25 Nisan 2009 Cumartesi
Bu Hafta İçimde Kalan Mevzular
22 Nisan 2009 Çarşamba
Çok Bir Şey De Getirmez Ama Eli Boş Da Gelmez!
Bizde adet böyledir. Bu ailemin kadınlarından bana intikalen geçmiştir. Anneannem , annem ve şimdi de ben. Böyle gördüm, bu adet böyle gidecek. Çok küçükken yadırgardım annemi. Misal, yolda aklımıza geldi ve annemin bir arkadaşının evine gireceğiz ayaküstü. Boş gitmek olmaz ama. Mümkün değil! Etrafta bakkal varsa bir paket çay, bir paket kesme şeker belki yada bir kutu pötibör bisküvi, fırın varsa etrafta bir yada iki tane ekmek bile alıp götürürdü. Nasıl utanırdım! Böyle şeyler hediye diye götürülür mü? Annem götürürdü. Göğsünü gere gere girerdi eve, hiç aldırmazdı. Girdiğimiz evde de, nasıl hora geçerdi götürdüğümüz hediye inanamazdım. Hemen çay yapılırdı misal, "Çay yanına evde başka bir şey kalmamıştı vallahi !"deyip bizim bisküviler konurdu. Nasıl da yerdik iştahlı iştahlı, anneme hayretle bakardım. Ne rahattı!!
21 Nisan 2009 Salı
Sözümü Tutacağım,Adını Anmayacağım!
Emel Sayın'a nasıl hayrandım. Hem şarkılarına hem de sinemadaki duruşuna. Engin Çağlar'la oynadığı Feride, Cüneyt Arkın'la Rüzgar şimdi aklıma gelenler bir anda... Ama en çok Tarık Akan'la çevirdiği filmlere hastaydım. Mavi Boncuk mesela. Altı arkadaş - Tarık Akan, Zeki Alasya, Metin Akpınar,Halit Akçatepe, Minür Özkul, Kemal Sunal- Emel Sayın'ın çalıştığı bir gazinoya giderler. Paraları yetmeyince hesabı ödemeye yemekten sonra,bir güzel dayak yerler.Bunun üzerine intikam almak için Emel Sayın'ı kaçırırlar. Emel Sayın ile bizim kafadarlar muhabbeti ilerletince, gazino patronu fidyeyi ödemesine rağmen, Emel Sayın bir türlü gitmek istemez falan... Böyle bir şeydi galiba. Bol şarkılı, komik, eğlenceli ve aşk dolu bir filmdi.
Eski aşklardan, misal bu ya!
Ya Tarık Akan'ın şımarık zengin fabrikatör çocuğu rolündeki fimi "Yalancı Yarim"... Ferdi ile fakir ve güzel kızımız Alev arasındaki önce yalanla başlayan sonra katmerlenen aşkları tam bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyorken, yanımda oturan arkadaşımın elimi tutmasıyla kendime geldim. Emel Sayın sahnede şarkı söylüyordu. Salonda yerlerinde oturan acenteler, elele tutşmuşlar ve sağa sola sallanarak şu şarkıyı söylüyorlardı... "Yok artık!" dedim. "Yok artık bu kadar da olmaz ki!"Yalancı dünya gibi / Yalancısın sevgilim / Sen mevsimler gibisiiinnn / Değişirsin sevgiiiiiliiiimmm!"
19 Nisan 2009 Pazar
Dostoyevski-Cinler-Orhan Pamuk

Gene kitapçıya yolum düşüpte, rafların birinde "Dostoyevski"'nin "Cinler" kitabının üzerinde, "Orhan Pamuk önsözüyle" diye bir ibare görünce, "Dostoyevski'"ye biliyorum ayıp ettim. Üzgünüm gerçekten. "Orhan Pamuk" adını görünce dayanamam, o kitabı mutlaka elime alırım ben. Yoksa şimdi durup dururken klasiklere sil baştan dönmek istemem. Üstelik okadar çok okunacak kitap varken. "Dostoyevski"’nin "Suç ve Ceza" adlı roman kahramanı "Raskalnikov" geldi aklıma. Hani Rusya da fakir bir üniversite öğrencisidir ya"Raskalnikov". Hani parasızlıktan okuyamamaktadır. Kendine göre bir senaryo kurar. Tefeci kadını öldürecek ve hem paralarını alıp okulunu bitirebilecektir, hem de dünyayı bir pislikten temizleyecektir. Kitabı okudukça suç nedir, ceza nedir, suçlu kimdir, kişi midir, toplum mudur, yoksa tefeci kadın mıdır, sürekli bir vicdan muhasebesi yaşatır yazar okuyucusuna. Üzgünüm ama şimdi hiiiç Dostoyevski almayayım dedim kendi kendime. İşim başımdan aşmış vaziyetteyken, her tarakta bezim olup, onları toparlama muhasebesi canımdan bezdirmişken, bir de vicdan muhasebesiyle hiiiç ama hiç uğraşamam. Off! Bana bu sıra huzur verecek kitaplar gerek. "Elif Şafak"'ın "Aşk"'ını okuyorum işte. Bir yandan Mevlana ile Şems'in dostluğu, diğer yandan günümüz dünyasında, internet üzerinden yaşanan bir aşk var kitapta. Her iki hikayede huzur veriyor insana. Ruh halime tam denk düştü, devam etmem gerek bu kitaba...
