26 Ocak 2011 Çarşamba

Sevdiğim Film Müzikleri - The Graduate - Simon&Garfunkel




 
 
 



sound of silence
you can call me al

İlaç Niyetine Okunan Öyküler - Negzel Pembe


Televizyonda bir intihar haberi...  Babasını öldüren genç karakolda kendini asmış.  Seyrettim bu haberi... Öylece... Ne seyrettiğimi idrak etmek istemeksizin...  Boş  gözlerle... Hani haberlerde hava durumu anlatılıyormuş da durum  mevsim normallerinden biraz sapmış gibi...  O kadarcık. Alışılagelmiş, sıradan  bir durummuş gibi... Tepkisiz.   Evet aynen bu haldeyken ben... Yanımdaki kadın "nedir bu, niye böyle saçma haberleri gösteriyorlar?" dedi. Ansızın kafamın içinde dünyanın çanları çaldı biliyor musun? İşittim.. İşittim inan ki! Döndüm kadının yüzüne baktım. Korktum biliyor musun? Korktum yemin ederim.  Ya bu lafları ben söyleyeydim? Şimdi ben bu habere böyle boş gözlerle bakıyorsam. Sonrasında gün gelecek bu kadının tepskisini mi vereceğim? Dağıldım biliyor musun?  O kadar korktum ki yüzümdeki tüm kanın çekildiğini hissettim. Kuafördeydim zaten. Aynada yüzümü gördüm. Bembeyaz kesilmiştim.  Saçıma fön çeken kız "abla iyi misiniz?" diye sordu.  İyi değildim. Hem de hiç iyi değildim. Şimdi sorarım sana kendimi böyle dağınık hissettiğimde beni toparlayacak ne var? Ne beni kendime getirecek? Tekrar insan olduğumu hissettirecek.  Ne bana ümit verecek? En güzel ilaç edebiyat... Çantamdan Atilla Atalay'ın son kitabı Mecnun Kuleleri'ni çıkardım. Negzel Pembe adlı öyküsünü açtım. Niye bu öyküsünü açtım biliyor  musun? Bu öyküde yazar'ın arkadaşı Ali intihar eder çünkü. Ve yazar karamizah cümleleriyle okuyucuya iyiliği kötülüğü düşündürür. Hepimiz öleceğiz. Bundan kaçış yok. Ama her intihar arkasında pek çok soru bırakır. Belki de her intihardan tüm insanlık sorumludur. Bizler, yaşayanlar kötü müyüz yoksa? Ölümlerden nemalananlar, haberciler, gazeteciler... Bir dolu insan intihar haberlerinin üzerine atlarken, reklam dünyası hiç birşeyden etkilenmemize izin vermez ya hani... Böyle bir haber mi var? İki reklam arasında verilir hani misal... Ve sanki hayat sadece bir bebeğin ağzından çıkan iki cümledir: "Negzel pembe" Sonra işte bir kuaför salonunda televizyonda benzeri bir intihar haberine denk gelinir. Önce tepkisiz izlenmeye başlanır. Sonra "nedir bu, niye böyle saçma haberleri gösteriyorlar" denir. Of, Allah saklasın... Aman ha!


Dün bir arkadaşımla  benim ofiste kahve içip hasbihal ediyorduk. Atilla Atalay'ın son kitabı Mecnun Kuleleri masamın üzerindeydi. Bilmiyormuş Atilla Atalay'ın öykülerini. Anlattım biraz. Dedi ki: "Acıklı gibi sanki. İçini karartmıyor mu?"  Şaşırdım bu tepkisine... Güldüm. Oysa  yazarın "ciddi ve hisli" öyküleri her daim içimi açar. Tamam. İnkar edemem. Öykülerini okudukca içime ağır ve kıpırdamaz bir şey oturur oturmasına... Tamam... Hep söylerim... Oğuz Aral'ın dediği gibi, Atilla Atalay'ın  öykülerini okuyunca sanki gülecek gibi olacakken içimde gözyaşı dahil herhangi bir sıvıyla akıtılıp temizlenmeyecek bir tortu birikir. Ve geriye koskocaman bir çeki taşı kalır. Zaten öykülerinin sırrı burdadır. Kimi zaman efil efil arıyorum ya onun öykülerini... Bulamazsam... Okuyamazsam... Nefessiz kalacakmışım gibi hissediyorum.. Hani bünyemdeki tiryakilik hallerim... Hep bu sebepledir. Yüreğime dokunur. Yüreğimde bir yerleri acıtır. Galiba bu duygular bana insan olduğumu tekrar hatırlatır. Bu acı çok güzel bir şeydir. Dimağımda tadı kalır.  "Negzel pembe!"

25 Ocak 2011 Salı

Kendime Ait Mutfak Masam, Bir Kalem, Kağıtlar ve Hayallerim...




