19 Nisan 2009 Pazar

Dostoyevski-Cinler-Orhan Pamuk



Gene kitapçıya yolum düşüpte, rafların birinde "Dostoyevski"'nin "Cinler" kitabının üzerinde, "Orhan Pamuk önsözüyle" diye bir ibare görünce, "Dostoyevski'"ye biliyorum ayıp ettim. Üzgünüm gerçekten. "Orhan Pamuk" adını görünce dayanamam, o kitabı mutlaka elime alırım ben. Yoksa şimdi durup dururken klasiklere sil baştan dönmek istemem. Üstelik okadar çok okunacak kitap varken. "Dostoyevski"’nin "Suç ve Ceza" adlı roman kahramanı "Raskalnikov" geldi aklıma. Hani Rusya da fakir bir üniversite öğrencisidir ya"Raskalnikov". Hani parasızlıktan okuyamamaktadır. Kendine göre bir senaryo kurar. Tefeci kadını öldürecek ve hem paralarını alıp okulunu bitirebilecektir, hem de dünyayı bir pislikten temizleyecektir. Kitabı okudukça suç nedir, ceza nedir, suçlu kimdir, kişi midir, toplum mudur, yoksa tefeci kadın mıdır, sürekli bir vicdan muhasebesi yaşatır yazar okuyucusuna. Üzgünüm ama şimdi hiiiç Dostoyevski almayayım dedim kendi kendime. İşim başımdan aşmış vaziyetteyken, her tarakta bezim olup, onları toparlama muhasebesi canımdan bezdirmişken, bir de vicdan muhasebesiyle hiiiç ama hiç uğraşamam. Off! Bana bu sıra huzur verecek kitaplar gerek. "Elif Şafak"'ın "Aşk"'ını okuyorum işte. Bir yandan Mevlana ile Şems'in dostluğu, diğer yandan günümüz dünyasında, internet üzerinden yaşanan bir aşk var kitapta. Her iki hikayede huzur veriyor insana. Ruh halime tam denk düştü, devam etmem gerek bu kitaba...

İyi de işte... Orhan Pamuk adını görünce, dayanamayıp kitabı aldım elime. Herzamanki gibi kokladım gene. Kitabın arka kapağında "Orhan Pamuk"un bir yazısı vardı. Okudum. Şöyle yazıyordu:

"Cinler,insanoğlunun yazabildiği en sarsıcı yedi-sekiz romandan biri,hiç şüphesiz,gelmiş geçmiş en büyük siyasal romandır. İlk okuduğumda,yirmi yaşımdayken kitabın üzerimdeki etkisini, sarsılmak, hayret etmek,inanmak ve korkmak kelimeleriyle özetleyebilirim. O zamana kadar okuduğum hiç bir roman beni böylesine derinden sarsmamış,hiçbir hikaye insan ruhu ve şahsiyeti hakkında bana bu kadar sarsıcı bir bilgi vermemişti. "

Dayanamadım işte! Dayanamadım! Satınaldım! "Dostoyevski - Cinler " Dünya edebiyatının en büyük yazarı "Dostoyevski"nin kitabını, satın aldım almasına ama sadece "Orhan Pamuk"un giriş yazısına hürmeten...Yemin ederim bu sebepten... Kızabilirler bana edebiyatçılar... Ne yapabilirim kızsınlar! Bence "İletişim Yayınları" akıllıca bir pazarlama tekniği uygulamış. Eğer "Orhan Pamuk"un kitabın başında, o şahane dört sayfalık tanıtım yazısı olmasaydı, zor alırdım "Cinler"i ben!!.. Fena bir şey mi şimdi bu? Ben şimdi mesela, ya sıkılırsam diye korkuyorsam klasik bir kitap okumaktan, bir de okuyacak okadar güncel kitap dururken klasik kitapları okumak istemiyorsam misal, sonra Orhan Pamuk kitap hakkında yazdıklarıyla tavlıyorsa beni yada benim gibi düşünenleri! Bu şimdi fena bir şey mi? Amaç kitap okutmak değil mi? Okutuyor işte,daha ne diyeyim ki!!

18 Nisan 2009 Cumartesi

28.İstanbul Film Festivali Bitiyor!..


Bu yıl ilk olarak İstanbul Film Festivali seyircisi olup, köyden indim şehire vaziyetinde, acemiydim herşeyde. Bilet alacağım ya filmlere, bakmıştım listeye, sekiz sinema gösteri mekanı olarak seçilmiş. Bunlardan Pera Müzesi Salonu tamamen ve Nişantaşı Citylife'daki filmlerin hemen hemen pek çoğunun bilet satışları bitmiş. İki seçim yapacaktım. Beyoğlu'ndaki sinemalar veya Kadıköy'deki Rexx Sineması. Öncelikle Beyoğlu'ndaki sinemaları tercih etmek istedim. Sanki Film Festivali deyince, Beyoğlu'na gitmenin daha keyifli olacağını düşünmüştüm. Haklıymışım. Son üç filmi Rexx'de seyrettim. Hiç Festival havası hissetmedim. Rexx'de bir ara patlamış mısır alayım dedim. Fiyatının 5.-YTL olduğunu duyunca yutkundum. Dondum. İnanın bir süre sanki dilim tutuldu, sadece"Yoooo! Yoooo!" dedim durdum! Alamadım tabii ki. Zaten bunca film bileti, bir de kaç gün İstanbul'da git gel, festival filmlerini seyredeceğim diye. Para mı kaldı cepte?!..Patlamış mısır bizim şehirde 1 yada 2 lirayken, İstanbul'da, küçük boy 5, büyük boy 7 lira öyle mi? Afedersiniz ama yuh yani!! Veremedim parayı, kalakaldım anladınız beni di mi?
Nefsimi ve midemin isteğini bastırmaya çalışarak, homurdana homudana sinema salonuna girdim. Beyoğlu'ndaki Atlas sinemasında 16. ve 17. sıralar diye aldığım koltuklar, sinemanın en öndeki ilk ve ikinci koltuk sırasıydı. Rexx de ise 19. sıra diye girerken, eyvah gene mi en önden seyredecem diyordum ki, değilmiş. Rexx de 19. sıra en arkalarda. Demek ki sinema salonlarında bir standat olmuyor. Farklı farklı sıralar, bunu da öğrenmiş oldu bu acemi çaylak bünyem!

Üç film arka arkaya seyrettim. Son seyrettiğim film "Takipçi"ydi. İşte patlamış mısırın fiyatını duyunca, sinema yetkililerine yapmak istediğimi,bu filmde katil benim yerime yapıyordu. Ne mi yapıyordu? Kızdığı insanların kafasına takozla çivi çakıyordu:) Hong Jin Na'nın yönetmenliğini yaptığı bir Güney Kore filmiydi bu. Filmin dehşet sahnelerinde, bazı seyirciler dayanamayıp sinemayı terk edince, eski günlerim aklıma geldi. Belki eskiden olsa, ben de dayanamaz, bu filmi seyredemezdim. Ama bu yıl Ters Ninja' yı okudukça ve önerileriyle, gene Güney Koreli başka bir yönetmen Chan Wook Park'ın başta Old Boy olmak üzere tüm filmlerini seyretmiştim. Old Boy'u ilk seyrettiğimde şaşkına dönmüştüm. O kadar çarpmış, şaşırtmış,sarsmıştı beni. Resmen koltuğa çivilemişti yemin ederim. Kendime gelebilmek için, bu filmin arkasından, üç dört Friends bölümü seyrettiğimi hatırlıyorum. Öyle böyle değildi yani. Hayrete düşüren fimlerden!Şimdi artık "Takipçi" hiç etkilemedi beni. Hatta seyretiğim diğer festival filmlerinin üzerine iyi geldi bile diyebilirim. Şöyle kan, dehşet, kovalamaca, anlayacağınız nasıl derler hani, seyrettiğim filmlerin en sonuncusunda ekşın vardı yani... Oh,ya! Kendime geldim vallahi...