"Cinler,insanoğlunun yazabildiği en sarsıcı yedi-sekiz romandan biri,hiç şüphesiz,gelmiş geçmiş en büyük siyasal romandır. İlk okuduğumda,yirmi yaşımdayken kitabın üzerimdeki etkisini, sarsılmak, hayret etmek,inanmak ve korkmak kelimeleriyle özetleyebilirim. O zamana kadar okuduğum hiç bir roman beni böylesine derinden sarsmamış,hiçbir hikaye insan ruhu ve şahsiyeti hakkında bana bu kadar sarsıcı bir bilgi vermemişti. "
Dayanamadım işte! Dayanamadım! Satınaldım! "Dostoyevski - Cinler " Dünya edebiyatının en büyük yazarı "Dostoyevski"nin kitabını, satın aldım almasına ama sadece "Orhan Pamuk"un giriş yazısına hürmeten...Yemin ederim bu sebepten... Kızabilirler bana edebiyatçılar... Ne yapabilirim kızsınlar! Bence "İletişim Yayınları" akıllıca bir pazarlama tekniği uygulamış. Eğer "Orhan Pamuk"un kitabın başında, o şahane dört sayfalık tanıtım yazısı olmasaydı, zor alırdım "Cinler"i ben!!.. Fena bir şey mi şimdi bu? Ben şimdi mesela, ya sıkılırsam diye korkuyorsam klasik bir kitap okumaktan, bir de okuyacak okadar güncel kitap dururken klasik kitapları okumak istemiyorsam misal, sonra Orhan Pamuk kitap hakkında yazdıklarıyla tavlıyorsa beni yada benim gibi düşünenleri! Bu şimdi fena bir şey mi? Amaç kitap okutmak değil mi? Okutuyor işte,daha ne diyeyim ki!!
18 Nisan 2009 Cumartesi
28.İstanbul Film Festivali Bitiyor!..

"Gülerseniz herkes sizinle güler, ağlarsanız tek başınıza ağlarsınız” Gene Old Boy'dan aklımda kalan bir söz!!
17 Nisan 2009 Cuma
İntihar Bulaşıcı mıdır?
Velev ki bunların hepsi doğru, aslolan "Herşeye rağmen yaşama cesaretini göstermek" değil midir? İntihar tek kişilk bir edim olduğundan bilemiyoruz ki, intihar edenler neler düşündüler intihar ederlerken. İnsanın kendi canına kıyması hiç de kolay olamamalı,öyle değil mi?Ama şimdi asıl konumuz "İntihar bulaşıcıdır" derler. Gerçekten, intihar bulaşıcı mıdır? Goethe'nin "Genç Werther'in Acıları" adlı romanını okuyan, özellikle soylu sınıftan birçok gencin intihar ettiği söylenir. Yada edebiyat dünyasından başka örnekler verilebilir.
1932 de Boston’da doğar Sylvia Plath. 10 yaşındayken babasının ölümü üzerine,psikolojisi bozulur ve on yılda bir intihara teşebbüs eder. On yaşından itibaren şiir yazmaya başlar. Lady Lazarus adlı şiirinde şöyle der:
Yine yaptım, yine yaptım işte On yılda bir kere, Beceririm bunu ben...
Kazandığı bir bursla Cambridge Üniversitesi'nde öğrenim görmeye başladığında tanınmış bir şairdir artık.Daha sonra gene bir şair olan Ted Huges'la tanışır ve evlenir. Üç çocukları olur.