Sabah erkenden kalktım. Yemekleri yaptım. Sonra iş... Bütün gün çok çalıştım. Gerçekten. Hem arazideydim. Hem ofiste.  Bu gece niyetine girdim. Gene yazmaya girişeceğim. Öyle yaşadığımız evde yazmayacağım ama. Az sonra bizim köyün köyündeki eve gideceğim. Buz gibidir ev... Olsun dert etmeyeceğim.  Aklıma koyduğumu yapacağım.  Virginia Woolf'un Kendine Ait Bir Oda'da dediği gibi  "... tüm yemekler pişirilmiş, tabak çanak yıkanmış, çocuklar okula gönderlilip dünyaya açılmışlardır. Geriye kalan hiçbir şey yoktur. Her şey yok olmuştur." Virginia Woolf'un bir kadının yazar olabilmesi için, "geriye kalan hiçbir şey"in ötesine geçebilmesi gerektiği bunu da "Kendine ait bir oda"sı olmasıyla sağlayabileceğini söyler.  Bilim kurgu ve fantezi  roman yazarı Ursula Guin'e göre bir kadının yazabilmesi için gerekenler ise bir kalem ve bir miktar kağıttır. O kadar. Tom Amcanın Kulübesi'ni bilir misin? Yazarı bir kadındır. Harriet Beecher... Kitabının çoğunu mutfak masasında yazdığını söyler. Yani demek ki illa kendine ait bir oda gerekmemektedir. Önemli olan belki Ursula Guin'in dediği gibi aklın egemenliği ile hayal gücünün yaratıcılığı arasında sıkışıp kalmamaktır. Kadının hayal gücüne ket vuran her türlü engelden her daim vaz geçebilmektir. Ben her üç kadın yazarın dediklerini dinleyeceğim. Hasbelkader kendi kendime birşeyler yazacağım. Virginia Woolf'un dediği gibi kendime ait bir odada yazmalıyım ama..  Tamam... Harriet Beecher gibi köydeki evin mutfak masasında yazacağım. Ursule Guin misali sadece kalem ve kağıt alacağım.  Aklın egemenliğinden vazgeçeceğim.  Hayal gücüme ket vuran herşeyi bir kenara itip, sadece hayal gücümün yaratıcılığına sığınacağım. Kendime ait bir mutfak masası... Kalem ve kağıt... Hayallerim ve ben... Yazacağım.


Kelimelerle Geyik Çevirme



Tamam. Kabul ediyorum. Tuhaf biriyim. İlgim dağınık, merakım obur, bilgim yarım yamalak. Ailemde herkes normal. Ben değişiğim. Kaç kere sordum. İtiraf etmiyorlar. Şüpheleniyorum. Evlatlık olabilirim.  Niye anlatıyorum şimdi bunları biliyor musun? Bazan muhabbet ederken misal, durup duruken ilgim dağılıyor,  iştahla merak  ediyorum, bilgim  yarım yamalak olunca da kafamın içindeki kıt bilgileri birbirine karıştırıyorum.  Ortamdan kopuyorum bu durumda tabii.. Karşıdan bakana şaşkın bir görünüm veriyorum. Mesela, bak şimdi;


Biri "Moralim bozuldu!" derse, ne diyeceğimi bilemiyorum. Elektrik bozulsa, elektrikçiyi, musluklar bozulsa muslukçuyu, televizyon bozulsa televizyon tamircisini, bilgisayar bozulsa bilgisayarcıyı çağırabilirim. Morali bozulan biri için kimi çağırabilirim ki acaba diye derin derin düşünüyorum.


"İyilik iyiliği doğurur!" ya da tam tersi "İyilikten maraz doğar!" derler ya, çok şaşarım. Hemen muhabbetten koparım. İyilik... Doğurabiliyor... Üstelik "iyilik", bazan maraz bazan da "iyilik" doğurabiliyor. Allah Allah!.. "İyilik" canlı bir şey mi ? Hatta doğurabiliyor ya madem, "iyiliğin" cinsiyeti kadın olabilir mi?


"Sıkıntıdan patladım!" diyen biri de kafamı çok karıştırır sözgelimi... Hemen koparım gene muhabbetten... Bu sözü söyleyen kişinin yüzüne, gene uzun uzun bakar düşünürüm... Acaba "sıkıntıdan patlamak" nasıl bir şeydir? Sıkıntıdan patlayan kişi, kendini tabanca olarak mı hissetmektedir? Yoksa mısır mı? Yoksa şampanya mı? Belki de balon... Sakız olabilir mi? Belki de tüfektir... Aaa! Lastik de patlamaz mı? Bir dakika apandist de olabilir.. Aman Tanrım! Ya bombaysa? Yazmayayım dedim ama, yazacağım işte... "Sıkıntıdan patladım" diyen kişi, şu anda hayalimde tüpgaz şeklinde canlanmaktadır!..


Şimdi aklıma ne geldi biliyor musun? "Muhabbetten koparım!" diyorum ya hani... Aaaa! Muhabbet lastik mi? Yoksa muhabbet internet mi? Ya da zincir olabilir mi? Fırtına mı yoksa? Aman Yarabbim muhabbet, kıyamet olabilir mi? Hoppala! Böyleyim işte... "Kafana takma!" mı diyorsun yoksa... Aman sakın ha! Böyle bir şey söyleme bana!.. Aman ha!.. Şimdi ben gene bir başlarım yazamaya..."Deli mi  ne?" diye kaçarsın benden valla... Tamam! Nerden geldi şimdi bunlar aklıma! Yeter!. Yeter! Şaşırdım kaldım valla!

