Dün İstanbul’daki müşterim, “Yarın öğleden sonra gelirseniz, yeni işyerimizin sigortalarını görüşebiliriz.” deyince, “Heeey! Yaşasın!” dedim. Şahane. Sabahtan İstanbul’a giderim. Önce ver elini Lütfi Kırdar Sergi Sarayı... Sonra müşterime yani marş marş Galata… Tamam… Ben zaten Uluslararası Resim Sergisine gitmeyi çok istiyordum. İstanbul'a gitmek için bahanem hazırdı işte. Hem ziyaret, hem ticaret... Mükemmel.
Sabah oğlum ve eşim hazırlanırken, yattığım yerden:
-Siz kendiniz gidersiniz değil mi? Biraz daha uyuyacağım da, ses çıkarmayın e mi? diye seslendim. Dünden bir plan yaptım. Onu uygulayacağım. Oyun yapmadan durmam ki, hayatım oyun! Önce oğlum, sonra eşim evden çıktı. Ben zaten giyinmiştim. Giyinik halde yatağa gizlenmiştim. Hemen zıpladım yattığım yerden. Çantamı ayakkabılarımı kaptığım gibi, fırladım evden. Atladım asansöre… Sonbahar olmasına rağmen hava güneşliydi ya, yeni aldığım şapkamı başıma geçirdim. Kara güneş gözlüklerimi taktım. Aynaya baktım. İrkildim birden. Aynadaki görüntüye dedim ki: ”Merhaba, tanışıyor muyuz bir yerden?” Bu aynadaki görüntü kimdi? Aaa! İnan ki tanıyamamıştım kendimi! Bir şapka ve bir gözlük insanı bu kadar değiştirir mi? Neyse, koşturdum bizim sitenin bahçe kapısına. Bir otomobil geliyordu. Baktım içerde yakışıklı biri oturuyordu… Hemen en havalı edamı takındım…Sağ elimi yumruk yapıp, baş parmağımı kaldırdım... Bekledim. Araba tam yanımdan geçiyorken eğildim ve elimi pencereden gösterdim. Araba biraz ilerledi ve sonra durdu. Geri geri geldi. Camı açtı. “ Atla Fıstık, nereye böyle sabah sabah?” dedi. Kapıyı açtım. Bindim. Oturdum. Araba hareket etti. Emniyet kemerimi taktım. Canım okadar sıkılmıştı ki suratımı astım. “Eee! Nereye götürmemi istersiniz sizi güzel bayan?” dedi. Öyle öfkelendim ki, sinirimden parmaklarımla koltuğu tırmalıyordum. Sonunda dayanamadım ve patladım: “Sen, sen, nasıl önüne geleni alırsın arabaya?” dedim. Sustu. Sonra güldü: “ Önüme geleni değil ki seni alıyorum.” dedi. Devam etti: “Sen onu bunu bırak da hangi ara giyindin indin, hani çok uykun vardı da uyuyordun?” dedi. Hiç duymadım hiiç! Öfkeden köpürüyordum…“Söyler misin lütfen, yolda otostop yapan her kızı alıyor musun arabana sen?” diye devam ettim kaldığım yerden.” Nasıl yaparsın?”diye kükredim. Biraz toparlamalıydım konuşmamı, zira kendi sesimden kendim ürktüm...“ Yani yanlış anlama sakın beni. Öyle kıskanıyorum diye düşünme yani. Sadece bilmelisin ki, bak böyle şeyler çok tehlikeli.. Öyle bilir bilmez herkesi alma arabana yani…" dedim. Baktı bana...Güldü... Uzandı... Beni öptü. “Merak etme almam karımdan başka kimseyi” dedi. Bende yelkenler suya indi tabi… Şimdi nedir benim bu halim? İstanbul'a gideceğini biliyordum. Sabah sabah oyun oynamak istedim. Direk birlikte gidelim İstanbul'a demedim de bir senaryo hazırladım. İyi de hayali bir senaryo hazırlıyorum. Kendi hazırladığım senaryoya kendim inanıyorum. Söyler misin ben acaba durup dudurken bela mı arıyorum? Of, ben neden böyleyim?