Çocuklu ev kadını durumu kendisinde bir sıkışmışlık psikolojisi doğurur. Kocasının başka bir kadınla ilişkisi olduğunu öğrenince, çocukları ile birlikte Londra’ya yerleşir. Kendini tamamen şiire verir. 1963 Şubat’ında, 31 yaşındayken intihar eder.
1958 İstanbul’da doğar Nilgün Marmara. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'ü bitirir.Lisans tezinin konusu “Sanatçı-İntihar ilişkisi”dir.Tezinin Başlık konularından biri şudur:”Plath Şiirlerini ve Ölümünü Nasıl Yaratır?”
Sylvia Plath’ın hayata bakışı, Nilgün Marmara’yı derinden etkiler. Nilgün Marmara’da şairdir. “Daktiloya Çekilmiş Şiirler” ismiyle 1988 yılında şiir kitabı yayımlanır. Şair Plath’ın hayatının ve şiirlerinin araştırmacısı, şair Nigün Marmara 29 yaşında evinin balkonundan kendini atarak intihar eder.Nilgün Marmara’nın bir şiirinden mısralar şöyledir:
Zaman az kaldı, zorlanmış bedenim
Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi
Aşk, bağlılık ve hiçbir tutkuyu düşünmeden
Kalıvermeliyim öylece kaskatı...
Sylvia Plath, “Ölmek bir sanattır” demiştir. Anlaşılan odur ki Nilgün Marmara, Plath’dan oldukça fazla etkilenmiştir.
23 Mart 2009 tarihli bir gazete haberi : "İntihar ederek yaşamına son veren ünlü Amerikalı yazar ve şair Sylvia Plath'ın, Ted Hughes'dan olma oğlu Nicholas Hughes'un intihar ettiği bildirildi. Merikan Polisi , ABD'nin Alaska eyaletinde yaşayan 47 yaşındaki bekar ve çocuksuz Nicholas Hughes'un, 16 Martta evinde kendisini asarak yaşamına son verdiğini açıkladı. "
Bu nasıl bir şeydir şimdi? İntihar bulaşıcı mıdır sahiden yoksa?
İntihar bulaşıysa , ben de intihar eden edebiyatçıları yazmaya niyetlendim ya; "AMAN!" demeliyim galiba... Okuyucuya da sirayet edebilir, dikkat edin, aman ha!! Günahtır intihar günah, cehenneme odun olursunuz valla!
16 Nisan 2009 Perşembe
İstanbul Film Festivali - Tulpan -
14 Nisan 2009 Salı
Yolunuz İskoçya'ya düşerse...
Zeki Ağacan Göcük'lü, bizim kasabamızın çocuğu. Yıllar önce İskoçya'ya yerleşti. Bir İskoç hanımla evlendi. Gürcü, İskoç karışımı çocukları var şimdi. Önce seyyar aracıyla döner işine başladı. Sonra işini büyüttü ve Ağacan Restorant'ı açtı. Zeki, sadece İskoçya'da değil, dünyada şöhretli biri. İnanmıyorsanız, girin google'a,yazın Zeki Ağacan yada Ağacan Restaurant diye... Bakın Zeki'nin dönerini yiyenler neler yazmışlar neler... Hem de dünyanın her yerinden!!
Film Festivali ve Kadına Bakışa Giriş
Bu yıl, tamamen bilgimin dışında İl Kadın Girişimciler Kurulu
Üyeliğine seçilmiştim. Koordinatörümüz ve ilde bizi seçen Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'ydi.Ben ayırımcılık yapılmasın,kadın ve erkek diye ayırmadan sadece insan haklarının mücadelesini vermeliyiz diye düşünüyorken,şimdi kadınların durumlarını daha fazla önemsemeye başlamış bulunmaktayım.Çünkü önce kadınların durumlarını el birliği ile
iyileştirmemiz gerekiyor. Durum vahim zira... Memleketimizde 100 kadından sadece 7'si girişimci yani kendi işini yapıyor ve tarım dahil 100 kadından 24'ü çalışıyor. Türkiye’de her 3 kadından 1’inin şiddet mağduru ve her 5 kadından 1’inin okuma yazma bilmediğini öğrenmek, sizi de hem hayrete hem de dehşete düşürmüyor mu? Kadınların ekonomik bağımsızlıklarını elde etmeleri ve daha eğitimli ve donanımlı olmalarına dönük diğer üye arkadaşlarımla birlikte güzel projeler ürettik ve gerçekleştirmeye çabalıyoruz. Projelerimize özellikle şehrimizin erkeklerinin destek vermesi çok sevindirici. Bunları bir ara ayrıca yazacağım.Şahane işler yapıyoruz.
