23 Nisan 2010 Cuma

Tablolardan Çıkarılan Film Gibi Hayatlar

Müzeleri veya sanat galerilerini dolaşmayı sevenlerle keşke bir araya gelebilsek! Otursak şöyle karşı karşıya. Duygularımızı birbirimize anlatabilsek. Resmedilen insanların hayat hikayelerini, acaba benim gibi merak ederler mi? Kimdir bu resimleri yapılan insanlar? Herbiri gerçekler mi? Sahiden bizden önce hayat vardı öyle mi? Yoksa resmedilip anlatılanlar hep varsayımlar ve hayaller mi? Bizden sonra halen olacak mı yaşam? "Olacak tabii" diyorsun biliyorum ama daha nereye kadar? Tablolara bakarak dolaşırken o kadar çok hayallere dalarım ki, bazan tablolarda resmedilen kişiler, Kara Kitap'taki Galip'in gölgesi gibi sanki beni takip ederler. Neyse. Devam edersem eğer bu minvalde, bu yazı uzar uzar gider.

Diğeceğim o ki... Bugün gene kitaplarıma göz atıyordum. Uzun zamandır elime almadığım Nedim Gürsel'in Resimli Dünya adlı romanını farkettim. Çöktüm koltuğa... Başladım kitabın satır aralarında dolanmaya... Yazar ilk sayfalarda "Kıbrıs Kraliçesi Caterina Cornaro" dan bahseder. Daha doğrusu romanın kahramanı sanat tarihçisi ve manzara ressamı Kamil Uzman'ın ağzından olayları nakleder. Venedik'tedir... Sevdiği bir ressamın izini sürmektedir. Bu arada gördüğü bir tablo, ona Kraliçe'nin tablosunu anımsatır. Tabloyu şöyle tasvir eder: "Ressam siyah fonun üzerinde kahverenginin bütün tonlarını denemişti. Sarı ve kahverenginin. Kraliçenin kahverengi giysisi, göğüslerin hemen altından beli sıkan siyah kordonuyla bir zırhı andırmaktaydı. Tehlikedeymiş gibi. Sanki canına kastetmişler, onu hançerlemek için tuzak kurmuşlardı. O da, zırha bürünmüştü işte, inci kolyesi, küpeleri, tacı ve beyaz tenin üzerinde parıldayıp duran mücevherleriyle hala bir kraliçeyi andırsa da." Saraya gecenin sessizliğinde giren hainler, kraliçe dairesinin önündeki silahlı nöbetçileri etkisiz hale getirirler. İçeri dalarlar. Onaltısındaki dul kalan kraliçenin üzerine çullanırlar. Kraliçe hamiledir. Kraliçenin yeğenini ve doktorunu oracıkta, Caterina'nın gözü önünde doğrarlar. Bir anda kan gölüne döner ortalık. Şimdi bakar mısın, şu yukarıdaki tabloyu gören birinin aklından, bu tabloda resmedilen kadının hayatı hakkında böyle bir hikaye geçebilir mi? Zannetmem. Daha evliliğinin bir yılı dolmadan kocasını kaybedip hamileyken dul kalan kraliçe 500 yıl önce gerçekten yaşamış bütün bu olanları... Düşünsene... Yani bu tablo tam 500 yıllık. 500 yıl önce yaşamış ve çok hazin bir öyküsü olan kraliçenin bu tablosunun önünden şimdiye kadar milyonlarca kişi gelip geçmiştir. Mümkündür ki pek çoğu şöyle bir göz atmışlar, belki pek çoğunun ilgisini bile çekmemiştir. 500 yıl önce yaşamış ve hazin bir öyküsü olan "Kıbrıs Kraliçesi Caterina Cornaro"nun öyküsü işte böyleymiş. Peki kraliçeyi sanatıyla ölümsüzleştiren ise kimmiş biliyor musun? İstanbul'a dek gelip Fatih Sultan Mehmet'in portresini yapan, Gentile Bellini. Ne yaşamlar var değil mi? Aynen bir film gibi...

Türkülerin Menziline İlk Giriş

Hani anlatıyordum ya... Evet, bu yaştan sonra heves edip bağlama kursuna gitmeye niyetlenmiştim. Bir önceki yazımda benim onu değil, bağlamamın beni nasıl seçtiğinden uzun uzun bahsetmiştim. Tamam… Sonra… Adına Gönül koyduğum bağlamamı attım omuzuma… Düştüm yola… Nereye mi? Sorulur mu? Tabi ki bağlama kursuna. Koşturdum. Koşturdum. Sınıfın tam kapısına vardığımda nefes nefese kalmıştım. Çok geç kalmıştım çook. Herkes sınıfa girmiş, sınıfın kapısı çoktan kapatılmıştı. Bir süre kapının önünde beklemiştim. Orada.. O kapının önünde… Vazgeçip vazgeçmeme konusunda kendimle epeyce mücadele vermiştim. Aslında çok utanıyordum biliyor musun? Hem bu yaştan sonra bağlama çalmaya heves etmek utandırıyordu beni. Hem de düşününce, Karacaoğlan’dan Aşık Veysel’e, Özay Gönlüm’den Neşet Ertaş’a veya Musa Eroğlu’na kadar pek çok bağlama çalan erkek geliyordu gelmesine aklıma ama bir tane bile bağlama çalan kadını gözümün önüne getiremiyordum. Ayrıca daha ilk dersten çok geç kalmıştım. Kendimi o kadar mahcup hissediyordum ki anlatamam. Çok! Bazen içimde iki tane ben taşıdığımı düşünüyorum biliyor musun? Bir tarafım “Utanma, aç kapıyı, gir içeri!” diyordu. Diğer tarafım ise “Ne işin var bağlama kursunda kadın? Dön git işine!”diyordu. Ben birini dinledim. Cesaretimi toplayıp içeriye girdim. O ne? Gözlerime inanamadım. Tamam. Sınıfta kızlı erkekli kursiyerler vardı ama… Asıl güzel olan neydi biliyor musun? Bağlama öğretmeni bir kadındı. Mehtap Hoca! Heyy! Ben sınıfa girdiğimde bağlamayla bir türkü çalıp söylüyordu. Ellerimi amen yapar gibi göğsümün önünde birleştirdim. Sessizce “özür dilerim.” dedim. “Dert etme” der gibi başını salladı. Yerime geçtim. Oturdum. Allahım Mehtap Hoca nasıl güzel bir türküyü çalıp söylüyordu anlatamam! Dinledikçe tüylerim diken diken olmuştu. Hem bağlamanın sesi hem de türkünün nağmesi çok etkilemişti beni. "Lambada titreyen alev üşüyor... Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban... " Vay canına sayın seyirciler!.. Nasıl damardan bir türküydü bu böyle. Dinledikçe resmen içimi acıtıyordu. Aynı şeker kırığı gibi... "Tabiblerde ilaç yoktur yarama... Aşk deyince ötesini arama... Her nesnenin bir bitimi var ama... Aşka hudut çizilmiyor Mihriban..." Yeminle şeker kırığının dile batması gibi bu türkü yüreğime batıyordu. Acıtıyordu. Ama türküyü dinledikçe... dinledikçe... Şeker eriyor... eriyor... Türkünün bitimiyle acı sona eriyordu. Bu türkü insana aynen böyle bir his geçiriyordu. Eğildim elimdeki bağlamamın kulağına… Dedim ki usulca “İyi ki vazgeçip dönmemişiz gerisin geriye Gönül! İyi ki! Türkülerin meziline girelim bir hele… Bakalım ne hisler öğreneceğiz türkülerle!” Yaa, böyleyken böyle işte.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Dur, Bi Dinle!.. Anlatıyorum İşte...