24 Ocak 2011 Pazartesi

Hasbihal - Sinemadan Öğrendiğim Çok Şey Var.

 
Hani hatırlıyor musun? Demet Akbağ'ın bir filmine gitmiştik. Altan Erkekli de vardı. Bir de senin çok sevdiğin Özgü Namal vardı filmde. Filmin adı değişikti de, hani bilet alırken filmin adını söylememiştik. "3.salondaki filme iki bilet" demiştik. Hatırladın mı? O....Çocukları. 12 Eylül 1980 ihtilali sonrasının bir ucundan tutuyordu film. Siyasi suçlu olarak aranan bir karı koca yurtdışına kaçmak istiyorlardı. Ancak küçük bir çocukları vardı. Onu geçici süre güvenli bir yere bırakmaları gerekiyordu. Demet Akbağ'ın canlandırdığı Mehtap Anne'nin evine bırakmaya karar veriyorlardı. Mehtap anne, emekli bir hayat kadınıydı. Yaşlanmıştı. Şimdi bu işi yapan bazı hayat kadınlarının çocuklarına bakmaktaydı. Savaşlar, darbeler, hatta depremlerde en çok etkilenenler çocuklar değil midir? Hayat kadınlarının çocukları için de, yaşam ne kadar zordur aslında. Film mağduriyet yaşayan çocukların yaşamlarını aynı evde kesiştirmişti işte, hatırladın mı? Nasıl etkilenmiştik filmi seyredince... 12 Eylül'ü bizzat yaşamış bizler için, film gülme ile ağlama arasında dolanıyor, insanın dimağında limonlu şeker tadı bırakıyordu. Filmin yazarı ve yönetmeni olan Sırrı Süreyya Önder'i tanımıyordum. Çok merak etmiştim, hatırlıyor musun? Demiştim ki sana, "Ne kadar filmin adında ve içinde çocuklar olsa da, bu film tam manasıyla bir kadın filmi. Kadınların üzerindeki tahribatı bu kadar iyi anlayan ve anlatan birini mutlaka tanımalıyım." 
 
 
Sonra evde Sırrı Süreyya Önder'in 2006 yılında çektiği Beynelmilel adlı filmi seyretmiştik. Özgü Namal, bu kez Cezmi Baskın'la birlikte oynuyordu. 1982 yılındaydık. Gene 12 Eylül ihtilalinin etkisinin sürdüğü günlerdeydi filmin zamanı... Gene bir dönem filmiydi yani Beynelmilel. Adıyaman'a uzanıyorduk bu kez. Film o bölgede gevende denilen yerel müzisyenlerin başından geçen olayları, içinde bolca hüzün olmasına rağmen, eğlenceli ve samimi bir dille anlatmaktaydı. Bu kadar mı güzel bir dönem canlandırılır demiştik, hatırlasana. Oyuncuların kılık kıyafetleri, saçları, bıyıkları, evler, mekanlar, arabalar, tüm ayrıntılar nasıl itinayla tasarlanmıştı. Filmin müzikleri şahaneydi, değil mi? Darbe sonrası askeri yönetimin idaresindeki bir ortamda yerel müzisyenlerin, bölge komutanının emriyle orkestra oluşturma çabaları var ya, kelimelerle anlatmak mümkün değil ki, gene filmi seyredince gülme ile ağlama arasında nasıl gezinmiştik hatırlasana... Hem senaryosunu yazan, hem de Muharrem Gülmez ile birlikte filmi yöneten Sırrı Süreyya Önder, 12 Eylül darbesi sonrasını, gene son derece naif bir kara mizahla anlatmayı becermişti. Hayranlıkla kulaklarını çınlatmıştık.
 
 
Sırrı Süreyya Önder'in bu fotoğrafını görünce, "Bilmesem yönetmen olduğunu, türkücü zannederdim," demiştim, hatırladın mı? Bu sözüme ne çok gülmüştün. Sonra iyice araştırmıştım yönetmeni ve anlamıştım ki Sırrı Süreyya Önder türkücü değildi ama türkülerin menzilinde dolaşan biriydi. Çünkü filmlerinin neden hep 12 Eylül dönemiyle ilgili olduğunu soranlara, "Derman aradım derdime, derdim bana derman imiş" diye cevap vermişti. Öğrenmiştik ki, ünlü yönetmen Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde okurken, 12 Eylül'de tutuklananlar arasındaydı. Babası olmadığı için aileye bakan kişiydi aynı zamanda. Hapise girince ailesi fazlasıyla mağdur olmuştu tabi. 7 yıl hapis yatmıştı. Çıktıktan sonra, iş aramış, bulduğu her işi yapmıştı. Sonra hayat yolunu sinemayla kesiştirmişti ve filmlerini yazıp yönetmeye başlamıştı. "Her insanın bir hikayesi vardır. Döner döner onu anlatır," diyen yönetmenin neden böyle dediğini, filmlerini seyrettiğimiz için anlamıştık işte değil mi? Ayrıca Beynelmilel filminde kendisi de oynamıştı.