"Gülerseniz herkes sizinle güler, ağlarsanız tek başınıza ağlarsınız” Gene Old Boy'dan aklımda kalan bir söz!!

17 Nisan 2009 Cuma

İntihar Bulaşıcı mıdır?

İntihar nedir? Bir korkaklık mıdır? Bir kurtuluş mu? Bir kaçış mı? Yoksa yeniden doğuşa inanış mı? Bir eylem mi? Bir direniş mi? Bir çaresizlik durumu olabilir mi? Aklın baştan gitmesi veya bir cinnet vaziyeti mi? Yoksa bir kararlılık göstergesi mi? Bir özgürlük arayışı mı?

Velev ki bunların hepsi doğru, aslolan "Herşeye rağmen yaşama cesaretini göstermek" değil midir? İntihar tek kişilk bir edim olduğundan bilemiyoruz ki, intihar edenler neler düşündüler intihar ederlerken. İnsanın kendi canına kıyması hiç de kolay olamamalı,öyle değil mi?Ama şimdi asıl konumuz "İntihar bulaşıcıdır" derler. Gerçekten, intihar bulaşıcı mıdır? Goethe'nin "Genç Werther'in Acıları" adlı romanını okuyan, özellikle soylu sınıftan birçok gencin intihar ettiği söylenir. Yada edebiyat dünyasından başka örnekler verilebilir.

1932 de Boston’da doğar Sylvia Plath. 10 yaşındayken babasının ölümü üzerine,psikolojisi bozulur ve on yılda bir intihara teşebbüs eder. On yaşından itibaren şiir yazmaya başlar. Lady Lazarus adlı şiirinde şöyle der:

Yine yaptım, yine yaptım işte On yılda bir kere, Beceririm bunu ben...

Kazandığı bir bursla Cambridge Üniversitesi'nde öğrenim görmeye başladığında tanınmış bir şairdir artık.Daha sonra gene bir şair olan Ted Huges'la tanışır ve evlenir. Üç çocukları olur.
Çocuklu ev kadını durumu kendisinde bir sıkışmışlık psikolojisi doğurur. Kocasının başka bir kadınla ilişkisi olduğunu öğrenince, çocukları ile birlikte Londra’ya yerleşir. Kendini tamamen şiire verir. 1963 Şubat’ında, 31 yaşındayken intihar eder.

1958 İstanbul’da doğar Nilgün Marmara. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'ü bitirir.Lisans tezinin konusu “Sanatçı-İntihar ilişkisi”dir.Tezinin Başlık konularından biri şudur:”Plath Şiirlerini ve Ölümünü Nasıl Yaratır?”
Sylvia Plath’ın hayata bakışı, Nilgün Marmara’yı derinden etkiler. Nilgün Marmara’da şairdir. “Daktiloya Çekilmiş Şiirler” ismiyle 1988 yılında şiir kitabı yayımlanır. Şair Plath’ın hayatının ve şiirlerinin araştırmacısı, şair Nigün Marmara 29 yaşında evinin balkonundan kendini atarak intihar eder.Nilgün Marmara’nın bir şiirinden mısralar şöyledir:

Zaman az kaldı, zorlanmış bedenim
Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi
Aşk, bağlılık ve hiçbir tutkuyu düşünmeden
Kalıvermeliyim öylece kaskatı...

Sylvia Plath, “Ölmek bir sanattır” demiştir. Anlaşılan odur ki Nilgün Marmara, Plath’dan oldukça fazla etkilenmiştir.

23 Mart 2009 tarihli bir gazete haberi : "İntihar ederek yaşamına son veren ünlü Amerikalı yazar ve şair Sylvia Plath'ın, Ted Hughes'dan olma oğlu Nicholas Hughes'un intihar ettiği bildirildi. Merikan Polisi , ABD'nin Alaska eyaletinde yaşayan 47 yaşındaki bekar ve çocuksuz Nicholas Hughes'un, 16 Martta evinde kendisini asarak yaşamına son verdiğini açıkladı. "
Bu nasıl bir şeydir şimdi? İntihar bulaşıcı mıdır sahiden yoksa?

İntihar bulaşıysa , ben de intihar eden edebiyatçıları yazmaya niyetlendim ya; "AMAN!" demeliyim galiba... Okuyucuya da sirayet edebilir, dikkat edin, aman ha!! Günahtır intihar günah, cehenneme odun olursunuz valla!

16 Nisan 2009 Perşembe

İstanbul Film Festivali - Tulpan -

Film Festivallerinin en hoş tarafı yıl içinde seyredilen Hollywood filmlerine doygun bünyelere, farklı ülkelerin filmlerini seyretme fırsatı vermesi olmalı. Mesela, ben daha önce hayatımda hiç Kazak filmi seyretmemiştim. Festival filmi olmasa, bu filme gider miydim? Sanırım hiç düşünemezdim. Zaten bizim şehrin sinemalarına gelmezdi ki bu film. Adını bile duymayabilirdim. Şimdi bu yıl, bilet almakta geç kalınca, çalıştığım için en az yoğun olduğum günlere denk gelen filmlerin biletlerini satın almak durumunda kalınca, biraz kısmetime ne denk geldiyse onu seyrettim. Hoş hiç birinden pişman değilim. Her biri diğerinden keyifliydi. Kısmetliyim yani ne diyeyim! Bu acemi çaylak kısmeti olmalı, öyle değil mi?
Şimdi anlatacağım filmin adı Tulpan. Pek çok ödül sahibi ünlü Kazak belgeselci Sergey Dvortsevoy’un ilk kurmaca filmiymiş. Vallahi kendisini tanımam, ilk kez filmini
seyrettim. Ben Festival kitapçığının yalancısıyım. Film için ayrıca “derinlikli karakterleri ve inanılmaz hayvanlarıyla harikulade bir komedi” diye yorum vardı bu kitapta. Bu filmin
seyircisi olarak, aynen onaylıyorum. Unuttuğum hatta düşünmek istemediğim bir dünyayı önüme seren bir film oldu. Nasıl mı? Bakın anlatacağım şöyle…

