kafaları bulan müşterilerin hüznün ve mutsuzluğun etkisiyle kafalarının içinde yeni bir dünya keşfediyor olmalarıymış. Yıllar sonra ünlü Şişli Meydanı Cinayeti'nin sırrını çözmek için bu pavyona gelen eski Beyoğlu komiseri, yeniden aynaya bakmak istemiş. Ama bir hafta önce, işsizlik ve iç sıkıntısından çıkan bir kabadayı kavgasında iri ayna, kavgacıların üzerine şangırgayarak parça parça kırılmış. Böylece, emekliliğinin eşiğindeki komiser, ne bu faili bilinmeyen cinayeti ne de aynanın arkasındaki sırrı anlayabilmiş. Ben şimdi masadan kalkıyorum. Usulca aynaya bakıyorum. Tesadüf bu ya, İstanbul'la ilgili bir tablo yok mu bizim evdeki aynanın karşısında...Aaaa! Kız Kulesi sanki şahane bir genç kız olmuş aynada da, Galata Kulesi'ne göz kıpmakta. Galata Kulesi de bir külhanbeyi kafasında şapkasıyla. Şimdi başımı aynadan çevirip bakmaya korkuyorum fotoğrafa... Ya gerçekten böyle olduysa? Neden okuduklarımın hemen etkisinde kalıyorum? O da bir şey mi? Kendi yazdıklarımdan da gerçekmişcesine, acayip şekilde etkileniyorum!.. Of, yaaa!

04 Aralık 2009 Cuma

Rüyamı Sordum Hazreti Google'a...

Dün gece rüyamda. Hayırdır inşallah. Bir ardıç kuşu gördüm akasya ağacında. Hemen sordum "Ardıç kuşu görmek ne demek oluyor ki?" diye, hazreti google'a. Dedi ki “Çok müsrif ve obur bir topluluk içine düşeceksin, çok çalışıp gayret sarfedeceksin onları doyurmak hususunda.” Hoppala! İstanbul’da, The Marmara Oteli’nin isminin üzerinde görmüştüm ardıç kuşu amblemini bir defasında. Meraklıyım ya. Öğreneceğim illa. Telefon edip sormuştum işlerimin arasında. Otel sahiplerinden birinin adıymış Ardıç. Sonra eski bir Hitit tabağında görmüş ardıç kuşunun figürünü. Otelin amblemi yapmış o figürdeki ardıç kuşunu. Ne güzel değil mi?

Bu defa, "Akasya ağacı görmek ne demek?"diye sordum, hazreti google’a. İyi haber alınacağına delaletmiş. Peki bir ardıç kuşu akasya ağacındaysa? Hey! Çözdüm ben bu rüyayı… Anladım.. Anladım şimdi. Cevat Çapan’ı anma vakti. Hem Cevat Çapan benim hemşehrim. Kocaelili.. Onun muhteşem şiiri… Ben neden kendi rüyamı kendim yorumlayamıyorum ki? Hayret vallahi!

BİR ARDIÇ KUŞU AKASYA AĞACINDA
O yaz,
bol bol roman okudum,
denize girdim kimsesiz kumsallarda;
rüzgârların, balıkların adlarını öğrendim.
Nice cümlelerin altlarını çizdim
kırmızı kalemimle.
Örneğin,“Asker dolu bir tren tarihi değiştirebilir.”
Sonra gene aynı kitaptan,
“Bir ardıçkuşu şakımaya başladı akasya ağacında.”
Geceleri,
sararan otların üzerine uzanıp
bir açıkhava sineması seyrettim
gökteki yıldızlardan
ve altını çizdiğim cümlelerle konuşturdum onları.
uzaktan bir çağlayanın sesi karışıyordu
yıldızların mırıltılarına.
Gene de duyabiliyordum Adil Nuşiran’ın huzurunda
hayat denilen bu acılar denizinde
en acımasız dalganın ne olduğu konusunu tartışan
üç bilge kişiyi.
Odama çekilip yatmadan önce,
tarihi değiştirebilecek asker dolu o treninhızla geçtiğini duydum,
sonra da
akasya ağacında şakımaya başlayan ardıçkuşunu.
Karşıda Midilli,
denizin ötesinde, sessiz.
Bu sessizlik sanki
o sevdalı kadının
bin kulaklı geceye fırlattığı çığlık
binlerce yıl önce