 
Biliyorum. Şimdi diyorsun ki, bunca zamandan sonra "Bugün Sırrı Süreyya Önder ve filmleri nerden aklına düştü?" Bugün 24 Ocak ya hani, okumuşsundur gazetelerde Uğur Mumcu'nun öldürülüşünün üzerinden tam 18 yıl geçti. Uğur Mumcu ile ilgili yazıları okuyup, değerli gazetecinin fotoğraflarına baktığımda, Sırrı Süreyya Önder aklıma geldi. Sırrı Süreyya Önder'in filmlerini seyrettikten sonra, çokça yazılarını okumuştum. İşte o yazılarından birinde, bir cümlesi vardı. Hafızama işlenmiş. Uğur Mumcu'nun öldürüldüğünü hatırlayınca dedim ki, yönetmen ne doğru bir söz söylemiş. Ne mi, o cümlesi? "Eksilen her can, insanlığın noksanıdır." Bu hafıza tuhaf bir kutu sahiden, şaşırtıyor insanı. Nerden nereye değil mi?

23 Ocak 2011 Pazar

İçinde Kahve Olan Her Şeyi Severim - Bob Dylan - One More Cup Of Coffee








Kaçmanın Her Türlüsünü Severim. Bu Kez İşin Kolayına Kaçtım.

 
İlla kaçmak isterim bir yerlerden. Kimi zaman evden kaçarım, kimi zaman da ofisten. Tamam. Bugün değişik bir kaçma yolu deneyeyim öyleyse dedim ve işin kolayına kaçmaya karar verdim. Tatlı niyetine bir şey yapmaya heves ettim. Öyle şerbetli, hamurişi birşey olsun istemedim. Çocukluğumun pötibör bisküvili tatlısını yaptım. Bir kat pötibör bisküvi, bir kat puding. En kolay ve en hafif tatlı çeşidi. Hem işin kolayına kaçmakla keyiflendim, hem de on dakikada tatlı işim bitti. Dedim ki " Ağız tadı bukadar mı değişmez bir insanın? Bu kadar mı eski lezzetlerini arar?" Bizim zamanımızda binbir çeşit bisküvi yoktu ki. Ya pötibör bisküvileri çaya banardık. Ya da annemiz pötibör bisküvi üzerine kakaolu muhallebiyi dökerdi. Nasıl iştahla yerdik. Oh ya! Öpebilsem kendimi alnımdan öpecektim vallahi. Ne iyi akıl ettim. Çocukluğumun sütlü ve pötibör bisküvili tatlısı, bir ömre bedeldi.!

 
Bak şimdi. Yukarıdaki cümlemde değişmeyen ağız tadı deyince aklıma ne geldi. Hiç Tan Oral'ın Değişen Ağız Tatları başlıklı yazısına denk gelmiş miydin? Kadıköy'de bir lokantada yemek yiyordum. Bir yandan da, oradaki Yemek ve Kültür adlı dergilere göz atıyordum. İşte o dergilerden birinde Tan Oral'ın bu yazısı vardı. Yazısı anne yemeklerini hatırlamakla başlıyordu, eski ve yeni lokantaları mukayese ederek devam ediyordu. Sonra hazır yemekler çoğaldıkça, eskiden mutfakların, evlerin en geniş, en aydınlık, en iyi yerindeyken, sonradan iyice daralıp karanlıklaştığını söylüyordu. Tabi bunun en büyük sebebinin, çalışan kadınların mutfağı yavaş yavaş terk etmesi olduğunu düşünüyordu. Ancak günümüze geldikçe, hazır mutfaklar sayesinde evlerdeki mutfakların genişleyip, renklendiğini anlatıyordu. Eski ve yeni yemek pişirme alet ve usullerinden yağlara, eski ve yeni ekmek pişirme yöntemlerinden - ki bunu anlatıyorken Oktay Akbal'ın Önce Ekmekler Bozuldu kitabının altını çiziyordu- simide, çaya, kahve ve gazoza kadar geniş bir bakış açısıyla değişen ağız tadlarımızı anlatıyordu. Mesela kahve, çayın kayınbiraderi oluyormuş biliyor muydun? Yeminle ben Tan Oral'ın bu yazısını okuyunca öğrenmiştim.
 