Yukarıdaki fotoğrafta nazlı nazlı yatan kız kim biliyor musun? Benim "Gönül". Bağlamam. Adını Gönül koydum. Bak şimdi… Müzik evine bağlama alma niyetiyle gitmiştim. Envai çeşit bağlama vardı tabi. Kimini elime almıştım. Kimine uzaktan bakmıştım. Nedense hiç biri içime sinmemişti. Tam bağlama almaktan vazgeçip, dışarıya çıkıyordum ki, onu gördüm. Tüm bağlamaların arkasında, akça pakça ve kızıl saçlı bir güzel adeta bana bakıp muzipçe tebessüm etti. O, tebesüm edip gülümseyince bana, bir an elime almaktan korktum da, görevliye o bağlamayı işaret ettim. Görevli bana tebessüm ettiğini düşündüğüm bağlamayı, gizlendiği yerden çıkarıp verdi. Görevli bağlamayı gizlendiği yerden çıkarıp bana verince, inanmayacaksın biliyorum gene, bağlamanın sapından resmen elime bir enerji geçti. O enerji sanki gitti gitti gitti de, gönlüme çöreklendi.. Evet.. Evet.. Sahiden çöktü kaldı gönlümde... Diyebilirim ki hatta, olduğu yere bağdaş kurup oturdu ve yerleşti. Bağlamanın sapından elime geçen enerji, gönlüme çöküp yerleşince, bu bağlamadan vazgeçemedim işte. Dedim ki görevliye :" Ben bu bağlamayı alacağım!" Bağlama almak amacıyla gittiğim müzik evinde, çok sayıda bağlamaya bakıp bakıp bırakmıştım yerine. Sahiden hiç biri içime sinmemişti. Hatta bağlama almaktan nerdeyse vazgeçmiştim. Bu bağlamayı ise inan ki ben seçmedim. Adeta o beni seçti. Yemin ediyorum resmen karşıdan bana bakıp gülümsedi. Bana gülümseyen bağlama, bağdaş kurup yerleşince gönlüme, kulağına eğilip, sessizce "Gönüül" diye seslendim. Tam kulağına eğilip, nedense "Gönüül!" diye seslenince, parmağım değmedi mi bağlamanın tellerine? Parmağım değince bağlamanın tellerine, bağlamanın tellerinden bir ses çıktı tabi ki... Bağlamanın tellerinden ses çıkacaktı elbette. Ama bu ses farklıydı diğerlerinden. Nasıl anlatsam sana? Biliyorum gene inanmayacaksın bana. "Bağlama canlı mı?" diyeceksin hatta... İster inan, ister inanma... Çıkan ses resmen "Al beni!" dedi. Dayanamadım aldım ve bağlamamın adını Gönül koydum. Sonra mı? Dur, bi dinle!… Anlatıyorum işte…

Şövalye İlan Edip, Zararsız Tatlı Yapmak



Bak ne diyeceğim sana. Bugün senle şöyle şahane bir sütlü tatlı yapalım mı, ne dersin? Tavuk göğsü mesela. Hakikisi değil, çakma tavuk göğsü olacak ama... Hem yapımı çok kolay, hem de malzemesi her evde vardır mutlaka. Zararlı mıdır? Kilo mu aldırır? Benim yaptığım yemeklerin zararlı olması ve kilo aldırması mümkün değil! Bak şimdi...

1 kilo süt ile 1 paket vanilyayı tut bir kenarda. Başka? 2 parmak tereyağ, 1 bardak un, 1.5 bardak toz şeker. Yağ, un, şeker. Bu üç malzeme için doktorlar "Çok zararlıdır, aman ha uzak durun, yemeyin!" derler. Derler de ayıp ederler! Haksızlık gibi gelir bana. Hiç kıyamam ki ben onlara. Bu nedenle ne zaman yağ, un, şekeri aynı yemekte kullanmaya kalksam, başlamadan evvel, bir tören düzenlerim mutlaka. Nasıl mı? Bak, şöyle: Önce geniş metal tası takarım başıma. Kendimi mutfağın kraliçesi farzederim. Sonra yağ, un ve şeker'i alırım karşıma, herbirini önümde diz çökmüş asilzadeymiş gibi hayal ederim. Uzun bıçağı alırım avucuma, - atalarımdan miras kalan kutsal bir kılıçmış güya - her üç asilzadenin, üç defa dokunarak omuzlarına: "Mutfağımın kraliçesi olarak, sizi şövalye ilan ediyorum! Bundan sonra insanlığa zararlı mikroplarla ve kötü duygularla savaşacaksınız!" derim.

Şimdi söyler misin lütfen, şövalye ilan edilen 3 silahşörler, yani yağ, un ve şeker, artık zarar verebilir mi insana? Veremezler! Çünkü şövalyeler kötülük edemezler. Bilakis vücuttaki zararlı mikroplar ve hastalıklarla mücadele ederler. Hatta gerekirse emir veririm , fazla kilolarını bile eritebilirler! Savaşçıdır onlar, savaşçı! Dinleyip de söylenenleri, zararlı yiyecekler deseydim her üçüne birden, baştan kaybedecektim. Bense kutsayıp, yüceltince, üstüne bir de şövalye ilan edince yağ, un ve şekeri, kötülüklerle mücadele edecek 3 savaşçı kazandım. İşte doğrusu da bu zaten! Tamam, şimdi gönül rahatlığı ile tavuk göğsünü yapacağım. Bak şimdi...

Önce yağı erittim bir tencerede, 1 bardak un ekledim. Olsa, bir kaşık nişasta koyacaktım. Yoktu 1 kaşık daha un ekledim. Unu biraz çevirdim yağın içinde, 1.5 bardak toz şekerini ekledim. Tamam 3 silahşörlerin işi bitti. Bir dördüncü kişi daha var aslında bu hikayede. Bilirsin canım, Dartanyan! Haydi Dartanyan yaptım sütü de. Dartanyan'ı da 3 silahşörlerin yanına kattım. Bir paket vanilya ekledim. Karıştıra karıştıra, muhallebi olana kadar pişirdim. Ocağı kapattım.

Muhallebi kıvamına gelen karışımı, 5 dakika kadar mikserle çırptım. Çırparken hamurun üzerinde oluşan helozonlara baktım. Bu arada hayal dünyama dalmışım: 3 Silahşörler hikayesinin başında, Artos, Portos ve Aramis kızgındırlar ya Dartanyana. Düelloya davet ederler. Tam düelloya başlayacakken, Kardinal'in adamlarının saldırısına uğrarlar. Dartanyan da 3 silahşörler tarafı olur ve düşmanlara karşı bizim silahşörleri korur. Bu olaydan sonra, düşmanlıklarını unuturlar, dördü can ciğer arkadaş olurlar! Ben bunları hayal ederken bir baktım, süre dolmuş. Hemen çırpmayı kestim. Bir cam tepsiyi ıslattım önce, sonra muhallebimi içine döktüm. Bir kenara soğumaya bıraktım ki, kulaklarıma inanamadım şöyle bir ses duydum: "Birimiz hepmiz için, hepimiz birimiz için! " Aman, ne mutlu oldum. Soğuyunca, üzerine o leziz kokulu tarçından döktüm! Tamam! Bitti işte!

Bak ayıplama beni kendi pişirdiğini kendi methediyor diye ama şahane oldu tavuk gögsüm gene. Bu tatlıyı özellikle maç akşamları yaparsam eğer, bizim evin trübünlerindeki misafirlere ikram ederken, emir veriririm bizim şövalyelere: "Lütfen, sükünet ver yenilenlere! derim. Hemen, özellikle yenilen takımın taraftarlarının ellerine bir parça tavuk göğsü veririm. Bu tatlıyı yiyenler, takımı yenilmesine rağmen ne derler biliyor musun? "Birimiz hepimiz için! Hepimiz birirmiz için! Yenilmek nedir ki? Maksat spor olsun, sizin takıma da, bizim takıma da helal olsun!" derler! Yaa! Emir verirsem eğer 3 silahşörlere, fanatikleri bile olmayacak durumda mutlu ederler!... Yazdığım tam ölçüsüyledir ha! Sakın sadece nağme yazıyorum sanma! Afiyet olsun!

20 Nisan 2010 Salı

Wall Street Journal'den Dede Korkut'a

Gazetede “ABD'de çocuklara ünlü markaların isim olarak verilmesi akımı başladı.” diye bir haber okudum. "Yok artık, daha neler?!.." deyip, şaşkınlıkla okumaya devam ettim. Wall Street Journal gazetesinin Amerikan Sosyal Güvenlik İdaresi verilerine dayanarak hazırlanan habere göre diye devam eden yazıda, kızlar için en gözde isimler arasında, lüks Japon otomobilleri Lexus ve İnfiniti, İtalyan moda markası Armani, Fransız modaevi Chanel, Amerikan lüks mallar zinciri Tiffany ve Fransız kozmetik firması Loreal önde geliyormuş. Erkek çocuklara verilen isimler neymiş biliyor musun? Fransız mücevherci Cartier, Fransız modaevi Dior, Amerikan ayakkabı firması Timberland ve İrlandalı bira üreticisi Guiness veriliyormuş. Vallahi şaka yazmıyorum. Tamamen sahi… Peki neymiş bunun sebebi? Aileler çocuklarına taktıkları ilginç isimlerin statü sembolü olacağını düşündüklerini ya da onlara güç vereceğine inandıklarını söylemişler. İnanlılır şey değil!.. Hayret edilecek şey vallahi!

