cingöz recai etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cingöz recai etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Kasım 2012 Çarşamba

Memleketimde Kill Bill Vaziyetleri...

 

Son zamanlarda seyrettiğim filmler sayesinde bir kez daha anlamış bulunmaktayım ki ülkeler,  isterse Dünya Barış Endeksi'ne göre en  barışçıl ülkeler  seçilsinler, ister mutluluk, refah ve konfor ölçümleri  tavan yapsın, isterse dünyanın en saygın  koca koca  üniversiteleri bu ülkelerdeki hayatın huzur içinde olduğunu, en demokratik sistemlerin bu ülkelerde  olduğunu ispatlayacak tezler ortaya atsınlar, makaleler, kitaplar yazılsın... İstendiği kadar bu ülkelerdeki  insanlarının birbirlerine saygılı ve nazik davrandığı anlatılsın... Meğer  biz kadınlar için değişen hiç bir şey yokmuş... Meğer pek çok  erkeğin kafalarının içindeki  kadınlara uygulanan o kadim şiddet hisleri, ülkelerin mutluluk, huzur, konfor, barışçıl ortam,  en demokratik sistem modelleri içinde bile  değişmiyormuş...  Bilakis sanki bileyleniyormuş bile diyebilirim. Ne fena! Of, şimdi bunları yazdıkça yüreğim sıkıştı vallahi. Nedir bu? Nedir bazı erkeklerin asırlardır kadınlara karşı bu dipten giden çekememezliği? İlk şokumu geçen yıl Ejderha Dövmeli Kız adlı filmi seyrederken yaşamıştım.  Söylesene, İskandinav ülkeleri hayatlarından en memnun, en huzurlu, devletleriyle en barışık ülkeler değil miydi?  Ne bileyim, hatırlasana... Kaliteli eğitim, sağlık sigortaları, iş imkanları ya da işsizlik yardımları filan... Breh breh! Evet, öyle...  Ejder Dövmeli Kız bir İsveç, Danimarka ortak yapımıydı. Film İsveç'te geçiyordu. Bu filmde seyrettiğim kadınlara  yapılanlar şiddet ve eziyetin dehşeti karşısında donakaldığımı bugün gibi hatırlıyorum.


Bir kadın olarak bu film o kadar canımı acıtmış o kadar üzmüştü ki beni, erkeklere inancımı tekrar diriltmek için Filmekimi'nde seyrettiğim bir Kazakistan filmi olan Tulpan'ı aklıma getirmiştim. Tulpan, harbiden elektriksiz, susuz, telefonsuz, her türlü imkandan uzak, çadırda yaşanılan Kazakistan'ın steplerinde geçiyordu. Ve o konforsuz, sistemsiz çöl ortamında erkeklerin kadınlara gösterdiği hürmet insanı hayrete düşürüyordu. Bu ne demek oluyordu şimdi? Kafam karışmıştı.  Eğitimin, görgünün, refahın, her türlü niğmetin, hakkın, özgürlüğün olduğu ülkelerde kadına saygının zirve yapması gerekmiyor muydu?

 

Son Filmekimi'nde seyrettiğim Melancholia adlı film, büyülemişti beni. Bir Danimarka filmiydi. Yönetmeni Lars Von Trier'di. İsminden kim olduğunu bilemedim. Filmden çıkarken "Helal olsun, ne hoş bir film çevirmiş" dedim. Dedim demesine ama yüreğimde... nasıl anlatacağımı bilemediğim... filmden kalan... böyle... incecik...  kadınlarla ilgili... nebileyim... çok hafif ama... hangi kelimeyle izah edeceğimi çıkaramadığım... minik bi fena koku... azıcık... buna benzer bir his bırakmıştı. Önemsemedim. Öyle feminist düşünceleri olan, erkek düşmanı biri asla değilim. Bilakis insanları kadın erkek diye ayırmam. İnsanlıkları ölçüsünde  severim. Sanıyorum memleketimde son zamanlarda kadınların yaşadığı şiddet vaziyetleri, bu konudaki duyargalarımı açtı. Daha önce üstünde durmadığım ya da fark etmediğim durumlara karşı beni hassaslaştırdı.


Daha sonra  Lars Von Trier'in Antichrist adlı filmini seyrettim. Filmden sonra "Bu yönetmen kimdir?" diye iyice merak ettim. Filmdeki  pornografik görüntüleri ve şiddet içeren sahneleri bir kenara bırakıp söylemeliyim ki,  gene bir  İskandinav filminde  bir Danimarka'lı yönetmen, yüzyıllardır bazı  erkeklerin bilinçaltında kadına duyduğu öfkenin boyutlarını ortaya koyan bir film yapmış. Böyle gerilim, dehşet, şiddet içeren filmlerin huzur simgesi İskandinav memleketlerinden çıkması enteresan geliyor bana...  Tabii  hayatlarını son derece konforlu, huzurlu, sakin, sorunsuz yaşayan, dünyanın niğmetlerinden en fazla faydalanan, doğuştan temel hak ve özgürlüklere sahip olan insanların yaşadığını düşündüğüm bu memleketlerde kadınla ilgili fena vaziyetlerin değişmemesi düşündürücü. Sonra yönetmenin hayatını okudum. Film gibiydi ne yalan söyleyeyim. Üzüldüm. Du bi... İyisi mi ben gene bir Kazak filmi seyredeyim. Allahın steplerindeki çadırlarda bile olsa, dünyanın bir yerlerinde kadınlara verilen hakları ve  kadınlara gösterilen hürmeti gözümün önüne getireyim ki kederimi dindirebileyim.



