hayvan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayvan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2026 Cumartesi

Dünyaya Orman Denir.

 


Amerikalı yazar Ursula K. Le Guin’in, 1972'de yayımlanan Dünyaya Orman Denir romanını okuyorum.

Daha ilk sayfalarda geyiklerden söz edilen bir bölüme takıldım. “Yerden omuza kadar iki metre, dar altın boynuz tacı olan, çevik ve cesur bir hayvan...” diye anlatıyordu onları. Sonra da gerçek geyiklerin neredeyse yok olduğu, insanların artık robot geyikler kullandığını yazıyordu. 

Bir anda durdum... Ben en son ne zaman gerçek bir geyik gördüm? Ya da geyiklerin hâlâ var olup olmadıgını düşündüm.

Roman, ormanlarla kaplı bir gezegende geçiyor. Dünya’dan gelen insanlar ormanları kesiyor, doğayı sömürüyor ve yerli halkı eziyor. Le Guin bunu sadece bir bilimkurgu hikâyesi gibi anlatmıyor aslında. 

Savaşın, sömürünün ve insanın doğayla kurduğu yıkıcı ilişkinin altını çiziyor. Kitabı Vietnam Savaşı’nın gölgesinde, çevre hareketlerine tepki diye yazmış olması da her satırda hissediliyor.

En etkileyici taraflarından biri şu bence... 

Orman burada sadece ağaçlardan oluşan bir yer değil. Hafıza gibi, yaşam gibi, dünyanın ruhu gibi bir şey. Zaten Athshe dilinde “dünya” kelimesi “orman” anlamına geliyor. Belki de bu yüzden kitap hâlâ bu kadar güncel geliyor insana. 

Galiba bazı canlıların varlığını yavaş yavaş unutuyorum. Önce doğadan çekiliyorlar, sonra hafızamdan.  Bazan bir roman onları yeniden hatırlatıyor. 

İyi ki edebiyat var.

13 Kasım 2015 Cuma

Hayvanlar Ve Edebiyat-4-ARI

 
 
"Her iki çeşit arı, bir yerden yedi.
Fakat bundan zehir hâsıl oldu, ondan bal."
 
 
Mesnevi Hikayeleri/Bakkal ve Dudu'nun Hikayesi

28 Ağustos 2011 Pazar

İnsan Kalma Alıştırmaları Ve Maymun Kalbi


Of! İnan üşendim. Kusura bakma ama gugıla sormak niyetinde değilim. Bak şimdi... Aklımda şöyle kalmış. Tam tarih veremeyeceğim ama epeyce zaman önce...  Diyebilirim ki neredeyse evvel zaman içinde...  Dr. Bernard adındaki bir bilim adamı, bir şempanze kalbini bir insana takmış diye duymuştum. Hey! Kalp tıkır tıkır işlemiş biliyor musun? Gerçekten çalışmış... Dünya sevinçten ayağa kalkmış. Heyhat! Bir kaç gün sonra kalp duruvermiş. Bütün hevesler havaya gitmiş. O zamandan bu zamana hayvan organları insanlara takılır ve ve tıkır tıkır kullanılır oldu mu bilmiyorum. Sadece acaba o şempanze kalbi takılan adam şempanze gibi hisseder miydi onu  düşünüyorum.  Acaba insanlar ona "maymun kalpli adam" derler miydi?  Adam zamanla şempazeye döner miydi? Bunu bilmek istiyorum. 


Diyeceksin ki "Şimdi bunlar nereden aklına geldi?" Geçen hafta Maymunlar Cehennemi Başlangıç adlı filme gitmiştim. Filmde maymunlar denek olarak kullanılıyordu. Özellikle  alzheimer hastalarını iyileştirmek için geliştirilen ilaçlar maymunlar üzerinde deneniyordu. Bu ilaçlar maymunların zekasında beklenmedik gelişme sağlıyordu. Maymunlar insan gibi davranmaya başlıyordu. İşte o filmi seyredince acaba şempanze kalbi takılan adam yaşasaydı bir süre sonra şempazeleşir miydi diye düşündüm. Nasıl hissederdi ki kendini?  Franz Kafka'nın Değişim adlı hikayesindeki  kendini sabah uyandığında bir hamam böceği sanan adam gibi olur muydu?

