16 Temmuz 2009 Perşembe

Dumrul ve Azrail

Dün yazdığım yazıda aklım nedense Dede Korkut’a kayınca, bu kez Murathan Mungan’ın Yedi Kapılı Kırk Oda'sını  hatırladım. Bu kitapta yer alan yedi öykünün ilki Dumrul ve Azrail’di. Fantastik öyküler bizim folklorümüzde büyük yer tutar. Küçüklüğümde amcam şahane korku masalları ya da Dedem Korkut hikayeleri anlatırdı. Bir Tepegöz hikayesi vardır ki! Bir nevi yeraltı ruhuydu sanki... 

15. yüzyılda yazıya döküldüğü düşünülen, Dede Korkut anlatılarından, Deli Dumrul’un öyküsünü bilirsiniz.  Hani Oguz'da kuru bir çayın üzerine köprü yapan, geçenden 33 akçe, geçmeyenden 40 akçe alan Deli Dumrul adında biri vardır. Köprünün yanındaki obada bir yiğit ölünce, Azrail’e meydan okur Dumrul. Hani bu durumu Allah’a ters gelir de Azrail’i bu kez Deli Dumrul’un canını almaya gönderir. Azrail Dumrul’a görününce, Deli Dumrul kılıcını çeker. Azrail bir güvercin olur uçuverir ve Dumrul’a Allah’a kendisini affetmesi için yalvarmasını önerir. Deli Dumrul Allah’a “alacaksan canımı sen al” der. Bunun üzerine Allah Dumrul’a hidayet eder. “Canı yerine can bulsun, kendi canı azad olsun” buyurur. Dumrul kendi canı yerine can vermesi için, önce babasına sonra annesine gider. Her ikisi de “dünya şirin ve can aziz” derler ve canlarını vermek istemezler. Dumrul bu kez çocuklarının annesi, karısından can ister kendi yerine. Karısı “benim canım canına kurban olsun “ der ve canını vermeyi kabul eder. Azrail tam kadının canını alacakken, Dumrul “ alacaksan ikimizin canının da al” diye yalvarır. Bu halleri Allah’a hoş gelir ve Dumrul ile karısına yüzkırk yıl ömür verir. Onların yerine Dumrul’un anne ve babasının canını alır. İşte böyle… Hatırladınız değil mi? Çok bildik bir Dede Korkut hikayesidir bu.

Murathan Mungan Yedi Kapılı Kırk Oda adlı kitabında, Doğuya ait masalları günümüze uyarlamış. Dumrul ve Azrail öyküsü de şimdi anlattığım Dede Korkut anlatımı tadında. Ne yapmış peki? Daha önce dinlediğim bu hikayeyi, kendi kelimeleri ile reklendirip, şekillendirmiş. Kendine göre kurgulamış. Azrail’in süzülerek yeryüzüne inişiyle başlatır öyküyü. Köprüyü Azrail’in gözünden bir insanmış gibi tasvir eder. Mesela taşlarının dizilişinde bir dilsizlik olduğundan söz eder. 

"Köprüden çok bir gize benziyor. Güçlü ve hüzünlü. Saklısında, iç sızlatan, henüz kelimelerini bulamamış bir hikayesi varmış gibi. Taşları yumuşatan bir keder" diye düşünür Azrail. Görevi gereği yüzyıllardır çok can almıştır Azrail ama bu kafa tutan yürekli Deli Dumrul içinde değişik bir şeyler kıpırdatmıştır. Son paragrafa kadar saklı kalan bir durum mevcuttur öyküde. Ve öykü sonunda okuyucuyu şaşırtan bir finalle son bulacaktır. Orijinal öyküde önce babaya sonra anneye can istemeye gider Dumrul. Murathan Mungan’ın öyküsünde ise önce anneye sonra babaya gider. Can vermezler kendisine. Orijinalden farklı olarak, bu öyküde Dumrul’un canı yerine karısı da canını vermez. Dumrul dumura uğrar bu durumda… (-Hey, dumura uğramak bu öyküden mi geliyor! Ben mi şimdi uyduruyorum yoksa! ) 

Deli Dumrul'un canına can verecek, başka kimsesi kalmamıştır. Azrail’e döner ve artık canını alabileceğini söyler. Hımm!.. Şimdi öykünün sonunu buraya yazmalı mıyım acaba? Öykünün sonu gerçekten oldukça şaşırtıcıdır. Merak eden kitabı alır okur:)



15 Temmuz 2009 Çarşamba

Wall Street Journal'den, Dede Korkut'a...

Gazetede “ABD'de çocuklara ünlü markaların isim olarak verilmesi akımı başladı.” diye bir haber okudum. "Yok artık, daha neler?!.." deyip, şaşkınlıkla okumaya devam ettim. Wall Street Journal gazetesinin Amerikan Sosyal Güvenlik İdaresi verilerine dayanarak verilen habere göre diye devam eden yazıda, kızlar için en gözde isimler arasında, lüks Japon otomobilleri Lexus ve İnfiniti, İtalyan moda markası Armani, Fransız modaevi Chanel, Amerikan lüks mallar zinciri Tiffany ve Fransız kozmetik firması Loreal önde geliyormuş. Erkek çocuklara verilen isimler neymiş biliyor musun? Fransız mücevherci Cartier, Fransız modaevi Dior, Amerikan ayakkabı firması Timberland ve İrlandalı bira üreticisi Guiness veriliyormuş. Vallahi şaka yazmıyorum. Tamamen sahi… Peki neymiş bunun sebebi? Aileler çocuklarına taktıkları ilginç isimlerin statü sembolü olacağını düşündüklerini ya da onlara güç vereceğine inandıklarını söylemişler. İnanlılır şey değil!.. Hayret vallahi!

Şimdi, "ne alaka?" demezsen bana, aklıma ne geldi biliyor musun? Hani eski Türkler zamanında, aileler fikrine itibar ettikleri, hürmet ettikleri büyüklerden isim isterlermiş ya!. Nasıl mı? Dede Korkut Hikayeleri’nden biri olan Dirse Han Oğlu Boğaç Han hikayesini duymadığını sakın söyleme... Hep okuturlar ya Edebiyat derslerinde… Hani hayalimizde canlandırdığımız en davudi sesleriyle, “Dede Korkut gelsin, boy boylasın, soy soylasın bu çocuğa bir ad koysun!” demezler mi? Ozamanlar aynı kızılderililerde olduğu gibi, çocuğa isim konması için, çocuğun bir kahramanlık yapması yada bir fark yaratması beklenirmiş. Bayındır Han’ın oğlu, diğer arkadaşları kaçarken, meydan okuyup, boğayı alt edince, Dede Korkut gelmiş meydana... 'Ak Meydanı'nda bu oğlan savaş etmiş, bir boğa öldürmüş. Oğlunun adı Boğaç olsun. Adını ben verdim, yaşını Allah versin.' diyerek, isim koyma merasimini bitirmiş. Keşke şimdi de isimler böyle verilse! Peki ben şimdi durup dururken, Amerika'daki çocuk isimlerinden, nasıl ışınlandım taaaaa Dede Korkut devrine kendi kendime! İnanılır şey değil!.. Vallahi hayret!

Bazan...

Bazan , Akdenizin tuzu ve ürperen sahiller gibi... Rüzgarlı bir akşam vakti... Bitti artık bu son deyip, aşkının şiddetinden ağlamak ister misin?

Bazan, dalgaların kıyılara çarparak herhangi bir makamda bir şarkı söylediği arnavut kaldırımı yollarda; bir kızın saçlarında gönlümün vals yaptığı, gençliğimin sırtıma bir yük gibi bindiği akasya kokulu sabahlarımdan hiç olmazsa birini geri verin der misin?