Bazen derim ki, Padişahlarda bile yok bizim saltanatımız. Mesela elektrik yoktu ki eski
padişahlar zamanında. Düşünün şimdi koskoca Fatih Sultan Mehmet, misal. Bir çağ açıp bir
çağı kapatan büyük padişah! Ömrü savaşlarda geçmiş. 15.yüzyıl. Elektriğin günlük yaşantıda kullanılması ise 19.yüzyılda başlıyor. Ne acı!! Görkemli padişahların televizyonu var mıydı izleyecek? Yok! Ya telefon, cep telefonu, internet? Yok! Sinema peki gidecek? Yok! İstanbul’u fetheden yüce Sultan, İstanbul’da yaşamış da bir gün olsun İstanbul Film Festival’ine gitmis mi? Yoookk! Savaş için bir yerden bir yere gidecek… Arkada ordusu yürüyerek yada atla… Nerede otobüs, otomobil, uçak,jet? Yok! Evde su akar mı? Yok! Eee! Tamam vardır kendi çapında eğlenceleri, haremi, ne bileyim av partileri belki, hokkabazlar, sihirbazlar, canbazlar, meddah kukla gösterileri, köçekleri yada musikileri vardır tabii ki…Ama elektriksiz, internetsiz bir hayatta sultan olacağıma, şu hayatta Vildan olayım daha iyi vallahi! Öyle alışmışım telefonuma, bilgisayarıma, internetime yani… Başka türlü bir hayat düşünmem mümkün değil ki.. Oysa ben on yaşındayken belki televizyon eve girdi. Kaç yıl olmuştur internet hayatımıza gireli? Çok yeni.. Allah alıştığından mahrum etmesin insanı ne diyeyim, insan çabuk alışıyor teknolojiye ne yapayım yani…

Şimdi…Tulpan Kazakistan’ın uçsuz bucaksız steplerinde, birbirlerine arabayla yada deveyle gidecek mesafelerde, siz deyin üç ben diyeyim dört tane yörük çadırlarında yaşayan, hayvancılık yapan, (şimdi geliyorum sadede) elektrik, su, internet, televizyon, telefon vesaire olmayan, tek göz çadırda hep birlikte yaşayan Kazak’ların hayatını gözlerimizin önüne seriyor. Tulpan o bölgedeki evlenecek çağa gelmiş tek kız. Film boyunca asla yüzünü görmüyoruz. Ama harbi Kazak bir abla yani… Denizci olarak askerliğini yapmış Asa, bu bölgedeki çadırlardan birinde, kızkardeşi, kocası ve üç yeğeni ile birlikte yaşamaktadır. Hiç yüzünü görmediği Tulpan’la evlenmeyi arzulamaktadır. Zaten o bölgede başka evlenebileceği kız yoktur . Kazakistan’da denizci olarak askerlik yapmak mühim bir şey olmalı, zira Asa, kız istemeye giderken hemen üzerine, asker giysisini giyer. Dünyanın her yerinde denizci eri giysisi aynı demek ki… Aynı bizim denizci askerlerinkinden…

Tulpan perde arkasından görür Asa’yı ve beğenmez. Kazak ailelere bayıldım arkadaşlar. Teknoloji uğramamış bu bölgeye ama insanlar çok ama çok medeni. Kızın babası Asa’nın suratına tüm samimiyetiyle ve dürüstçe:” Tulpan kulakların çok büyük diye beğenmedi seni, evlenmek istemiyor. “diye söyler. Kazak annesi de kızı destekler. Anlayacağınız Kazakistan’ın steplerinde, öyle bir kızın fikrine hürmet var ki, kızın evleneceği başka aday bile yokken, belki ömür boyu bekar kalacağını bile bile, kızı illa evleneceksin diye bırakın zorlamayı, ısrar bile etmiyorlar. Beğenmedi mi çocuğu? Tamam! Konu kapanmıştır yani! Bu şimdi şahane bir şey değil mi?
Fimin devamı mı? Boşverin! Vallahi çok güzel bir filmdi. Bayıldım işte daha ne diyeyim?!...

14 Nisan 2009 Salı

Yolunuz İskoçya'ya düşerse...


Olaki eğer bir gün yolunuz İskoçya'ya düşerse, olur a! Siz siz olun , Dundee'ye gidin mutlaka! Niye mi? Eğer taaaa İskoçya'ya gidip, Zeki'nin dönerinden yemezseniz, dünya gözüyle Zeki'nin rengarenk dünyasına girmezseniz, çok yazık edersiniz de ondan!!

Zeki Ağacan Göcük'lü, bizim kasabamızın çocuğu. Yıllar önce İskoçya'ya yerleşti. Bir İskoç hanımla evlendi. Gürcü, İskoç karışımı çocukları var şimdi. Önce seyyar aracıyla döner işine başladı. Sonra işini büyüttü ve Ağacan Restorant'ı açtı. Zeki, sadece İskoçya'da değil, dünyada şöhretli biri. İnanmıyorsanız, girin google'a,yazın Zeki Ağacan yada Ağacan Restaurant diye... Bakın Zeki'nin dönerini yiyenler neler yazmışlar neler... Hem de dünyanın her yerinden!!


Hani olur a, bir gün yolunuz düşerse dedim ya yazımın başında... İşte böyle bir durum bizim başımıza geldi. Yolumuz Londra'ya düşmüştü. Bazen düşer yollar işte oraya buraya... Londra'ya kadar gelmişken, Zeki'yi görsek dedik. Hep kendisinden memlekete geldiğinde dinlerdik. Bir ziyaret edelim diye, telefonla geleceğimizi bildirdik. Şaşırdı tabi.. Türkiye nire, Dandee nire öyle değil mi? Şaşırtmayı severiz işte biz böyle. Atladık Londra'dan bir pır pır uçağa, uçak değil, sanki şehir içi minübüs mübarek, vardık yüreğimiz ağzımızda İskoçya'yaaa... Zeki havaalanında sevgiyle bizi karşıladı ve atladık arabasına, ver elini Dandee sonra!



Nasıl gri, ruhsuz, renksiz,insansız, hareketsiz bir bölgeye geldik. Köşeyi döndük ki, o ne? Karşıda gri binaların en başında, en köşesinde, en alt katında bir renk cümbüşü oluşmuş ve sanki dansetmekte renkler ,herbiri bir diğeriyle! Turkuaz zemin üzerine,kırmızlar, maviler, yeşiller, sarılar, o güzelim memleketimin renkleri ve bayrağı bir arada ya Allahım renkler bu grilikte daha da ortaya çıkmışlar ve şahane görünüyorlar. Ya girince lokantaya, bayıldım bayıldım, herbir objesine... Zeki sadece döneriyle şöhretli değil ki. Ayrıca harikulade resimler yapıyor. Tamamen kendine has hem de. Duvarlar gene rengarenk, tablolar, tesbihler,boncuklar, memleketten aklınıza gelecek tüm güzellikler burada. Nasıl otantik bir ortam oluşturmuş. İnsan burada açlığını unutur, sanatla karnını doyurur vallaha...


Zeki her sabah erkenden dükkanına geliyor ve özel etlerden dönerini kendisi hazırlıyor.  Mutlaka kendisi ama. Kimseye emanet edemiyor döner hazırlama işini. Sonrasında aşçısı, garsonu pişiriyor ve servisini yapıyor. Zeki de bu arada hem dinleniyor ,hem de misafirleriyle sohbet ediyor. Lokantada beş masa var sadece. Rezervasyon yapmadan müşteri kabul etmiyor. Kendisi sabah erkenden lokantaya gidip dönerini hazırlıyor ama yemek servisi öğleden sonra iki gibi başlıyor ve akşam on gibi de bitiyor. Öyle gece yarılarına kadar çalışmak yok! Ve tadını alan vazgeçemiyor, kulaktan kulağa yayılıyor, Ağacan Restaurant'ta yemek için, günlerce önceden rezervasyon yapmak gerekiyor.



