31.film istanbul film festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
31.film istanbul film festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2012 Pazartesi

Festival Filmi Seyrederek, Hayatı Seyretmeyi Öğrenmek.


Bu sabah Kocaeli Gazetesi'nde okuduğum köşe yazısında, şehrimde yaşayan Romanlarla ilgili bir haber vardı. 800 Roman aile reisiyle bir anket çalışması yapılmış.
%37'si okullarda ayrımcılık yapıldığını düşünüyormuş.
%50'si toplumda ayrımcılık yapıldığını düşünüyormuş.
%67'si gecekondularda yaşıyormuş. 
%26'sı tek odada yaşıyormuş.
4 evden 1'inde su ve tuvalet yokmuş.
Gebzede'ki evlerin %64'ünde, Kandıra'daki evlerin %88'inde banyo yokmuş.
İşsizlik oranı %84'müş.  (SGK yok.)  ( En büyük neden eğitimsizlikmiş)
%40'ı okur yazar değilmiş.
En çok yapılan işler, seyyar satıcılık ve hurdacılıkmış.

Geçen hafta 31. Uluslararası İstanbul Film Festival'inde seyrettiğim ilk film Çingene'ydi. Ben sinemacı, sinema eleştirmeni, sinemayla ilgili eğitim gören ya da iş yapan biri değilim. Sadece sinemasever bir seyirciyim. Film festivallerine gitmemin kendimce birden çok sebebi var.  Bunlardan biri film festivallerinde, kolay kolay görme olanağı bulamayacağım, bağımsız dünya sinemalarından filmler seyredebiliyor olmam elbette. Mesela geçen hafta festivale gittiğimde, aynı gün  bir Slovak, bir Güney Afrika, bir Hint ve bir Türk filmi seyrettim. Aslında peşpeşe farklı ülkelerin filmlerini seyretmem, bazı meselelerin memleketlere göre nasıl farklılık arz ettiğini ya da bazı meselelerin ne kadar müşterek olduğunu gösteriyor. Ve bu filmler beni sahiden sallayıp silkeliyor. Slovak filminde Çingeneler'in ötekileştirilen hayatlarının içine dalmışken, bir sonrasında Güney Afrika'daki eşcinsellerin durumlarına atlayabiliyor, daha kendime gelemeden, Hindistan'da her yarım saatte bir çiftçinin neden intihar ettiğini öğreniyor, ben burada film seyrederken, ya şimdi  Hindistan'da üç çiftçi daha intihar ettiyse diye düşünürken, hoopp diye farketmediğim başka insanların, mesela köydeki evini ipotek ettirip, okuyup adam olsun diye İstanbul'da yaşam mücadelesi veren memleketim insanlarının trajedisinin içinde kendimi bulabiliyorum. Festival filmleri farklı dünyalara yaklaşmamı, daha mühimi yakınlaşmamı sağlıyor. Film seyrederek, hayatı seyretmeyi öğretiyor.


Sabahleyin gazetede Romanlar'la ilgili yazıyı okuyunca, haber hayalimde nasıl ete kemiğe büründü  anlatamam. Haber, adeta seyrettiğim  Çingene adlı filmin yüzdeyle rakama dökülmüş haliydi. Festivaldeki filmde Çingene'lerin hayatlarını, toplumda nasıl ötekileştirildiklerini, çocuklarının okullarda nasıl istenmediğini, doğum için hastaneye giden hamile kadını, sırf çingene olduğu için nasıl kapı önlerinde bekletip eziyet çektirildiğini, işe alınmadıkları için çalmak, suça bulaşmak zorunda kaldıklarını, kızların ne kadar küçük evlendirildiğini ve yönetmenin muazzam becerikliliğiyle dört mevsim yaşadıkları ayrı ayrı mücadelelerini bilebilir miydim? Güzeller güzeli çigan müzikleriyle, özgürlük düşkünlükleriyle, dobra, konuşkan halleriyle dünyanın  tatlı bir rengi olduklarını bir kez daha idrak edebilir miydim? Bilmiyorum. Bildiğim şudur, film son derece etkiliydi. Bittiğinde resmen  beni koltuğuma çiviledi. Bu sabah gazetede okuduğum haber çingenelerin filmdeki vaziyetlerini gözümün önüne tekrar getirdi. Neyse, gazetedeki haberin devamı sevindirici. Kocaeli Belediyesi'nin son yıllarda başlattığı KOMEK, Kocaeli meslek edindirme kursları sayesinde güzel gelişmeler sağlanmış. Romanların hayatlarını yaşanır kılacak projeler gerçekleştirlmeye başlanmış. Festival filmlerinin başka hayatları anlamamda büyük katkı yaptığını düşünüyorum. Gözlerimi açıyor, farketmemi kolaylaştırıyor, meseleleri görünür kılıyor, sinema hayatımı eşsiz kılmaya devam ediyor.  Az önce masamın üzerinde duran kullanılmış festival biletlerime baktım. Şimdi daha çok merak ettim... Bakalım bu hafta seyredeceğim filmlerle, hangi dünyalarda gezineceğim?