Bazan, başka türlü bir şey benim istediğim... Ne ağaca benzer ne de buluta... Burası gibi değil gideceğim memleket... Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava... Nerde gördüklerim? Nerde o beklediğim? Rengi başka tadı başka, der misin?

Bazan, ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın... Kendin içindeyken, kafan dışındaysa... Şiirlerle şarkılarla kendini avutacaksın... Çaresi yok kardeşim, mutsuz olacaksın, der misin?

Bazan, diyorlar ki gözlerimden deliler doluşmuş bakıyor birer birer... Delilerden sen anlarsın, konuş onlarla, nasıl muhtacım buna... Bir gece ansızın gel yine, elinde mor çiçeklerle... Tazelikle gel yine, binbir güzel hikayeyle, der misin?

Bazan, istersen hiç başlamasın bu hikaye eksik kalsın... Onca yaraların ardından yeni bir aşk yaratamazsın...Kaç sevda geçse de yüreğimden bu yıkıntıları onaramazsın... İstersen hiç başlamasın geç kalmışız birbirimize...Yanlış kapılardan geçmişiz bunca yıl... Dönemeyiz artık ilk gençliğimize... İstersen hiç başlamasın söz verelim kendimize, der misin?

Bazan, olmasa mektubun yazdıkların olmasa, kim inanır senle ayrıldığımıza... Bırak bana anlatma imkansız sevgimizi, sevmek birçok şeyi göze almaktır. Baksana geçmişe ne çok anıyla yüklü... Harcanmış zamanlar yeniden yaşanmaz ki! Geç kaldıktan sonra arama boşa, der misin?
Bazan, şimdi uzaklardasın canım arkadaşım, kulaklarımda sesin, arıyorum ben seni... Özlüyorum seni... Yaz yağmurları gibi geçip gittin sessizce... Hala gözlerim arar seni sokaklarda der misin?

NOT : 30.yıl anısına Yeni Türkü'nün şarkı sözlerinden yazılmıştır.

14 Temmuz 2009 Salı

Sen Hiç Bebek Karpuz Gördün mü?


Bak! Lütfen bakar mısın bu fotoğrafa? Sen hiç bebek karpuz gördün mü? İşte, bebek karpuz bu! Ne sevimli, ne şeker bir şey değil mi? Mini mini... Üstelik bakar mısın burnunda çiçeği!

Bu çiçeği burnunda karpuz bir haftada ne oldu peki? İşte fotoğrafı! Büyüyor, gün be gün! Sanki canlı gibi... Canlı tabi, canlı! Ah,bilsen bebek karpuz büyütmek ne heyecanlı! Ellerimle büyüttüğüm karpuzu, koparıp yemek kolay mı? Yooo... Yiyemeyeceğim ben onu... Ne yapsam? Sana göndereyim mi?

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Acaba Yaz Kırılır mı, Kızar mı Bana?

Bugün tam bisiklete binmiş, site etrafında tur atmaya niyetlenmişken, yağmur başlamasın mı birden? Tam benlik, ahmak ıslatan cinsten. Esasında daha yeni çıkmıştım, dönebilirdim eve. Yok vazgeçmedim, bilakis daha hızlı sarıldım bisikletime. Yağmur bir coştu bir coştu ki, sanki delirdi. Yağmur deli, ben deli; dönmedim tabi gerisin geri; sürmeye devam ettim. Daha yarı yolda sırıksıklam olmuştum. Bayıldım bu duruma; kendimi sonbahar mevsiminde farzettim. İçim nasıl sevinçle doldu anlatamam. Baktım etrafta kimse yok ya… Bisikletin direksiyondan çektim ellerimi, kollarımı açtım doğaya; rüzgarı ve yağmuru sevgiyle kucakladım, “Heyyy!” diye seslendim. Ne zaman bulacağım bir daha bu durumu? Yağmur, rüzgar, bisiklet… Yaşadığımı hissettim. Ey Yaz! Üzülme... Kızma... Kırılma bana e mi? Merak etme... Kış gelince hakkını vereceğim!

Kırılmak Bulaşıcı mı Ne?

Bak ne anlatacağım. Uzun zamandır maillerine cevap vermediğim bir arkadaşıma, "Çok ihmal ettim biliyorum, kızdırdım değil mi seni?" diye bir mail göndermiştim. Şöyle cevap vermiş : "Hayır, kızmadım... Ama çok kırıldım." Bu maili okuyunca, haftalık mizah dergisi Uykusuz'da Fırat Budacı'nın bayıla bayıla okuduğum köşesindeki yazılarından biri geldi aklıma. Harika bir yazıydı. Aradım buldum dergiyi. Bir daha okudum keyifle. Yazarın genelde kendi cümleleriyle özetlemeye çalışacağım öyküsü bak şöyle:
Yazı "İnsan emek verirse, bir ilişkide kavga sonrası yaşanan tartışmalarda galip gelebilir." diye bir cümle ile başlar. Yazar bir gün önce sevdiceğiyle kavga etmiştir. Gece evde kavgalarını felsefi bir yöne çekecek kalitede hayata dair süper saptamalarda bulunmuştur. Ertesi gün buluşacaklardır. Görüşmelerinde bu buluşlarını hayat yorgunu bir adamın ses tonuyla sarf etmek için hazırlıklarını tamamlamış, yatağa yatınca söylevinin üzerinden şöyle bir geçmiş, hatta aklına gelen yeni fikirleri de iki kez kalkıp not etmiştir. Ertesi gün büyük gündür, feleğin çemberinden geçmiş kelimeleri, yorulmuş suratı, hafif uzamış sakalları ve nemlenmeye müsait gözleri ile buluşmaya hazırdır. Adeta hayatı titretmeye hazır bir kahramandır.
Ertesi gün metroya biner. Osmanbey durağından binen bir çift kavga etmektedirler. Kavganın bir yerinde "naapıyoruz biz ya! diyen erkek ağlamaya başlar ve kız da ona sarılarak "hiiişş,tamam." demektedir. Fırat Budacı'nın koca bir paragrafta anlattığı, bu iki sevgilinin ağız münakaşasını uzatarak yazmak istemedim. Çok şeker aslında yazının bu bölümleri de. Ama benim üzerinde durmak istediğim konu başka merkezde.. Neyse...

Şahit olduğu kavga sebebiyle, yazar Taksim'de metrodan indiğinde, artık kendine gelmiş ve hafiflemiştir. Dün gece kurguladığı planlardan vazgeçmiştir. Dürüst olacaktır. Numara yapmayacaktır. Buluşmanın hemen başında özür dileyecek, özrünü pıtırık esprilerle süsleyecek, hemen ortamı yumuşatacaktır. Elbette sevdiceği de uzatmayacaktır. Bundan emindir.