 
Yazının sonlarına doğru, yemeklerin dünyayı dolaştığını, dolaşırken de yola çıktıkları yeri unutmadığını söylüyordu. Arnavut ciğeri, Çerkez tavuğu, Tatar böreği, Acem pilavı, Şam tatlısı, Laz böreği, Rus salatası gibi yemekleri örnek veriyordu. Ayrıca memleket içinde de durum farklı değildi. Çıktığı yerin ismini almış, İzmir köfte, Adana ya da Urfa kebap, Adapazarı ıslama köfte, Bursa iskender, Ankara tava gibi o kadar çok çeşit yemek adı vardı ki. Enteresan bir şey daha okumuştum. Kolaya kaçılarak yapılan yiyeceklerden biri olan sandviçin, kumarbaz İngiliz Bay Sandwich'in oyun masasından kalkmadan karnını doyurabilmek için uydurduğu ekmek arası peynir olduğunu ve tüm dünyaya oradan yayıldığını gene Tan Oral'ın bu yazısından öğrenmiştim. Bu güzel deneme yazısı tatlılarla bitiyordu. Tan Oral tatlıların lezzetli olduğu kadar şakacı olduklarından da söz ediyordu. Bunlara da Vezir Parmağı, Dilber Dudağı ve Kadın Göbeğini örnek veriyordu. Çizim dünyasının ünlü ismi yazısını şu fıkra ile sona erdiriyordu: Yamyam ailesi sofrada atıştırırken ufaklık boyuna konuşur, annesi de onu azarlar; annesi çocuğuna "ağzında biri varken konuşma!" der. Nasıl ama? Demek ki dünyanın her yerinde aynı yemek yeme adabı var:) Bunu da Tan Oral'dan öğrendim. Afiyet olsun. 
(28.01.2010)

Sevdiğim Müzikler - Kadın Dedektif Julia Çizgi Roman Kareleri Eşliğinde The Eagles ve Hotel California




 
 
 
 

Çizgi Roman Kahramanı Kadın Dedektif Julia hakkında bilgileri  KÜLTÜREL_ GÜNCEL blogtan zevkle okuyabilirsiniz.

22 Ocak 2011 Cumartesi

Gece Güzelliği'nden Kahve Molasına Yolculuk


Birgün gazetesinde yazılarını takip ettiğim Onur Caymaz'ın Gece Güzelliği adlı öykü kitabını  geçen hafta satın almıştım. Okumamıştım ama.. Kitaplığımın hemen yanında ince uzun bir masa vardır. Bu masanın üzerinde, satın aldığım ve henüz okumadığım kitaplar durur. Burası  eve yeni gelen kitapların bir nevi demlenme yeridir  diyebilirim. Arada bazılarını elime alırım. Sayfalarını dalgalandırırım.  Bazan eğer biraz vaktim varsa  masanın hemen yanı başındaki koltuğa otururum.  Bu akşam  oturamadım da masadaki kitaplara  ayaküstü baktım. İşte o ara Gece Güzelliği elime geldi. Kitabın fantastik bir kapak resmi vardı. Açtım ilk sayfasını. Girizgahında Şair Dertli'den iki dize konmuş. Şöyle:  "yüz bin aman dedim bir buse aldım / hasılı ömrümün kan bahasıdır."  Hoşuma gitti. Dayanamadım. İlk öyküsüne usulca gözattm. Adı "Küçük İkramlar." Okusam mı acaba diye aklımdan geçti. Fakat hemen evden çıkmalıydım. Öyküsünü ilk kez okuyacağım  bir yazardı Onur Caymaz. Böyle aceleyle değil hakkını vererek okumalıydım. Ayaküstü satırlarının arasında dolanırken  "Kahve deyince duracaksınız" diye bir cümlesine rastladım. Güleceksin bana ama  durdum ne yalan söyleyeyim. Tiryaki meşrepli olduğumu daha önce söylemiştim. Ben sevdiğim yazarların öykülerine olduğu gibi  ayrıca kahve tiryakisiyim. Onur Caymaz acaba kahve için ne yazmış diye merak ettim.


Yazar, kahve gibi kırk yıl hatırı olan başka bir şey var mı diye soruyordu? Çok haklı. Yok vallahi. Bir fincan kahve ikram etti mi biri size, kırk yıl hatırı kalır sizde.. Onur Caymaz anlatıyor, eski zamanlarda padişaha kahve ayrı bir cezvede pişirilirmiş.  Bir bardak su ile ikram edilirmiş. Günümüzde  kahve ve su gene  birlikte ikram edilir edilmesine de o vakitler neden böyle yapılırmış biliyor musun? Padişah kahvesini içmeden önce, parmağını kahve fincanına daldırır, o kahveli parmağını sonra su dolu bardağa sokarmış. Su mavi renk alıyorsa fena, kahve zehirli demekmiş zira. Ne hoş! Bunu bilmiyordum inan ki. Biraz kitaba göz gezdireyim dedim. Daha denk gelip okuduğum ilk paragrafta  kahve konusunda bunları öğrendim. Şimdilerde gene Türk kahvesiyle bir bardak su getirilir ya... Ne yapılır ama?  Önce kahve ardından su içilir. Oysa kahve içmeden su içilmeli, ağız çalkalanıp kahveye hazır hale getirilmelidir. Türk kahvesi içmenin raconu böyledir.  Diyor ki Onur Caymaz "Sevdiği şeyin tadı, mümkün olduğunca çok kalmalıdır insanın ağzında." Çok haklı. Yok, dayanamayıp yazarın sevdiğim bir kaç cümlesini daha yazacağım...  Diyor ki: "Gönlümün yarısı telvenin masal kokusuyla doludur; güzelim kahverengisi, hırçın esmerliğiyle. Yarimdir telve." Ne hoş cümleler.  Burada kesmeliyim. Bekleniyorum. Gitmeliyim. Dur. Son bir şeyler yazacağım. Zaten Hayal Kahvem blog değil, twitter vaziyetinde. Her fırsatta  yazıyorum ya aklıma ne gelirse... Neyse... Şimdi Onur Caymaz'la,  Gece Güzelliği adlı kitabı sayesinde böyle ayaküstü kahve hasbihali yapınca,... Bu kez İskender Pala'nın  Kahve Molası adlı kitabında  anlattığı gerçek bir olayı yazacağım devamında... Bilirsin Türk kahvesinin bizim geleneksel kültürümüzdeki yeri çok önemlidir. Günümüzde  yabancı kahvelerin memlekete iyice yerleşmesiyle neskafe, ekspresso, latte, cappucino  gibi alışkanlıklar Türk kahvesinin yerini almaya başladı ya... Nerdeyse bizler değil yabancılar daha sahiplenir oldular Türk kahvesini... Anlatılan olay bu duruma tam bir gönderme... Turist taşıyan bir otobüs İstanbul'da asırlık bir çınar altı kahvesinde mola vermiş. Muavin kahvehanenin görevlisine otuzbeş turist ile kendisi ve şöförü kastederek seslenmiş: 