Cevat ÇAPAN

02 Aralık 2009 Çarşamba

Bağlamanın Sesi Gizlenenleri Ortaya Çıkarır mı Sahi?

Volkan Konak konserinden sonra, Neşet Ertaş'ın "Gönül Dağı" şarkısını daha sık dinlemeye başlayınca, Neşet Ertaş'ın babasıyla ilgili duyduğum bir hikaye aklıma geldi. Hikaye 20. yüzyılın başlarında geçiyor. Ve biliyoruz ki ""Dünyalılar hiçbir yüzyılda 20.yüzyılda çektiği kadar acı çekmedi." 20. yüzyılın ilk yarısı tamamen savaşlarla geçmişti. Gene savaş yıllarındayız. Memleketimizdeyiz. Anadolu'dayız. Savaşın bin bir türlü hallerinden biri olan, savaştan kaçan, savaş cephelerinden dağların karanlıklarına gizlenen asker kaçaklarının durumunu hayal ediyoruz. Nasıl da korkuyorlar. Kendilerini aramaya çıkan askeri birliklere yakalanmamak için oldukları yerde sessizce bekliyorlar. Neşet Ertaş’ın ailesi Kırşehir'li. Bu bölgedeki dağlarda asker kaçakları olduğu duyulmuşsa, askeri birlikler dosdoğru Neşet Ertaş'ın babasının dayısı olan Bulduk Usta'ya giderlermiş. "Haydi bakalım, al bağlamanı gel bizimle," derlermiş. Dağda görünmez bir köşeye otuttururlarmış Bulduk Usta'yı. Otutturduktan sonra da, vurup sazın tellerine türkü söylemesini isterlermiş. Bulduk Usta'nın öyle olağanüstü, öyle yürek titreten bir sesi varmış ki, sazını çalıp türkü söylemeye başladığında, dağ taş türkü olurmuş. Bu sesin güzelliğine kimse dayanamazmış. Bu sesin güzelliğine dayanamayan asker kaçakları da adeta hipnotize olmuşcasına yerlerinden çıkar, gizlenmeyi unutur, birer birer Bulduk Usta'nın bulunduğu yere doğru yürümeye başlarlarmış. Eee... Yürümeye başlayınca da tek tek yakalanırlarmış.

Bulduk Usta, Neşet Ertaş'ın babasının dayısı. Neşet Ertaş da memleketimizin en değerli bağlama ustası, türkü derleyicisi ve en güzel, en kendine has türkü söyleyen sanatçılarından biri. Ben de son günlerde, özellikle Gönül Dağı'nı dinliyorum ya Neşet Ertaş'tan döne döne... Gönül Dağı'nı döne döne dinledikçe, yüreğimi titretiyor bağlamanın sesi. Bu durumda içimdeki kuytuda gizli kalmış, yıllardır saklanmış bağlama çalma hevesi yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamadı mı şimdi? Eyvah!.. Bu yaştan sonra saz çalmaya heves edersem sözgelimi? 40 dan sonra saz çalan... Evet... Yaşı kemale eren bir kişi... Saz çalmaya heves ederse.... Ne oluyordu? Bir şey oluyordu vallahi? Ağzım varmıyor söylemeye... Heves ettim.. Heves ettim işte... Ne olacak? Gitarla iki parça çalabiliyorum. Bağlamayla da iki türkü çalabilsem... Niye?... Niye teneşir paklasın ki beni?