Buluştuklarında kitap okumakta olan sevgilisini yanağından öper. Kız karşılık vermez. İşte bundan sonra yazdığı cümleler sevimlilikte zirve yapar gerçekten. Keşke aslını okuyabilsen... Çocuğun karşılık görmeyen coşkusu biraz sinmiştir doğal olarak. Suskun geçen her saniye de işi zorlaştırmaktadır. Parmaklarını sırayla masaya vurmaya başlar ve ağzıyla da tıkırık tıkırık ses çıkartır. Kız gülümser. "Çok mu kızdın bana?" diye sorar kıza. Niyeti evet cevabını alır almaz özür dilemektir. "Kızdın mı çok?" diye soruyu sevimli hale getirip bir daha sorar. Kızdan gene evet cevabı gelmez. Kız "Kızmadım,kırıldım..." der. Bu beklemediği cevap karşısında, çocuğun anlayışlı erkek rolü bir anda infilak eder. Bütün toleransı kaybolmuştur. Bu ilk defa duymadığı ve sinirlerini alt üst eden bir ifade biçimidir. Kızmamıştır da kırılmıştır kız. Kaba saba kızmamış, çıtı pıtı kırılmıştır. Kızmamış ama bir kraker gibi kırılmıştır. Kızmayıp kırılarak haksızlığa uğrayan taraf olduğunu çok şık bir biçimde ifade etmektedir. Kırılarak karşısındaki insanı tek suçlu ilan etmektedir. Kızmamak ama kırılmak: Hayvan gibi kızmamak ama kraker gibi kırılmak; ayı gibi kızmamak ama cam gibi kırılmak; öküz gibi kızmamak ama bir çiçek gibi kırılmak. Kızmak gibi kaba bir duygu yerine narin bir kırılganlık durumuydur bu. Bu moda olup çıkmıştır ilişkilerde. Hayat gibi diri diri kızmak varken, masal gibi kırılan bir sürü insan grubu vardır artık çevrede. Resmen kolaycılıktır bu. İçinden "yesinler" der erkek. Sonra uzun süre konuşmazlar ve o gün barış için bir ilerleme kaydedemezler. O gün biri kızgın diğeri kırgın ayrılırlar birbirlerinden. Ayrı dünyaların insanlarıdırlar. Bu iki kelime cinsiyet gözetmeksizin çok kullanılmaktadır bugünlerde. Yazar kızmadan kırılanlara çok sinirlenmekte ama içine atmaktadır. Bunun yerine kırılmayı tercih etmektedir. Yazısının sonunda kızmayıp kırılanlara gerçekten çok kırılmakta olduğunu yazacaktır Fırat Budacı. Her hafta keyifle okuduğum şahane yazılarından biridir.

Şimdi ben de arkadaşımın bana kızdığını düşündüğüm bir anda, "kızmadım, kırıldım" diye cevap alınca; çok kırıldım arkadaşıma ne yalan söyleyeyim. Niye car car kızmıyordu da kraker gibi kırılıyordu ki! Allah Allah! Bu kırgınlık vaziyeti bulaşıcı mı ne? Çok kızdım valla!

12 Temmuz 2009 Pazar

Sahiden Sinağrit Diye Bir Balık Var mı?

Arkadaşım Bodrum'da yedikleri Sinarit balığının lezzetini ballandıra ballandıra anlatınca, "Nasıl yani?"demişim. "Sahiden Sinarit diye bir balık mı var?" Arkadaşım anlatırken, Sait Faik'in
en güzel öykülerinden biri olan Sinağrit Baba aklıma gelmişti. Ne şaşkınım! En güzel deniz, balık ve doğa öykülerinin sahibi olan yazar, uydurma bir balık ismi mi kullanacaktı? Tabi ki sahici bir balık olacaktı Sinağrit!
Güzel bir Ocak akşamıdır. Hava lodostur. Denize kırmızı rengin türlüsü yayılmıştır. Sandallarda insanlar oltalarını atmışlar sessizce beklemektedirler. Denizin aşağısında Sinağrit Baba avdan dönmektedir. Sinağrit Baba ömründe konuşmamıştır. Ömrü boyunca evlenmemiştir. Ömrü boyunca yalnız yaşamıştır. Ne oltalar koparmıştır. Bu akşam birinin oltasını secip, yorucu ömrünü bitirmeye kararlıdır. Daha her yeri pırıl pırılken, daha eti mayoneze gelirken bitirmelidir bu ömrü. Sonra pis bir Vatos'un dişine bir tarafını kaptırabilir. İyisi mi suların üstündeki başka dünyada yaşayan bir akıllı mahluka kendini teslim edip, muhteşem bir sofraya kurulmalıdır.

Oltaları koklamaya başlar. Yakalanacağı oltayı ve sahibini kendisi seçecektir. Bu kişi gururlu bir yoksul olmalıdır, kibirli değil. Cesur olmalıdır, korkak değil. Dürüst olmalıdır, içten pazarlıklı değil. Sinağrit Baba bu özelliklere sahip olmayanların oltasına takılan balıkların, yakamoz ışıltılarına kandıklarını bilmektedir. İstese yakalanan diğer balıkları kurtarabilme kabiliyetindedir Sinağrit Baba. İstese misinaları bir baş vuruşuyla kesebilir, yada iğneleri dümdüz edebilir. Ama bir tek kendisinin bunu bilmesi ve yapması ne fayda getirebilir ki diye düşünür. Öyle ya diyelim şimdi Sinağrit Baba kurtaracak diğer balıkları, peki kendisi yakalandığında kim yapacaktır bu işi?
Bu düşüncelerle dolanırken, hiç tanımadığı bir sandala rastlar. Kokladığı bir oltayı tutan elin gururlu, cesur, cömert, dürüst bir adama ait olduğuna karar verir ve yemi ağzına alır. Kendi rızasıyla yakalanır. Sandala düştüğü an büyük gözleriyle kendini yakalayana sevinçle bakar. Tekrar tekrar bakar. Birdenbire ürperir. Hiddetinden ayaklarını yere vuran bir genç kız gibi sandalın döşemesini dövmeye başlar. Sinağrit Baba bizim göremediğimiz bir işaret görmüştür bu kişide. Fark etmiştir ki, bu kişi istediği niteliklere sahiptir ama bütün bunları hayatın içinde sınamamış, zorlu bir durumda hiç kalmamıştır. İnsanlık sınavına hiç girmemiştir. Pratikte durumu görmedikçe, sınanmadığı müddetçe bu niteliklerin varlığından kim tam olarak emin olabilir ki?Sinağrit Baba kahır içinde, gözleri açık, çırpına çırpına ölür gider.
Sait Faik'in özetlemeye çalıştığım Sinağrit Baba öyküsü işte böyle bir öyküydü... İnsanın sadece iyi niteliklere sahip olması yeterli değildi. Bu nitelikleri başkaları için, toplumu için kullanması gerekmekteydi. Kendi halinde yaşanılıp gidilemezdi. Bu özelliklerini sokaktaki hayata katması şarttı. Sahip olunan iyi özelliklerle düşünmek, gerekirse başkaldırmak, sorumluluk almak ve galiba bir de hissetmek lazımdı hayatta...
Neyse... Şimdi düşünsene... Birlikte balık yiyeceğiz misal, balıkçıdayız, şahane bir sahilde... Sen sinarit yemek isteyeceksin. Ben sinarit balığını duyunca, bu öyküyü anlatacağım sana. İştahın kaçacak. Yemekten vazgeçeceksin. İyisi mi balıkçıya gidersek birlikte, sinarit balığı isteme... Ne yapayım işte, dayanamam anlatırım böyleyken böyle diye...

11 Temmuz 2009 Cumartesi

En Güzel Kış, Kış Mevsiminde Mi Yaşanır Sence?

Düşünsene... En güzel kış, kış mevsiminde mi yaşanır sence? Yoo! En güzel kış, yaz mevsiminde kışı hayal etmekle yaşanır! En güzel kış, yaz mevsiminin bunaltan sıcağında, kışı hatırladığımız zamanlarda yaşanır. Ben kışı, soğuğu değil; şu cehennem misali yaz günlerinde; kışı, soğuğu, rüzgarı düşünmenin içimde uyandırdığı hisleri seviyorum.

10 Temmuz 2009 Cuma

Kitap İsteme Benden, Buz Gibi Soğurum Senden!

