viyana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
viyana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eylül 2025 Pazar

Kendimi Eylediğim Zamanlar,,,

 

Köy gezisi yaptım.


Film seyrettim.


Yeni bir kitap okumaya başladım.

İki gün için Viyana'ya gideceğim. 
Minik bir gezi planladım. (fotoğraf-google)


10 Eylül 2025 Çarşamba

Kendimi Eylediğim Zamanlar...

Çok mutlu oldum.
 



Daldan dala filmler seyrettim...




Ofis işlerimden kalan her fırsatta mozaik yaptım. 
Maksat elim alışsın... Maksat kafam dağılsın...





Ay sonunda iki günlüğüne Viyana'ya gideceğim. Az önce “Vienna Waits for You” adlı kısa filmi seyrettim. 

Film oldukça garip, gotik ve masalsı bir atmosferde ilerliyor. Bir kadın Viyana’ya taşınıyor, ama yeni evinde tuhaflıklar yaşıyor. Aslında ev şehrin kendisinin bir alegorisi gibi. 

Viyana hakkında izlediğim bu kısa film, şehri sıradan bir yerleşim değil de gotik bir masal evine dönüştürüyor. Kapısından içeri adım attığında seni valslerle, kahvelerle, müzelerle büyüleyen ama aynı zamanda kök saldırıp kolay kolay bırakmayan bir yer gibi. O romantik cazibenin ardında  karanlık, insanı içine çeken ve zamanla tüketebilecek bir atmosfer var. Belki de Viyana’nın gerçek yüzü tam da bu ikilikte saklı... Hem davetkar hem de bağımlılık yaratan bir şehir olması. Du bakalım. Şimdilik davatkar yüzü çağırdı beni... Sonra? Bilmem.😇

12 Mayıs 2013 Pazar

Efkârlı Günlerimin Gizemli Şehri...

 

2005 senesiydi. Yüreğim ümitsizce aylarca dağlanmış, sonra da sanki hiç ısınmayacak gibi düşündüğüm acı bir üşüme duygusuna terkedilmişti. İki gün de olsa nasıl ihtiyacım vardı biraz uzaklaşmaya… Annemi zalim bir hastalığın pençesinden tüm uğraşmalarımıza rağmen kurtaramamıştık… Ellerimizden kayıp gitmişti… Hakikaten içim hem acıyor hem de üşüyordu. Ne kadar belli etmemeye çabalasam da, bu ruh halim suretime yansıyordu. 

İnsanları acıları ile baş başa bırakmak lazım. Ben acıların paylaşılarak dağılacağını düşünenlerden değilim ne yazık ki… Sırtımın sıvazlanması, avutucu sözler garip ve kifayetsiz geliyordu bana… Kendim aşmalıydım bu süreci ve içimde küllendirmeliydim bu acıyı… Zaman her şeyin ilacı olacaktı da zaman geçsin istemiyordum ki… Zamanı durdurmuştum kendimde… Bu gidişatım iyi değildi hissediyordum. Çevremdekilere haksızlık etmemeliydim biliyordum…

Viyana iyi gelecekti bana… Sıcak, hareketli, cıvıl cıvıl insanlarla dolu şehirler değil, soğuk, yağmurlu, gri, kasvetli bir yere ihtiyacım vardı… Ruhumu yansıtan, bir depresyon şehrine.. Belki hayata asılmama yardımcı olabilirdi Tuna kanalı kıyısında yapacağım yürüyüşler…  Viyana'ya gitmeye karar verdim.

Viyana ilk bakışta sakin bir şehir görüntüsü vermişti bana. Koşturma yok… Telaş yok… Panik yok… Sanki şehrin ritmiydi bu… Şehir bir içe kapanma,  muhabbete  gözlerini kapama halindeydi sanki… Tam içinde yaşadığım ruh halinin ritmindeydi. Mozart’ın notaları dolanıyordu şehrin üstünde...  Mozart’ın müziği eşliğinde, Viyana’yla aynı ritimde vals yapabileceğimizi hissetmiştim. Bu şehirle ruhum tam denk düşmüştü.