Bu yaştan sonra değişemem. Böyleyim... Nananoomm! İşte Lütfü Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'na varmıştım bile. Uluslararası resim sergisi vardı. Sana bir şey söyleyeyim mi, resim ve fotoğraf sanatı resmen büyüler beni. Hele böyle koca sergi sarayında sergilenen sanat eserlerine bakacağım öyle mi? Keşke görebilsen oradaki halimi... Acemi sihirbazdan illüzyon dersi almış gibi bir sağ tarafa bir sol tarafa yalpalaya yalpalaya gezinirim. Bir de resim sanatına meftuniyetimden dolayı tatlı tatlı gülümserim önüme gelene biliyor musun? Of, bunu yapmamalıyım biliyorum. Böyle entellektüel bir ortamda, arkadan örgülü saçımla zaten köylü kızı hali sergiliyorum. Ayrıca yüzümdeki o saf gülümsemeyle de sanki "acemi aşık gibi da dolanırım yollarda... yar senin sebebune... kaldım İstanbul'larda" türküsünü söylüyormuş gibi bir görüntü veriyorum. Of, ben neden böyleyim?
Bu yaştan sonra değişemem. Böyleyim. Tam hayran hayran tabloları seyrederken, çok sevdiğim bir yazarın sözleri aklıma geldi. Bir keresinde şöyle yazmıştı. Demişti ki: "Ben bir sergide resimlere falan bakarken en çok şunu düşünürüm.. Ressam, nasıl 'görkemli' bir kararlılıkla, tam da tablo bu hale gelmişken tuvale son fırça darbesini atmış da bir daha da elini bile sürmemiş yahu? deyu düşünür, adeta sanatçıya saygı duruşunda bulunurum." Ne kadar haklıydı. Ressamlar tablolarının son fırça darbesine acaba hangi duygularla karar veriyorlardı? Bedri Baykam, Burhan Doğançay ile resmen burun buruna geldim. Herkes birşeyler soruyordu ressamlara... Keşke bu soruyu sorabilseydim... Hımm.. Ben... Ben.. Kemiğime işlemiş mahçubiyetimden konuşamadım. Of, ne fena? Ben neden böyleyim?
Bu yaştan sonra değişemem. Böyleyim... 25- 28 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan ve 420 Uluslararası çağdaş sanatçıların 2000 kadar eserinin sergilendiği söylenen bu sergiyi kaçırmadığıma çok seviniyorum. Gözüm gönlüm şenlendi. Aklıma başka bir yazarın şu sözü geldi: "Sınırları son derece belirgin bir dünyanın bile tamamını görmek için bir hayat süresi yetmezken, ucu bucağı belirsiz, sınırları sonsuza dek uzanıyormuş hissi veren sanat dünyalarını nasıl sığdıracağız bir ömre? Okuyamadığımız kaç kitap, seyredemediğimiz kaç film, bakamadığımız kaç resim, kaç fotoğraf kalacak geride?" Hey, bugün 2000 kadar resim, fotoğraf gördüm işte... Acaba görmediğim kaç resim kaldı geride? Hey, bütün bu anlattıklarım hayal mi yoksa? Of, gene rüya mı gördüm ayakta? Eyvaah! Gene mi yaptım bunu? Bir de fotoshopla tabloların önüne kondurdum kendimi öyle mi? Hem de otostop yapıyorum. Duran arabaki yakışıklı eşim çıkıyor. Ben evli miyim ki? Yooo.. Bir de çocuk ya da çocuklar var öyle mi? Aaaa! İnamıyorum ya... Bu anlattıklarım yoksa sahi mi? Gerçekle hayali karıştırdım inan ki. Of, Ben neden böyleyim?