Beni bilenler bilir. Acayip verici biriyimdir. Bana ait olan bir şeyi beğendin misal, teklifsiz senindir sormadan al. Ama kitap isteme benden, buz gibi soğurum senden! Böyledir durumum, aynen! Şimdi bu konuya neden giriş yaptım birden... Bir kitaplık görmüştüm. Üzerinde şöyle bir yazı vardı: "Bu kitaplık ödünç alınan kitaplarla kurulmuştur." Gördün mü insanların durumunu? Bil bakalım ne yazıyor benimkinde: "Bu kitaplık, ödünç kitap verilmediği için oluşmuştur!" Yaaa, işte böyle! Farkettim, niyetin var isteyeceksin... Bak yazıyorum buraya peşin peşin... Aman ha, sakın benden kitap istemeye niyetlenme!

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Müebbet Muhabbet

İşte döndüm. “Mola” demiştim ellerime. “Durun bakalım şöyle!” demiştim. Hiç durmadan yazıyorlardı ya biteviye. El mi yaman ben mi yaman! Görsünler istemiştim. Böyle işte. Ben ne zaman ve ne istersem yazmalıydım. Uymamalıydım ellerimin hevesine. Bu eller var ya bu eller… Beni tuhaf bir şekilde sürüklüyorlar peşlerinde. Enteresan bir kudrete sahip görünüyorlar. Kendi meşreplerine beni de uyduruyorlar. Hesapsız kitapsız yazıyorlar. Neyse… Bu bir kaç günlük moladan sonra, şimdilik dalgalanmış da durulmuş görünüyorlar.

Lakin eğer devam ederlerse eski hallerine… Gene yazmayı sürdürürlerse kafalarına göre…Üzgünüm ama kalem kıramam… Tekrar molaya göz yumamam. Eee, ne olacak? Kararım müebbet olacak demek ki! Müebbet! Dur durak yok demektir o zaman... Eskisinden de beter... Hep yazı yazılacak! Çünkü ellerime mola dedim ya.. Off! Yazmayı yüreğimle özledim. Pes derim… Pes ederim… Ne demiş ünlü bir yazar “Yazabilenlerin kaderi, ödülü ve lanetidir yazmak... Ölene kadar...” Müebbet muhabbete devam o halde! Sonuna kadar!

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Durdum!

Gözün aydın! Olan oldu sonunda. Bak ne oldu görüyor musun bana? Sanki pilim bitti ve durdum! Yazamıyorum. Hatta yazmak istemiyorum. Ayağım zorla gidiyor evimdeki çalışma masamın önüne. Zoraki oturuyorum sandalyeme. Elimin altında klavye. O bana bakıyor ben ekranın yüzüne. Yok olmuyor. Gelmiyor aklıma tek bir kelime... Ben ki Sait Faik misali yazmazsam çıldıracağım diyordum daha bir kaç gün önce.. Ya da Edip Cansever misali kendimi yazı yazmaktan alıkoymanın, bir ıhlamur ağacını kesmekle aynı şey olduğununu düşünüyordum. Biliyorum gene abartıyordum. Böyleyim işte! Peki şimdi ne oldu ki bana böyle? Potansiyelim bu kadardı. Hızlı tükettim bitti diyeceğim... İyi de, ben börtü de yazıyordum. Böcek de yazıyordum. Kardeş de yazıyordum. Kadın de yazıyordum. Şiir de yazıyordum. Şarkı de yazıyordum. Havadan nem kapıp her şeyle ilgili yazıyor, hatta cümleleri oluştururken okuyanda ne duygular uyandırır, yazdıklarım nereye gider diye hiç düşünmeden kelimeleri seri bir şekilde ardı ardına kafama göre diziyordum. Şimdi yok... Yapamıyorum.

Bu zararsız bir mola hali olabilir mi? Peki bu yazamama durumu, ya balçık gibi yapışırsa üzerime? Ya yazamazsam, ya yazmayı beceremezsem, ya aklıma gelmezse tek bir konu yada kelime... Düşünsene... Zaten bir tuhaflık vardı bende... Bu kadar yazı yazılır mı? Her gün... Biteviye... Şimdiye kadar neredeydi bu yazı yazma isteği? Ama başlamıştım işte yazmaya bir kere... İyi de gidiyordu. Seviyordum yazmayı. Belki arada saçmalama hakkımı kullanıyordum... Abartmayı ya da ... Okuyanda komik duygular uyandırırım belki diye düşünüyordum. Daldan dala yazıyordum işte.. Hayallerimi anlatıyordum kimi zaman... Bloğuma uygun... Bloğumun adını Hayal Kahvem koymuştum ya... Adı üstünde... Hayaller kuruyordum... Yazıyordum işte aklıma ne gelirse... Yazmak güzel bir histi. Bayılıyordum. Ama yok. Olmuyor. Yazamıyorum. Galiba durdum!

Bütün Mesele Yürekte...

Bak ne diyeceğim...Tahir ile Zühre'nin hikayesini bilir misin? Hani pek çok ulusun folkloründe görüldüğü gibi, Türk folkloründe de yer alan bir aşk öyküsüdür. Karagöz ve Hacivat oyunlarında da yer almış kavuşamayan aşıkların öyküsüdür... Peki değerli şairimiz Nazım Hikmet, Tahir ile Zühre'nin meselesini nasıl dizelere dökmüştür,bilir misin? Bak şöyledir büyük ustaya göre Tahir ile Zühre Meselesi...

Tahir'le Zühre Meselesi

Tahir olmak da ayıp değil
Zühre olmak da
Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Bütün iş Tahir'le Zühre olabilmekte
yani yürekte.
Mesela bir barikatta dövüşerek
mesela kuzey kutbuna keşfe giderken
mesela denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunu farkında değildir.
Ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak.
Yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliginden?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Nazım Hikmet 1947

3 Temmuz 2009 Cuma

Kalp Kapısı Ancak İçeriden mi Açılır?

Yukarıdaki tablo 18. yüzyılda yaşamış ünlü İngiliz ressam William Holman Hunt'ın, bir tablosu. Tabloda bir bahçe resmedilmiştir. Bir adam kapıya elleriyle abanmış, sanki içeriden bir yanıt beklemektedir. Bu tablo Londra Kraliyet Akademisi'nde sergileniyorken, bir sanat eleştirmeni tablonun ressamına döner ve "Güzel bir tablo doğrusu, ama anlamını bir türlü kavrayamadım" der. "Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı? Ona kapı kolu çizmeyi unutmuşsunuz da..." Hunt gülümser. "Adam sıradan bir kapıya vurmuyor ki..." der ve tablosunun anlamını açıklar. "Bu kapı, insan kalbini simgeliyor. Ancak içeriden açılabildiği için dışında kola gereksinim yoktur".

2 Temmuz 2009 Perşembe

Karikatür Biraz da Şiir Demektir...