Şimdi, "ne alaka?" demezsen bana, aklıma ne geldi biliyor musun? Hani eski Türkler zamanında, aileler fikrine itibar ettikleri, hürmet ettikleri büyüklerden isim isterlermiş ya!. Nasıl mı? Dede Korkut Hikayeleri’nden biri olan Dirse Han Oğlu Boğaç Han hikayesini duymadığını sakın söyleme... Hep okuturlar ya Edebiyat derslerinde… Hani hayalimizde canlandırdığımız en davudi sesleriyle, “Dede Korkut gelsin, boy boylasın, soy soylasın bu çocuğa bir ad koysun!” demezler mi? O zamanlar aynı kızılderililerde olduğu gibi, çocuğa isim konması için, çocuğun bir kahramanlık yapması yada bir fark yaratması beklenirmiş. Bayındır Han’ın oğlu, diğer arkadaşları kaçarken, meydan okuyup, boğayı alt edince, Dede Korkut gelmiş meydana... 'Ak Meydanı'nda bu oğlan savaş etmiş, bir boğa öldürmüş. Oğlunun adı Boğaç olsun. Adını ben verdim, yaşını Allah versin.' diyerek, isim koyma merasimini bitirmiş. Keşke şimdi de isimler böyle verilse! Peki ben şimdi durup dururken, Amerika'daki çocuk isimlerinden, nasıl ışınlandım taaaaa Dede Korkut devrine kendi kendime! Ne bileyim? Olduğum yerde birden ışınlanıverdim işte!

Çok Bir Şey De Getirmez Eli Boş Da Gelmez!

Her ziyaretlerine gittiğimde, bayram öncesinde hele,anneler, kardeşler, arkadaşlar için çam sakızı çoban armağanı hediyeler alırım. Herkes büyüklere çikolata veya tatlı alır bayramlarda yada ziyaretlerinde. Bense öyle bir şey almalıyım ki bitmemeli, kullanışlı olmalı, hep eline gelmeli, işine yaradıkça memnuniyetle adımı anmalı. Yenip bitirilecek yiyecek yada koklanıp atılacak çicek değil de, genelde mutfakta kullanılacak bir gereçtir aldıklarım. Elma şeklinde komik bir komposto takımı mesela, birbirine sarılan romantik bir tuzluk karabiberlik ya da, bir cam sürahi veya salatalık kasesi ama pratik mi pratik, hiç olmadı süzgeç bile olabilir plastik... Hediyenin azına çoğuna bakılmaz. Bilinmelidir ki ama asla boş olmaz!

Bizde adet böyledir. Bu ailemin kadınlarından bana intikalen geçmiştir. Anneannem , annem ve şimdi de ben. Böyle gördüm, bu adet böyle gidecek. Çok küçükken yadırgardım annemi. Yolda aklımıza geldi ve misal bu ya, annemin bir arkadaşının evine gireceğiz ayaküstü. Boş gitmek olmaz ama. Mümkün değil! Etrafta bakkal varsa bir paket çay, bir paket kesme şeker belki... Ya da bir kutu pötibör bisküvi... Fırın varsa etrafta bir yada iki tane ekmek bile alıp götürürdü. Nasıl utanırdım! Bir şey söylemezdim ama "Böyle şeyler hediye diye götürülür mü?" diye aklımdan geçirirdim. Annem götürürdü. Göğsünü gere gere girerdi misafir gittiğimiz eve, hiç aldırmazdı. Girdiğimiz evde de, nasıl hora geçerdi götürdüğümüz hediye inanamazdım. Hemen çay yapılırdı misal, "Çay yanına evde başka bir şey kalmamıştı vallahi !"deyip bizim bisküviler ikram edilirdi. Nasıl da yerdik iştahlı iştahlı, anneme hayretle bakardım. Ne rahattı!!

Bende de vardır aynı huy şimdi. Besbelli ki geçmiş genlerle. Bayramlar özel tabi, ama gene de çok büyütmem gözümde. Elime ne gelirse, ne uygunsa keseme, içime ne sinerse, karınca kararınca mutlaka alırım bir hediye. Boş gitmem kimseye... Mümkün değil! Bazen arkadaşıma giderken alırım bir paket kahve veya halama giderken ekmek bir yada iki tane, amcama uğrayacağım baktım misal, vitrinde saplı büyük bir bardak var, ne olacak rahatça su içsin diye; hiç aldırmam alırım ve götürürüm göğsümü gere gere... Eğer yeni tanıdığım birilerine, böyle bir hediyem denk geldiyse, gülerler götürdüğüm hediyelere önce, sonra şaşarlar nasıl da hora geçti diye, ayrıca gıpta ediyorlardır nasıl yapıyorum diye... Eminim, kesinlikle! Bilirim bazı arkadaşlarım, bebek yada ev nedeniyle, hayırlı olsun demeye gidemezler, ellerinde iyi bir hediye yok diye... Bebek büyür, ev eskir, bizimki halen bir hediye beğenememiştir. Ben bebek mi oldu? Yol üstünde varsa bir eczane, alırım bir paket çocuk bezi. Ne var? Komik mi şimdi? Kaç bebekli arkadaşıma denk gelmişimdir. Tam bezleri bitmiş, ne yapacaklarını bilemezken, ben elimde çocuk bezi paketiyle ile salına salına gelmişim. Hem çok şaşırmışlar hem de sevinçlerinden havalara uçmuşlar! Hala anlatırlar! Bizim için şöyle derler : "Çok bir şey de getirmez ama eli boş da gelmez!" Bu geleneği bozamam ben! Üzgünüm arkadaşlar... Çok bir şey de getirmem ama eli boş da gelmem!!... Böyleyken böyle işte!

Her Şerde Bir Hayır Vardır!

Haydi bakalım! Son iki gündür şakılarını dinlediğim Julio Iglesias, bugünkü blog konuğum olsun!Bakar mısın şu fotoğrafa! 1943 doğumlu diyebilir misin bu şarkıcıya? Tam 64 yaşında!. Julio Iglesias başarılı bir atletizmciyken, öğretimine de devam etti ve Madrid Complutense Üniversitesinde hukuk eğitimi aldı. Real Madrid’in kalecisiyken, bir trafik kazası geçirdi ve bir buçuk yıl yarı felçli gibi yaşadı. Bu arada kendini müziğe verdi. Hay Allah'ım! “Her şerde bir hayır var!” sözüne inanmak lazım. Eğer o kaza olmasaydı, kadife sesli İspanyol şarkıcının o harikulade şakılarından mahrum kalacakmışız yani... Her otuz saniyede bir dünyanın herhangi bir yerindeki radyolarda onun şarkıları çalıyor. Kendisini yıllar önce, Efes’te canlı dinleme şansım olmuştu. Julio Iglesias, bu hafta araba kullanıyorken, şarkılarını dinlediğim yoldaşım anlayacağın. Şu anda bu yazıyı yazarken Crazy’yi dinliyorum. Peki La Cumparsita’ya, El Amor’a, Momentos’a veya Manuela’ya ne diyeceksin? Of of of!! Ya Hey veya Gozar la Vida… Bu şarkılarıyla beni kendimden geçirebilir! Bu müzikleri dinlerken, dünyanın sonuna kadar araç kullanabilirim. Şimdi sen: " Esas yakışıklı bir oğlu var. Şarkı söyler, hani Enrique İglesias!" diyeceksin, bilirim. Ama söyler misin, babası dururken oğlunun şarkılarını kim dinlemek isteyebilir?!..

18 Nisan 2010 Pazar

Fırat Budacı İle Birlik Oldum Soruyorum: Orhan Kemal'in Katili Kim?

Fırat Budacı’nın, haftalık mizah dergisi Uykusuz’daki yazılarını okumayı çok severim. “Kendimi Durduracak Değilim”in tam manasıyla takipçisiyim. Hayal Kahvem’de daha önce de Fırat Budacı hakkında bir yazı yazmıştım. Bu hafta “Bir Şeyler Duydum” köşesinde, “Orhan Kemal’in Katili Kim?” başlıklı bir yazısı vardı. Yazdıklarına okadar katılıyorum ki, okumayanlar için aynen bloğuma geçirmek istedim. Fırat Budacı ile birlik oldum soruyorum: Orhan Kemal'in katili kim?