Şimdi, Film Festivali ile kadınların durumu arasında ne ilişki var diyeceksiniz değil mi? Şöyle...Filmleri seyrederken, kadınların rollerine daha fazla dikkat etmeye başladığımı farkettim. Bu festivalde, farklı memleketlerinin filmlerini seyredince, değişik ülkelerdeki kadın durumlarını da gözlemlemiş oldum. Arjantin,İtalyan, Fransız,Kazak, Güney Kore,Yunan filmleriydi seyrettiklerim. Sinema, ilgili ülkenin kadına bakışının göstergesiymiş meğerse. Bu festivalde daha iyi anladım.
İşin komik tarafı nedir biliyor musunuz? Bir ara sinemadan ciktiğimda, Reks'in yanındaki bir mağaza vitrininde, bir tişört dikkatimi çekti. Erkeğin ve kadının evrimini anlatan ibretlik bir baskı... Adam maymundan insana dönüşüyor. Kadın ise hep dört ayak üstünde... Aslında başka zaman olsaydı belki farketmezdim bile,dediğim gibi son zamanlarda hep kadınların gözüyle bakınca dünyaya, sadece bakmıyorsunuz galiba, görüyorsunuz da ayrıca... Fotoğrafını çektim
tişörtün efendim, buyrun işte yukarıda!!...
11 Nisan 2009 Cumartesi
İstanbul Film Festivali ve Üstatlar Kahvesi

İstanbul Film Festivalinin ayların en zalimi kabul edilen Nisan ayının,benim doğum günümü içine alan haftasında başlamasını, kendime bir armağan atfedip bilet kuyruğuna girdiğimde,elimde gitmeyi arzuladığım filimlerin bir listesi vardı. Doğrusunu söylemek gerekirse, film listesi hiç umrumda değildi. Amacım birazcık da olsa 28. İstanbu Film Festivalinin atmosferinin içinde yer almak,festival havasını solumak ve yeni yaşımın yeni sürecine beyaz perde büyüsüyle başlamaktı. İki hafta sürecek olan festivalin, her iki haftasının aynı iki günü işim açısından daha sorunsuz görünüyordu. Bu günlere hangi filmler denk gelirse seyretmeye razıydım. Seçtiğim bazı filmlerin bilet satışının bitmiş olduğunu öğrenince, bu filmlere gidemiyeceğim diye hiç mi hiç hayıflanmadım.Bana uygun olan günlere denk gelen filmlerin biletlerini gönül rahatlığı ile aldım.
Kocaeli’nin bir köyünde yaşıyordum. İlk defa festival filmleri takipçisi olacaktım. Çevremde benden başka hevesli kimse yoktu. İki gün üst üste sabah erkenden çıkıp İstanbul’a, hem de Beyoğlu’na gitmem gerekecekti. Biletleri alırken, özellikle Beyoğlu’ndaki sinemaları tercih etmiştim. Çünkü Film Festival’nin kalbi sanki Beyoğlu’nda atıyordu. Öyle hissediyordum.

İstanbul Film Festivali'nde seyrettiğim filmler arasından ilk anlatmak istediğim
“Üstatlar Kahvesi”. Bilet almanın öncesinde, bu film hakkında bir şeyler okumuştum. Yazı “Tango bir dans değildir. Buenos Aires’teki Rio de la Plata boyunca tango bir yaşam biçimidir.” Diye başlıyordu. Müzik ve tango içeren bir film olduğuna göre, yazının geri kalanını okumaya gerek duymamıştım. Tango ve sinema deyince hemen hayalimde “Al Pacino” ve “Kadın Kokusu” filmindeki o harikulade dans sahnesi canlanmıştı. Gözleri görmeyen bir adamın, genç bir kadınla yaptığı büyüleyici bir Tango gösterisidir hem de... Tekrar tekrar seyretmeye doyamadığım enfes bir filmdir "Kadın Kokusu". “Üstatlar Kahvesi” de aynı keyfi izleyicisine geçirecek, müzik ve sinema beni gene baştan çıkaracaktı. Emindim. Yanılmamışım.