Eflatun Nuri Çizgileriyle Ferruh Doğan

Cemal Süreyya'nın bir sözüdür. Yüzü İstanbul'a en çok benzeyen sanatçının ünlü karikatüristimiz Ferruh Doğan olduğunu söyler. Bu sebeple olsa gerek, Sunay Akın bir yazısında, İstanbul'da tarihi yarımadanın silüetini her gördüğünde, Ferruh Doğan'ın karikatürleri kadar güzel olan yüzünü anımsadığını yazar. 1990 yılının Haziran ayında kaybettiğimiz karikatüristimiz kendinden, insanlardan, yurdundan, dünyamızdan umutlu olduğu için çizer olduğunu, çünkü mizahın umut anlamına geldiğini söylemiştir. En sade çizgi ustası Cemal Nadir'dir denir. Ferruh Doğan'ın ondaki bu sadeliği daha da sadeliğe indirdiği söylenir. "Az çizgiyle çok söz söyleme ustası"... "Sözü ve çizgiyi tutumlu kullanan insan" Ferruh Doğan'ın kendi sözleri karikatür ile şiirin paralelliğini gözler önüne serer... ‘‘Karikatürcü dostum kadar edebiyatçı dostum vardır. Ben en çok Türk şiirinden esinlendim... Türk şiirinin ustalarıyla beraber olmak, onlarla birlikte fikir üretmek çabalarının benim karikatürümde etkisi oldu. Ben biraz da karikatürü şiire benzetiyorum."

Ferruh Doğan'ın Çizgileriyle Orhan Veli Kanık

1 Temmuz 2009 Çarşamba

"KAN"lı Deyimlerle Bir Deneme Yazısı

Dün gece tam bilgisayarımı kapatıyordum. Bir baktım bir yorum. Okudum. Keşke okumaz olaydım... Kan beynime sıçradı yemin ediyorum! Böyle bir yorum nasıl yazılır Hayal Kahvem'e! Ben ki kan içerim, kızılcık şerbeti içtim derim. Her türlü çocukluğu idare ederim. Bu kadar da olmaz ki ama! İsmini yazmamış güya... Yazanı anladım... Kancayı takmış bloğuma... Kantarın topunu kaçırmış bu defa! Amacı kanıma girmek ve yazmaktan vazgeçirmek! Eğer kan davası yapmak istesem... Kanlı bıçaklı olmak istesem ya da... Kan gövdeyi götürecek! İstemiyorum ama!.. Asla! Kanı sıcak biriyim... Kanlı canlı bir yorumcuyu neden kanlı katil edeyim? Böyle çocuklukları çok gördüm ben...Çoookkk! İstesem kan revan içinde bırakırım... Kelimelerim ve cümlelerimle onu gayet rahatlıkla dövebilirim... Laf sokup kanını akıtmasını bilirim... Lakin amacım kan gütmek değil ki. Dost edinmek... Can kardeşi, şan kardeşi, blog kardeşi... Yada içinde illa kan olacaksa, kan kardeşi olmak! Bakın göreceksiniz, nasıl sıcak kanlı bir yorum yazıp, kandilli bir temenna ederek elimi sıkacak.


NOT: Bu yazı deyimlerle yaptığım hayali bir deneme yazısıdır.

30 Haziran 2009 Salı

Çilek Yetiştirmek Tuhaf Bir Heyecanmış

Bak ne diyeceğim... İlk kez çilek yetiştirmenin tuhaf bir heyecanı oluyormuş biliyor musun? Madem köyde yaşıyorum. Yaz gelince köyün daha da köyüne çıkıyorum hatta. Hakkını vermeliyim. Kendi sebzemi ve meyvemi kendim yetiştirmeliyim. Dediiimmm... Dedim de kolay bir karar değil ki bu! Hayatımda bir kere bile çileğin reçelini yapmamış biri olarak çilek yetiştiriyorum, öyle mi? Bu durumum sizce komik mi? Yıllarca reçellerimizi hep annem yapardı. Bir de arkadaşım Oya. Tembel ruhlu olunca insan, bir de bayılıyorsa hazıra konmaya... Niye uğraşsın ki reçel yapmak için çabalamaya? Zaten sana bir şey söyleyeyim mi, hiç fırsat vermediler ki bana... Reçellerim bitmeden yenisini yapıp verdiler. Nasıl deneyebilirdim ki reçel yapmayı bu durumda? Şimdi çilek yetiştiriyorum. Kendi reçelimi kendim yapacağım desem de bana inanma... Büyüyen her çileği koklaya koklaya, hımmm hımmm diyerek ağzımı şapırdata şapırdata yiyiyorum valla...Reçelim bitiyor Oya! Gönderir misin bana?

27 Haziran 2009 Cumartesi

"Ne Olmuş Michael Jackson'a?"

Bazan bloğa yazı yazıyorken, senle oturmuşuz da karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissediyorum. Mis gibi kokan kahveler ellerimizde mesela. Ben büyük battal koltukta oturuyorum,ayaklarımı toplamışım altıma... Bilirsin ayaklarımı toplamadan duramam. Muhabbet ederken bile ayaklarımın yerden kesilmesi gerekir illa. Sen ise tekli koltukta, ayaklarını sallaya sallaya, anlattıklarıma şaşıra şaşıra beni dinliyorsun. Eski günlerden bahsediyorum misal... Çocukluktan başlıyorum anlatmaya. Paşa çayları, pötibör bisküviler, annemin çamaşır yıkama ve kabul günleri geliyor aklıma. Anlattıkça anlatıyorum. Sen onaylar gibi başını sallıyorsun arada... Hayretle gözlerini açıyorsun yada... İlgiyle dinlermiş gibi görünüyorsun. Konu konuyu açıyor sonra, nedense geliyorum kaybettiğimiz insanlara. Hani yaşıyorken, belki az önce yanındayken, ölüveren nasıl denir hani göçüp gidiveren insanlar var ya öbür dünyaya... İnanamıyorum diyorum sana.. Sanki bir abra kadabra! Varken... Hooop! Yok oluyor! Ne acaip bir numara! Düşünsene insan nasıl çaresizce derin bir acı hissediyor... Bir de yaşarken ölecekmiş gibi hiç gelmiyor... İnsanın yakınlarını kaybetmesi içinde derin bir boşluk bırakıyor. Ya bir de o seni hiç tanımazken, senin hayatında iz bırakmış kişiler? "Ne diyorsun mesela Michael Jackson'a" diyorum... "Ne olmuş Michael Jackson'a?" diyorsun. Şaşırıyorum bu soruna... Yerimde doğruluyorum. Ayağım yere değiyor. "Ölmüüüş!" diyorum fısıldarcasına... Sanki içimdeki bir boşluktan serin bir rüzgar esiyor... Diyorum ki: "Hava cehennem gibi sıcak. Sanki içim üşüyor... Neden acaba?"

26 Haziran 2009 Cuma

Mutluluk Neydi Ki?

İnsan bazan sahip olduklarının farkında olamıyor. Varken, eksikliğini, yokluğunu hiç düşünemiyor. Gözleri var. Görebiliyor misal... Günün koşuşturmasında, yaşam telaşında, ekmek aslanın ağzında... Koştur babam koştur...İnsanda gözlerini düşünecek hal mi kalıyor? Adam sende... Aklına bile getirmiyor. Ancak kaybedince anlıyor gözlerinin kıymetini... Gözler değil midir ki dünya penceresi? Sadece görebilmek bile en büyük zenginliklerden biri. Düşünsene.. Kitap okumayı seviyorken... Ya hele seyretmen gereken o kadar filmler varken... Ya fotoğraflar, tablolar, sergiler... Ya bunların hakiki görüntüleri olan mevsimler... Gözlerimizin önünden akıp gitmiyor mu birer birer? Kapatsana gözlerini... Kapat... Kapat... Dene bak! Anla... Görememek nasıl bir dünya yaratıyor insana? Bir zifiri karanlık gözünün önüne gelecek... Ayrıca düşünsene... Özürlülerin düşünülmediği bir memlekette, kör olduğunu farzetmek bile başlı başına eziyet... Şimdi durup dururken, nerden çıktı bütün bu düşünceler? Bir arkadaşım elektronik postayla aşağıdaki yazıyı yollayınca... Okuyunca... Gözlerim görüyor ya, okuyabildim rahatça... Mutluluk neydi ki? İşte mutlu olmak için bir sebep... Görmek... Görebilmek... Bakmak... Bakabilmek... Okuyabilmek kitapları... İzleyebilmek filmleri... Görebilmek dünyayı... Bakabilmek sevdiklerine... Tek başına fiil olarak bile ne güzel kelime... "Seyredebilmek"... Tüm bunlar ne büyük servet! Mutluluk buydu işte... Sahip olduklarımızın farkına varabilmek!...

