"Dünyalılar hiçbir yüzyılda 20.yüzyılda çektiği kadar acı çekmedi." derler ya... Bu söz doğru mudur sahi? Gerçekten, neredeyse 20. yüzyılın ilk yarısı tamamen iki büyük dünya savaşıyla geçmiş. Bakıyoruz ikinci yarısında ise bu savaşların sarsıntıları devam etmiş gitmiş. İlginç olan ne biliyor musun, 20. yüzyıl aynı zamanda dünyalıların en fazla hayattan keyif aldıkları bir yüzyıl olmuş. New Orleans'ta, tam 1900 yılında doğmuş olan Louis Armstrong, caz'a sadece 20. yüzyıla damga vurmakla kalmamiş, 21. yüzyılda da halen caz deyince aklımıza ilk gelen isim. Caz tarihinin en büyük ismi ve en ünlü solisti Louis Armstrong. Şu fotoğraflara bakar mısın lütfen? Fotoğraflarına baktiğimizda sadece yüzyıllara damgasını vurmuş bir caz ustasını görmüyoruz. Bana göre bu fotoğraflarla Louis Armstrong, 20. yüzyıl insanının tüm acılarına rağmen yaşama sevincini de simgeliyor.
İyi ama insan, yapılan kötülükleri nasıl unutuyor? Oktay Akbal, bir yazısında 13 Mayıs 1835 günü New Orleans gazetesinde yer alan bir ilândan söz ediyor: “Aşağıda adları bulunan değerli kölelerin sahibi Avrupa’ya gideceğinden 16 Mayıs günü kölelerini satışa çıkaracaktır.” İlânın devamında ise köleler tek tek tanıtılıyor... Misal, "Serah, melez, 45 yaşında, iyi aşçı, ev işlerine alışkın, hasta bakımı için mükemmel bir hemşire. Fenny, kızı, 16 yaşında, Fransızca ve İngilizce bilir, mükemmel bir kuaför, iyi bir terzi." Düşünebiliyor musun, satılan her kölenin adları ve özellikleri tek tek yazıyormuş. Bununla kalsa iyi, köle sahibi, adı geçen kölelerin uyumlu ve mükemmel uyruklu olduklarından söz ediyor, her türlü hastalığa ve kötülüğe garanti verdiğini söylüyormuş. Satış şartlarında da kolaylık sağlıyormuş. Nasıl mı? Yarısı nakit, geri kalanını satıcısına altı aylık senet. Dikkatini çekerim ödeme sonuna kadar ise köleler üzerine özel ipotek. Satışlar noter huzunda yapılıyormuş üstelik. Yooo, insanın insana ettiği zalimliği anlatmaya daha fazla dayanamayacağım. Pes!
Demek ki 177 yıl önce insanlar böyle alınıp satılıyormuş. Afrika’dan sürüler halinde gemilere bindiriliyorlar... Amerika’ya götürlüyorlar... Yarısı yolda ölüyor... Geri kalanları da pazarda açık arttırmada satıyorlar tabii... Üstelik özellikle baba, ana, kız, oğul, kardeş farklı farklı yerlere dağıtılıyorlarmış. Bir daha yaşam boyu birbirlerini hiç göremiyorlarmış. Of! Ne merhametsizlik ne vicdansızlık öyle değil mi? Sonra karın tokluğuna evde, tarlada, her kötü işte çalıştırılma... Feci! İnsan denilen canlı, nasıl dayanmış bunca kötülüklere, bunca zalimliklere peki? Hımm... Şarkı söylemiş. Hüzünlü şarkılar… Bir nevi ağıt… Caz… Hüznün müziği…
1863 yılında Abraham Lincoln tarafından kaldırılan kölelik, yasalar önünde karaderiliyi eşit gösterse de, dünyanın pek çok yerinde, karaderililerin yaşadığı horlanma ve yoksulluğun halen devam ettiği ortada... Demek ki karaderili acısını ve yalnızlığını bu şarkılarla dile getirmiş. Son günlerde oturduğumuz yerde sanki gerçek değil de film seyreder gibi, dünyadaki insanların insanlara ettiklerini seyrettikçe... Hüzünlü bir müzik dinlemek istedim. Hafıza tuhaf bir kutu. Ne bileyim? Aklıma bunları getirdi. Bak, karaderili bir şarkısında hislerini şöyle dile getirmiş, "Güneş bir gün parlayacak arka kapımda- Ve rüzgar yön değiştirecek - Hüznü üfleyip götürecek." Evet... Ve rüzgâr yön değiştirecek... Dünyadan hüznü üfleyip götürecek. Mutlaka.