“Orhan Kemal’in yazdığı üç ciltlik dev gibi bir roman varken geçen hafta gazetelerde, “Acaba katil Güllü olabilir mi?”,“Hanımın çiftliğinde şok! Muzaffer’in katili Güllü mü?”, "Hanım’ın Çiftliği’nde katil kim?” başlıklarıyla onlarca haber yapıldı. Hatta Hürriyet Gazetesi Adana’ya giderek dizinin oyuncularına tek tek “Katil kim?” sorusunu sordu. Alınan cevaplar şöyle:

· “İnanın ben sizden daha çok merak ediyorum…”
· “Herkes olabilir, tahmin yürütüyoruz ama bulamıyoruz.”
· “ Bilen birileri varsa bana söylemesin; böyle daha heyecanlı oluyor çünkü…”
· “Yok, ben öldürmüş olamam. Sanmıyorum, ben değilimdir her halde…”

16 Nisan 2010 Cuma

Şu Ahir Ömrümde Kaç Renk İsmi Öğrenebildim Ki?

Birkaç gündür evdeki kitaplıkta eski kitaplarıma göz atıyorum. Buna bir nevi eski dostlarla hasret giderme diyebilirim. Hatta bazılarının varlığını bile unuttuğumu şaşkınlıkla farkediyorum. Mahcup mahcup elime alıyorum tabi... Bazı kitaplarımla ne uzun olmuş görüşmeyeli!.. Bazıları o kadar eski kitaplar ki, resmen öpüp başıma koymak istiyorum. Büyükbabamın mübarek eli misali. Her biri tek tek karşıma çıkıyor. Bazılarında bir naz, bir eda, sitem... Yüzüme bile bakmıyorlar resmen. Of!.. İşte elimde tuttuğum, Fena halde Leman sözgelimi. Attila İlhan'ın 1960 larda yayımlanmış ve zamanında ortalığı toza dumana katmış romanı. Kimbilir ne zaman en son elime aldım? Kitabın ilk sayfasına baktım. 02.12.1991 yazıyor. 19 yıl önce okumuşum. Kitabın ilk iki sayfasına da dayanamamış, o güzeller güzeli Üçüncü Şahsın Şiiri'ni yazmışım. Şimdi gözgöze geldik Fena Halde Leman'la... Anladım. Kitap resmen bana küs... Sanki başladı şiiri okumaya: "Gözlerin gözlerime deyince / Felaketim olurdu ağlardım" Nasıl mahcup oldum nasıl utandım anlatamam. Devam etti: "Beni sevmiyordun bilirdim / Bir sevdiğin vardı duyardım." Vallahi bunları duyunca neredeyse ağlayacaktım . Dedim ki ünlü romana: "Hayır, inanma! Yok öyle bir şey! Her kitabın yeri ayrı. Senin yerini başka kitap tutar mı?" Kitabın adı Fena Halde Leman ya, kitabı bir an kadın sandım. Kirpiklerini eğdi sanki... Of, üşüdüm içim ürperdi inan ki!.. "Yapma Fena Halde Leman! Unutur muyum hiç seni. Baksana ne kadar çok çizmişim içindeki cümleleri. Şu ahir ömrümde kaç renk adı öğrendiysem senden öğrendim. Bak söyleyeyim istersen!" dedim. Şaşırdı... Söylediklerim hoşuna gitti!.. Güldü. " Herkes benim için neler neler söyledi. İlk kez hakkımda böyle bir şey işittim. Söyle bakalım. Merak ettim." dedi. Attila İlhan'ın Fena Halde Leman adlı romanında, ne kadar çok renk ismi bulup altını çizmişim. Kitapta bulduğum renkleri tek tek saymaya başladım. Ama var ya... Eğer kitap küsseydi bana... Ama... Eğer Fena Halde Leman küsseydi bana.. Eğer Attila İlhan küsseydi bana... İşte ozaman... FELAKETİM OLURDU AĞLARDIM!
Çatlkaya, zakkum pembesine çalan havai eflatun.
Deniz, Körfez’in içlerine gelindikçe, erguvan rengi.
Bu hakiki bir elektrik mavisi olup… Asit yeşili bir masal yaratığı gibi görünüp kayboluyor.
Yangın kızılı bir loşluk.. Soğuk gri gözlerinde örümcek kızılı bir parıltı belirir.……
durduğu yerde duramayan, çarpıcı renkler: safra yeşili, buz beyazı, deliksiz siyah, ateş kırmızısı, ölü eflatun.….
vırt zırt yer değiştiren oje kızılı aydınlıkla kör karanlık, oturanı serseme çevriyordu.….
batan güneşin pembe yaldıza buladığı başıboş martılar……. mavi yeşil bir sonsuzluğa ağır ağır demir alan, dalgın gemi…… güzel atmaca gözleri vahşi yeşil...…
delimsirek renkler ortasında yaşayan…
Gözleri porselen akı…… su yeşili bir ışığa bulanmış, tavanı alçak bir salon…
Hardal sarısı bir loşluğa boğulmuş salon…….
Ölgün renklerin doğurduğu külrengi pus, sütlü bir gece izlenimini veriyor……
kederli külrenginden subay hakisine kadar renkler, açıklı koyulu…....
örümcek kızılı ellerini uzatıp… Şehvet kırmızısı bir aydınlıkta yüzüyorum,……
altın sarısı ve yosun yeşili….. morla eflatun arası gece!.. saçları platin beyazı
Koyu menekşe rengi, minnacık bir ağız. Aydınlığı kükürt sarısı....
Pere Duparc'ın masmavi kahvesinde... Sivas ve Isparta halıları: boru çiçeğine çalan morumsu lacivert, lale ezmesi kırmızı ve ördek başı yeşil, imgelem çiçeklerinden derlenmiş bir masal bahçesi....
yaldızlı sarı, kızılcık kızılı, yaprak yeşili, kehribar siyahı...
...şu bonbon pembesi dantelli yatak örtüleri.....
cırlak kırmızı ufak bir reno-alpine... ışıklı reklamın kömür siyahı ve kan kızılı tokatlarını yiye yiye......
yaldızlı lacivedden sütlü sarıya kadar...... cesed mavisi bir kız...... süpürge sarışını......

15 Nisan 2010 Perşembe

Kitap Okurken Kitap Dışı Konuları Merak Etme Durumları

Elimde Solmaz Kamuran’ın Bir Kadın Bir Erkek Bir Levrek İskeleti adlı kitabı var. Okumaktayım. Nasıl akıcı! Bugün belki de kitabı bitirebilirim. Bir ara kitabın başındaki, yazarın hayatını anlatan sayfaya döndüm. Baktım yazar 1954 doğumlu. Çetin Altan’la evli ya Solmaz Kamuran, Çetin Altan kaç yaşındadır acaba diye merak etim. Biliyorum Çetin Altan yaşsız bir yazar. Denildiği gibi "kuşakları birbirine bağlayan bir ibrişimdir" Çetin Altan. Gene de merak işte. Baktım sanal ansiklopediden doğum tarihine. 1927 doğumlu. Yani aralarında 27 yaş var. Hımm! Son zamanlarda Halis Toprak ve minik eşi ile ilgili epeyce yazılar yer aldı ya basında… Merakımı cezbetti bir şairimiz daha aklıma geldi. Onun hayatına daldım az önce:

