3 Temmuz 2011 Pazar

Bazan Öyle Bir Yazı Yazmalıyım Ki...



Bazan öyle bir yazı yazmalıyım ki... Şahane... Şöyle fiyakalı olmalı... Öyle ki... Rüzgar Gibi Geçti filmindeki Clark Gable misali, bakışlarıyla okura caka satmalı. Bazan okundukça her kelimesinden şakır şakır muhabbet akmalı. Kimi zaman yazım "Bir insanı sevmekle başlar her şey" cümlesi ile başlamalı da bu cümle okuyana Sait Faik'i anımsatmalı. Ya da belki yazdığım yazı Müjde Ar'ın İsmet, Ayşen Gruda'nın Fikret rolünde oynadığı Gülen Gözler'in komikliğinde olmalı. Evet… Evet… Komik olmalı yazım, komik... Okuyanı kahkahadan yerden yere atmalı. Ya da ne bileyim, kimi zaman Neşeli Günler filmindeki Adile Naşit ve Münir Özkul'un o muazzam inatçılıklarını hatırlatmalı... Okuyanı dudak kenarından hafiften gülümsetmeli. Durun, durun! Bazan öyle bir yazı yazmalıyım ki, denize düşen taş gibi "tııpp!" diye ses çıkartmalı. Taşın suyun yüzeyini halka halka dalgalandırması gibi, yazdığım yazı kimi zaman okuyanın yüreğini hafiften dalgalandırmalı. Ya da öyle bir yazı yazabilsem ki keşke, okuyanı çarpsa, silkelese, darmandağın edebilse. Yok yok... Olmaz... Ilık ılık damlamalı kelimeler... Yumuşacık damlalar halinde gönülden gönüle akmalı. Kimi zaman yazım okundukça gökyüzü öyle yakın hissedilmeli ki, hani bilirsin ya sanki elini uzatsan dokunacakmışsın gibi. Bazan kelimelerim efsunlu olmalı efsunlu... Gizemli ve sıradışı olmalı belki. Okuyanı tılsımıyla büyülemeli. Bazan yazım öyle bir sus pus etmeli ki okuyanı, okurun beyninin içinde çıt çıkmamasını becerebilmeli. Yazıma tam manasıyla odaklansın diye, işitme organının kapılarını sıkıca kilitlemeli. Hatta kilidi mühürlemeli belki. Ahh! O harfler, heceler, kelimeler, cümleler ve hatta noktalamayı sağlayan işaretler... Kimi zaman öyle bir düzende yan yana gelmeli ki, yazı ile okurun gönlü arasında bir köprü oluşturmalı. Bazan yazılarım sevgiyle başlamalı, gizemli bir romantizmle devam etmeli. Sonunda latif bir kelime olan aşkla bitmeli sözgelimi. Ama mutlaka içine bir nebze hüzün katmalı. Bazan cümlelerim hakikatleri asla anlatmamalı. Tamamiyle hayal aleminin mecrasına akmalı. Akıldışı, ürpertici ve tekinsiz olmalı... Gökte dolunay varmışcasına, yazılarımı sırlı bir gece aydınlatmalı. Bazan bir gölge ben yazdıkça, ardımdan süratle ve sinsice kovalamalı... Bu haldeyken yazdığım kelimeler, peşinden bir atlı takip edercesine, okuyanı nefes nefese bırakmalı. Kimi zaman yazdığım yazı dizlerimin üzerine düşürebilmeli beni. Bu durumda yazdığım cümlelerimi okuyan biri, göğsünü döve döve, çığlık çığlığa bağırabilmeli. Kimi zaman öyle dokunaklı yazılar yazabilmeliyim ki, okuyanı hıçkıra hıçkıra ağlatabilmeli. Acaba mümkün olur mu ki? Öyle bir yazı yazabilmeliyim ki sözgelimi… Yazımı okuyan “Bir gün bu yazıyı okudum ve bütün hayatım değişti,” diyebilmeli! Denesem... Acaba yazabilir miyim öyle etkilisini?


7 yorum:

  1. Yazar ile okur arasında, bir kahve molasında oluşturulan kah neşeli, kah hüzünlü, bol kepçe öğretici bir gönül köprüsüdür, çizgi romanların en renkli karesidir Hayal Kahvem; okuyucularına ilham kaynağı olan, hayatın ritmini sunan, her gün birbirinden farklı konularla okuyana farklı lezzetler tattıran; yanımızdan, içimizden, bizden biridir; işte o gönüllerin sevilen Blog yazarı Hayal Kahvem'dir:))

    YanıtlaSil
  2. Ana zaten güzel yazıyorsunuz.

    YanıtlaSil
  3. O yazıyı yazmaya başlamışsın zaten.

    Çeşnici Handan-Alternatif Mutfak

    YanıtlaSil
  4. domates suyu, sisi,vladimir, handan,
    çok teşekkür ederim:)

    YanıtlaSil
  5. İçimden şehirler geçiyor... Peki. Tamam:)

    YanıtlaSil