13 Aralık 2013 Cuma

Ve Tekke Ve Kahve Ve Manastır


İstanbul’daydım. İş görüşmem bitmişti. Karaköy’den tarihi metroya bindiğim gibi, ver elini Galata, demiştim. İtiraf etmeliyim ki, son zamanlarda ne vakit yolum bu tarafa düşse,  500 yıllık Galata Mevlevi dergahına uğramayı vazife edinmiştim. İlk gittiğimde öğrenmiştim, Divan Edebiyatı’nın büyük ozanı Şeyh Galip’in türbesi bu dergahın içindeydi. Ayrıca bu mekan büyülemekteydi beni. Başımı döndüren, hoş bir illüzyon geçirmekteydi. İstanbul’un o keşmekeşi arasından, bir kapıyla, bambaşka bir dünyaya ışınlanlandığımı hayal ettirmekteydi. Galata Mevlevi dergahı, eski mezar taşları, ağaçları, çeşmesi, sessizliği ve elbette ne vakit çilehanesine girsem,  yüreğimi titreten ney sesi eşliğinde biteviye dönmekte olan, çilesini doldurduğunu hayal ettiğim üçboyutlu hologram semazeniyle her defasında beni fena halde etkilemekteydi. 


Yooo. Kararlıydım. Bu kez Çilehane’ye uğramayacaktım. Rotamı İstiklal Caddesi’ne çevirdim. Erimiş karların şıpırtısında koşar adım yürüdüm. Yolun solundaki Olivya Sokağı’na girdim.  Hava soğuktu. Ayaz ısırıyordu. Aldırmadım. Tabelasında, kahve fincanı üzerinde duran bir manda resmedilmiş  olan “mandabatmaz”’ın dış kapısı önündeki küçük taburelerinden birine yerleştim. Hemen kahvemi söyledim. Daha önce tecrübe etmiştim. Bu kadar ucuza, bu kadar güzel Türk kahvesi başka hiçbir yerde içmem mümkün değil.


Gönül ne kahve ister ne kahvehane…. Gönül muhabbet ister. Kahve bahane, demedim. Sevdiğim kahvehanede, sevdiğim kahvemi içtim. Gönlüm, boşver muhabbet etme, sinemaya git, dedi.  6 ila 15 Aralık arasında İnsan Hakları Film Günleri vardı. Kahvemi hüplettiğim gibi, sinemaya daldım. Seyredeceğim ilk filmin adı Tepelerin Ardında’ydı. Gösterimler ücretsizdi. Salona geçtim. Koltuğa oturdum.  Tam o anda sinemanın ışıkları karardı. Film başladı. Bu kez beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla filmin mecrasına  aktım. Ben artık Romanya kırsalında bir Ortodoks manastırındaydım….


11 Aralık 2013 Çarşamba

Ve Kar Ve Masal Ve Hayal


 Az önce balkona çıktım. Hava nasıl soğuktu anlatamam. Dondum…Dondum.  İliklerime kadar dondum. Son günlerde tüm merakımı  kara, kışa, ayaza kilitledim. Az önce balkona niye çıktım biliyor musun?  Ben iyice üşümek, üşümeyi dibine kadar hissetmek istedim.  Çünkü,  üşümenin tam zamanı. Kaçırmamalıyım ömrümün üşüme aralığını.
 
Kar yağdı ya… Kışı, soğuğu, ayazı şimdi iyice  hissetmek vaktidir. En fazla merhamet hislerini kışkırtan mevsim, kış değil midir? Yazda, baharda, sıcakta... Kimin aklına sokaklarda kalan evsizler, sahipsiz kalmış kimsesizler,  iki iri kirli kara gözlü çocukların çıplak ayaklarına geçirdiği patlak papuçlar gelir? Üşümek acıya çok benzer bir his değil midir? Şimdi üşümeyi yüreğimde hissetmeli, merhamet duygularımı derhal harekete geçirmeliydim. Balkonda uzun uzun durdum. İnce ince kar yağıyordu. Ağaçların yüksekleriyle, tüm binaların kiremitlerinde  yoğun bir beyazlık görünüyordu. Gökyüzüne baktım. Ne yıldız vardı  ne ay!  Gökkubbe kapkaranlıktı. Rüzgâr esmiyordu. Kuru, keskin bir ayaz vardı. Çok üşüdüm. Hatta donmuşum, donuyormuşum gibi hissettiğimi  söyleyebilirim.    