 
Gerçekten değil de ne bileyim ruhsal olarak filan... İnsan kalbi maymun kalbiyle yer değiştirince başkalaşır mıydı? Kalp dediğimiz organ nasıl çalışır acaba? Maymuna  ait bir kalp bir insana geçince ormanda yaşayıp öğrendiği maymunca duygular, davranışlar  insana geçer miydi? Bilim adına maymunlara yapılan işkenceleri bu filmde seyredip, iliklerime kadar maymunların  acılarını yüreğimde hissedince tuhaf oldum. İnsan zekası doğanın dengelerini nasıl bozuyor diye düşündüm.  Dünyada açlık, yoksulluk, savaş  kol geziyor. Binlerce yıldır çözülmeyen bu büyük sorunlar, günümüzde halen sorun olmaya devam ediyor. Bir yandan insanı yaşatalım diye hayvan organlarını çıkar insana tak, diğer yandan bombalar icat et insanların tepelerinden at. Aklım sırrım ermiyor. Ne bileyim filmi seyredince bunlar aklıma geldi… İnsan olmak böyle bir şey mi diye düşündüm. Hımm.. Bunları düşündüm de fena mı ettim? Ne bileyim... Kafam karıştı gene... Böyle işte.


6 Ekim 2009 Salı

Şu Ahir Ömrümde Kaç Kuş İsmi Öğrenebildim Ki?

Şu ahir ömrümde eğer balık ve kuş isimlerini öğrenmişsem, sebebi Sait Faik öyküleridir. Ünlü bilgenin “Bir Sonbahar Akşamı” adlı öyküsünün içinde o kadar çok kuş ismi geçer ki! Yazısının başında İstanbul’da bir sonbahar akşamını tasvir ederken mesela, minareden minareye asılı kırmızılıklar, portakala, Trabzon hurmasına benzer yemişler sarkıtan sonbahar akşamlarında bir kuşu hatırlar sevgili yazar. Hangi kuşu peki? Bıldırcın! Bıldırcını hatırlar! Hani şimdi sonbahar mevsimin tam ortasındayız ya… Ekim ayında… Hiç bıldırcın kuşu gelmiş miydi aklına? Bakıyor muyuz ki kuşlara? Her geçen gün çevremizde azalarak uçuşan bu kuşlardan hangisi bıldırcındır ki ? Şu ahir ömrümde kaç kuş ismi öğrenebildim? Kaç kuşun hangi kuş olduğunu bilebilirim ki acaba?

(baykuş) (tavuskuşu)

(florya)(iskete)

Yazara göre sonbaharda bulutlar turunç renklidir. Sonbaharda yapraklar konuşur. Lodoslu İstanbul denizi ne baş döndürücü şeydir! Bir lodoslu günde vapura atlayıp Adalara gidip gelir Sait Faik. Akşamüstü bazen Köprü´nün ortasında durup Sultan Selim´in arkasındaki bulutlarda kırmızı rengin oyunlarını seyreder.

(atmaca)(saka)

Sait Faik serçeleri, atmacaları, saka, florya, isketeleri de sever, hattâ uzak memleket kuşlarını rûyalarında görür, bazan şiir yazacak gibi olduğu zamanlarında, papağan, tavuslar, cennet kuşları da görür gibi olur. Bütün bunları okuyunca insan düşünür bu durumda: Bu kuşları en son ne zaman gördük , bildik de fark ettik ki biz?
cennet kuşu kırlangıç

Ama bıldırcın! Bıldırcın, bizim göklerimizin muhacir kuşudur der Sait Faik. Bıldırcını sevdiği, bıldırcına yakın olduğu kadar, ne baharın müjdecisi, dostumuz, âdeta köylümüz gibi olan kırlangıçları; ne de o kızıl gagası, muhteşem kanatları, ince uzun, sırım gibi bacaklarıyla leyleği, bıldırcına tercih eder.

(leylek)

(serçe)

Bıldırcını, bir şiiri sever gibi sever ünlü yazar. Neden olduğunu bilmeden, yahut hafif hafif, içinde bir şeyler belirerek. Sanki bir gün, sihirli bir ağız: "Kuş ol, güzel insan!.... Senin bu topraktan yapılmış çirkinler kafilesinde yerin yok! Kuş ol!" demiştir. Bıldırcın, böylece insanken kuş olmuştur. Onu rüzgârlar getirir; yağmurlar atar, memleketimize. Etlerin en güzeliyle, kokuların en bayıltıcısıyla gelir, ışıklarımıza dökülüverir Sait Faik'e göre.

Şimdi sonbaharın tam ortasındayız ya hani. Ekim! Fark ediyor muyuz dünyayı? Kuşları? Kaç kuş ismi biliyoruz ki? Kaç kuşu bilip tanıyoruz ki? Bıldırcın! Bizim göklerimizin muhacir kuşu! Neredesin?