NOT: Gazetedeki haber burada.

7 Nisan 2012 Cumartesi

Geçip Giden Zamanları Bir Yerlerde Bulsak.


Taşrada yaşadığım için olmalı... Film festivallerine sadece sinemayla ilgili işi, eğitimi olanlar, İstanbul'da yaşayanlar gidiyorlar diye düşünürdüm. Bu yıl 31. yapılmakta olan İstanbul Film Festivali'ne gitmeye son dört yıldır cesaret ve heves ediyorum. Hayal etmeye ve oyun oynamaya meyyal bir bünyeye sahip olunca, her defasında, İstanbul Film Festivali'nin doğduğum hafta başlamasının bir tesadüf olmadığını, bilakis bana armağan olduğunu farzediyorum. Sinemayı seviyorum ya... Hele İstanbul'u sevmezse gönül, aşkı ne anlar ölüçüsünde İstanbul'a sevdalı biriyim. Koskoca on iki ay içinde benim doğduğum ayda... Koskoca otuz gün içinde benim doğduğum hafta... Koskoca memleketimin seksenbir ilinden  sevdalı olduğum şehir İstanbul'da... Binbir festival çeşitleri arasında hayatımı eşsiz hissettiren sinema dalında, festival yapılıyor. "Heyy! Feleğin ne büyük kıyağı bana!" diye düşünüyorum. Kendi hayallerime kendim inanıyorum. İstanbul Film Festival'i sanki benim için yapılıyormuş, sanki bana armağanmış gibi hissediyorum. Çalıştığım için iki haftalık festival süresincinde, bir ya da iki günü festival için ayırabiliyorum. İlla festivale ilk gideceğim günü, doğum günüme denk getiriyorum. O gün gösterime giren filmlerden, konularının ne olduğuna bakmaksızın, bahtıma ne çıkarsa, biletlerini satın alıyorum. Ve inan bana, festivallerde seyretttiğim tek filmden bile pişman olduğumu hatırlamıyorum. Şimdiye kadar günde üç film seyrediyordum. Bu yıl, doğum günümde dört film seyrettim. Gene hiç sıkılmadım, hiiiç... Demek ki kısmet olursa, seneye beş filme kesinlikle gidebilirim. Du bakalım... Belki seneyi bile beklemez, haftaya gideceğim filmleri beşleyebilirim. 