O anda Kibritçi Kız masalını aklıma getirdim.  Gene böyle buz gibi soğuk bir gecede, herkes paltosunun, mantosunun içinde... Kalın botlarını giymiş, atkılarına berelerine bürünmüş, sıcak evelerine koştururlarken... Kendi meşgalelerinden, gelip geçen kimsenin farkına varmadığı, başı açık, ince yamalı giysili, çıplak ayaklarına geçirdiği  plastik botları yırtık, yoksul, miniminnacık bir kız çocuğu hayal ettim. Bir köşede yerde oturmuş, ayaklarını altına toplamış, soğuktan dudakları, elleri morarmış tit tir titriyordu. İncecik, kısık bir sesle "Kibrit var. Kibrit var." diye sesleniyordu. Önündeki kibritleri sabahtan beri satmaya gayret ediyordu. Yanından gelip geçen hiç kimse kibritçi kızı fark etmiyordu. Ayakları iyice donmaya, sızlamaya başlamıştı. Ben de balkondaydım ya... Biliyordum. Üşümek feci  acıtıyordu.  Kış mevsiminin sivri dişli soğuğu, açıkta kalan bedenleri hırlayarak ısırıyordu. Acaba asıl üşümek farkedilmeyince mi gerçekleşiyordu? Sevilmeyince... El uzatılmayınca... Yalnız bırakılınca...  Sanırım üşümenin böylesi yüreği  damardan jiletliyordu.

Hemen Kibritçi Kız'ın yanına gittim.  Yancağızına çöktüm. Titreyen elinde tuttuğu kibriti elime aldım. İçinden çıkardığım çöpü duvara hızla sürttüm. Kibrit  küçücük alev aldı. Kız üşüyen ellerini uzattı.  Minik parmaklarını  ısıttı.  İki iri kirli kara gözlerini koca koca açtı. En masum haliyle içime baktı. Eğildim.  Usulca kulağına  "Farzet ki sıcak bir yaz gecesindeymişik. Senle ben yıldızmışık. Aymışık." dedim. Bana incecik dudaklarının kenarlarılarıyla sıcacık gülümsedi. O gülünce birdenbire  altımızdaki toprak ısınıverdi. Dokundum. Yanakları fırın gibi yanıyordu. Derken gökten bir yıldız kaydı. Gözlerimi önce yıldızın peşi sıra çevirdim. Sonra sevinç içinde Kibritçi Kız'a  döndüm.  Çok yorgundu besbelli. Lapa lapa yağan karların altında bir melek gibi uyuyordu. Üşüdüm ben. Titrediğimi hissettim. İçeriye girdim. Balkonun kapısını sıkıca kilitledim. Ev o kadar sıcaktı ki, kaloriferlerin ısıttığını bilmesem yaz mevsiminde olduğumuzu  rahatlıkla söyleyebilirdim. Yıllar vardı ki  Kibritçi Kız masalını aklıma getirmediğimi düşündüm. Salona geçtim. Televizyonun karşısında oturdum. O anda Kibritçi Kız'ı uykusunda   unuttum.

10 Aralık 2013 Salı

Her Yerde Kar Var....

“…….
Size bir olay anlatayım, çok kısa
Bir kış günüydü, kar yağıyordu
Gök sapından boşalmış papatya yaprakları gibi duruyordu.
…….”

Edip Cansever




7 Aralık 2013 Cumartesi

Dağlar Gibi Dalgaları Ben Aşarım. Takamın İçerisinde Kraliçe Gibi yaşarım.


 

"Denize çok yakınım. Biraz uzatsam ayaklarım suya değecek.” 



Kendi kendime mi dört duvar insanı olmaya karar verdiğimi hatırlayamadım. Hangi güç beni masa başında çalışmaya yönlendirmişti? Bu kadar denizi, balığı, balık tutanı, ekmeğini denizden çıkaranı severken niye balıkçı olmamıştım ki? Sait Faik’in dediği gibi, içinde kolyozların, sardalyaların, uskumru, kıraça ve istavritlerin yüzdüğü küfür dolu sesleri değişmek için insanın gözünü hırs, para hırsı bürümüş olmalıdır. Oysa ne güzel iş balıkçılık! Sait Faik’in ruhuna rahmet gönderdim. Onun cümleleriyle balık tutmayı hayal ettim.


“Ben bir yazıcı idim. Yazı yazmak canım istemiyordu. Yazı yazmam için bana çiçek, kuş hürriyeti değil, içimdeki aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin hürriyeti lazım. Küçücük hürriyetler değil, alabildiğine yüz verilmiş bir çocuk hürriyeti istiyordum. Bu bana lazımdı. Yoksa herşeyi ağzımda gevelemekten başka ne yapabilirdim? Ne yapıyordum? Beş papel verdim, aldım naylon oltayı. Ucuna taktım zokayı. Parlattım çakımla. Koydum istavriti iğnesine. Saldım denize oltayı daha sis basmadan ortalığı. Kıprdamadı bile. Bir başka oltacı cıva verdi, zokayı parlattım. Yine bana mısın demedi olta. Vazgeçtim balık tutmaktan. Geldim dayandım elektrik direğine. Koydum ayağımı rıhtım taşına. Düşündüm nasıl edeyim, diye. Kararım katiydi. Bu akşam tutamazsam bunun yarın akşamı vardı. Deniz bizimdi. İçi bir hazineydi. Olta namuslu, balık sessiz, deniz bulanık, yaşasın hürriyet!”


not -
cümlelerini alıntıladığım sait faik öyküleri -
kendi kendime
yaşayacak
balıkçısını bulan olta 

6 Aralık 2013 Cuma

İlla Denizlere Çıkmaz, Bazan Sinemaya Çıkar Sokaklar



Müşterim, seyahate çıkacağını, hemen görüşmek istediğini söyleyince, dün öğleden sonra ışık  hızıyla  İstanbul’a gittim. Görüşmem fevkalade verimli, son derece keyifli geçti. Müşterimin işyerinden çıktığımda güneş batmak üzereydi. Köye dönmek zor geldi. İstanbul’da kalmaya karar verdim. Arabama bindim. Önceden düşündüğüm bir programım olmayınca, ilk denk geldiğim tabelanın yolundan gitmeye niyetlendim. Pekii… Tek başına Edirne tabelası çıksaydı karşıma ne yapacaktım? Hey! Basacaktım gaza… Yeminle gidecektim. 