- 35 Türk kahvesi, iki neskafe!

Fena mı? Ayak üstü Gece Güzelliği'nden Kahve Molası'na yolculuk yaptık işte.  Şimdi gitmeliyim.  Evden çıkarken dedim ki kendi kendime...  Dönüşte Gece Güzelliği'ni mutlaka okur bitiririm. Böyleyken böyle!

Sevdiğim Film Müzikleri - Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği





Thomas:
"Hayat çok hafif. Bir taslak gibi, asla içini dolduramıyoruz ya da düzeltemiyoruz. Daha iyi yapamıyoruz. Bu korkutucu."

Tereza:
"Hayat benim için çok ağır. Senin içinse çok hafif. Bu hafifliğe, özgürlüğe dayanamıyorum. Yeterince güçlü değilim. Prag'da sana sadece aşk için muhtaçtım. İsviçre'deyse herşey için sana bağımlıyım. Beni terk edersen ne yaparım? Ben güçsüzüm. Güçsüzlerin ülkesine geri dönüyorum. Hoşçakal. "


  


Milan Kundera'nın romanı Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği ile ilgili yazı okumak isterseniz, yaşamın geniş özeti'nden   okuyabilirsiniz.

21 Ocak 2011 Cuma

Biraz Mola...



Elimde kahve... Çok çalıştım. Biraz  mola vakti. Ofisteki pencereden denize bakıyorum. Yok vallahi... Sıkılacaksan  eğer... Bu günlerde Hayal Kahvem'i okuma istersen. Sen bilirsin. Yani diyeceğim odur ki sana eziyet etmek istemem. Ben aklıma geldikçe yazacağım Atilla Atalay öykülerinden bir şeyler. Neden biliyor musun? Mecnun Kuleleri benimle birlikte dolaşıyor. Eve, ofise, ben nereye o oraya... Bu günlerde böyleyken böyle... Peki, kitap benimle dolaşıyor da okuyor muyum? Yooo! Sadece Mecun Kuleleri adlı öyküsünü okuyorum o kadar. Diğerlerini daha okuyamam. Yapamam. Nasıl bir vaziyet bu? Sana anlatamam. Tuhaf olduğumu sana söylemiştim en baştan. Böyleyim. 

Sabah baktım hava nasıl güzel... Beni kandırır bu havalar biliyor musun? Aynı  Aziz Nesin'in  bir şiirindeki gibi... Badem ağacına seslenir... Der  ya hani... "Sen ağaçların aptalı, Ben insanların"... İşte öyle... "Bir ılıman hava esmeye görsün... " Açarım çiçeklerimi. "Bir güler yüz bir tatlı söz"  Açarım yüreğimi... Bilerek kandırıldığımı... Kaçıncı kez bağlanırım bir olmaza... Olsun... Havamı bulunca  nasıl açıyorsam çiçeklerimi.. Öyle açarım yüreğimi... Vururum kendimi hem sevdalı öykülere... Hem güzel havaya... İşte ben böyle fenafillah mertebesine erişmişken ofiste... Havamı bulmuşken yani... Elimde kahve fincanı bizim köyün denizine bakıyorken... "Birisi denizi de alıp götürsün" diyesim geldi. Dedim. Şaşkın şaşkın baktılar yüzüme diğerleri... Bu kaş kalkmış hayret dolu ifadeleri görünce kendime geldim.  Odama döndüm. Masanın kenarında duran kitapların arasından Dup Dup Çedene'yi çektim. Ezbere bildiğim yüzellinci sayfayı açtım. Okumaya başladım.