Düşünsene.... Anılarımızı hafızamıza mekânlarla birlikte istiflemez miyiz sence? Ne bileyim? En azından benim için öyledir. Seyrettiğim bazı filmleri o filmi seyrettiğim sinemayla birlikte yâdetmeyi severim.  Keşke okuduğumuz yazarların, birer mabetmiş gibi anlattıkları sinemalarda film seyredebilsek. O sinemaların havasını onlar yanımızdaymış gibi teneneffüs edebilsek. Keşke memleketimdeki insanların kişisel tarihleri, mekânlarla birlikte bir kuşağın mecrasından diğer kuşağın mecrasına akabilse... Kuşaklar birbirlerinin kişisel tarihlerinden, mekânların ruhuyla nasiplenebilse... Çocukluğumun sineması, İzmit'teki Oğuz Bahçe Sineması keşke yıkılıp, yerine koskocaman bir binayla, altına alışveriş kışkırtan bir pasaj yapılmayaydı da, şimdi yerinde olaydı... Keşke aynı benim gibi o sinemaya ait anılarını hafızalarına gizleyenler, geçmiş zamanları aynı yerde bulabileydik hepbirlikte. Geçmişi hatırlatan o mekanlarda, şarkıcının dediği gibi, önce üzülseydik, üzüldüklerimize üzülebilseydik... Sonra sevinseydik, sevindiklerimize sevinebilseydik. O sinemada seyrettiğimiz filmlerin bizi sürüklediği hayal alemine bugün ulaşmayı başarabilseydik. İnanıyorum ki Emek Sineması'nda aynı benim gibi milyonlarca sinemaseverin anıları istifli.  İstanbul Film Festival'i için Beyoğlu'na ayak basar basmaz, önce yıkılacağı düşünülen yılların Emek Sineması'nın önüne gittim. Bu yıl da kepenkleri indirilmiş, kapısına kilit vurulmuş olduğu için, Emek Sineması bu film festivalinde gösterimde değil. İstiklâl caddesi hıncahınç kalabalıkken, Emek Sineması'ının bulunduğu sokak ıpıssız... Önüne kadar yürüdüm. Yüreğini hissettim. Sanki Emek Sineması beni farketti. Yürek yüreğe bakışırken, içimizi dumanlı bir efkâr kapladı. Dayanamadık. Karşılıklı iç çektik. Hemen toparlandım.  "Üzülme e mi? Bu festivalde iyice dinlen. İnanıyorum seneye, bazı festival filmlerini mutlaka sende  seyredeceğim." diye usulca seslendim. Her zamanki gibi kendi hayalime gene kendim inandım. Baktım, Emek Sineması sözlerimden umutlandı. Bana muzipçe göz kırptı. Deli yüreğim  sevinçle  dalgalandı. Şu dünyanın en güçlü, en zengin kişisi benmişim gibi hissettim. 31. İstanbul Film Festivali'nde... Hem de doğum günümde... İlk filmim Çingene'yi seyretmek üzere, İstiklâl Caddesi'nde seke seke yürüdüm.
 
 

30 Mart 2012 Cuma

Sivriada Geceleri'nden, 31. İstanbul Film Festivali'ne Yolculuk


Sait Faik'in 1952 yılında yayımlanan Son Kuşlar adlı kitabında, Sivriada Geceleri adlı bir öyküsü vardır. Bu öyküde yazar, balıkçı Kalafat ve yamağı Sotori ile birlikte, bir nisan akşamı balığa çıkar. Deniz dümdüzdür. Ebemkuşağı zaman zaman görünüp kaybolmaktadır. Adaya gelirler. Güneş batmaktadır. Martılar haykırmaktadır. Karabataklar sudan çıkmış, ıslak kanatlarını deli gibi çırpmaktadırlar. Sonunda balıkçılar ve yazar artık ateş yakıp, dinlenecekler. Herkes çalı çırp toplamak için koşuştururken, yazar oturduğu yerden arkaüstü yatmış, kırmızı bacakları ile havayı dövmekte olan bir martıyı izlemektedir. Martının yanına gider.  Hayvanın gözleri açıktır.  O sırada Sotori elindekilerle yanına gelir. Martının ölmekte olduğunu söyler. Az sonra gerçekten ölür martı.  Balıkçılar için çok doğal bir durumdur martının ölmesi. Ne olacak, insanlar da ölmüyorlar mı? Yazar ise martının ölmesinden çok etkilenir.  Ağlamaklı gibidir. Canı acı bir türkü söylemek çeker. Diğerleri ateş üzerinde yemek pişirme gayetindeyken, yazar halen martının başındadır.  Hayale dalar.  Sanki dünyanın yaradılışındadır şimdi. Sanki insanların ilk zamanlarını yaşamaktadırlar. Onlar avlıyor ve ateş üstünde yakıyorlar. Yazar ise bir martıya belki türkü yazmış, ateşin karşısında onlara okumak üzeredir. Bütün kabile kızmıştır ona. Çalışmıyor ya!.. Hep kayalara oturup düşünecek mi? Bir martı ölmüş diye üzülecek mi?