Türk Edebiyatı’nda Şair’i Azam sıfatı ile nitelendirilen ünlü şair ve oyun yazarı Abdülhak Hamit Tarhan 1852 ile 1937 yılları arası yaşar. Şairin hayatındaki kadınların durumları çok ilginçtir. Hatta trajik de diyebilirim. İlk eşi Fatma genç yaşta veremden ölür. Fatma Hanım’ın ölümü şairin üzerinde o kadar büyük bir etki bırakır ki, Türk Şiir sanatının şaheserlerinden biri olan, okuyunca tüyler ürperten, okuyucusunun ruhunda ölüm korkusunu hissetiren “ Eyvah ne yer ne yar kaldı, Gönlüm dolu ah u zar kaldı. Şimdi buradaydı gitti elden, Gitti ebede gelip ezelden.” dizeleriyle başlayan o meşhur Makber şiirini yazar. Hayatın garip cilvesi ikinci eşi Nelly Hanım’da ince hastalıktan vefat eder. Daha sonra evlendiği Cemile Hanım’la ise evlilikler 20 gün sürer. Ve nihayetinde hayatının son 25 yılına damgasını vuracak olan dördüncü eşi Lüsyen Hanım’la evlenir. Artık evliliklerin trajik yanı bitiyor dramatik yanı başlıyor diyebilir miyim bilmem? Çünkü evlendiklerinde Lüsyen Hanım 19, Şairimiz ise 61yaşındadır. Aralarında tam 42 yaş fark vardır. “Var ol Lüsyen, tavaf et ey nur, Ey ahır-ı ömrümün baharı” diye seslenmektedir Abdülhak Hamit Tarhan Lüsyen Hanım’a. İşgal yıllarında Viyana’da yaşarlar. 1920 de İstanbul’a döndüklerinde Lüsyen Hanım Dük dö Soranzo’ya aşık olur ve şairimizden ayrılır. Venedik’e yerleşir dükle. Bu arada şairimizle mektuplaşmaktadırlar. Abdülhak Hamit Tarhan boşuna “sensiz de seninle de yaşanmaz!” dememiştir anlaşılan. Dükle evliliğinde hüsran yaşayan Lüsyen Hanım yedi yıl kadar sonra şairimize geri döner. Lüsyen Hanım 33, şairimiz ise 75 yaşlarındadırlar artık. Evlilikleri şairin 1937 de ölümüne kadar sürer. Lüsyen Hanım’ın Abdülhak Hamit Tarhan’a yazdığı mektuplar bir kitapta toplanır. Ve bence en kısa zamanda bu kitap alınıp okunmalıdır.

Peki hani derler ya, "erkekler sevdikleri kadınların yaşındadır!" diye. Doğru mu bu söz sahiden?Halis Toprak 71 eşi için haydi 18 diyeyim... Aralarında 53 yaş var ya hani... Doğru olur mu böyle bir şey? Aklım almıyor bu kadarını ne yazık ki! Bilmem... Bu yazıyı yeni evlendiklerinde yazmıştım. Geçenlerde Halis Toprak'ın eşi intihara teşebbüs etti diye bir haber okuyunca, canım sıkıldı. Üzüldüm Nazlıcan için. Ne hayatlar var değil mi? Her biri film gibi!

Hangi Durumlarda Baskı Rejimine Evet Denir:)


Kanat Atkaya'nın yazılarını okumayı severim. Hele eskiden kankaları Riko ve Topestolu yazılarına bayılırdım. Uzun zamandır Riko ve Topestolu yazılarına denk gelmedim. Kendine has muhabbetleri vardır. Mesela Topesto "iyi misin?" diye sorarsa, Kanat Atkaya "Bebek bisküvisinin kapak güzeli kadar gürbüzüm." diye cevap verebilir. Oturur günler boyu şampiyonlar liginde kimi tutacaklarını tartışırlar. Belki bu muhabbette Kanat Atkaya Liverpool'u sırf forması kırmızı olduğu için bile tutabilir. Bir Beyoğlu çocuğudur. Cimbom hastasıdır. Kahramanlarını saymaya kalksa, country şarkıcısı Johnny Cash'ten Rezervuar Köpekleri'nde Michael Madsen'ın canlandırdığı karaktere, Hegel'den Zagor Tenay'a kadar uzanan bir liste karşımıza çıkabilir. En sevdiği yemek yaprak sarma, en sevdiği yer Arkeoloji Müzesi'nin bahçesi, en sevdiği Türk filmi Neşeli Günler, en sevdiği Türk tiyatrocusu Ferhan Şensoy, sevdiği çizgi roman kahramanlarından bazıları Krazy Kat ve Pekos Bill... Ruh haline göre, seyrettikleri ya da dinledikleri değişebilir. Kimi zaman sadece Brazil filmini seyredebilir. Lee Perry'nin Kung Fu Meets The Dragon albümünü dinleyebilir. Evcimendir. Günlerce evden çıkmadan yaşayabilir. Hey! Martı Göve li yazılarını da unutmamak lazım. Bir de ev taşıma hikayelerini tabi... Ya müzik festivalleri nasıl seçilir, nasıl gidilir vaziyetleri... Ondan öğrenmişimdir inan ki. Şapka, çamura karşı lastik çizme, iki tişört, diş fırçası, bi bermuda, her gün için bi don, güneş gözlüğü ve yağmurluk. O kadar. Daha kısmet olmadı bir müzik festivaline gidebilmek. Gitmeye niyetlenirsem sayesinde neleri götüreceğimi öğrenmişim işte. Neyse.. Şimdi anlatmak istediğim başka bir şey. Kanat Atkaya ne tip kadınları beğendiğini ve hangi durumlarda hayata bakışını değiştireceğini illa ki eski yazılarında yazmıştır. Demek ki ben kaçırmışım. Çünkü hatırlayamadım. İşte o gün bugün. Şimdi öğrendim. Bugünkü köşe yazısında şöyle bir başlık gördüm. "Mara gibi bakanım olsun, isterse baskı rejimi olsun" Mara Carafagna'dan söz ediyor. Kim mi? İşte yukarda fotoğrafı. İtalya Başbakanı Berlusconi'nin "Bekar olsam seninle hemen evlenirdim" dediği, eskinin erotik modeli, şimdinin İtalya'nın Eşit Haklar Bakanı bir güzeller güzeli hatun. Yazarımız kadınla fotoğrafını görene kadar pek ilgilenmemiş. Fakat Maxim Dergisi'nin "En Seksi Kadın Politikacı" seçtiği Mara'nın fotoğraflarını görünce, "Bu insan hangi ülkede politika yapıyorsa ben o ülkenin vatandaşı olmak istiyorum" diyor. Ardından devam ediyor "Mara gibi bakanımız olsun rejime filan bakmam. İsterse baskı rejimi uygulansın umrumda değil. Nasıl yönetirsen yönet gönül mülkünü ey Mara!" diyor. Keşke kalsa Mara buralarda! Çünkü Kanat Atkaya'nın oyu artık Mara'ya. Mara'yı seçmezse taş olsun!

Senden Başka Gözüm Görmez Hiç Kimseyi...

Çok eski günlerdi. Epeyce ufaktım bu günlere göre tabi. Ya orta birdeyim ya da iki. Radyo günleri çocuğuğum ben. En sevdiğim radyo programı Orhan Boran ve Yuki. Daha televizyon her evde yoktu ki. Üst kat komşumuz amca bir astsubay... Denizci. Siyah beyaz televizyon getirmiş, bir deniz aşırı memleketten evlerine... Tatlı cadı Sementa veya varsa o gece Arsen Lüpen, evden kaçıyorum Zerrinler'e. Üst kat komşumuzun kızı Zerrin, yaşı da bana yakın, bu dizi filmleri seyrediyoruz birlikte. Uzaktan kumanda var mı ki, nerdeee? Ses açılıp kısılacağı vakit bakıyoruz birbirimize, diyoruz 'Eee, haydi şimdi sıra sende!' Annem az sonra farkedecek evde olmadığımı, kızacak bana biliyorum. Diyecek ' Gene mi kaçtın, gene mi?' Evet, gene. Ne var yani? Dövsün isterse valla, ben bayılıyorum televizyona. O zamanlar ergenlik var ya serde, işime gelince annemi dinlerim, gelmeyince kafamın dikine giderim modundaydım herhalde.

Bugün köyümden giderken İzmit'e, Göksel'in son cd'sini dinliyordum. Bir şarkı söylemeye başladı eskilerden. Aaa! Bunu ben çok iyi biliyorum. Kim söylüyordu düşünüyorum. "Benden sorsan ummanlardı derdim / Hani gözlerin var ya / Bülbülleri susturup dinlerdim / Tatlı Sözlerin var ya" diye başlayıp, ıslıklarla devam eden bu şarkıyı kim söylerdi ki? Buldum. Füsün Önal! Bayılırdım hem bu şarkıya hem de Füsun Önal'a... Mini etekler giyerdi, sarı bukleli saçlarını sallaya sallaya ne güzel dans ederdi! Off! Ne günlerdi? Birden o günlere ışınlandım oturduğum yerde. Dayımlar Almanya'da yaşardı. Her yaz memlekete geldiklerinde ailece bizde kalırlardı. Üç kuzenim var yaşlarımız yakın... Adları Jale, Hale, Lale... Valla doğru söylüyorum ha şaka yapıyorum zannetme! İlk teyp ve kasetleri dayım Almanya'dan getirdiğinde, kuş olup uçacağım sanmıştım. Demiştim ki "Beni tutun, şimdi sevinçten kanatlanacağım!" İşte biz dört kız bir araya geldiğimizde, hele kimse yoksa evde, takıp takıştırırdık. Füsun Önal'a eşlik eder, çılgınca dans ederdik. Yorulunca iyice, ne yapalım şimdi diye birbirimize bakardık. O zaman işte, bu şarkıyı söyler, kendi sesimizi kasede kaydederdik. Jale'nin sesi güzeldi. Şarkıyı Jale söylerdi. Biz de nakarat kısmını tekrarlar, vokal yapardık... Bakın şöyle: "Senden başka, senden başka / Gözüm görmez hiç kimseyi / Senden başka, senden başka / Duyamam ben hiç kimseyi" Ah, ne günlerdi? Şimdi bugün araba kullanırken dinliyordum ya... Valla yoldan geçenlere aldırmadan, bağıra bağıra bu şarkıyı söyledim gene. Şaşırdım. Üzerinden yıllar geçtiği halde, unutmamışım. Hatta bir ara bir elimi çektim direksiyondan, iki parmağımı ağzıma sokup, ıslık çaldım kimseye aldırmadan!Üüüffft! Üüüüfffff! Üüüüüüfffff!