Yukarıdaki yazıyı geçen sene yazmıştım. Dün akşam, gazetede "Kadın cinayetlerinin bir türlü önlenmemesi üzerine şiddet gören kadınların  meşru müdafaa haklarını kullanabilmeleri için silah kullanma eğitimine başlandı." diye bir habere denk gelince şaşırdım ne yalan söyleyeyim.  Kadına Şiddete Karşı Kadın Kalkanı Projesi hayata geçirilmiş ve öncelikle sığınma evlerindeki kadınlara, kendilerini koruma tekniklerini öğrenebilecekleri ilk kurs çoktan başlamış bile.  Haberlerin devamında "Şiddet kalkanı projesi içerisinde hukuku, adli hak arama yolları, bunun yanında öfke kontrolü, biber gazı kullanımı, panik butonu kullanımı, potansiyel katil veya şiddet uygulayıcılarının tuzaklarına karşı nasıl önlemler alınabileceği hakkında derslerle birlikte atış poligonunda silah eğitimi dersi var."  diye yazıyordu. Bu haberi okur okumaz,  Quentin Tarantino'nun  o güzeller güzeli  filmi Kill Bill  hayalimde canlandı.  Bu filmde Gelin'in, kendisine zalimce işkence eden,  diri diri toprağa gömen, vicdansızca kızını alıkoyan  Bill'e  karşı kendini koruyabilmek ve alt edebilmek için, dövüş tekniklerinin büyük ustası Pai Mei'den  nasıl savunma dersleri aldığını hatırladım. Zaten geçen haftadan beri, Mimar Sinan Üniversitesi'ndeki  Edebiyatımızın Üvey Evladı, Polisiye adlı sempozyuma giderim hayaliyle, Ahmet Mithat Efendi'nin Esrar'ı Cinâyât'ından, Halide Edip'in Yolpalas Cinayeti'ndeki Akkız'ına, Peyami Safa'nın Cingöz Recaisi'nden Çekirge Zehra'sına, Tilki Leman'ına, Şeytan Hadiye'sine kadar polisiyeyle haşır neşirim. Veee... Sempozyumda, iki gündür, sabahtan akşama polisiye üzerine şahane  muhabbetler dinlemekteyim. Du bakayım. Polisiye sempozyumunu iyice sindireyim, illa bu konuyla ilgili bir kaç lakırtı daha ederim.

18 Aralık 2011 Pazar

Yeni Sherlock Holmes'i Seyredince, Yine Neler Düşündüm Neler!


Kimi zaman yazar olmanın ölümsüzlükle eşdeğer olduğunu düşünmüşümdür.  Arthur Conan Doyle 1800 lü yılların sonlarına doğru Sherlock Holmes'u hayal etmiş. Yıllarca kitapları okunmuş, filmleri çevrilmiş. Yıl 2011. Halen bu kahraman dünyanın gündeminde. İşte misal ben. Kış, yağmur, çamur var demedim. Sherlock Holmes'un son filmi şehrime geldi. Mevsim Akdeniz oldu sanki. Gülümseyerek, yine yeni yeniden sinemaya gittim. Dedektiflik durumu oldu mu dayanamam zaten! Merak var ya bünyede bir kere. Bayılırım bu tarz kitap ve filmlere. Ayrıca sana bir şey söyleyeyim mi, tüm eleştirilere rağmen, bence Robert Downey Jr. mükemmel oturmuş bu role... Gerçek Sherlock Holmes tipi budur arkadaşım, budur yani.  Neydi o ekose ceketli ve ekose şapkalı eski Sherlock Holmes'un hali. Oh ya! Ünlü dedektif tam tipini bulmuş. Kılığı, kıyafeti, komikliği, gözlemleri, hali, tavrı, duruşu, dövüş teknikleri vesaire, yeni halini eskisine bin defa tercih ederim. Zaten Guy Ritchie’nin yönettiği tüm filmlere bayılırım. Diyeceğim odur ki, ben yeni Sherlock Holmes tipini de, filmlerini de çok sevdim.
 

