Mini seri Easy'i merak ediyordum. Otuz dakikalık sekiz kısa bölümün hepsini tüm hevesimle seyrettim.
Örgü örmüyordum. Lakin örgüyle ilgili her kelimeyi seviyordum. Şiş... İlik... İşkembe... Nohut... Pirinç.... Tekli pirinç... Kesme şeker... Resmen şaka gibi... Örgü örnekleri hep yemekle ilgili... Acaba niye böyleydi? Artık öğrenmemin vakti saati geldi demek ki, dedim. Niyetine girdim. Sırayla hepsini deneyeceğim. Şiş ve ip aldım. Elim alışsın diyerekten iki ters dört düz örmeye başladım.
Sinemada iki film seyrettim. La La Land nedense eksik bir tat bıraktı bende. Niye o kadar abartılmış bilemedim. Ya da çok göklere çıkarıldığı için fazla etki bekledim.
Uzayla ilgili her filmin hastasıyım. Passengers'ta beyaz perdenin o muazzam illüzyonuyla oturduğum koltuktan uzaya doğru aktım.
Bendir çalışmalarım kendi çapımda devam ediyor. Düm tek tek düm teeek diye vurarak, Niyaz İlahisi'ni çalıp söylemeye başadım. "Dinle sözümü sana direm özge edadır. Derviş olana lazım olan, aşk-ı hüdadır. Düm tek tek düm e tek tek...Aşıkın nesi var ise maşuka fedadıır. Sema safa, cana şifa, ruha şifadır." Babama bu ilahiyi çalıp söyledim. İlahinin devamında... "Ey sofu bizim sohbetimiz cana şifadır" diye devam edince, babam ağlamaya başladı ya hoşuma gitti. Soonraa... Ben bendire vurdum, babam durmadan söyledi... "Sema sefa, cana şifa, ruha gıdadır." Babam sevindi. Ben çok sevindim. Sevindik biz.