14 Nisan 2010 Çarşamba

Sen Hayatında Öykü Özledin Mi Hiç?

Sevdiğim bazı öyküler vardır. Zaman zaman kitaplarını açar okurum. Tekrar tekrar okumaktan bıkmam. Bilakis öyküyü bildiğim için tüm hislerimi katarak okurum. Atilla Atalay'ın Ebekulak adlı öyküsünü okurken her defasında yüreğimle hissederim. Çok severim! Bir haftadır Ebekulak'ı arıyorum. Yok...Yok.. Bulamıyorum...Olmaz olur mu? Kütüphanemin bir yerinde. İyi de nerede?Bu hafta canım nasıl çekti, nasıl istiyorum Ebekulağı okumayı. Kitap sanki yer yarıldı da içine girdi. İş gereği iki kez İstanbul'a gittim. Uğradığım hiçbir kitapçıda yoktu. Atilla Atalay diyorum. "Tamam,var "diyorlar. Kitaplarını gösteriyorlar. Hepsi var. Ebekulak yok. Benim kardeş "Bende var abla. Ben sana veririm." demişti. Görüşemedik bir daha. Kitabı kardeşimden de alamadım. Bu akşam baktım dayanamayacağım. Hamilelerin canı bir şey çeker de tuttururlar ya "illa istiyorum!" diye... Durumum aynen öyle... Sanal aleme dalayım bir bakayım belki rastlarım izine dedim. İyi ki bakmışım. Buldum. İşte Ebekulak! Ohh! Şükür kavuşturana! Sanki çocukluk arkadaşıma rastladım. Öyle sevindim, öyle sevindim anlatamam. Aslında Ebekulağı sen okuyacağına, ben sesli okuyabilsem sana keşke! Tadından doyamazsın. Zaten bu öyküyü gözle okumam yetmez, kulağım da duymalıdır. Bu nedenle mutlaka sesli okurum. Ancak, üzgünüm yalnız başıma!.. Of! Kişi Başına Bir Yalnız adlı öyküsü geldi şimdi aklıma. Of! Ne muhteşem öyküdür o da! Neyse.... Ebekulağı bulduğum bir siteden aldım. Bloğuma yapıştırdım. Burada elimin altında dursun. Artık canım çektiğinde kolaylıkla okuyacağım!

EBEKULAK

orda duruyor. nasıl olsa eninde sonunda göz göze geleceğiz; ama ilk hareket ondan gelmeli, bekliycem. allah kahretsin... yine çok güzel, çok... aklıma tüküreyim, nasıl da terk ediştik yasemin’le. okulun kantinindeydik galiba, “sen” dedi, “hamama gider kurnaya, düğüne gider zurnaya âşık olursun.” sana ne kızım, gönlümün kâhyası mısın gibisinden lâfı ağzımda geveledim. “köpek gibi geri dönersin ama!” dedi. o lâfı demeseydi, hemen ertesi gün dönerdim belki. ne o ne ben döndük ve üç yıl sular seller gibi geçip gitti. olanca güzelliğiyle hâlâ orda duruyor. beni gördüğünü biliyorum. yanına gidip “merhaba!” desem, çok büyük bir taviz sayılmaz. yanındayım... ilk darbeyi:
-şişmanlamışsın, diyerek indirdim. karşı saldırı anında geldi, beni öldüren gülümseyişle:
-senin de saçlar gidiyor galiba (!) dedi. arada boşluk kalmadan:
-gamzeni n’aaptın? diye sordum. yanağında gamze vardı, aldırttın galiba ya da fondötenlerin altında kalmış, gözükmüyor (!) kıvılcımlar saçarak:
-hayatımda suratıma fondöten sürmedim ben, dedi. güzel, sinirlendi... yumuşatmalıyım...
-o zaman gül bakalım, gamzen yerinde mi, görelim? hemencecik güldü. yavru kedi mi yuttum, içimi ne cırmalıyor? niye kalbim küt küt atıyor ki? bir gülüşte böyle olursam, sonrası n’aapar beni?
-sahilde yürüyelim mi banklara otururuz, dedi.
-işte zafer! belli ki o yavru kediden yasemin de yutmuş. yürüyoruz... saatine baktı:-
iki saat sonra özkan işten çıkar, dedi.
-özkan haa!... demek özkan... kasten ismini yanlış söyleyerek:
-ne iş yapıyo bu öztan? dedim.
-reklâmcı, diye yanıtladı.
-ben tanıyo muyum bu özcan’ı? durdu, kızdı; ama belli etmiyor.
-tanımazsın, özkan boğaziçi’nden. demek özkan boğaziçi’nden. iyi... aferin özkan’a... bravo yani... aşağılık özkan... ibibik, badem... bakışlarımdan düşüncelerimi okumasın diye denizi seyrediyorum.
-senin minö n’aapıyo? diye sordu. minö ne demek be kızım!.. benim taktiğimi kullanıyor.ben ısrarla “umurumda değil!” muamelesi çekerek herifin adını yanlış söyledim ya... o da benimkinin adını tahrif ediyor. mine yerine minö. pes yani... bari emine filân de be kızım. yuh yani! feci dalga geçti benle.
-gitti, amerika’da, dedim.
çay bahçesindeyiz. o da ne? yasemin’le şarkımız çalıyor: “arapsaçı.” ha ha hey!.. şimdi bittin işte kızım! sen dayanamazsın bu şarkıya... kim kime köpek gibi dönermiş görücez! hele bir şarkının o bölümü gelsin.“gönlüm söz dinlemiyoor / sevdiğimi ver diyoor / kim görse şu hâlimi / bir daha sevme diyoor / aaah aşk yüzünden / arapsaçına döndüm / çöz beni arapsaçı / çivi çiviyi sökeer /budur bunun ilâcı. peki, bana n’ooluyo? şarkıyı dinlememek için içimden “gün doğdu hep uyandık / siperlere dayandık.” marşını söylüyorum. o da kafasını daldırıp bir şeyler arıyormuş rolü kesiyor. şarkı yüzünden iki tarafta da zayiat yok. bravo! direncine hayranım bu kızın!
-gitmeliyim, dedi.giit... kal mı diycem sanıyorsun.
-iyi, sen bilirsin...git... git... özkan bekliyodur... yürrü... son bıçağı sapladım:
-kilo vermeye çalış. özton’a benden selâm...usulca kalkıp masadan uzaklaştı.
ardından bakıyormuş gibi olmamak için masa örtüsündeki kırmızı kareleri saymaya karar verdim. bir... beş... on... allahım! ebekulak... beykoz’da dolaşırken tam dört yıl önce yerde bulup ona vermiştim.
-bizim köyde bunlara ebekulak derler. yağmurdan sonra çimenlerin üstünde bir sürü olur. çocuklar avucuna alıp şarkı söyler. al, senin olsun, beni hatırlarsın.
şimdi o ebekulak iki kırmızı karenin arasında öölece duruyor... şarkı sırasında çantasını karıştırıyordu. o zaman koymuş olmalı. silâh olarak ebekulak çekeceğini hesaba katmamıştım.içimdeki yavru kedi debelendi. diyememeklerle geçen ömrüme bir de “yasemiiin”
sözcüğü eklendi. yüz kırmızı kare... bin kırmızı kare...SON

NOT: Fotoğraflar- Numan Serteli'nin Fotoğraf arşivinden alınmıştır.

Bu yazıyı ilk kez Şubat 2009 da yazmışım. Tekrar ordan aldım buraya yapıştırdım:)

13 Nisan 2010 Salı

Şiir Çarpması Diye Bir Şey Duymuş Muydun?