Ama bakma… Edirne’nin yanında Üsküdar tabelasını görünce çocuk gibi sevindim. Bazan ben bile kendimden korkuyorum biliyor musun? Olur mu olur… Dellenip kendimi Edirne Ciğercisi’nde bulabilirdim. Neyse… Daldığım Üsküdar tabelasının sonrasında denk geldiğim her tabelanın yoluna amaçsızca girdim. Meğer Üsküdar’ın arnavutkaldırımlı ara sokakları ne kadar darmış. Meğer binalarının duvarlarında ne çok tabela varmış. Du bi… Batarken Üsküdar’daki evlerin camlarını tutuşturan güneşten bahseden Necip Fazıl mı yoksa Yahya Kemal miydi? Düşündüm.  Bilemedim. Denize bi ulaşabilsem var ya… Kıyı kıyı gidecektim. Yok! Yoktu… Koskoca denizi kaybettim. Ah!.. Deniz… Murathan Mungan öyküsündeki yolkesen bir Bizans eşkıyası gibi bile çıksaydı  önüme sözgelimi…Tutup   öpecektim..

Neyse… Üsküdar’ın hep sahilini bilirdim. Fena mı? Bahaneyle ara sokaklarında gezindim. Elbette yürümeyi tercih ederdim, fakat arabamın tepesindeydim. Araba ve insan trafiği nasıl keşmekeşti anlatamam. Yayalara yol vere vere yokuş çıktım. Yokuş indim. Baktım Altunizade’deydim. Aklıma Başka Sinema geldi. Kasım ayı başından beri yerli ve yabancı bağımsız filmleri bazı sinemalarda göstermeye karar veren yeni bir oluşum var ya hani… Ne yalan söyleyeyim, kaçırdığım festival filmlerini seyredebilme fırsatı verdiği için Başka Sinema’yı yürekten desteklemekteyim. Tamam.  Çok taze bilgi ya… Hatırladım. Kadıköy Rexx, Beyoğlu Beyoğlu ve Altunizade’de Capitol’de Başka Sinema’nın filmleri gösterilmekteydi. Geçen hafta Başka Sinema’nın gösteriminde  Kadıköy Rexx te Sen Aydınlatırsın Geceyi adlı filmi seyretmiştim. Şimdi… Kısmetime ne denk gelirse, dedim. Capitol’e girdim.


Nanananoom! Denk geldiğim seansta Yozgat Blues yok muymuş? Ne güzel! Bu film var ya bizim şehre kolay kolay gelmez. Baktım, biletler çoktan satılmış. Sadece önden iki sıra kalmış. Vazgeçmedim. İlla Yozgat Blues'u seyretmekti niyetim. Biletimi aldım. Filimin başlamasına vakit vardı. Ohh! Kendime mükellef bir çorba ısmarladım. 

Sinema biletinde 3. salon yazıyordu. 3. salonun kapısını açtım ki, başka bir film oynuyordu. Biletçi çocuk yanıma geldi. Yozgat Blues’un gala gecesi olduğu için, salonun  değiştirildiğini söyledi. Gözlerimi koca koca açtım. Sahi mi, diye bağırdım. Hey! Allahım, ne ballıyım!.. Felek gene yapmıştı yapacağını… Şaşırtmıştı. Ömrümde hiçbir filmin gala gecesine katılmamıştım. Ve ben tesadüfen o sinemadaydım.  Salona girdiğimde, bir anons yapılıyordu. Film bitince salondan ayrılmamamız rica ediliyordu. Filmin yönetmeni, senaryo yazarı, oyuncular ve emeği geçenler salonda olacaklarmış. Vay canına sayın seyirciler, dedim. Koltuğuma oturdum. Ceketimi çıkardım. Yerdeki sırt çantamın üstüne koydum.  Işıklar söndü.  Film başladı. 


Bak şimdi… Beyaz perdedeki ilk görüntüde,  sırtı dönük bir adam  Fransızca şarkı söylemekteydi, tamam mı? Kim olduğunu çıkaramadım. Derkennn… Adam başını hafifçe döndü. Hey!  O ne? Yozgat Blues, Türk filmi değil miydi? Yoksa bu filmde George Clooney mi oynuyor?  Hem de Cohenvari edayla  şarkı söylüyor. 

Niye böyle oldu ? Yazının en heyecanlı yerini anlatacaktım ki… Uykum geldi. Ama… Henüz ne filmi… Ne de galayı anlatmadım ki! İyisi mi, şarkıyı dinleyip  uyuyayım şimdi.