Evet, gündüz çalışmadığı için yazara söylenenler, gece olup da çalı çırpı yanınca, rüzgar denizi homur homur söyletirken, martılar deli gibi bağrışırlarken, geceleyin yazardan martının ölümünün türküsünü dinlerler.. Çalışanları bir üzüntü, bir garipseme, bir birbirine sokulma hissi sarar. İşte bu hal belki de işe yaramaz diye düşünülen adamın bir vazifesi olarak kabul edilir. Bir kaç gün yazar gündüz ağ tamir eder, balık tutar, beceremez, bu durumda akşamları balıkçılara sevinme veya üzülme duyguları veren türkülerinden söyleyemez. Hıımm.. Anlaşılır durum. Ertesi gün balığa çıkarken, yazarı uyandırmazlar. Onu kendi haline bırakırlar. Dinelensin isterler. Ama akşam işten dönünce... "Eee!" der Kalafat, anlat bakalım şu martının ölümünü..." Yazar şiirsel bir dille hayalinden bir hikaye anlatmaya başlar.. "Martı, der, üç adım ötemdeydi. Güneş yeni batmıştı. Doğudan bir  mavi  karanlık ağır ağır kayalara, çakıllara, çakıllardan vücuduma sinmeye başlamıştı." İnsanlar birbirlerine bakakalırlar.  Merakla, "Ee, sonra?" derler. Yazar hikayesini anlatır. Balıkçılar hüzünlü öyküyü film izler gibi dinlerler.

 
Sait Faik'in Sivriada Geceleri adlı öyküsü, bir nisan akşamı başlıyor. Tesadüfün böylesi... İstanbul Film Festivali de, nisan ayının ilk onbeş gününü kapsıyor. Önümüzdeki hafta dört gün çok çalışacağım. İlk hafta sadece bir tam günümü festivale ayıracağım. Çok çalışıp yorulsam da, biliyorum ki hayal kuran, farketmediklerimi mesele edinen sanatçıların, bana üzülme veya sevinme duyguları verecek olan filmlerini, festival şenliği içinde seyredeceğim. Sinema hayatımı eşsiz kılacak. İnsan olduğumu hissedeceğim. Biliyorum, sinema emekçilerinin varlığına, gene  çok ama çok sevineceğim.

22 Mart 2012 Perşembe

31. İstanbul Film Festivali'ne Giriş Yaptım.


Bu yıl, 31 Mart 15 Nisan arasında, 31. si yapılacak olan  İstanbul Film Festival'i vakti yaklaşıyor. Bilet satışı başladı. Hafta içi işi kaytarıp gidebileceğim günleri tespit ettim. Şimdi tespit ettiğim günlere denk gelen, bileti tükenmemiş filmleri internet satış noktasından satın almaya sıra gelmişti. Bakalım kısmetime hangi filmler denk düşecekti? İş yoğunluğumdan, bilet almayı gün içinde ofiste beceremedim. Eve erken geldim. Çantamı ve ceketimi evin girişindeki halının üzerine fırlattığım gibi çalışma odama geçtim. Bilgisayarın düğmesine bastım. Bütün gün aklımda olan şarkıyı buldum açtım. Jim Jarmusch'un Cenneten de Garip adlı filminin giriş ve bitiş müziğidir. Hani filmin baş kadın kahramanı Eva'nın bıkıp usanmadan dinlediği şarkıdır.  I put a spell on you... Önce bu şarkıyı bir kaç  kez dinledim.  Niyetlendiğim hayalin havasına girmenin  kendi çapımda büyülü yöntemi. Bu yıl karar verdim. Festival heyecanımı abarttıkça abartmaktır niyetim. Evet iyice abartacağım. Deterjanlı suyu köpürtür gibi heyecanımı iyice çitileyip köpürtüp kabartacağım. Festivalin katıldığım her anını yaşayacağım. İşe müzik seçimiyle başadım. Nerden aklıma geldiğini inan bilmiyorum. Bu sene, bu şarkıyı kendime festivale giriş müziği yaptım. Müziği başa aldım. Sesini iyice açtım. Melodinin ritminde, parmak uçlarımda döne döne mutfağa geçtim. Kavanozdaki fındıklardan bir avuç elime aldım. Renkli küçük kaseye, fındıkları pıtır pıtır döktüm. Buzdolabının kapısını açtım. Gözüme kestirdiğim şişeyi çıkardım. En kocaman kadehi seçtim. Şişenin içindeki sıvıyı, kadehe yüksekten hızla boşalttım...  Fooooşşş! Bir elimde fındık kasesi, diğer elimde gazoz kadehi, gene müziğin melodisinin ritminde, parmaklarımın ucunda iki adımda bir kendi etrafımda döne döne bilgisayarın başına geçtim. Bahtıma denk gelen filmleri seçtim. Tamam. İki fındık ağzıma attım. Hımm... Nefis! İki yudum kadehten içtim. Ohhh! Leziz!.. Müziği başa aldım. İlk gideceğim günün hayaline dalarak  31. İstanbul Film Festivali'ne giriş yaptım.




