Gene krizim tuttu. Döne döne Atilla Atalay’ın Mecnun Kuleleri adlı kitabını arıyorum. Yok! Aradım taradım. Yok! Yer yarıldı içine girdi sanki. Hayır, bari diğer kitapları olsa… Hiçbiri yok iyi mi? Nasıl olur? Sözümona bazı kitaplarından bende çifter çifter vardır… Çünkü böyle Atilla Atalay'ın kitaplarını evde arar bulamam. Sonra illa yenisini alırım. Asla dayanamam. Ne yapabilirim? Bu kitap krizi vaziyetim anlatılacak gibi değil. Acaba biri beni sabote mi etti? Allahım! Bir tane kitabını bile neden bulamadığımı anlayamadım. Eğer okuyamazsam Atilla Atalay'ın bir öyküsünü şimdi… Nefesim kesilebilir… Gerisini söylemeyeyim… Eh, artık ne diyebilirim? Sizlere ömür!
Aslında ben “Bu sabah Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ndeki Sevgi Soysal Sempozyumu'na gittim.” diyecektim. Evet. Gittim sahiden. Denk geldi gidebildim. Sabah yapılan ilk bölümünü tüm merakımla izledim. Öğlen arası oldu. Hemen üniversitenin önünden otobüse atladığım gibi, ver elini Tophane-i Amire… Dali sergisini gezdim. (Kara Kitap, sözüm söz seninle de gezeceğim:) Dali çocukluğundan beri aşçı olmak istermiş. Eh, aşçı olamayıp ressam olunca, bu hayalini menü ve tarifleri resmederek gerçekleştirmiş. Tablolarını fotoğraflayamadım ama Dali’nin kullandığı renklere bittim. Bittim. Müthiş!
Sonra "Ölümünün 35. Yılında Sevgi Soysal Sempozyumu"nun ikinci bölümünü dinlemek için tekrar Mimar Sinan Üniversitesi'ne döndüm. Hey! Bu kez oturum başkanı Doğan Hızlan. Konuşmacılar ise kimlerdi biliyor musun? Sevdiğim kitapların yazarları! Oya Baydar, Selim İleri, Latife Tekin, Buket Uzuner... Nasıl hoş muhabbetli nasıl keyifli bir oturum oldu anlatamam. Yazarların Sevgi Soysal için anlattıklarını mutlulukla dinledim. Bir okur olarak, çok doyurucu bir sempozyum izlediğimi gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Emeği geçen herkese teşekkür etmeliyim.
Yani rüya gibi bir gün geçirdim. O kadar yıl sonu iş debdebem arasında, denk gelip Sevgi Soysal'la ilgili sempozyumun bari ilk gününü kaçırmadığım için çok sevinçliydim. Dönüşte Beşiktaş'tan vapura hoplaya zıplaya bindim. Kadıköy'e geçtim. Otoparktan arabamı aldım. İzmit'e doğru yola çıktım. Nasıl mutluydum anlatamam. Allahım! Tam Ataşehir'in yanından geçiyordum ki... O ne? Dondum kaldım. Fotoğraf makinem arıza yaptığı için gördüklerimi fotoğraflayamadım. Ama ilk gittiğimde illa fotoğraflayacağım. Resmen dağ taş bina dolmuş! O binalalar silsilesini görünce tüm sevincim uçtu gitti. Yüreğime kara bir keder geldi çöreklendi. Yoo... Her İstanbul'a gittiğimde Ataşehir'in yanından geçiyorum. Ne bileyim? Bu kez resmen binalardan korktum. Tek bir ağaç bile görünmüyordu. Her taraf taş kule olmuş. Of, yüreğim nasıl fena oldu anlatamam. Dedim ki, derhal ilaç niyetine Atilla Atalay'ın Mecnun Kuleleri'ni okuyamazsam, ben bu krizden asla kurtulamam. İşte şimdi kitabı evde arıyorum. Ama bulamıyorum! Yok!.. Bari öyküyü hatırlayabilsem... Atilla Atalay insan konservelerine benzetir ya hani bu kuleleri... Ve içlerinde zamandan yorgun düşmüş deliler dolaşıyor derdi. Yani bizler mi? Of!.. Tam o kulelerin yanından geçiyordum... Aynı öyküdeki gibi... Havanın boşluğunda yankılanan keder, yer kabuğunu boydan boya yararak ilerledi. Önce şehre şöyle bir tepeden baktı. Sonra bir binadan ötekine çarptı... Çarptı... En yüksek kuleye çarpıp sekti... Geldi... Geldi... Küskün kalbimden vurdu beni....Yüreğim keder içinde "çın... çınnnn... çınnnnnnn" diye inledi... Günüm ne güzel başlamıştı... Görüyor musun, nasıl bitti!... Yooo... Derhal Mecnun Kuleleri'ni bulmalıyım! Yoksa dayanamayacağım! Söyler misin, kitap krizi vaziyetleri için, kitapçılarda olmuyor mu bir nöbetçi?!!