Bize özel bir masa donattı arkadaşımız. Alahım dönerin lezzeti inanılacak ve unutulacak gibi değil. Nasıl leziz, nasıl tadı fevkaladenin fevkinde! Diyeceksiniz ki şimdi, tamam yolumuz düştü gittik diyelim Ağacan Restaurant'a, rezervasyonumuz yok ne yapacağız? Çok kolay arkadaşlar.. Diyeceksiniz ki Zeki'ye "Bizi Vildan gönderdi." Okadar. Benden söylemesi, para bile ödemeyin hatta. Deyin ki "Hesaplar Vildan'da!" Benden olsun!! Diyorum demesine de, düşünüyorum kendi kendime, İskoçya nire, İzmit nire? Kaç kişinin yolu düşer ki! Öyle değil mi? Aman ha, bir otobüs gidip de, sakın batırmayın beni:))


Film Festivali ve Kadına Bakışa Giriş

28. İstanbul Film Festivali hakkındaki düşündüklerimi ve seyrettiğim filmleri genel olarak yazmaya karar verdim.İlk kez Festival Filmleri takipçisi oldum ya, acemi ve hevesli bir festival takipçisi olarak neler yaşadım, hangi filmleri seyrettim, neler düşünüyorum,seneye nasıl hareket etmeye niyetliyim,güzel bir yazı hazırlayacağım.

Bu yıl, tamamen bilgimin dışında İl Kadın Girişimciler Kurulu
Üyeliğine seçilmiştim. Koordinatörümüz ve ilde bizi seçen Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'ydi.Ben ayırımcılık yapılmasın,kadın ve erkek diye ayırmadan sadece insan haklarının mücadelesini vermeliyiz diye düşünüyorken,şimdi kadınların durumlarını daha fazla önemsemeye başlamış bulunmaktayım.Çünkü önce kadınların durumlarını el birliği ile
iyileştirmemiz gerekiyor. Durum vahim zira... Memleketimizde 100 kadından sadece 7'si girişimci yani kendi işini yapıyor ve tarım dahil 100 kadından 24'ü çalışıyor. Türkiye’de her 3 kadından 1’inin şiddet mağduru ve her 5 kadından 1’inin okuma yazma bilmediğini öğrenmek, sizi de hem hayrete hem de dehşete düşürmüyor mu? Kadınların ekonomik bağımsızlıklarını elde etmeleri ve daha eğitimli ve donanımlı olmalarına dönük diğer üye arkadaşlarımla birlikte güzel projeler ürettik ve gerçekleştirmeye çabalıyoruz. Projelerimize özellikle şehrimizin erkeklerinin destek vermesi çok sevindirici. Bunları bir ara ayrıca yazacağım.Şahane işler yapıyoruz.

Şimdi, Film Festivali ile kadınların durumu arasında ne ilişki var diyeceksiniz değil mi? Şöyle...Filmleri seyrederken, kadınların rollerine daha fazla dikkat etmeye başladığımı farkettim. Bu festivalde, farklı memleketlerinin filmlerini seyredince, değişik ülkelerdeki kadın durumlarını da gözlemlemiş oldum. Arjantin,İtalyan, Fransız,Kazak, Güney Kore,Yunan filmleriydi seyrettiklerim. Sinema, ilgili ülkenin kadına bakışının göstergesiymiş meğerse. Bu festivalde daha iyi anladım.

İşin komik tarafı nedir biliyor musunuz? Bir ara sinemadan ciktiğimda, Reks'in yanındaki bir mağaza vitrininde, bir tişört dikkatimi çekti. Erkeğin ve kadının evrimini anlatan ibretlik bir baskı... Adam maymundan insana dönüşüyor. Kadın ise hep dört ayak üstünde... Aslında başka zaman olsaydı belki farketmezdim bile,dediğim gibi son zamanlarda hep kadınların gözüyle bakınca dünyaya, sadece bakmıyorsunuz galiba, görüyorsunuz da ayrıca... Fotoğrafını çektim
tişörtün efendim, buyrun işte yukarıda!!...

11 Nisan 2009 Cumartesi

İstanbul Film Festivali ve Üstatlar Kahvesi


İstanbul Film Festivalinin ayların en zalimi kabul edilen Nisan ayının,benim doğum günümü içine alan haftasında başlamasını, kendime bir armağan atfedip bilet kuyruğuna girdiğimde,elimde gitmeyi arzuladığım filimlerin bir listesi vardı. Doğrusunu söylemek gerekirse, film listesi hiç umrumda değildi. Amacım birazcık da olsa 28. İstanbu Film Festivalinin atmosferinin içinde yer almak,festival havasını solumak ve yeni yaşımın yeni sürecine beyaz perde büyüsüyle başlamaktı. İki hafta sürecek olan festivalin, her iki haftasının aynı iki günü işim açısından daha sorunsuz görünüyordu. Bu günlere hangi filmler denk gelirse seyretmeye razıydım. Seçtiğim bazı filmlerin bilet satışının bitmiş olduğunu öğrenince, bu filmlere gidemiyeceğim diye hiç mi hiç hayıflanmadım.Bana uygun olan günlere denk gelen filmlerin biletlerini gönül rahatlığı ile aldım.

Kocaeli’nin bir köyünde yaşıyordum. İlk defa festival filmleri takipçisi olacaktım. Çevremde benden başka hevesli kimse yoktu. İki gün üst üste sabah erkenden çıkıp İstanbul’a, hem de Beyoğlu’na gitmem gerekecekti. Biletleri alırken, özellikle Beyoğlu’ndaki sinemaları tercih etmiştim. Çünkü Film Festival’nin kalbi sanki Beyoğlu’nda atıyordu. Öyle hissediyordum.



İstanbul Film Festivali'nde seyrettiğim filmler arasından ilk anlatmak istediğim
“Üstatlar Kahvesi”. Bilet almanın öncesinde, bu film hakkında bir şeyler okumuştum. Yazı “Tango bir dans değildir. Buenos Aires’teki Rio de la Plata boyunca tango bir yaşam biçimidir.” Diye başlıyordu. Müzik ve tango içeren bir film olduğuna göre, yazının geri kalanını okumaya gerek duymamıştım. Tango ve sinema deyince hemen hayalimde “Al Pacino” ve “Kadın Kokusu” filmindeki o harikulade dans sahnesi canlanmıştı. Gözleri görmeyen bir adamın, genç bir kadınla yaptığı büyüleyici bir Tango gösterisidir hem de... Tekrar tekrar seyretmeye doyamadığım enfes bir filmdir "Kadın Kokusu". “Üstatlar Kahvesi” de aynı keyfi izleyicisine geçirecek, müzik ve sinema beni gene baştan çıkaracaktı. Emindim. Yanılmamışım.

Arjantin-ABD-Brezilya ortak yapımı olan “Üstatlar Kahvesi”, şimdi yaşları yetmişin üzerine gelmiş, zamanında çok meşhur olmuş ve iyi para kazanmış müzisyenlerin; dostluklarını, müziğe ve tangoya tutkularını, bir vakitler Buenos Aires’deki kulüplerinde verdikleri konserlerle, tango altın çağını yaşarken bir döneme nasıl damga vurduklarını, sanatçıların yaş alsalar da, kalplerinden müzik ve tango çoşkusunun asla silinmeyeceğini, şahane müzikler eşliğinde beyaz perdenin ilizyonunda izleyicilere başarıyla geçirebilen bir film bence. Sinemanın en ön sıralarındaydım.Şöyle bir arkama dönüp baktım ki her yer tıklım tıklım doluydu. Gençler,yaşlılar,öğrenciler,sanatçılar yediden yetmişe herkes sanki sinemadaydı. Sinema seyretmek ve festival filmlerinin takipçisi olmak bir ayrıcalık verir mi insana? Bu nasıl bir merak durumudur ki,film seyretmek için köyden inip şehre gidiyorum sinemaya?Ah, zalim Nisan! Bütün kabahat sende!!