17 Mart 2012 Cumartesi

Ve Anılar Ve Emek Sineması Ve 31. İstanbul Film Festivali


Radyonun gözde olduğu bir dönemdi benim çocukluğum. Kulak keserdim her sese, radyoya, teybe… Düşünebiliyor musun? Çocukluğumda, taşınmak ne büyük bir kıyaktı bana, sinema bahçesine çıkıntısı olan bir eve! Çünkü taşındığımız evin  balkonu adeta bir locaydı.  Beyaz perdeyi gündüz görmek bile hayallerimi feci kışkırtırdı.  Ama asıl gece... Ah!.. Güneşin dağların arkasına gitmesini, havanın kararmasını dört gözle beklerdim. Of! Günler ne uzun olurdu! Vakit geçmek bilmezdi. Ne zaman ki gün döner akşam olurdu, heyecandan adeta kalbim dururdu. Hep gece olsun, zaman dursun isterdim. Sonra sandalyeler boş kalmasın, sinemanın tüm biletleri satılsın diye dua ederdim. Eğer bilet satılmazsa, film oynatılmazdı. Bazen yağmur yağdığı akşamlar sinema bahçesi hiç açılmazdı. İçimi çeke çeke ah ne ağlardım!.. Bazen filmin ortasında bir yerde yağmur yağmaya başlardı birden… Hani ahmak ıslatan cinsten… Kaçışırdı insanlar… Şaşardım.  Neden kaçıyorlar, yağmur altında seyretmiyorlardı ki film? Hava zaten sıcaktı. Yağmur altında film seyretmek, şahane olmaz mıydı? Küçüktüm... Bu duruma anlam veremezdim… Onlar koşuştururken, ben olduğum yerde bir film sahnesi gibi öyylece donar beklerdim. Annem beni fark eder “haydi yatağa!” derdi. Derinden bakınca gözlerime… Dökülen yaşları görmesin diye, başımı yere eğerdim… İçimi çeke çeke yatmaya giderdim. Ama eğer o gece sinemada... Eğer biletler satılmışsa… Eğer o gece gökyüzü yıldızlarla doluysa... Hele göyüzünde bembeyaz bir mehtap varsa... Ah! Eğer o gece yağmur yağmamışsa... Film oynarken yağmazsa ya da… Eğer film kesintisiz oynamışsa o gece… Hani bilirsin ya, tastamam... Bütünüyle... Ah! Şu dünyanın en güçlü, en zengin kişisi ben olurdum! Hayat bayram olurdu… Mutluluk buydu işte! Mutlu olurdum. Ne vakit, yolum çok küçükken yaşadığım o mahalleye düşse, bir zamanlar oturduğumuz sinema localı o eve doğru yürürüm. Apartman olduğu gibi duruyor. Yerinde olmayan ise... Sinema… Oğuz Bahçe Sineması. Sinema yıllardır yok yerinde. Her güzel şeyin sonu vardır diye, yıkmışlardı geçmiş zaman günlerinden birinde…