Arjantin-ABD-Brezilya ortak yapımı olan “Üstatlar Kahvesi”, şimdi yaşları yetmişin üzerine gelmiş, zamanında çok meşhur olmuş ve iyi para kazanmış müzisyenlerin; dostluklarını, müziğe ve tangoya tutkularını, bir vakitler Buenos Aires’deki kulüplerinde verdikleri konserlerle, tango altın çağını yaşarken bir döneme nasıl damga vurduklarını, sanatçıların yaş alsalar da, kalplerinden müzik ve tango çoşkusunun asla silinmeyeceğini, şahane müzikler eşliğinde beyaz perdenin ilizyonunda izleyicilere başarıyla geçirebilen bir film bence. Sinemanın en ön sıralarındaydım.Şöyle bir arkama dönüp baktım ki her yer tıklım tıklım doluydu. Gençler,yaşlılar,öğrenciler,sanatçılar yediden yetmişe herkes sanki sinemadaydı. Sinema seyretmek ve festival filmlerinin takipçisi olmak bir ayrıcalık verir mi insana? Bu nasıl bir merak durumudur ki,film seyretmek için köyden inip şehre gidiyorum sinemaya?Ah, zalim Nisan! Bütün kabahat sende!!
T.S. Eliot Çorak Ülke adlı şiirinde ne der? “Nisan, en zalim aydır.” Çünkü “ölü topraktan leylaklar çıkaran,anılarla arzuları aynı kapta yoğuran ve yağmurlarıyla uyuşuk kökleri uyaran” Nisan’dır.Aslında İstanbul Film Festivali'nin Nisan ayında yapılmasının etkisiyle,“Üstatlar Kahvesi” tango, müzik ve sinemaseven bünyemi büyülemiş olabilir mi? Bilmiyorum ama bayıldım ben bu filme!Sinemaya! İstanbul'a!! Sinemadan çıkarken yürümüyor, parmaklarımın ucunda dans ediyordum adeta!!
Tango Por Una Cabeza - Charles Gardel
10 Nisan 2009 Cuma
Kendini Kötü Hissetme Hali

Şimdi iki gündür karamsar yazılar yazıyorum ya, arayan arayana...Tuhaf bir durummuş bu yazarlık sahiden.İnsanlar yazılardan nasıl da etkileniyorlar? Neyim varmış, hasta mıymışım? Hayatımda ters giden bir şey mi varmış, falan... Bugün bir müşterim "İşleriniz nasıl, sorun var mı?" diye sorduğunda,şaşırarak baktım suratına. "Allahım!" dedim, "Eyvah!" "Bloğumu mu okuyor yoksa?" Yoo! Neyse,öylesine soruyor belli...Kriz var ya, bu soruyu şimdi herkes birbirine soruyor, sormak zorunda hissediyor kendini. Peki...Belki kurgu yapıyorum.. Belki yazımın konusunu pekiştirmek için, böyle depresyondaymışım gibi bir manzara çiziyorum.Olamaz mı? Sonra bu ekonomik krizde, kendim iyi olsamda -ki olmam mümkün değil-, teğet geçmiyor kimseyi, bir şekilde herkeste kriz kendini hissettiriyor. Tamam depresyonda değilim ancak kendimi kötü hissetme halinde olabilirim yani öyle değil mi?
Bu yaşıma geldim ve şunu öğrendim ben, her duygunun hakkını vereceksin. İyi hissediyorsan kendini, uç uçabildiğin kadar, kanatlan,sevin, hayatın tadını çıkar, keyiflen, mutlu ol, mutlu et! Eğer kötü hissediyorsan kendini, zorlama illa mutlu olacam diye. Kötüysen kötü olacaksın. Dibine kadar kötü hisset, hakkını ver yani.
Az hareket et, kıpırdama hatta."Neyin var?" diye soran meraklılara,iyi görünmeye çabalama, cevap bile verme hatta.Hele mutlu görünen arkadaşlarının yanına hiç uğrama. Bir de akıl veren çok bilmişler olacaktır, avutmak isterler hani akılları sıra...Derler ki:"İyi, sen kendini topla biraz... Olur zaman zaman böyle... Yarına bişeyciğin kalmaz!" Hah ha! Çok iyi geldi şimdi bu konuşma.Hayret bir şey! Böyle konuşanlara uygulayacağın iki ninja hareketi bile öğretebilirim valla.