T.S. Eliot Çorak Ülke adlı şiirinde ne der? “Nisan, en zalim aydır.” Çünkü “ölü topraktan leylaklar çıkaran,anılarla arzuları aynı kapta yoğuran ve yağmurlarıyla uyuşuk kökleri uyaran” Nisan’dır.Aslında İstanbul Film Festivali'nin Nisan ayında yapılmasının etkisiyle,“Üstatlar Kahvesi” tango, müzik ve sinemaseven bünyemi büyülemiş olabilir mi? Bilmiyorum ama bayıldım ben bu filme!Sinemaya! İstanbul'a!! Sinemadan çıkarken yürümüyor, parmaklarımın ucunda dans ediyordum adeta!!


Tango Por Una Cabeza - Charles Gardel

10 Nisan 2009 Cuma

Kendini Kötü Hissetme Hali


Şimdi iki gündür karamsar yazılar yazıyorum ya, arayan arayana...Tuhaf bir durummuş bu yazarlık sahiden.İnsanlar yazılardan nasıl da etkileniyorlar? Neyim varmış, hasta mıymışım? Hayatımda ters giden bir şey mi varmış, falan... Bugün bir müşterim "İşleriniz nasıl, sorun var mı?" diye sorduğunda,şaşırarak baktım suratına. "Allahım!" dedim, "Eyvah!" "Bloğumu mu okuyor yoksa?" Yoo! Neyse,öylesine soruyor belli...Kriz var ya, bu soruyu şimdi herkes birbirine soruyor, sormak zorunda hissediyor kendini. Peki...Belki kurgu yapıyorum.. Belki yazımın konusunu pekiştirmek için, böyle depresyondaymışım gibi bir manzara çiziyorum.Olamaz mı? Sonra bu ekonomik krizde, kendim iyi olsamda -ki olmam mümkün değil-, teğet geçmiyor kimseyi, bir şekilde herkeste kriz kendini hissettiriyor. Tamam depresyonda değilim ancak kendimi kötü hissetme halinde olabilirim yani öyle değil mi?

Bu yaşıma geldim ve şunu öğrendim ben, her duygunun hakkını vereceksin. İyi hissediyorsan kendini, uç uçabildiğin kadar, kanatlan,sevin, hayatın tadını çıkar, keyiflen, mutlu ol, mutlu et! Eğer kötü hissediyorsan kendini, zorlama illa mutlu olacam diye. Kötüysen kötü olacaksın. Dibine kadar kötü hisset, hakkını ver yani.
Az hareket et, kıpırdama hatta."Neyin var?" diye soran meraklılara,iyi görünmeye çabalama, cevap bile verme hatta.Hele mutlu görünen arkadaşlarının yanına hiç uğrama. Bir de akıl veren çok bilmişler olacaktır, avutmak isterler hani akılları sıra...Derler ki:"İyi, sen kendini topla biraz... Olur zaman zaman böyle... Yarına bişeyciğin kalmaz!" Hah ha! Çok iyi geldi şimdi bu konuşma.Hayret bir şey! Böyle konuşanlara uygulayacağın iki ninja hareketi bile öğretebilirim valla.



İnsanın kendini iyi hissetmeye hakkı varsa, kendini kötü hissetmeye de hakkı olmalı öyle değil mi? Hatta saçmalamalı bazen. Evet saçma sapan hareketler yapabilmeli yada saçmasapan yazılar yazabilmeli. Ne var yani, her zaman normal mi olmak zorunda insan? Kimi zaman fiyakalı hatalar yapmalı yaşamında. Sonra "Ne yaptım ben?" diye kahkahalarla gülmeli dönüp geriye baktığında. Canı istediğinde kilitlemeli kendini kimi zaman kendi içine. "Tıp" oynamalı kendinle. Soru sorunca birileri, hastanelerdeki hemşire fotoğrafındaki gibi, sağ elinin işaret parmağını koymalı dudağının üstüne, "sus" diye.

Zorlamayacaksın! Kendini illaki iyi göstermeye çabalamayacaksın... Kötü hissediyorsan kendini,dibine kadar kötü olacaksın.Takatin yoksa gülümsemeye, sakın gülme zorla kimseye. Boş ver, desinler "Kafayı mı yedi bu ne?" , hatta böyle düşüneceklerine emin olduğun kimselere, istemeye istemeye selam bile verme. Bırak kendini, kötü hissetme halinin kollarına... Halsiz, mutsuz,isteksiz, keyifsiz, hareketsiz, bedbaht olmalısın hatta...Hakkını vereceksin kötü hissetmenin... Ağlayacaksın hatta! Ağla, ağla! Ağlamak iyi gelir insana!

İçinden Tren Geçen Şehir -di-!

Dün sabah oldukça keyifsiz uyandım. Sanki hastaydım.Ateşim çıkmıştı, titriyordu her yanım. Lakin işim vardı önemli, canlanmalıydım. Usulca kalktım yataktan. Ağır ağır hazırlandım. Yaramazlık yapmış bir çocuk mahçubiyetinde sessizce evden çıktım. İşimi nasıl hallettiğimi bir Allah biliyor bir ben! Neyse ki bitti! Ofise dönmek için İzmit'te arabamla yol alırken, tesadüfen denk geldim eski tren garına. Okadar zaman olmuş ki, gelmeyeli şehrin bu tarafına. Unutmuşum sanki, hem treni, hem de tren sesini! Oysa tren yolu çocuğuydum ben. Evimiz hemen tren yolu kenarındaki apartman dairelerinden biriydi. Gece gündüz geçen trenin gümbürtüsünden evimiz sallanırdı sürekli. Eğer ilk kez bize gelen bir misafir varsa, ilk tren geçişinde ev sallanınca, ürker ne yapacağını bilemezdi. Gülerdim için için misafirin bu durumuna, çocuktum ya!.. Annem korkacak bir şey olmadığını, tren geçince sallantının biteceğini tatlı tatlı anlatırdı onlara...

Tren istasyonu değil de, tren garı demek daha uygun geliyor bana. Gar kelimesi içinde gizli bir hüzün barındırmaz mı?. Tren yada tren garı niye kavuşmayı değil de, ayrılmayı çağrıştırır acaba? Filmlerde hep öyle değil midir, tren garında ağlanır ve vedalaşılır. Trenler insanları savaşa yada esir kamplarına taşır. Trenler hani o kara trenler, büyülü dumanlarını üfleyerek, oflaya poflaya giderler. Ya o çığlık misali sirenleri! Onlar da mı bilirler,neler çekiyor insanlar kompartmanlarda birer birer. El sallayınca ben evden tren penceresindeki kadına, göz göze gelmiştik bir keresinde, nasıl hüzünlü bakmıştı bana. Dondu elim, kalakaldım öylece. Kadın sanki bakmamış yüreğimi delmişti gizlice. Buzdan bir heykel kesilmiştim, giden trenin arkasından. Bu meçhul kadın,gecenin tekinsizliğinden, hayatın hangi belirsizliğine gidiyordu acaba? Nefesimi tutup bakmıştım peşisıra, yarı korku ve yarı tedirginlikle hiç unutmam. Bu nedenle hem varlığından rahatsız olur ürkerim trenlerin, hem de bu düşünceleri kovmak isterim zihnimden, trenler kavuşturur insanları derim. İzmit, içinden tren geçen şehirdi. Şimdi tren geçiyor doğduğum şehrin kıyı şeridinden! Tren...Trenler... Tren garı..Trenler... Elledim alnıma...Boncuk boncuktu terler... Ateşim nüksediyor tekrar galiba...Eve dönmeliyim ben... Allahım bütün bu düşündüklerim bir hayal miydi yoksa?!..