"Geyiğin bini bir para, bir dolunay vakti, deniz kenarında oturmuş gökyüzüne bakıyorduk." diye başladım öyküye... Okudum.... Okudum... Okudum... Yazarın  sevdiği kız Tülay'dan ayrılış sayfasına geldim.  "Yıldız kümesi, bir bulut kümesiyle saklambaç oynuyor, martılar müteessir. Deniz fenerinin eski efendiliği kalmadı. Yakamozların hadiseye niye kayıtsız kaldığını ise anlıyorum artık. Belki de sonradan olacaklara üzülmek istemiyorlardır. Arada neler konuştuk söylemiycem. Onlar bizim sırrımız. Hem olayın geçtiği yer itibariyle askeri bir sır bile sayılabilir. Yalnız Tülay "Siz yakınsınız, günübirlik gelirsiniz felan kampa, buralarda başkalarıyla denize girerken beni unutma emi" gibisinden ilk aşkımıza final bir cümle sarfetti. Çok kızdım... Neydi yani, nasıldı yaa...... Nasıl unutayımdı ki?  Fazla bir şey söyleyemedim ama....... "Sen yokken naapıcam ki ben denizi" dedim. "Madem sen gidiyorsun, birisi denizi  de alıp götürsün buralardan."  Durdum. Öyküden başka bir şey yazmayacam... Şimdi bu benim baktığım  karşımda masmavi güpgüzel başka bir deniz. Harbiden sudan gelmişim kardeşim ben... Toprak ne ki... Yine deniz... İçeriye "Birisi denizi de alıp götürsün buralardan." diye seslendim.  Tamam... Kusura bakma... Çalışmam lazım... Anladın değil mi?  Şimdi işe dönecem. Bu kadar.

Sevdiğim Müzikler - Cennete Uzanan Bir Merdiven Satın Alsam...




Bugün İzmit'ten bizim köye dönerken, elim torpido gözüne gitti. Canım fena halde Led Zeppelin'in Stairway To Heaven parçasını dinlemek istedi. Buldum albümü çıkardım olduğu yerden. Arabamın uzun zamandır bozuk olup yeni onarımını yaptırdığım müzik çalarına koydum. Albümün dördüncü parçasıydı. Aceleyle dördüncüyü buldum. Yarabbim nasıl güzel bir Sonbahar ikindisi! Ve Led Zeppelin'in o olağanüstü ezgisi.. Of!  "Bir kadın var her parlayanın altın olduğuna emin.. ve bir merdiven satın alıyor cennete uzanan.. ve oraya vardığı zaman oraya biliyor ki.. dükkanlar kapalı olsa bile.. bir kelimeyle alacak istediğini.. ve cennete merdiven satın alıyor.. bir işaret var duvarda.. yine de emin olmak istiyor.. çünkü bilirsiniz bazen iki anlamı vardır kelimelerin.. dere kenarındaki ağaçta bir kuş var şarkısında diyor ki.. 'bazen kuşkuyla dolar tüm düşüncelerimiz'.. ah.. meraklandırıyor beni.." Bu müzik var ya nasıl iyi geliyor bana anlatamam.. İlahi bir tadı var sanki.


"Öyle bir hisse kapılıyorum ki batıya baktığımda.. Sanki ruhum haykırıyor uzaklaşmak için.. duman halkaları görüyorum ağaçların arasından yükselen.. ve durup bakanların sesleri.. ah bu beni meraklandırıyor.. eğer hepimiz katılırsak ezgiye.. gerçeğe götüreceği fısıldanıyor kavalcının.. ve yeni bir gün doğacak bekleyenler için.. orman kahkahalarla çınlayacak.. eğer bi patırtı varsa bahçenizde.. telaşlanmayın.. mayıs kraliçesinin bahar temizliğidir.. evet iki yol var gidebileceğiniz.. ama uzun vadede.. hala vakit var değiştirmek için yolunuzu.. ve bu beni meraklandırıyor.. kafanız zonklar durur.. nereden bileceksiniz.. ezgiye katılmaya çağırıyor kavalcı.. sevgili bayan duyuyor musunuz esen yeli.. ve biliyor musunuz ki.. rüzgarın fısıltılarındadır aradığınız merdiven.. estiğimizde yoldan aşağı dogru.. gölgelerimiz ruhlarımızdan daha uzun.. bir kadın yürüyor hepimizin tanıdığı.. beyazlar içinde parlayan ve göstermek isteyen.. herşeyin nasıl altına dönüştüğünü.. ve dikkatli dinlerseniz eğer.. size de ulaşacaktır ezgi.. hepimiz bir ve birimiz hepimiz olduğunda..bir kaya gibi sağlam olup yuvarlanmadığımızda.."
Ve Jimmy Page'nin o şahane gitar solosu  tılsımlı bir merhem mi? "ve kadın bir merdiven alıyor cennete uzanan.." Ve ben diyorum ki, şimdi şurada cennete uzanan bir merdiven satın alsam.

20 Ocak 2011 Perşembe

Gene Tuhaf Bir Rüya Gördüm... Hayırdır İnşallah!