İnsanın kendini iyi hissetmeye hakkı varsa, kendini kötü hissetmeye de hakkı olmalı öyle değil mi? Hatta saçmalamalı bazen. Evet saçma sapan hareketler yapabilmeli yada saçmasapan yazılar yazabilmeli. Ne var yani, her zaman normal mi olmak zorunda insan? Kimi zaman fiyakalı hatalar yapmalı yaşamında. Sonra "Ne yaptım ben?" diye kahkahalarla gülmeli dönüp geriye baktığında. Canı istediğinde kilitlemeli kendini kimi zaman kendi içine. "Tıp" oynamalı kendinle. Soru sorunca birileri, hastanelerdeki hemşire fotoğrafındaki gibi, sağ elinin işaret parmağını koymalı dudağının üstüne, "sus" diye.
Zorlamayacaksın! Kendini illaki iyi göstermeye çabalamayacaksın... Kötü hissediyorsan kendini,dibine kadar kötü olacaksın.Takatin yoksa gülümsemeye, sakın gülme zorla kimseye. Boş ver, desinler "Kafayı mı yedi bu ne?" , hatta böyle düşüneceklerine emin olduğun kimselere, istemeye istemeye selam bile verme. Bırak kendini, kötü hissetme halinin kollarına... Halsiz, mutsuz,isteksiz, keyifsiz, hareketsiz, bedbaht olmalısın hatta...Hakkını vereceksin kötü hissetmenin... Ağlayacaksın hatta! Ağla, ağla! Ağlamak iyi gelir insana!
İçinden Tren Geçen Şehir -di-!
Tren istasyonu değil de, tren garı demek daha uygun geliyor bana. Gar kelimesi içinde gizli bir hüzün barındırmaz mı?. Tren yada tren garı niye kavuşmayı değil de, ayrılmayı çağrıştırır acaba? Filmlerde hep öyle değil midir, tren garında ağlanır ve vedalaşılır. Trenler insanları savaşa yada esir kamplarına taşır. Trenler hani o kara trenler, büyülü dumanlarını üfleyerek, oflaya poflaya giderler. Ya o çığlık misali sirenleri! Onlar da mı bilirler,neler çekiyor insanlar kompartmanlarda birer birer. El sallayınca ben evden tren penceresindeki kadına, göz göze gelmiştik bir keresinde, nasıl hüzünlü bakmıştı bana. Dondu elim, kalakaldım öylece. Kadın sanki bakmamış yüreğimi delmişti gizlice. Buzdan bir heykel kesilmiştim, giden trenin arkasından. Bu meçhul kadın,gecenin tekinsizliğinden, hayatın hangi belirsizliğine gidiyordu acaba? Nefesimi tutup bakmıştım peşisıra, yarı korku ve yarı tedirginlikle hiç unutmam. Bu nedenle hem varlığından rahatsız olur ürkerim trenlerin, hem de bu düşünceleri kovmak isterim zihnimden, trenler kavuşturur insanları derim. İzmit, içinden tren geçen şehirdi. Şimdi tren geçiyor doğduğum şehrin kıyı şeridinden! Tren...Trenler... Tren garı..Trenler... Elledim alnıma...Boncuk boncuktu terler... Ateşim nüksediyor tekrar galiba...Eve dönmeliyim ben... Allahım bütün bu düşündüklerim bir hayal miydi yoksa?!..
8 Nisan 2009 Çarşamba
Şiir
Bir tek senin mi hayallerin vardı sanıyorsun küçük kız?
Benim de bir sürü hayalim vardı,
Üstelik ne kadar çoğu gerçek olmadı.
Elindekilerle yetinmesini öğrenmelisin küçük kız.
Hayatın borsada inip çıkan menkul bir kıymet değil ki,
Bir tek sana bağlı belirlemek onun değerini.
Herkesi ama en çok kendini sevmelisin küçük kız
Mutluluğu kovalarsan hep, enerjini boşa harcarsın
Mutsuzluktan kaç sen, bırak mutluluk yerinde kalsın.
Sana her söyleneni yapma sakın küçük kız
Kimi zaman kendi doğrunu kendin belirlemelisin
Çünkü bu hayat senin ve onu yaşacak olan yine sensin
Ters Ninja'dan...
6 Nisan 2009 Pazartesi
Film Festivali Bana Armağan!
5 Nisan 2009 Pazar
Nick Hornby, Kitapları ve Filmleri





