8 Nisan 2009 Çarşamba

Şiir



Bir tek senin mi hayallerin vardı sanıyorsun küçük kız?
Benim de bir sürü hayalim vardı,
Üstelik ne kadar çoğu gerçek olmadı.
Elindekilerle yetinmesini öğrenmelisin küçük kız.
Hayatın borsada inip çıkan menkul bir kıymet değil ki,
Bir tek sana bağlı belirlemek onun değerini.
Herkesi ama en çok kendini sevmelisin küçük kız
Mutluluğu kovalarsan hep, enerjini boşa harcarsın
Mutsuzluktan kaç sen, bırak mutluluk yerinde kalsın.
Sana her söyleneni yapma sakın küçük kız
Kimi zaman kendi doğrunu kendin belirlemelisin
Çünkü bu hayat senin ve onu yaşacak olan yine sensin

Ters Ninja'dan...

6 Nisan 2009 Pazartesi

Film Festivali Bana Armağan!

Bugün benim doğum günüm! İstanbul Film Festivalinin benim doğduğum hafta başlamasının bir tesadüf olduğunu mu düşünüyorsunuz? Yanılıyorsunuz! İstanbul Film Festival'i bana bir armağan! Öyle düşündüm! Öyle düşünmek istedim! Bugün evin kapısını kilitler gibi, kilitledim kendimi kendime. Telefonlara cevap vermedim. Dedim ki içimden "Ben bugünlüğüne ben değilim. Kendimde tatildeyim!" Sabah erkenden Beyoğlu'na gittim. Benim için düzenlenen Film Şöleni'nde, iki filmi ardı ardına seyrettim. Sonra kendimi ağırladım. Şahane bir yemek ısmarladım. Hele sinemadan çıktığımda yağmur yağıyordu ya! "Yok artık!" dedim. Bayılırım yağmura. Hele bir de yağmurda yürüyebiliyorum ya, Allahım çok teşekkür ederim!!!

5 Nisan 2009 Pazar

Nick Hornby, Kitapları ve Filmleri



Gene son kitapçı ziyaretlerimden birinde, baktım ki Nick Hornby'ın "Düşerken" diye yeni bir kitabı çıkmış. Nick Hornby kitaplarını çok severim. Öncelikle eğlencelidir ve kolay okunur. Ayrıca yazdıkları kitaplar genellikle filme çevrilir. Okuduğum kitapları beyaz perdede seyretmek bana acayip keyif verir. Sabahtan beri ara ara okuduğum ve yarıladığım bu kitap için diyorum ki; öyküsü kesinlikle bir yönetmen tarafından sinemaya uyarlanacaktır. Hoş bir konu! Bir yılbaşı gecesi intihar etmek niyetinde olan dört kişinin, tesadüfen İngiltere'nin en yüksek binalarından biri olan Toppers Binası'nın çatısında dek gelmeleri. Hepsinin niyeti kendilerini çatıdan aşağıya atmak ve yaşamlarına son vermektir. Her birinin ayrı ayrı intihar nedenleri vardır. Konuşmaya ve tanışmaya başlarlar. Hikaye akıcılıkla devam eder gider...



Nick Hornby modern İngiliz Edebiyatı’nın en iyi yazarlarından biri. Kitapları dışında, müzikle ve futbolla da ilgili olması yazarı daha hayattan, daha sempatik kılıyor. İlk okuduğum kitabı “Ölümüne Sadakat”ti. Kitap bir plak dükkanı sahibi otuz yaşını süren kahramanın, kız arkadaşının kendisini terk etmesiyle geçmişteki ilişkilerini sorgulaması ve hatalarını bulmaya çalışması ile ilgiliydi. Kendisini terk eden sevgilerinin bir listesini yapar ve tek tek her birini aramaya başlar. Bu kitabın filmi de çevrildi. Kitapta olaylar Londra’da geçerken, filmde Chicago’da geçiyordu. Ama çok mühim bir değişiklik değildir ki bu. Aynı olaylar İstanbul yada İzmir’de de geçebilir. İnsana ait duygular sözkonusu olunca, coğrafyalar değişse de, hissi durumlar değişmeyebiliyor. Ayrıca filmin müzikle içli dışlı olması filmin keyfini arttırıyor.



Nick Hornby'ın bir de “Futbol Ateşi” adında bir kitabını okumuştum. Aslında erkeklerin futboldan ne anladıklarını çözmek için kadınların okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Küçükken babasıyla birlikte Arsenal maçlarına gitmeye başlayan kahramanımızın yaşamında futbol ve Arsenal maçları büyük bir yer tutmaya başlar.Yaşamının önceliği bu maçlardır. Yıllık planlarını bile Arsenal maçları üzerine kurar. Bu öyle tutkulu bir fanatiklik durumudur ki hiçbir kadınla ilişkisini devam ettirmesi mümkün olmaz. Sonunda bir öğretmenle tanışana kadar. Bu kitabın da sinemaya uyarlanan filmi şahanedir gerçekten. Benim tekrar tekrar seyrine doyamadığım filmlerden!


Son olarak “ About A Boy“ adlı filminden bahsetmeden geçemeyeceğim. Kitabını okumadım ama filmine bayılırım. Bu kez kahramanımız Londra’da yaşayan, zengin, mirasyedi, sorumsuz bir adamdır. Günlük ilişkiler peşinde koşmuş ve hayatında hiç çalışmamıştır.Çocuk sahibi, boşanmış bir baba durumundaymış gibi, kadınlarla tanışmak için boşanmış anne babaların katıldığı toplantılara gitmeye başlar. Burada boşanmış bir ailenin çocuğu ile tanışır. Çocukla kahramanımız arasında bir arkadaşlık başlar. Bu arkadaşlık yeni dünyalar ve duygular keşfetmesine neden olacaktır.Sıcacık bir romantik komedidir bu film. Bu tarz sevenler için kaçırılmaması gereken filmlerden!