Şimdi eski sinema anılarımı neden döktüm biliyor  musun?  Bu yıl 31 Mart'ta 31. İstanbul Film Festivali başlıyormuş. Ne güzel! Festival 15 Nisan'a kadar sürecekmiş. Kararlıyım. Bu yıl, festivale  daha fazla gün ayıracağım. Kısmet olursa,  daha fazla festival filmi seyretmek niyetiyle bir sinemadan çıkıp diğerine dalacağım. Henüz biletlerimi almadım. Alacağım. Az önce  hafta içi hangi günler işi kırıp festivale kaçabilirim diye iş programıma baktım. Sonra ekrandan film festival sayfasına göz attım. İzmit'ten İstanbul'a gideceğim ya illa Beyoğlu'ndaki sinemalarda seyretmeliyim. Çünkü Beyoğlu'nda film seyredince, festival ruhunu tam manasıyla hissederim. İşte tam festival programına göz attığım anda... İstanbul Film Festivali'ne  gittiğim ilk sinemayı düşündüm.  Çok değil dört yıl önceye döndüm...  Acaba hangi sinemaya ilk festival heyecanımla girmiştim? Tabii ya... Emek Sineması'ydı tabii. Ne yalan söyleyeyim, Emek Sineması tarihi atmosferiyle büyülemişti beni. Duvarlarını, tavanını nefesimi tutarak uzun uzun incelemiştim. Heyecanlanmış, kimbilir kimler geldi kimler geçti bu salondan diye aklımdan geçirmiştim. Az önce yüreğimin sızısını hissettim. Baktım programda Emek Sineması'nın adı yok. Niye? İki yıldır kapalı. Aynı Oğuz Bahçe sineması gibi yıkılacak, alışveriş merkezi açılacakmış yerine... Beyoğlu'ndaki tarihi Emek Sineması'nın yıkılacağı söylentisini ilk duyduğum gün, neden zehir gibi bir kederin yüreğime çöreklendiğini çok iyi biliyorum. Çünkü  inan bana bu fena hissi çok iyi tanıyorum. Memlekette insanların kişisel tarihlerine  ehemmiyet verilebilse keşke...  Çünkü insan, yaşadıkça, bazı mekanlarda anılarından kırıntılar görmek istiyor. Ve o mekanlar, ömrün dar zamanlarında sığınılacak bir liman olabiliyor. Geçmişi hatırlatacak mekanlar yıkılıp, yok edildikçe... Hele sinemanın yerine, heyullah gibi koskocaman bir binayla, alışveriş tuzağı pasajların yerleştiğini görünce... Of.. Of... Derin bir iç çekiyorsun... İçini dumanlı bir efkâr kaplıyor. Düşünebiliyor musun, Emek Sineması yıkınca, kimbilir kimler benim gibi hislenecek. Kimbilir kaç kişi Emek Sineması'nı yerinde görmeyince, geçtim galiba deyip, yürüyüş yönünü değiştirecek. Ne fena!.. Kararlıyım. Biletlerimi alacağım. Bu yıl 31'incisi yapılacak olan İstanbul Film Festivali için kısmetse Beyoğlu'na gideceğim. Biliyorum, Emek Sineması'nın önünden geçerken,  duracağım. Derin bir iç çekeceğim. İçimi dumanlı bir efkâr kaplayacak. Sonra toparlanacağım. Gene hayallerime sığınacağım. Emek Sineması'na "Üzülme e mi? Bu festivalde de dinlen. İnanıyorum seneye, bazı festival filmlerini mutlaka sende  seyredeceğim." diye usulca sesleneceğim. Her zamanki gibi kendi hayalime kendim inanacağım. Emek Sineması umutlanacak. Bana muzipçe göz kırpacak. Yüreğim sevinçle dalgalanacak. Şu dünyanın en güçlü, en zengin kişisi benmişim gibi hissedeceğim.  Mutlulukla bir filmden çıkıp diğerine gireceğim.