İşte bunları yazınca, bak aklıma neler geldi? İlla uçağa atlamamıza ya da ışınlanmamıza gerek yok ki. Edebiyat ve sinema, dünyanın her yerini ve her çağı ayağımıza kadar getiriyor. Önce İngiltere'ye uzanıyoruz. 1887 yılındayız. İngiliz yazar Sir Arthur Conan Doyle'un evine, penceresinden bakıyoruz. Birşeyler yazıyor. Ağzında piposu... Öyle hayal ediyorum... Arada fincanındaki çayını yudumlarken, arada dumanını tüttürüyor olmalı. Çünkü yarattığı hayali dedektif kahraman Sherlock Holmes'un elinde piposu vardır. Tabii o zamanlar tütünün zararlı olduğu bilinmiyor!.. Hayat verdiği bu kahraman okadar sevilir ki, yazardan daha ünlü olur. Daha sonra Sherlock Holmes'le ilgili filmler ve televizyon dizileri çevrilir.



Bu kez 1900 lü yılların başlarında Fransa’dayız. Moda, şatafat ve romantizmin ülkesi, son günlerde bir sosyete hırsızı hakkındaki yeni haberlerle çalkalanmaktadır. Bu durumda gazetelere gün doğmuştur. Kaçırırlar mı böyle haberleri hiç? Kimi hayali, kimi sahi haberler, dizim dizim gazetelerde yazılınca, yazar Maurice Leblanc, bu fırsatı iyi değerlendirir ve İngilizlerin Sherlock Holmes’i kadar ilgi çekecek bir kahraman yaratır. Kibar, yakışıklı, çok dil bilen, değişik kılıklara girebilen, çapkın, mücevher hırsızı Arsen Lüpen’in maceraları 20. yüzyılın ilk otuz yılına damgasını vurduğu gibi, günümüze kadar ününü sürdürmüştür. Arsen Lüpen ile ilgili filmler ve televizyon dizileri çekilir.



Peki bu ünlü roman kahramanlarından, memleketimizdeki yazarlar etkilenmemişler midir? 1924 yılında, değerli yazarımız Peyami Safa, Server Bedii takma adıyla, Arsen Lüpen benzeri bir karakteri, Cingöz Recai’nin maceralarını edebiyatımıza kazandırır. Her ikisi de kılık değiştirmede mahir, esprili ve zeki, yakışıklı ve çapkın, her ikisi de yaşadığı olayın keyfine ve heyacanını ruhunda hisseden kahramanlardır. Peyami Safa ekmek parası kazanmak için bu hikayeleri yazdığını söylese de, Cingöz Recai Türk polisiye roman türünün öncüsü olarak kabul edilmektedir.



Daha sonra bu hikayeler, 1954 yılında Metin Erksan tarafından sinemaya aktarılmış ve Turan Seyfioğlu Cingöz Recai’yi canlandırmış. Esas 1969 yılında Safa Önal’ın yönetmenliğinde çevrilen Ayhan Işık’lı Cingöz Recai filmi bir kült film olarak kabul edilebilir. İşte bu filmi dün gece seyrettim. Romanlarındaki gibi filmde de, Cingöz Recai’nin en büyük düşmanı, polis komiseri Mehmet Rıza’dır. Bu rolü canlandıran ise Türk filmlerinin ünlü jönlerini seslendiren Abdurrahman Palay. Hani Türk filmlerine "n'ayır, n'olamaz!" sözcüklerini kazandıran kişi. Filmdeki şahane şarkıları seslendiren Ertan Anapa. Sema Özcan, Ferudun Çölgeçen'li, renkli ve seyredilmesi keyifli bir film.


Filmin ilk beş dakikasında Ayhan Işık’ın sadece gözleri gösteriliyor. Yandan, önden, klark çekerken... O dönem sinema dünyasının gözdesi olan aktörün, en çok yeşil gözleri kadınlara etkileyici geliyor olmalı… Hapisten yeni çıkmış olan Cingöz Recai kaldığı yerden iş çevirmeye devam edecek, polis müfettişi Mehmet Rıza’yı çılgına döndürecek ve bu arada bir de kalp çalmayı ihmal etmeyecektir. Cingöz Recai’nin ünlü kahkahası ve sözleri, sadece filme değil izleyicinin belleğine damgasını vurduğundan mıdır nedir, aklıdan kolay kolay çıkarılmayacak bir film. Cingöz Recai kendini çok beğenir, yaptıklarıyla çok eğlenir. Filmin sonunda hapse götürülürken sarfettiği söz, bence Cingöz Recai’yi anlatmak için yeterlidir. Şöyle der: “Bana mektup yaz, Selma... Adresim basit: Cingöz –Türkiye!” Dur bak! Cingöz Recai'ye ait bir söz daha yazmalıyım: "Ben Cingöz Recai, başka türlü hareket edemezdim, benim de şu kalbim olmasaydı, hayat daha kolay olurdu! " Sahiden çok alem bir film!...

Yeni Cingöz Recai filmi çevrilse, kim oynardı acaba Ayhan Işık yerine?