Bu yazıma başlarken amacım, okuduğum kitapta intihar durumu sözkonusuydu ya, intihar ederek yaşamlarını sona erdiren ünlülerden bahsetmekti aslında... Virginia Woolf, Sylvia Plath, Kurt Cobain, Ernest Hemingway mesela... Ama kitaplar ve filmler derken, gene konu konuyu açtı. Yazamadım bu şöhretli intihar vakalarını... Bir dahaki sefere insallah:)

3 Nisan 2009 Cuma

Biraz Ordan, Biraz Burdan

Öyle şeyler yazıyorum ki bloğumda, "tuhaf" bakmıyorsunuz değil mi bana? Sürekli yeni hayaller kuruyorum, okuduğum ve beğendiğim enteresan önerilerde bulunuyorum. Kimi zaman bir ömür içinde bir hayat niye, farklı hayatlar yaşasaydık nasıl olurdu diye sorguluyorum, kimi zaman da birbirlerinin zaaflarına sahip olmayanlardan bir yardımlaşma ağı oluşturmak fikrini sahipleniyorum. Misal, biliyorum ki ikna kabiliyetin benimkinden iyi, bir müşteriye teklifimi kabul ettireceğim ama o gün berbat bir ruh halindeyim, kendime güvensizlik zaafım var; sen giriyorsun devreye ve sen hallediyorsun işi. Böylece o gün kendimi hırpalamaktan kurtuluyorum. Ben de para konusunda iyiyim misal, rahat konuşabiliyorum para konularını, senin para deyince yüzün kızarıyor, para istemeye utanma zaafın var, ben hallediyorum patrondan zam isteme işini. Arada iyi olmaz mıydı böyle bir "abra kadabra" durumu? Keşke olsa... Biliyoruz ki mümkün değil hayal... Olabilse keşke denilen farklı durumlar! Böyle hayal etmeyi bile çok gereksiz görenler var. Ne olacak yani,ne var? Sevgili Dostlar, insan hayal ettiği müddetçe yaşar:)

Kitaplar ve yazarlar çok önemli. Bazen sevdiği yazarın, fanatik okuyucusu olabiliyor insan. Aynı bir futbol takımının gözü kara taraftarı olmak gibi mesela. Biri maçlarını kaçırmıyor takımının, diğeri yazılarını veya kitaplarını okumadan yapamıyor sevdiği yazarının. Biri kar,kış, rüzgar, çamur demeden tüm karşılaşmalarına gidiyor takımının, diğeri pahalı, ucuz, kısa, uzun demeden tüm dergi yada kitaplarda izini sürüyor sevgili yazarının.Her ikisinde de bir vazgeçememe, özleme, yolunu gözleme, söz söyletmeme, sahiplenme, hülasa aşırı tutku durumu var. Siz bir yazarın takım tutan fanatik taraftarı gibi okuyucusu oldunuz mu hiç?Uzun zamandan sonra yazmışsa hele, özel bir törenle ve büyük bir özenle yazdıklarını okur musunuz? Takımını çılgınca tutan taraftarlar gibi, sevdiğiniz yazarın ve onun yazılarının tutkulu okuyucusu olmak ve yazılarını hakkını vererek itinayla okumak çok keyiflidir aslında. Bir insan yaşamı boyunca, ya takımının ya yazarının yada ilgi duyduğu bir şeyin fanatik taraftarı olmalı bence. Kimi zaman abartmalı duygularını abartabildiğince. Fanatik taraftar, gol atınca takımı kanatlanıp uçmalı, gol yiyince ise salya sümük ağlamalı. Bir okuyucu sevdiği yazarın yazısını okurken, her satırınının ritminde yazarıyla dans ettiğini hissedebilmeli yada yazmadıysa uzun zaman sevdiği yazar, içini efkar kaplamalı ve derin bir iç çekmeli. Koşulsuz bir sevgi durumu bu...Yaa, bilmiyorsanız eğer, bilin işte...Böyle yaşayanlar var... Duygularını abartmaktan hoşlananlar:)

Yada ne bileyim konserde "İlk şarkı senin, ikinci benim!" diyen insanlardır bunlar misal, şarkılardan fal tutarlar.Yanağa kondurulan minik bir öpücüğü ihtimal, dünyadaki pahalı hiçbir armağana satmayanlar, kitapçı kapatılıp yerine banka açıldığını görünce, kitap kolilerinin üzerine oturup göz yaşı akıtanlar, sevindiği şeyler azaldıkça hüzünlenenler, seyrettiği filme yada okuduğu kitaba ağlayıp hislenenler, aynı espriye aynı anda kahkaha ile gülebilen arkadaşlara sahibim diye sevinenler, bir anın çok önemsediği fotoğrafını buzdolabı kapağına yapıştıranlar, arkadaş bloglarına komik yorum yazmayı marifet sayanlar, dilenci çocukla göz göze gelince para vermemeye kıyamayanlar, leziz bir yemek yerken telefon edip sevdiklerine "Ben ne yiyorum biliyor musun, sen çatla!!" diyebilenler, artık eskiyi hatırlatmıyor hiçbir şey diye iç çekip efkarlananlar, kaç yaşına gelirse gelsin şaşırtmaktan ve şaşırmaktan hoşlananlar, araç sürerken radyoyu açtığında,çok eski bir şarkı duyup içine ılık hazin bir şey akanlar, üstüne de "Nedir şimdi bu? Nedir bu durumum?" diye kendini çözmeye çabalayanlar, arkadaşına "Bu yıl fiyakalı bir hata yap, sonradan güleceğin!" şeklinde teklifte bulunanlar, rüzgarın tenini ısırdığını hissetmeyi, yaşadığına delil sayanlar,"Ben buyum!" ayağım yere değer, başım bulutlarda dolaşır!" diyebilenler.... Var Dostlar böyle insanlar! Aranızda yaşıyorlar. İflah ve islah olmaz hayalperesttir onlar... İdare ediverin arada bu insanları olmaz mı? Anlamaya çalışın durumlarını...Bugün de böyleyken böyle işte arkadaşlar... Biraz ordan... Biraz burdan... Hayattan...

Sakın Sen Kuşlara Uyma!

Eğer "Görünmez mi olmak, yoksa uçmak mı istersiniz diye size sorsalar, nasıl cevap verirdiniz?" Ben kesinlikle "uçmayı" tercih ederdim. Rüzgardan hafif olduğumu hissederek, kanat çırpma durumunu...Araba kullanmayı sevdiğim halde, istediğim yere havalanarak gitmeyi... Dünyayı kuşbakışı izlemeyi... Bulutların arasında dolaşmayı...Rüzgarı bünyemde hissetmeyi... "Melekler Şehri"(City of Angels) filminden bir sahneyi hatırladım şimdi. Nicholas Cage,Meg Ryan'a melek olmayı anlatıyor ve kanatlardan bahsediyor;"Rüzgarı yüzünde hissetmezsen kanatlar neye yarar? " diyordu. Bazen çok özeniyorum kuşlara... Niye özeniyorum ki, kimi zaman insanlar da uçarlar. Hem de kuşlarla kıyas bile edilmeyecek irtifada!