Şehrin sokaklarında başıboş dolanıyordum. Viyana gizemli ve medeni bir şehir görüntüsü sunmaya devam ediyor, kültürü ve zenginliği ile gözümü kamaştırıyordu… Bir yerde okumuştum. "Viyana’da iki günden fazla kalmayın" diye yazıyordu. Eğer ruhunuzdan hoşnut değilseniz, önce görkemiyle göz boyarken, ardından ruhunuzu ele geçiriyormuş. İki yüzyıldan beri Viyana dünyanın psikoloji ve psikiyatri merkeziymiş. Gugging Hastanesi günümüzün en iyi “Bakırköy”ü olarak bilinmekteymiş. Gerçekten Viyana’nın deli ettiği değerli insan sayısı azımsanmayacak kadar çoktu.  “Freud, Nietzche, Mozart, Beethoven” aklıma geliyordu.  Bunları düşünürken sokaklarda kendi kendine konuşan, dalgın dalgın yürüyen insanları fark ediyordum…

 
Kentte bütün yollar Stephansdom’a çıkıyordu. Haşmetli, gotik ve kapkara haliyle bu katedral, kesinlikle şehrin ruhunu simgeliyordu. Söylentilere göre katedralin mimarı ruhunu şeytana satarak bu binayı yapmış. Kilisenin altında, kara veba sırasında ölmüş insanların gömüldüğü mezarlar varmış. Ne cesaret ne de metanetim vardı bu dehlizleri görmeye… Giremedim… Burası Stephansdom katedralinden adını alan güzelce bir meydandı aynı zamanda. Her köşe bir kafeydi… Kafeler cıvıl cıvıl...  Ama eksik olan bir şey vardı sanki. Demezler mi Viyana için “Ne Paris kadar aşık, ne Roma kadar tarihi, ne Prag kadar görkemli, ne de İstanbul kadar gizemli “ diye … Hakveriyordum bu söze… Ya da gözlerim gene yüreğim gibi görmek istiyordu.

Yorgundum… Viyana kahve ve pasta demekti ya, aynı zamanda… O yağmurlu sonbahar gününde, Viyana’nın her köşesinde mevcut olan kafelerden birine dalıyordum… Söylentilere göre Viyana kuşatmasından sonra Türklerden kalan torbalar dolusu kahveyi bir Polonyalı bulmuş ve sonra da bunları satmak için bir kafe açmış… Böyle başlamış kahve ile Viyana’nın ilk tanışma hikayesi… Kendime sıcak bir melange söyleyip önce sokağı seyre koyuluyordum. Viyana önümden akıp geçiyordu... Sonra kitabımı açıyordum.


Her seyahatimde yanımda mutlaka kitaplarım olur. Bu kez bana arkadaşlık eden Orhan Pamuk’un Kara Kitap'ıydı… Romanın baş döndürücü, uzun, mistik cümleleriyle,  Viyana’nın barok mimarisi bu kadar mı denk düşer diye düşünüyordum… İkisi de ne kadar karanlık… İkisi de ne kadar gizemli! Haliçteki hazineler, yeraltı dehlizleri, görev için yola düşen cellatlar, tebdil-i kıyafetler, her yüzün ardında başka birini görmek, küçük yaşta evlendirilen zavallı prenseslerin hikayeleri, büyülü kentlere yolculuk, neler yoktu ki Kara Kitap'ta...  Ya Viyana... Veba salgınıyla, Yahudi katliamıyla ya da savaşlarda ölen insanlar… Habsburg Saraylarında gördüğüm o ihtişamlı yaşantıya karşın Kraliçe Elizabeth (Sisi) nin oğlu Rudolf’un, Mayerling de intihar etmesi…  Marie Antoinette'in  (Hani halkı için ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler diyen Fransa Kraliçesi) giyotinle idam edilmesi... Sisi'nin bir suikast sonucu ölmesi...  Orhan Pamuk İstanbul’un gizemini anlatıyordu...  Viyana ise kendi karanlık geçmişini… Hanedanın yaşadığı görkemli salonları geziyordum… O ne ihtişam. Ne şaşaa!  Kara Kitap’ta Galip’in peşini bırakmayan gölge gibi sanki Sisi’nin gölgesi de peşimi bırakmıyor gibi geliyordu bana… Viyanalılar her şeye Sisi’yi resmetmişler. Her yerde karşıma çıkıyordu.