Adamın biri ilk defa gittiği küçük bir kasabada duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa;
- Buranın yabancısıyım, demiş.
Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler..

Çocuk arabanın penceresini açtıktan sonra;
Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş.
Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde..

Adam çocuğun yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.

- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş çocuk.
Kuş cıvıltıları oradan geliyor zaten.

- İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?.

-Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez diye atılmış çocuk... Üstelik manolyalar da katılıyor onlara..
Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu da duyacaksınız..

Adam gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan
sonra, teşekkür etmek için döndüğünde fark etmiş çocuğun kör olduğunu..

Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış adamın kendisini fark ettiğini..

Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken;
- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki!. Sizinkiler sağlam, öyle değil mi?.

Adam çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına
doğru yönelirken;
- Artık emin değilim demiş. Emin olduğum tek şey,benden iyi gördüğündür..

Daha Güzel Bir Dünya İçin

Kocaeli Kadın Girişimciler Kurulu olarak, kadınların niteliklerinin geliştirilmesi ve daha donanımlı hale getirilmesi amacıyla hayata geçirmeye çalıştığımız " yaşlı ve hasta bakım uzman elemanı yetiştirme kursu" konulu birinci projemizi sonuçlandırdık. Kocaeli Üniversitesi ve İşkur'un verdiği destekle, belirlemiş olduğumuz 54 kişi Kocaeli Üniversitesi uzman doktorları tarafından teorik eğitim ve hastane ortamında pratik eğitim aldılar. Bu eğitim amacı yaşlının ve hastanın özelliklerini tanıyabilen, günlük bakımını yapabilen, fizyoterapi ve meşguliyet terapisi yapabilen, hasta odası düzenleyebilen, hastayı rahatlatabilen, ilk yardım uygulayabilen uzman hastabakıcılar yetiştirmekti.

Eğitimleri biten kursiyerlerimize, dün Sanayi Odası'nda diplomaları verildi. Kadınlarımız daha güvenli ve daha mutlular şimdi. Artık iş ararken herhangi biri olmadıklarının, uzman hastabakıcı olduklarının bilincindeler. Hatta bazı kadınlarımızın iş başvurularındaki mülakatlarda "Biz üniversitede profösör hocalardan eğitim aldık. Asgari ücretle çalışmayız." gibi bir havaları da oluşmuş:) Bu projede Kocaeli Üniversitesi Rektörü Sayın Sezer Komsuoğlu, İşkur İl Müdürü Sayın Öztekin Kaşukçi, Sanayi Odası Başkanı Ayhan Zeytinoğlu büyük destek verdiler. Kadınlarımız bu çok pahalı eğitimi ücretsiz aldıkları gibi, İşkur tarafından yol ve yemek masraflarını karşılamaları amacıyla 15.-TL de günlük harcırah verildi kendilerine... Şimdi işhayatına kazandırmak amacıyla başlattığımız çalışmaların neticelerini almaya çalışıyoruz. En kısa zamanda eğitim alan tüm kadınlarımız çalışma hayatına atılacaklar. Dün Kocaeli Kadın Girişimciler Kurulu olarak, ilk projemizi sonuçlandırmış olmanın sevincini yaşadık.

25 Haziran 2009 Perşembe

Bu Gece Hayal Etme Gecesi

Regâib, arapça bir kelime... Herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek demek... Receb ayının ilk cuma gecesine Regaib gecesi denir. Bu geceye Regaib gecesi ismini meleklerin verdiği söylenir. Her Cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, illa ki daha değerli olur, öyle değil mi? Belki bu gece hayal etme gecesi... Ne istiyoruz, neyi arzuluyoruz bir düşünmeli... Hatalarımız neler gözden geçirmeli... O halde bu gece dua etmeli... Sevdiğine yaranmak için güzel sözler söylemez mi insan, en harikulade kelimeleri seçer hem de değil mi? Belki bir şiir söylemeli... Demeli ki "Rabbim! İyilik ve doğruluk ver bizlere... Sağlık, afiyet lütfet! Gönüllerimize sevgi ve merhamet... Dünyaya barış ve adalet!" Amin!
Fotograf- Numan Serteli

23 Haziran 2009 Salı

Tereddüt Ne Güzel Bir Kelime

Ali Rıfat Bey

1921 yılında Mehmet Akif Ersoy'un yazdığı İstiklal Marşı resmi marş olarak kabul edildiğinde, ilk bestesini Ali Rıfat Bey yapmış ve bu beste 1930 yılına kadar kullanılmış. Daha sonra Osman Zeki Üngör'ün batı tarzındaki bestesi ile milli marşımız bugünkü şekliyle okunmaya başlanmış. Şimdi durup dururken,nereden geldim ben buralara... Bugün radyo dinleyesim tuttu. İnanmayacaksınız ama Münir Nurettin Selçuk, Tereddüt adlı şarkıyı söylüyordu. Unutmuşum. Ne kadar güzel bir şarkıymış. Merak edip kimdir Tereddüt'ün sözlerinin yazarı ve bestecisi diye dalınca sanal aleme... Buralara geldim işte... Şimdi youtube'dan hem dinleyip hem de bu satırları yazıyorum madem... Ali Rıfat Bey'in bestelediği ve sözlerini bilmiyorum hangi gizemli sevgiliye yazmış ama, mahçup biri olduğu belli olan Orhan Seyfi Orhon'un Tereddüt adlı şarkısındaki dizeleriyle bugünkü yazıma nokta koymak istiyorum... Tereddüt uzun zamandır kullanmadığım, ne güzel bir kelime!.. Bakar mısınız şu dizelerin zarifliğine...

TEREDDÜT
"Sarahaten, acaba, söylesem darılmaz mı?
Darılmak adeti, bilmem ki çapkının naz mı?
Desem ki: 'Ben, seni...' Yok, dinlemez ki, hiddet eder!
Niçin? Bu sözde ne var? Sanki hiddet etse ne der?
Desem ki: 'Ben, seni pek...' Ya kızar, konuşmazsa?
Derim: 'Bu çektiğim insaf edin, eğer azsa...'
Desem ki: 'Ben, seni pek çok...' Hayır, kızar bilirim,
Tereddütüm acaba hiddetinden az mı elim?
Desem ki: 'Ben, seni pek çok...' Sakın gücenme emi,
Sakın gücenme, eğer anladınsa sevdiğimi"

22 Haziran 2009 Pazartesi

Taşında Karikatür Olan Mezar

17 Ağustos 1929 tarihli Akşam gazetesini okuyanlar, gazetenin üçüncü sayfasında, yeni bir karikatür kahramanıyla tanışırlar. Çağdaş Türk karikatürünün en ünlü isimlerinden Cemal Nadir'in Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Ömer Seyfettin'in hikayelerinden ilham alarak çizdiği Amca Bey'dir bu figür. Sanıyorum memleketimizde karikatürü sevdiren isimlerin öncüsüdür Cemal Nadir. Cemal Nadir'in karikatür konusundaki düşüncelerini ifade ettiği şu sözlerini çok severim: "Ben karikatürü bir güzel koku gibi insana bir an zevk verdikten sonra elde bir boş şişe veya sarı bir leke bırakıp havaya karışan bir marifet olmaktan başka türlü anlıyorum. O ne palyaçoluktur, ne de göbek attıran, çeneleri ağrıtan kahkahadır. Bence karikatür, insan beyninin muhtaç olduğu tebessüm ve tefekkürü (düşünceyi) temin eden bir güzel sanat olmalıdır." Ne hoş sözler değil mi?

