Vay canına sayın seyirciler! Rüyalar başlı başına bir dünya değil mi sence? Düşünsene.. Anne sözü dinler gibi masum tıpış tıpış yatağa giriyorsun. Gözlerini kapıyorsun. Uyumak istemesen bile illa ki uyuyorsun. Uyumadan yaşayamıyorsun ki... Sen belki uykuda geçen zamanı resmen vakit kaybı diye düşünüyorsun. Değil bence. Çünkü gerçek dünyada yapamadıklarını rüyalarında hayal kurarak yapabiliyorsun. Sen rüyalarını hayallerine göre akort edebilir misin? Ben akort edebilirim. Daha doğrusu uğraşa uğraşa hayallerimi rüyalarıma monte edebilmeyi öğrenebildim. Bak şimdi. Ben gerçek dünyada sigortacıyım. Ve işimi çok seviyorum. Sigortacılıktan önce öğretmenlik yaptım. Öğretmenliğe de bayıldım. İyi ama yapmak istediğim o kadar çok iş var ki benim... Hep aynı birisi olmak çok sıkıcı. Gerçek dünyada bunları gerçekleştirmem mümkün değil. Bir örnek vereyim. Küçüklüğümden beri sirkler ilgimi cezbetmiştir. İç çekerek keşke trapezci olaydım dediğim zamanlar çok olmuştur. Hatta ortaokula giderken jimnastik derslerinde bu hevesle paralel atlama bile denemiştim. Olmadı ama. O kadar hayal alemine dalarak atlıyordum ki düştüm kolumu kırdım sonunda. Şimdi sorarım sana... Benim gerçek dünyada bir sirkte çalışmam mümkün mü? Asla! Nerdeee? Zaten sirk yok ki memlekette... Diyeceksin ki "nereden aklına geldi şimdi sirk?" Haybeye aklıma gelmedi elbette. Kolombiyalı ressam Fernando Botero'nun tablolarını inceliyordum. Botero şişmanları ve boğa güreşlerini resmeden bir ressamdı. Tablolarının arasında yaşamlarının felsefesinde tıpkı çingenelerin yaşamında olduğu gibi bir şiirsellik bularak büyülü bir dünya olduğunu düşündüğü sirk resimleri de vardı. Ne hoş!
Bu tablolara bakıp sirk hayatı hafızamda canlanınca, bil bakalım şimdi hayalimde hangi mesleği icra ediyorum? Gülme ama olur mu? Son günlerde kendimi rüyalarımda hep trapezci olarak görüyorum. Hoşuma gidiyor bu durumum. Gece yatarken kendimi trapezciymişim gibi rüyama monte ediyorum. Nanananommm... Uçuyorum... Havalarda uçuyoruuum... Sirk hayatını nereden mi bileceğim? Tablolardan ve filmlerden tabii... Sinema veya tabloları seyretmek insana hayatı eşsizmiş gibi hissettirmez mi? Hissetirir inan ki. Tamam. Boteronun tablolarına baktıktan sonra aklıma 1956 yapımı başrollerini Tony Curtis, Burt Lancaster ve Gina Lollobrigida'nın oynadığı o güzeller güzeli Trapez adlı filmini getirdim. Ben Gina Lollobrigida oldum. Şimdi bunları yazarken ansızın aklıma Sunay Akın'ın şiiri geldi iyi mi? Der ya hani... "Girecektin elbette bir trapezcinin gözüne.. Sendin çünkü.. Salıncakta ellerini korkusuzca bıraktın.. Ama üçüncü sınıf da olsa hiçbir sirk çadır kurmadı doğduğun taşra kentine.. Gemi yaptığın terliklerin içinde bırakırdın düşlerini... Halının mavi kıvrımlarına uzanan Sen nehrine ulaşmaktı tek amacın.. Salonda büfede duran Eyfel kulesi biçimindeki kolonya şişesine.." Hımm şimdi ben anlatıyorum ya böyle... Şiirin sonu ise bitiyor bak şöyle... "Ezilmemiş gazoz kapağı karşılığında aile çay bahçelerinin suskun masaları arasından kolayca kurduğun dostluklarda nasıl da anlatırdın hiç görmediğin trapezcileri..." Hayal Kahvem'in suskun hayali masaları arasından kurduğum dostluklarda nasıl da anlatıyorum değil mi hiç görmediğim trapezcileri? Hatta trapezci benmişim gibi... Böyleyken böyle işte. Rüyaları hayallere göre akort etmek inan bana çok zevkli. İşe dönmeliyim. Kahve Molam bitti.
NOT: Eski bir yazımı Botero'ya göre yeniden toparladım:)