Viyana’da kitapçılar muhteşemdi. Kahve kokusu kadar kitap kokusunu da çok seviyorum.. Orhan Pamuk’un Almanca’ya çevrilmiş kitaplarını kokluyorum fırından yeni çıkmış memleketim ekmekleri gibi… İndirime girmiş 1960, 1970 1980,1990 yıllarını anlatan İngilizce dört kitap alıyorum nasıl taşıyacağımı düşünmeden gene..  Kendi kendime “Daha iyisin " diyorum. Uçaktan son kez şehre bakıyorum.

Hoşça kal Viyana ! Efkârlı günlerimin gizemli şehri…

11 Nisan 2010 Pazar

Efkarlı Günlerimin Gizemli Şehri


İki gün de olsa nasıl ihtiyacım vardı biraz uzaklaşmaya… Yüreğim ümitsizce aylarca dağlanmış, sonra da sanki hiç ısınmayacak gibi düşündüğüm acı bir üşüme duygusuna terkedilmişti. Annemi zalim bir hastalığın pençesinden tüm uğraşmalarıma rağmen kurtaramamıştım. Ellerimden kayıp gitmişti. Hakikaten içim hem acıyor hem de üşüyordu. Ne kadar belli etmemeye çabalasam da, farkındaydım bu ruh halim dışıma yansıyordu.

İnsanları acıları ile baş başa bırakmak lazım. Ben acıların paylaşılarak dağılacağını düşünenlerden değilim ne yazık ki… Sırtımın sıvazlanması, avutucu sözler garip ve kifayetsiz geliyordu bana. Kendim aşmalıydım bu süreci ve içimde küllemeliydim bu acıyı. Zaman her şeyin ilacı olacaktı olmasına da zaman geçsin istemiyordum ki… Zamanı durdurmuştum kendimde… Bu gidişatım iyi değildi hissediyordum. Çevremdekilere haksızlık etmemeliydim biliyordum… Onlar sabırla bunu aşmamı bekliyorlardı. Viyana iyi gelecekti bana... Sıcak, hareketli, cıvıl cıvıl insanlarla dolu şehirler değil, soğuk, yağmurlu, gri, kasvetli bir yere ihtiyacım vardı. Ruhumu yansıtan, bir depresyon şehrine.. Belki biraz da olsa hayata asılmama yardımcı olabilirdi Tuna kanalı kıyısında yapacağım yürüyüşler… “Tamam “ demiştim. “Viyana'ya gideceğim."

Viyana ilk bakışta sakin bir şehir görüntüsü vermişti bana. Koşturma yok… Telaş yok… Panik yok… Sanki şehrin ritmiydi bu… Şehir de benim gibi bir içe kapanma halindeydi sanki… Tam içinde yaşadığım ruh halinin ritmindeydi. Mozart’ın notaları dolanıyordu şehrin üstünde.. Mozart’ın müziği eşliğinde Viyana ile aynı ritimde vals yapabileceğimizi hissetmiştim. Bu şehirle ruhum tam denk düşmüştü. Şehrin sokaklarında başıboş dolanmıştım. Viyana gizemli ve medeni bir şehir görüntüsü sunuyor, kültürü ve zenginliği ile göz kamaştırıyordu. Bir yerde okumuştum. Viyana’da iki günden fazla kalmayın diye yazıyordu. Eğer ruhunuzdan hoşnut değilseniz, önce görkemiyle göz boyarken, ardından ruhunuzu ele geçiriyormuş. İki yüzyıldan beri Viyana dünyanın psikoloji ve psikiyatri merkeziymiş. Gugging Hastanesi günümüzün en iyi “Bakırköy”u olarak bilinmekteymiş. Gercekten Viyana’nin deli ettiği değerli insan sayısı azımsanmayacak kadar çok Freud, Nietzche, Mozart, Beethoven hep delirerek ölmüşler… Bunları düşünürken sokaklarda kendi kendine konuşan, dalgın dalgın yürüyen insanları fark etmiştim.