Amca Bey, aynı zamanda insanların biblolarını satın aldığı ilk karikatür kahramanı olmuş. 1940 yılında Ressam Muhsin Rıfat tarafından bibloları yapılan Amca Bey'in bu başarısını, yıllar sonra Oguz Aral'ın efsanevi karikatür tiplemesi Avanak Avni tekrarlamıştı. Ayrıyeten Amca Bey adlı bir mizah dergisi 2.Dünya Savaşının ortalarında yayımlanmaya başlanmış ve 1944 yılına kadar da yayın hayatı devam etmiş.
Benim yazmak istediğim bir ilginç durum daha var. Ülkemizde ilk ve belki de tek mezar taşında bir karikatür varmış. Taşında karikatür olan mezar,1947 yılında, 45 yaşında, çok erken vefat eden Cemal Nadir'dir ve Zincirlikuyu Mezarlığı'nda, mezarının taşındaki karikatür de ünlü tiplemesi Amca Bey'den başkası değildir. Ortaköy'de bir sokağın adına "Amca Bey Sokağı" adı verilmiş. Acaba o sokakta oturanlar Amca Bey'i ve Cemal Nadir'in kim olduğunu biliyorlar mıdır? Biliyorlardır değil mi? Biliyorlardır... Umarım!

21 Haziran 2009 Pazar

Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim

Ben hayatta en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü ha düşecek
Nasıl koşarsa ardından bir devin
O çapkın babamı ben öyle sevdim
Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici - hep, hep acele işi
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezber ettim gurbeti
Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
Kırkı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a
Bi helallaşmak ister elbet , diğ'mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy'nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu,
En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim.

Can Yücel

19 Haziran 2009 Cuma

Kimi Zaman...

Kimi zaman sabah erkenden gelmişsem işyerime... Kimi zaman işyerine girerken selam vermişsem kapıdan çıkan tanımadığım birine... Bırak selamımı almayı, garip garip bakmışsa eğer yüzüme...Hissettirdiği için kendimi enayi gibi, dava açmak istemişsem bu kişiye... Kimi zaman gün boyunca zekice konuşmalar yaptığımı düşünmüşsem birileriyle... Kendi kendimin alnından öpmek istemişsem... Kimi zaman yüzüme baka baka yalan söyleyenlerin, Baltalı İlah gibi saldırmak istemişsem üzerlerine... Kimi zaman hiç beklemediğim bir maile sevinerek, kalkıp şakada şukada oynamak istemişsem kendi kendime... Kimi zaman postacıyı görünce, sevda yada gurbet mektupları değil de faturalar aklıma düşmüşse... Postacı elinde olmayan sebeplerden, mektup değil, fatura bırakmışsa masama sahiden... İçimden o faturadan kağıt uçak yaparak, postacıyı içine oturtup "uçakla" postalamak geçmişse uzak bir memlekete... Kimi zaman para kazanmak için ne dümenler çevrildiğini görür, tanışıklığımız olduğu halde bana kazık atmayı düşünen birini farkedersem... Manevi tazminat ödemesini talep etmeyi aklımdan geçirirsem sırf iyi duygularıma hasar vermesi sebebiyle... Kimi zaman tüm bunlar ve daha da neler neler aklımdan geçtiği halde... Nasıl böyle normal davranabildiğimi düşünürüm!

18 Haziran 2009 Perşembe

Mutluluk Neydi Ki?

Bugün yolum düşünce, çok küçükken yaşadığım mahalleye, bir zamanlar oturduğumuz eve doğru yürüdüm. Apartman aynen duruyordu… Yerinde olmayan sinema… Oğuz Bahçe Sineması…Sinema yıllardır yoktu ki yerinde.. Her güzel şeyin sonu vardır diye, yıkmışlardı geçmiş zaman günlerinden birinde…Televizyon olmayan bir dönemdi benim çocukluğum. Kulak kesiyorduk her sese.. Radyoya, teybe… Düşünebiliyor musun? Çocukluğumda, taşınmak ne büyük bir kıyaktı bana, sinema bahçesine çıkıntısı olan bir eve! Çünkü balkon adeta bir locaydı...Her gece film seyrederdim. Ah bir bilsen, nasıl sabırsızlanır, yaz mevsiminin gelmesini beklerdim! İşte ozamanlar, yaz günlerinin kıymetini bildiğim dönemlerdeydim. Sanıyorum güneşi gene pek sevmezdim. Çünkü güneşin gitmesini, havanın kararmasını dört gözle beklerdim. Of! Günler ne uzun olurdu! Güneş bir türlü uyumaya gitmezdi. Vakit geçmek bilmezdi. Ne zaman ki gün döner akşam olurdu, heyecandan kalbim adeta dururdu. Hep gece olsun, zaman dursun isterdim... Sonra da sandalyeler boş kalmasın, sinemanın tüm biletleri satılsın diye dua ederdim.. Eğer bilet satılmazsa, film oynatılmazdı. Of! Ne fenaydı!... Bazen yağmur yağdığı akşamlar sinema hiç açılmazdı. İçimi çeke çeke ah ne ağlardım!.. Çocuktum… Her şey istediğim gibi olsun isterdim. Olmazdı. Ben de ağlardım… Bazen filmin ortasında bir yerde yağmur yağmaya başlardı birden… Hani ahmak ıslatan cinsten…Kaçışırdı insanlar… Şaşardım. Yağmurda ıslanmayı çocukluktan beri severdim. Neden kaçıyorlar, yağmur altında seyretmiyorlardı ki film? Hava zaten sıcaktı. Yağmur altında film seyretmek, şahane olmaz mıydı? İlla ki olurdu! Küçüktüm... Bu duruma anlam veremezdim… Onlar koşuştururken, ben olduğum yerde bir film sahnesi gibi donar kalırdım öyle... Annem beni fark eder “haydi yatağa!” derdi. Derinden bakınca gözlerime… Dökülen yaşları görmesin diye, başımı yere eğerdim… İçimi çeke çeke yatmaya giderdim.

Ama eğer o gece sinemada... Eğer biletler satılmışsa … Eğer o gece gökyüzü yıldızlarla doluysa... Hele göyüzünde bembeyaz bir mehtap varsa... Ah, eğer o gece yağmur yağmamışsa, film oynarken yağmazsa yada … Eğer film kesintisiz oynamışsa o gece… Hani bilirsin ya, tastamam... Bütünüyle... Ah, şu dünyanın en güçlü, en zengin kişisi ben olurdum! Hayat bayram olurdu… Mutluluk buydu işte! Mutlu olurdum!

17 Haziran 2009 Çarşamba

Zil Takıp Oynamak!

Pop müzik tarihine imza atan Beatles’in zilleri devamlı döven davulcusu Ringo Star, Rolling Stones'un davulcusu Charlie Watts, siyahi solak gitarist Jimi Hendrix’in bateristi, Deep Purple, Pink Floyd, Gun’s and Roses hep baterilerinde hangi zilleri kullanırlarmış biliyor musun? Ön yüzünde ay yıldızlı "Made in Turkey İstanbul “ damgasının, arka göbeğine Zildjian özel imzasının olduğu, Türk el yapımı zilleri.. Ne hoş değil mi?