Bak ne diyeceğim. Hiç şiir çarpar mı seni? Hiç Şiir Çarpması'na uğradın mı yani? Duymadın mı yoksa? O zaman anlatayım başıma gelenleri... Hafta sonu nasıl olduysa Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun Sevgi Üstüne adlı şiirinine denk gelmiştim.. Okumaya tövbeliydim üstelik. Kendime sözüm vardı, gördüğüm anda yüz çevirecektim. Evet, tövbeliydim ne var ki? Bazı şiirler efsunludur, bilirsin… Okuyunca, insanın içini dışına çıkarırlar sanki. “Bütün kitapları yakmalı./ Sevda üstüne ne söylenmişse yalandır” diye devam edince şiir… Her okuduğumda olduğu gibi, önce şöyle bir silkeledi… Gene yaptı yapacağını.. Sonra duvardan duvara çarptı beni… Ardından “Şiir denen o kalleş” diye başlayan, Aşkın Güngör'ün "Kakafona Silsilesi"ni arka arkaya okuyunca, artık benden hayır beklemesin kimse yani… Hey gidi şiir! “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın, Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın”... Hay Allahım! Siz de mi Ümit Yaşar Oğuzcan, siz de mi? Ne sözler yazmışsınız böyle damardan, anlarsınız ya hisli hisli? Ben ordan nereye gittiysem artık, bensiz kalakaldım bir süre… “Sanki ben / Öylece kalakaldım / Hepimiz kalakaldık/Elimizde tetiği çekilmeyen / Namlusu yönsüz bir tabanca gibi” Aynen böyle kalakaldım yeminle… İyi de bu bir Edip Cansever şiiri değil miydi? Yoo… Hafızamın içinde bir şiire mi çarptım gene? Gene mi şiir? Sonra kafamı çevirmemle, gözüm denk gelmesin mi bir Metin Altınok şiirine? “Bir yüzük yaptım sana güvercin teleğinden,/ Bir yüzük bükerek hoşçakal sözcüğünden” diye… Yok artık.. Yok mu kurtaran? Yok mu kurtaran? İmdat! İmdat, yani? Tamam.. Dedim ki en iyisi ben içimden tekrar edeyim kerat cetvelini… Unutayım aklımın kuytularındaki tüm şiir dizelerini… İki kere iki dört.. İki kere üç altı…İki kere on yirmi …. Üç kere bir üç… Üç kere iki altı.. “Üç kere üç dokuz eder/ Bilirsin / Birin karesi birdir / Karekökü de/ Bilirsin / Mutlu aşk yoktur /Bilirsin” Yooo… Bu kerat cetveli değil ki… Bu Turgut Uyar’ın bir şiiri… Yooo…. Yooo… Ağlıyor muyum? Daha neler? Dışarıya baksana… Bak… Bak… Dışarda dolu mu yağıyor ne? Of!.. Tamam... İtiraf ediyorum... Şiir Çarpma'sına uğradım gene!

Yolculuk Meselesi

Göbek bağı düştüğünde, nereye gömersen yada koyarsan, oraya çeker bebeği diye bir düşünce vardır ya hani... İyi okulların bahçelerine, bir kitap içine... Ne bileyim hayırlı bir yere hani... Bir arkadaşım üşenmemiş gitmiş, taa Amerika'da okuduğu üniversitenin bahçesine gömmüştü biliyor musun, kızının göbeğini... Pes vallahi! Benim göbeğimi ise ailem yollarda düşürmüş olmalı ki, o kadar çok severim yolla ilgili herşeyi... Tuhaf değil mi? İlla bir yere gitmem önemli değildir. Kendi kendime oturduğum yerde, iç aleme, rüya alemine, hayal alemine giden yollar bile daima ilgimi çekmiştir. Nereye gitmeye niyetlenmişsem oraya gitmek değil de, yola çıkmanın bizatihi kendisi heyecanlandırır beni. Gitmeden insanın içinde rüzgar estiren, burda değil de orda olmayı hayal edebilme sürecidir bir kere. Sonrası çok önemli değildir. Hani artık dilimize girdi ya yüreğinin götürdüğü yere gidersin yada gidemezsin... Hayal ettiğin gibi çıkar yada çıkmaz, yolun sonundaki yer yada kişi... Gitmeden bilebilir misin ki? Sadece hayal eder yada farzedersin! O nedenle yola çıkmayı düşündüğün süreçtir aslolan.. Galiba yolculuk meselesinin asıl güzelliği burda... Niyetlenmekte...

Bu Öykü Dünyanın Gidişatını Değiştirmeyecek Mi?

Bugün Tersninja'da "İşte hırsızlığın vesikası! Hırsız da pek tanıdık: Hürriyet Gazetesi..." başlıklı bir haber vardı. Landlord'un daha önce Tersninja'da yazarak tanıttığı bir kitabı, bu hafta Hürriyet Keyif eki Landlord'un yazılarından alıntılayarak tanıtımını yapmış. Fakat cümlelerin asıl sahibinin adını vereceğine, kendi yazılarıymış gibi yayınmamışlar. Feci bir durum tabii... Emeğe büyük bir saygısızlık.

Landlord'un başına gelen bu haksızlığı duyunca aklıma bir öykü geldi. Biliyorsundur belki. Bak şimdi... Anlatacağım öykünün kahramanı da bir yazardır. Peki yazar kime denir? Öyküdeki yazara göre; geçimini yazı yazarak kazananlara yazar denir. Söylediği doğru değil midir? Tabi ki doğrudur. İyi de geçimini kazanmak için yazı yazmak ne demektir ki? Yani aynı geçimini kazanmak için berberlik yapmak, ayakkabı tamir etmek ya da araba kullanmak gibi bir şey demektir. Yazarımız meşhur olup, televizyon programlarına çıkmak gibi bir niyetle yazarlığa başlamamıştır. Çünkü yazarlığa başladığında memlekette televizyon yoktur. Fakat otuzsekiz yıllık yazarlık hayatında aşağı yukarı 35464789983736353637387362782 (öyküde boşuna okumayın der) kelime yazı yazarak resmen bir rekor kırmıştır. Tuhaf bir durum vardır. Bu kadar yazı yazmıştır yazmasına ama yazılarının bedeli olan paranın %1’ini ancak kazanmıştır. %99 kazık yemiştir. Acaba yazar neden bu kadar çok sömürülmüştür? Önce bu işte Amerika veya Rusya’nın parmağının olabileceğinden şüphelenir. Fakat koskoca süper güçler bir yazarı sömürmek için zahmete girerler mi? Üstelik eğer durum böyleyse yazılarını alan gazeteleri, dergileri, tiyatroları, film prodüktörlerini, şovmenleri, komikleri ve öbür kimseleri Amerikan ve Rus ajanı diye suçlaması hatta bu ajanlardan daha gaddar olduklarını ispatlaması gerekebilir. İyi de kötü adam, ajan, yani casus kimseyi sömürmez ki! Sadece para karşılığı en adi numaralara yatar. Hatta ajanın aldatılmış ve terkedilmiş bir tarafı bile vardır der yazar. Oysa bizim yazarımızı sömüren kişiler daha vicdansızdırlar. Bu kişilerin içinde yazarın eserlerinin altına kendi imzalarını atacak kadar laubali olanlar, parasını vermek için alacağı paranın yirmi katı yol parası vermesine neden olanlar, yazdığı yazılardan pasajlar araklayıp sahnede oynayanlar vardır. Bunlar az şeyler midir?

Öyküdeki yazar, kendisini sömürenlere, yani iyi niyetini, kafasının ürünlerini saf köylünün portakal bahçesini ucuza kapatan madrabaz gibi üç kağıda getirenlere çok gıcık olduğunu söyler. Niye hep kendisine kazık atılmıştır ki? Mesela sabahlara kadar senaryolar yazmıştır. Gözleri kan çanağına dönmüştür. Paralarının ondabirini alamamıştır. Kendisine para yerine bono ya da elbiselik kumaş vermişlerdir. Resmen birileri kafasının içindeki ürünleri çalıp paraya çevirmeye çalışmıştır. Haklı olarak kendisini dolandıran herkese sinir olmaktadır. Tam bu düşüncelerle yolda yürürken, Sinir ve Ruh Hastalıkları Mütehassısı Bedri Ruhlananduman diye bir tabela görür. Randevusu olmamasına rağmen birden muayenehaneye girer. Hemşireye muayene olmak istediğini söyler. Adını söylediğinde hemşirenin "Siz o meşhur yazar mısınız?" demesini bekler. Hemşire Yazar'ın beklediği kadar entellektüel çıkmaz. Yazar'ı tanımaz. Başka hasta yoktur zaten. Doktorun yanına girer. Durumu hiç iyi değildir. Bir yerlere oturamaz. Doktor neler hissettiğini sorunca, cevap olarak söze aslında yazar olduğunu söyleyerek başlar. Bunun üzerine doktor vizitesinin 1000 lira olduğunu söyler. Neden acaba doktor, yazar olduğunu duyunca vizitesini hemen söylemek ihtiyacını hissetmiştir?