Neyse, ayağımı şöyle bir basayım yere ve bugünü anlatayım size. Tüm gün büyük bir iş koşturması ardından benim küçük kızkardeşi aradım. "Haydi kardeş, hazırlan!" dedim telefonda.
"Hayrola abla, selam bile vermeden bu ne acele, hem de nereye?" dedi. "Sana sürpriz kardeş !" dedim. "Yola çıkacağız ve uçacağız birlikte..." "Yanımıza "sevda"yı alacağız bir de!" "Neee?" dedi.
"Kardeş, Yaşar'ın konserine iki biletim var. Haydi kaç artık evden!" dedim. Durdu bir an. Sessizlik kapladı tüm evreni! "İnanmıyorum yaaa!" dedi. "Kanatlanıp iniyorum merdiveni!"
Hahha! Benim kardeş var ya Yaşar'ı duyduğunda, unutuyor evdekileri. Balık burcudur kendisi. Hep romantik,hep duygulu... Yaşar'ın şarkılarına feci halde tutkulu:)

Bazı şarkıcılar sadece isimlerini kullanırlar ya haklılar galiba. "Yaşar Günaçgün konserine gidiyoruz "deseydim benim kardeşe, sanki hissedemezdi aynı romantik hisleri, öyle değil mi?
Eger kuşları ve uçma eylemini tercih ediyorsam, o halde kuşlar ve uçmayla ilgili tüm şarkılar da ayağımı yerden keser doğal olarak. Yaşar konserinde "Kuşlar"ı söylerken kanatlanıp uçuyorduk kardeşle nerdeyse:)) Şöyle bir baktım konserdeki seyircilere... Aman Allahım, o ne? 500 kişilik salonun tamamı kızlar neredeyse! Nasıl coşmuşlar Yaşar'ın şarkılarıyla! Toplasaniz 20 erkek var ya da yok... Onlar da put gibi oturuyorlar... Hatta yanımdaki çocuk hem sürekli saatine bakıyor, hem de kız arkadaşı duramadıkça yerinde homurdanıyordu... Niye bu erkekler romantik şarkıcıları sevmiyorlar:))


1 Nisan 2009 Çarşamba

Yol... Yola Çıkmak... Yolda...

1611 de İstanbul'da doğan, iyi bir öğrenim gören, Kur'an'ı ezbere bilen ve sarayda görev alan Evliya Çelebi, arkadaşlarının aksine o kadar çok gezi arzusu duymaktadır ki, bir gece rüyasında Muhammed Peygamber'i gördüğünde, "Şefaat Ya Resulullah!" diyeceğine, heyecan ve şaşkınlıktan "Seyahat ya Resullullah!" der. Denk gelir ve demek ki Allah tarafından kabul edilir ki duası; meşhur gezilerine başlar. Zaten Seyahatname'si de bu rüyayı anlatması ile başlar. Önce İstanbul ve çevresini gezer. Daha sonra İstanbul dışına çıkar ve tam elli yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde yer alan hemen hemen her yeri durmadan dolaşır durur. Değişik ve ilginç yerler görür, yeni insanlarla tanışır hatta savaşlara katılır. En son gittiği Mısır'da 1683 yılında vefat eder. Gezdiği gördüğü yerleri, tanıdığı insanları, yaşadığı olayları tarih ve yer belirterek, kendi uslubunca, kimi zaman alaycı bir dille, Türk Kültür Tarihi ve Gezi Edebiyatı konusunda önemli bir eser olan ünlü "Seyahatnamesi"ne aktarır.

"Bundan 20 yıl sonra yapamadığın şeyler seni yaptıklarına nazaran daha çok üzecek. O yüzden çöz halatları. Güvenli limanlardan uzaklara yelken aç. Rüzgarı yakala. Araştır. Hayal et. Keşfet!" Bu sözleri Tom Sawyer'ın Maceraları, Prens ve Dilenci, Küçük Prens ve Sokak Çocuğu'nun ünlü yazarı Mark Twain 18oo lü yıllarda söylemiş.

Şimdi artık günümüze dönelim. İki Yeşil Su Samuru, Kumral Ada Mavi Tuna adlı romanlarıyla ve Benim Adım Mayıs, Ayın En Çıplak Günü, Karayel Hüznü gibi öykü kitaplarıyla çok sevdiğim yazar Buket Uzuner'e gelelim. Yazarın son iki kitabını okurken, eski keyfi ve lezzeti almadığımı hissetmiştim. Üzülmüştüm. Yazarın "Yolda" diye yeni bir kitabı çıkmıştı. Kaç kez kitapçılarda göz göze geldik bu kitapla. Hiç ellemedim. Sadece baktım. Bakıştık öylece uzaktan. Bugün yolum gene kitapçıya düşünce, dayanamadım. Kitabı elime aldığımda, Buket Uzuner'in sanki eski kitaplarının kokusunu hissettim. Sevindim. Buket Uzuner çok gezen bir yazar. Bu kitabında seyahatleri sırasında yanında oturan yabancıların anlattıkları arasından en gizemli,tuhaf ve lezzetli yedi tanesini hikaye etmiş. Ayrıca her hikayenin sonuna da her hikayenin geçtiği coğrafyaya özgün birer yemek tarifini kitaba eklemiş. Yazara katılıyorum " Tıpkı kokular gibi tatlar da anılarımızı harekete geçirirler." Hayatımızda hiç Honolulu'ya gitmeyecek olabiliriz. Ama eğer hem Honolulu birinin hikayesini okur, hem yemeğini yersek damağımızda da Honolulu'yu ziyaret etmiş oluruz. Böyle düşünmüş yazar.. Kitabı bugün aldım ve okumaya başladım. Mutlaka verdiği tariflere göre yemek yapmayı deneyeceğim. Sonra da düşündüklerimi yazacağım.

Hani yazımın başında Evliya Çelebi'nin rüyasından bahsetmiştim.Buket Uzuner bu kitabını yazmadan önce Gabriel Garcia Marquez'in "On İki Gezici Öykü" adlı kitabını okumuş ve bu kitaptan çok etkilenmiş. Çok tuhaf! Marquez kitabının giriş bölümünde aynı Evliya Çelebi'nin ünlü Seyahatnamesi'nin giriş bölümünde yazdığı gibi bir rüyasını anlatmaktaymış. Marquez rüyasında kendi cenazesini görür. Yakınları ve arkadaşlarının katılımıyla danslı ve eğlenceli bir tören düzenlenir ve törenden sonra herkes mezarlığı doğal olarak terk eder. Anlar ki bir tek kendisi oradan bir yere ayrılamaz. Rüyada derin bir hüzne kapılır. Sonra bu kitabı yazar. Avrupa da yaşayan Latin Amerikalılar'ın başlarına gelenleri masalsı ama sert bir anlatımla,herbiri bir Avrupa şehrinde geçen on iki hikayede anlatır. Meğerse "Yolda" nın yazılmasının müsebbibi Marquez'in rüyasından sonra yazdığı bu kitapmış. Kitapların ve yazıların büyülü gücüne inanmak lazım öyle degil mi? Bazı insanlar "Çingene Ruhlu" olurlar. Gitmek, yola çıkmak, yol kelimelerinden hoşlanırlar. Ben de bunlardan biriyim. İlla eylem olarak yapmam şart değil, düşünmem bile beni heyecanlandırabilir.Kitaplarla, kelimelerle de yola çıkabilirim,yola koyulabilirim,yolda olabilirim... Buket Uzuner'in "Yolda" adlı kitabıyla az sonra "Marakeş"e doğru yola çıkacağım. "Çöl intikamcıdır. Asla vazgeçmez ve asla unutmaz! Bazen yüzlerce yıl bekler ama sonunda mutlaka öcünü alır. Bu yüzden akrebin anavatanını çöl zannedenler vardır." Diye bir alıntı ile başlıyor Marakeş'e tren yolculuğum. Yolculuğun sonunda da Fas'a özgü bir pilav ve yahni çeşidi olan"Sebzeli Tajin Kebabı ve Kuskus" yapacağım.

"Gezginler, şairler ve yalancılar,işte aynı anlama gelen üç sözcük!"
Mark Twain'in 1800 lerde söylediği gibi yalandan da olsa "rüzgarı yakalıyalım", " hayal edelim", "araştıralım" ve "keşfedelim"... Yalan değil ki... Her şey kitaplarla mümkün!!