Şimdi anlatacağım gerçek bir yaşam öyküsü.... Büyükbaba Krope Zildjian (Zilciyan), Trabzon’da kalaycılık yaparmış önceleri... 1623 yılında kendi bulduğu özel formülle bateri zili üretimine başlamış. Ses bakımından çok hassas oluşu, uzun tonalite vermesi, şeklinin asla bozulmaması ve kırılmaması sebebiyle caz, senfoni, pop orkestralarından, bando, mehter takımlarına kadar tüm dünyada kapışılan bir zil olmuş. Zilciyan ailesi nesilden nesile bu zilleri kendi atölyelerindeki el tezgahlarında yapmışlar. Özel formülle bakır ve kalay karışımını hazırlarlarmış. Bu özel karışım gene özel kalıplarına dökülür, sonra dövülerek zil haline getirilirmiş. Torna tezgahlarında çelik kalemleri zilin her tarafına dokundurularak zilin sürekli ses vermesi sağlanır ve en iyi ses bulunana kadar bu işleme devam edilirmiş. Zil yapımında kullanılan karışımı bizzat kendileri hazırlayıp,yanlarına kimseyi sokmadıkları için,ailedeki son torunun ölümüyle ve aynı mesleği devam ettiren aileden kimse kalmayınca, üç yüz yıldan bu yana en iyisi olduğu dünyaca ispatlanmış ünlü Zilciyan zillerinin efsanesi sona ermiş.

Gizli gizli ustalarının yaptığı karışımı izleyen iki çırak, bu formülü hayata geçirmeye çalışmışlar. Ortak olup bir atölye açmışlar. Başarmışlar. Daha sonra bir çoğu Zilciyan atölyesinde yetişmiş olan ustaların kurduğu yeni zil firmaları İstanbul Agop, İstanbul, Pahsa, Turkish, Bosphorus, Amedia gibi markalarla zil yapımına başlamışlar. Zilciyan ailesinin yanında yetişen bu çırakların yaptıkları ziller de dünyaca tanınmışlar. Zira dünya zil piyasasında, el işi zil sadece Türkiye’de yapılıyormuş.
Okuduğumda bayılmıştım bu bilgilere...Bütün bunları öğrendiğimde, zil takıp oynayacaktım neredeyse!

16 Haziran 2009 Salı

Hurafeye İnanır mısın?

Hurafeye inanır mısın? Hani boş, batıl inanışlar; asılsız rivayetler, dinde olmayan ve sonradan dine eklendiği belli olan asılsız inançlar, uğursuzlukla ilgili inanışlar ve yorumlar diye anlatılır ya sözlükte… Sorduğum bunlar işte… Ne kadar inanmayız desek de ucundan kenarından etkilendiğimiz durumlar… Ben hurafe çeşitlerini ünlü mizah yazarı Atilla Atalay’ın bir öyküsünden öğrenmiştim. O kadar tatlı yazmıştı ki bu durumu, sanatını sonuna kadar kullanmıştı bu muhabbette… Nasıl mı? Anlatacağım şimdi, bak dinle…

Atilla Atalay’ın meşhur kahramanı Sıdıka’yı bilirsin… Hani ev kızıdır, annesiyle sohbetleri komik ötesidir. Annesi Sıdıka’dan daha alemdir hatta… ”İntihar edersen eğer, baban seni öldürür!” diyen şekerlikte anne modelindendir.

İşte gene böyle Atilla Atalay’ın bir öyküsünde, Sıdıka ile annesi bir aradalar.Öykünün adı Hurafe Kızları…Gece... Sıdıka evde... Çekirdek çıtlatmakta… Dakka bir gol bir… Giriş yapıyoruz hurafe kızlarına.. Anne gece vakti çekirdek çıtlatılırsa, şeytanın eve üşüşeceğini söyler öncelikle… Sonra geceleyin sakız çiğneyen ölü eti çiğner, çiğnerken balon yapıp patlatan ise kefen bezi şişirir, fincanlar gece bulaşık içinde bırakılırsa cinler yuva yapar içine, geceden kurnada su bırakılırsa içinde periler yıkanır, gece ıslık çalınırsa hortlak gelir, gece tırnak kesilen eve karakancolos yavrular diye, Sıdıka ile karşılıklı sohbet içinde, annesi söylenmeye devam eder. Karakoncolosun kara renkte, çirkin, kürklü bir cin olduğunu bu öyküyü okuduktan sonra araştırınca öğrenmiştim.

Sıdıka altta kalmaz tabi. Karşı taarruza geçer.Annesinin ortalığı Elm Sokağı’na , evi Zombiler Kıraathanesi’ne çevirdiğini, hatta bir genç kızın üzerine biraz daha bu hurafe hikayeleri ile giderse evi Tupak Amarru Gerillaları’nın basacağını söyler. Annesi gibi ben de merak etmiştim bu gerillaları. Peru'daki bir gerilla olduğunu araştırınca öğrenmiştim… Annesi sorduğunda “senin iyi saatler olsunlar’a benzer bir şey söölemek istedim.” Der. Neler bilir bu Sıdıka, ne akıllı kızdır aslında...

Anne kaldığı yerden devam eder. Kapı eşiğinde ters dönmüş terlik bırakılırsa melek girmez, periler tedirgin olur, şeytan agresifleşir der,mutlaka düzeltmek gerektiğini söyler. Sıdıka dayanamaz artık bu durumlara… Gece içine cin yuva yapar diye bulaşık bırakmayan, terliklerin ters durmamasına dikkat edilen memleketimizde neden insanlar gece açık unutup katalitik sobadan zehirleniyor, neden trafik ışıklarına dikkat edilmiyor diye sorunca annesine, annesi de mukadderat diye cevap verir. Karşılıklı atışmaya başlayınca, anne dayanamaz ve bir terliği Sıdıka’nın başına fırlatır. Sıdıka hem gülmekte hem de kaldığı yerden vır vır vır konuşmaya devam etmektedir. Çünkü annesinin fırlattığı terlik, Sıdıka’nın kafasına çarptıktan sonra, kapının eşiğine ters düşmüştür. Bu muhabbet biraz daha bu kıvamda devam edip gidecektir. Öykünün sonunda, annesi odasına yatmaya giderken Sıdıka arkasından seslenir: “Bi Dakka Safiyaanım… Yatak odasının kapısından sol ayakla girilmez… Uyurken afakanlar gelip ayağından yorganı çeker Alimallah… Hi hi hi… İyi geceler…”

Yok canım ben hiç inanmam hurafeye falan deyip de nağme yapma öyle... O kolundaki nazarlık peki niye? Kem gözlere di mi, kem gözlere? Hatırlasana uğursuzluk diye merdiven altından geçmezsin hani, avucun kaşınırsa para gelecek dersin, yeni bir işe başlarken Salı sallanır, Çarşambayı sel alır diye ertelersin, leyleği havada görünce bu yıl çok gezecem der sevinirsin hani, hatırlasana bu söylediklerimi.. O kadar çok var ki daha söyleyeyim mi? Bir ara evlenecek arkadaşının ayakkabısının altına ismini yazdıran sen değil miydin yoksa? Okudun mu gazetelerde,her yıl 60.000 kara kedi öldürülüyormuş, uğursuzluk getiriyor diye İtalya'da... Yaaa... Hurafe böyle kötü bir şey işte!.. Bu mavi boncuk mu niye? Hımm... Yok canım nazar değmesin diye değiiiiil! Aslaaaa! Bloğum renklensin diyeee... Evettt.. Vallla!...