Doktora, kafasını taktığı ve merak ettiklerini tek tek söyler. Mesela mesleği yazarlıktır ya, bizim memlekette bu meslek özellikli bir meslek midir, değil midir? Kafa ürünü bir ürün değil midir? Üründür. Öyleyse neden kafa ürünü bizim memlekette para etmemektedir? Tüm kitaplar, gazeteler, dergiler, tiyatro, film senaryoları kafa ürünleri ile yazılmamakta mıdır? Yazılmaktadır tabii ki. O zaman nasıl para etmez? İşte bunları düşünmek kendisine iyi gelmemektedir. Doktor, Yazar’ın anlattıklarına bir anlam veremez. Anlatılanlarla herhangi bir hastalığa ilgi kuramaz. Eğer yazarsa, yıllardır yazmışsa, parasını alamamışsa gidip almasını söyler. Yazarımız halen durumunu açıklamaya devam etmektedir. Mesela gece gündüz çalışıp kafa patlattığı bir oyun ve skeç yazmıştır. Birileri bunları araklamıştır ve beş kuruş da para vermemişlerdir. Bu ne vicdansızlıktır. Doktor hiç empati kuramaz Yazar’ımızla. Bu anlattıklarının bir hastalıkla ilgisi olmadığını, üstelik hayatında bir kez tiyatroya gittiğini söyleyince, Yazar doktorun hangi tiyatroya gittiğini nasılsa tahmin eder: Cimri! Doktor şaşırır tabii.. Yazarın beyni sömürülmüştür. Bunun huzursuzluğunu çekmektedir. Doktor anlamaz derdini. Her defasında doktor, Yazar'a nasıl hissettiğini sorunca, kendisini çamaşır mandalı gibi hissettiğini söyler sonunda. Doktor cevaben kendisini çamasır sepetine atmasını söyler. Yazar o kadar sinir olur ki doktora bırak ruh doktoru olmayı su motoru bile olamayacağını söyleyerek odadan çıkar gider.
Sonunda kaldığı otel odasına gider. Daktilosunun başına oturur. Sakinleşmiştir. Yazar’a kazık atanlar olmuştur. Fakat şimdi bununla uğraşacak hali yoktur. Başını kaldırarak düşünür. Gözünün önünden film sahneleri ve tiyatro galaları geçer. Kendisine ödenmeyen bonolar da şeref çiçekleri gibi havada uçarlar. Tam o sırada kiralık bir katil tetiğe basıp Yazar’ı vuracakken, burnu kaşınır ve attığını vuramaz. Yazar gene yazacaktır. Yazılarını çalacaklar gene yazacaktır. Yaşamak için değil, yazmayı sevdiği için yazacaktır. … Oh be!... Aklına gelen bir yazının başlığını atmak için tuşlara vurur.
Bu öykünün ilk paragrafını yazımın sonuna sakladım. Şu cümleler ilk paragrafın tıpatıp aynısıdır: " Bu yazının sonunda, ortaya bazı gerçekler çıkacaktır. Bu gerçekler belki de dünyanın gidişatını değiştirmeyecektir, ama, bu satırların yazarı olan benim, Suavi Süalp'in, Türkiye'nin en çok kazıklanan yazarı olduğunu kanıtlaması bakımından ilgi çekecektir. Tabii kitap alınıp okunursa.."

Büyük usta Suavi Süalp'in "Gene İyi Dayandık" adlı oldukça hüzünlü öyküsünün bir bölümünü yazarın cümlelerine sadık kalarak yazmaya çalıştım. Geçimini yazarak ve çizerek kazanan, hakkı yenen bütün yazarlara ve çizerlere ithaf edilesi bir öyküdür. Suavi Süalp'in belki 40 sene önce yazdığı yazının halen güncelliğini koruduğunu, emeğe saygısızlığın devam ettiğini görmek ne kadar hazin ve düşündürücü!

12 Nisan 2010 Pazartesi

Durup Dururken...

Durup dururken uyandım. Sanki uyandırıldım. İçimdeki çalar saat beni sabahları uykuda hiç komuyor. Sanki bana karşı bir hırsı var da neredeyse gün doğmadan uyandırıyor. Üstelik hergün bir evvelki günden daha erkene ayarlıyor. Usulca süzülerek kalktım yataktan. Paraklarımın ucuna basarak çıktım odadan... Bahçe kapısını açtım. Dışarıya adımımı atar atmaz, serin serin esen rüzgarı tenimde hissettim. Aldırmadım. Çıplak ayaklarımla çimlere bastım. Bahçedeki şezlonga oturdum. Toplayıp göğsüme ayaklarımı, kollarımla kucakladım. Uyku mahmuru gözlerle şöyle bir karşıya baktım. Ağaçlar pembe beyaz giysilerini giymiş. Doğa yeşil mi yeşil... Göz alabildiğine... Yeşile sevdalanmam olabilir mi bu manzara sebebiyle? Hep kaçanı kovalayan huyumla, bu bahar günü sabahında, gözümün alamadığı kadar uzaktaki bir göçmen kuşun hayalinin peşine düştüm. Hülyaya daldım. Önümdeki çınar ağacından bir yaprak düştü durup dururken. Üstelik daha Nisan'dayız, yaprak dökümü için çok erken... Zamansız düşen yaprak acıtmış mıdır acaba ağacın canını? Bu duyduğum yaprağın ağaca vedası mı? Bilmem!

"İkilemeler"le Bir Deneme Yazısı

Bak şimdi olanları bir bir anlatacağım sana. Dün abuk sabuk bir nedenden, derdimi doğru dürüst dinlemeden, ordan burdan, yalan yanlış duyduklarıyla, aşağı yukarı bir yıllık sıkı fıkı tanışıklığımıza rağmen arkadaşım küstü, beni terk etti gitti! Oysa iyi kötü bilirdi beni. Aşağı yukarı tahmin ederdi ne deyip ne demeyeceğimi... Ivır zıvır lakırdılar etmeyeceğimi düşünmüş olması gerekmez miydi? Böyle mi olacaktı? Düşe kalka, bata çıka sürdürdük bugüne kadar ilişkimizi. Tamam, tek tük tartıştığımız olmuştur. Ama inan ki ipe sapa gelmeyen, saçma sapan nedenlerden! Ivır zıvır şeyler inan ki, anlatmaya bile değmez… Sağ salim gelmiştik işte bu günlere… Hiç sesimiz sedamız çıkmazdı ki… Ben biraz sesimi yükseltsem, o kem küm eder susardı. Ben tıkır tıkır söylerdim söyleyeceğimi, çatır çatır anlatırdım düşündüklerimi. O sus pus olurdu, hiç ses etmezdi. Tamam, bazen yarım yamalak bir şeyler söylerdi. Fazla dinlemezdim galiba. Fakat böyle paldır küldür asla çıkıp gitmezdi. Akça pakça, çıtı pıtı, ufak tefek biriydi. Severdim. Güçlü kuvvetli görünen bendim. Eve gelince, ortalığı gümbür gümbür inletirdim. Pata küte girişirdim işlere... Yemekleri yapan, ortalığı temizleyen hep bendim. Kıyamazdım ki ona… Geceleri horul horul uyuduğunda dahi ses etmezdim de, odamı değiştirirdim en fazla. Öteberilerini toplamazdı ki! Dolaşırdı eski püskü esvaplarla… "Yırtık pırtık gezilir mi bu zamanda? Malın mülkün var satsana, dolaşsana pırıl pırıl!" demezdim. Ne isterse yapsın diye düşünürdüm, yanımda ya! Eş dost, konu komşu kızarlardı, yakıştırmazlardı onu bana. Hiç dert etmezdim. Şimdi beni terk edip gitti ya, allak bullak oldum valla. Kendime gelemedim. Şimdi bunları yana yakıla anlatıyorum ya sana, kusura bakma, e mi? Bende akıl fikir kalmadı. Lütfen, beni biraz toparla!