Kentte bütün yollar Stephansdom’a çıkıyor. Haşmetli, gotik ve kapkara haliyle bu katedral de kesinlikle şehrin ruhunu simgeliyordu. Söylentilere göre katedralin mimarı ruhunu şeytana satarak bu binayı yapmış. Kilisenin altında, kara veba sırasında ölmüş insanların gömüldüğü mezarlar varmış. Ne cesaret nede metanetim vardı bu dehlizleri görmeye… Giremedim. Burası Stephansdom katedralinden adını alan güzelce bir meydan aynı zamanda . Her köşede bir kafe… Kafeler hareketli... Ama eksik olan bir şey vardı sanki. Demezler mi Viyana için; “Ne Paris kadar aşık, ne Roma kadar tarihi, ne Prag kadar görkemli, ne de İstanbul kadar gizemli “ diye … Hakvermiştim bu söze… Ya da gözlerim gene yüreğim gibi görmek istemişti! Ruhum yorgundu. Viyana kahve ve pasta demek ya aynı zamanda… O yağmurlu sonbahar gününde, Viyana’nın her köşesinde mevcut olan kafelerden birine dalmıştım. Söylentilere göre Viyana kuşatmasından sonra Türklerden kalan torbalar dolusu kahveyi bir Polonyalı bulmuş ve sonra da bunları satmak için bir kafe açmış…Böyle başlamış kahve ile Viyana’nın ilk tanışma hikayesi… Kendime sıcak bir melange söyleyip önce sokağı seyre koyuluyorum. Viyana önümden akıp geçiyordu. Bir süre insanları seyretmiş, sonra kitabımı açmıştım.


Her seyahatimde yanımda mutlaka kitaplarım olur. Bu kez bana arkadaşlık eden Orhan Pamuk’un Kara Kitap'ıydı. Romanın baş döndürücü, uzun, mistik cümleleri ile Viyana’nın gotik mimarisi bu kadar mı denk düşer diye düşünmüştüm. İkisi de ne kadar karanlık… İkisi de ne kadar gizemli! Haliçteki hazineler, yeraltı dehlizleri, görev için yola düşen cellatlar, tebdil-i kıyafetler, her yüzün ardında başka birini görmek, küçük yaşta evlendirilen zavallı prenseslerin hikayeleri, büyülü kentlere yolculuk, neler yoktu ki Kara Kitap'da! Ya Viyana'nın anlattıkları? Veba salgınıyla, Yahudi katliamıyla ya da savaşlarda ölen insanlar… Habsburg Saraylarında gördüğüm o ihtişamlı yaşantıya karşın Kraliçe Elizabeth (Sisi) nin oğlu Rudolf’un, Mayerling de intihar etmesi… Kızı Marie Antoinette (Hani halkı için ekmek bulamıyorlarsa , pasta yesinler diyen Fransa Kraliçesi ) giyotinle idam edilmesi... Kendisinin de bir suikast sonucu ölmesi.. Orhan Pamuk İstanbul’u anlatıyordu. Viyana ise kendi karanlık geçmişini… Hanedanın yaşadığı görkemli salonları gezmiştim. Ne ihtişam. Ne şaşaa! Kraliçe Sisi’nin o meşhur tablosu hep gülümsüyordu. Kara Kitap’ta Galip’in peşini bırakmayan gölge gibi, sanki Sisi’nin gölgesi de benim peşimi bırakmıyormuş gibi gelmişti bana… Viyanalılar her şeye Sisi’yi resmetmişlerdi. Her yerde karşıma çıkıyordu. Viyana’da kitapçılar muhteşemdi. Kahve kokusu kadar kitap kokusunu da çok seviyorum.. Orhan Pamuk’un Almanca’ya çevrilmiş kitaplarını koklamıştım fırından yeni çıkmış memleketim ekmekleri gibi… İndirime girmiş 1960, 1970 1980,1990 yıllarını anlatan İngilizce dört kitap almıştım nasıl taşıyacağımı düşünmeden gene.. Uçaktan son kez şehre bakmıştım. Demiştim ki, "Hoşça kal Viyana ! Efkarlı günlerimin gizemli şehri !"