Hep söylüyorum. Futbolla ilgili olduğumu söyleyemem. Bana tuttuğum takımın oyuncularını sorsalar söyleyemem. Futbol seyircisidir beni her daim cezbeden...  Bir meşin topun peşinde koşan adamları  coşkuyla... sahiplenerek... aşkla seyreden milyonlarca insanlar... Harbiden  ilgimi çekiyorlar.  Yoksa öyle lig şampiyonu kim olmuş merak etmem.  Yok ama  geçen yıl bir Anadolu takımı olan Bursaspor lig şampiyonu oldu ya işte buna çok sevindiğimi asla inkar edemem.  Biliyor musun, bir vakitler benim şehrimin takımı da birinci  lingteydi. Ne yazık ki Kocaelispor  üçüncü ligte sürünüyor şimdi. Hele gazetede Arif Demirci'nin   Kocaelispor için "Trabzonspor’dan sonra yakın zamana kadar Anadolu’nun en sıkı takımı olan Kocaelispor, kapısına kilit vurmamak için direnmeye başladı .Başkan yok, yönetim yok, para yok, forma yok sadece umut var.. " diye haberi göz ucumla görünce.. Of,  ne yalan söyleyeyim yüreğim titredi ince ince. Çünkü şehrimle ilgili olumsuz herşey üzer beni fena halde.


Ben şimdi taktım ya bu konuyu kafama... Dinle bak neler geldi başıma? Bu akşam iş çıkışı eve geldiğimde henüz evde  kimse yoktu tamam mı?  Yorgundum. Azıcık dinlenmek için salondaki koltuğa uzandım. Kıvrılıp kalmışım öyle... Dalmışım... Lütfen hayırdır inşallah, de. Çünkü rüyamda güya Kocaelispor'a başkanmışım.  Allahım, beni kim yaptı Kocaelispor'a başkan? Ben hiç ama hiç  futboldan anlamam. Etrafımda izbandut gibi adamlar. Elimi yanağıma koyuyorum. Of, ben şimdi ne yapacağım diye kara kara düşünüyorum.



Ama görev bana  verilmiş bir kere yetkili mercilerce... Vatan, millet, şehrimin takımı diyeceğim.  Efendime söyeleyeyim, elbette verilen görevi icap ettiği gibi yerine getireceğim... deeee... Takımdaki futbolcular, başlarına benim  geldiğimi öğrenince homur homur homurdanıyorlar tabii önce. Arkamdan şöyle söylediklerini işitiyorum:  "Kadın, elinin hamuruyla otursana evinde. Futboldan ne anlarsın, bizim aramızda işin ne?" Rüya bu... İnsan rüyada ne göreceğini önceden bilebiiliyor mu? Yooo... Bilemiyor elbette...  Şimdi düşünsene... Ben kim? Kocaelispor'a başkan olmak kim? Akla mantığa sığıyor mu bu rüya söylesene? Of, ne yapacağım diye kara kara düşünüyorum.  Sonraaa... Diyorum ki... Peki yıllardır haftada üç gün spora giden kim? Ben.  Tamam futbol bilmesem de sporla bir şekilde ilgileniyordum işte. Sende hepten beni beceriksiz zannetme. Sonra Quentin Tarantino’nun tüm filmlerini severim. Aklıma geldikçe tekrar tekrar izlerim. Büyük usta Pai mai'den öğrendiğim mücadele tekniklerinin hepsini sular seller gibi bilirim. Diri diri tabuta konup gömülsem, toprak altından çıkmayı bile becerebilirim. Hele "5 dokunuşta ölüm vuruşu tekniğini" nasıl uygulayabildiğimden...  Futbola uymaz... Hiç söz etmeyeyim. Diğeceğim odur ki bu sebeplerle mi bilmiyorum, futbolcuları razı edip inandırıyorum bir şekilde. Rüya ya işte...  Ve inanmayacaksın biliyorum.. Yoo.. Ben de rüyamda görmesem inanmazdım. Biz tüm futbolcularla ellerimizi üst üste koyup bağırmıyor muyuz birlikte? "Birrrr... İkkkkiii.. Üççç.. Kocaelispor şampiyooooonnn! Heeyy!" Olabilir mi böyle bir şey sence?


"Yok artık. Böyle rüya görülmez. Rüya  değil  film mübarek!" dediğini resmen sanal kulaklarımla duydum. Ayıp ama. Ne yani, şimdi ben bütün bunları uyduruyor muyum?  Ne yapabilirim? Benim rüyalarım hep böyle. Üstelik bu rüyama inan ki akord filan yapmadım. Bu  anlattığım rüya tamamem doğaçlama. Hey, dur bir dakika! Nereye gidiyorsun? Anlattıklarımı saçma buluyorsun, üstelik  bu tarz yazıları yaşıma  başıma yakıştırmıyorsun öyle mi? Canın isterse cicim. Sen bilirsin. Yooo... Kusura bakma.  Sana gücendim. Rüyamın sonunu  yalvarsan  söylemeyeceğim! Söy - le - me - ye - ce - ğimmm!