Kızın arkasından zokayı yutmuş lodos balığı gibi baktım. Ne diyordu bu kız Allah aşkına! Yoo... Başka türlüsü
olamazdı. Biri bu kızı başıma sarmış, beni ustalıkla işletiyor olmalıydı.
Yüreğimin pıtpıtını bastırmaya çalıştım. Hafızamı ışın hızıyla
mıncıkladım. Tabii ya... Yıllardır detaylı planlarla hunharca işlettiğim
yıldızlar sayısınca insan vardı. Her 1 Nisan günü, illa şaka yapacam diye
günler öncesinden organize şakalar hazırlayan kimdi? Elbette bendim. Nisan ayında doğmamın nedeni buydu sanki. Sanırsam, daha doğarken şaka manifestom alın yazıma ince bir dantel gibi işlenmişti.
Nisan 1 geldi miydi, adeta illüzyona girmiş gibiydim... Her sene, şaka yapma rekorumu yenileyemezsem bile, eşitleme
gereği illa hissederdim. Yooo... Doğrusunu söylemek gerekirse, T.S. Eliot'un
kehanetini doğru çıkarmaktı niyetim. Ne söylemişti koca şair?
"Nisan ayların en zalimidir." Şair sözünü her daim hakikat belleyen
bir bünyeye sahiptim. Eee... Ne yapsaydım yani? Nisan'ın hakkını nisana verecektim.
Bir nevi meslek sırrı saydığım için, yaptığım şakaları anlatmak
istemiyorum. Sadece şu kadarını söyleyebilirim, yıllardır hiç acımadım
kimseye... Yalnız hayırsız değil... Şaka yapma hususunda, hem
kalpsiz hem zalimdim.
Nisan çoktan geldi geçti. Mayıs ayı bitti bitecek. Eee... Niye anlatıyorum bunları öyle değil mi? Bakın şimdi... Kitap Fuarı'nın açılışının ikinci günüydü
tamam mı? Benim öğretmen kardeşle fuar alanının giriş kapısında buluşmuştuk. İçeriye girmiştik ki... O ne? Aman Allahım! İğne atsak yere düşmezdi yani. Bir o
yana bir bu yana koşuşturan gümbür gümbür insan seli... Kalakaldık. Yoo...
Hoşumuza gitti aslında... Sadece küçücük iki kitapçı dükkanı
olduğu için üzüntü duyduğumuz bizim şehrin insanları kitap okumayı seviyorlardı
demek ki... Ne güzeldi!... Sonra hiç aldırmadan gümbürtüye biz de bodoslama daldık
tabi... Kitapların
sergilendiği salonlarda, eski kadim tapınakların içinde ilahi amaç için
sessizlik yemini etmiş iki rahibe misali eteklerimizi salıya salıya üç tur atıp
gezindik.
Akabinde söyleşilerin yapılacağı salona doğru yürüdük. O gün arka
arkaya bildiğimiz yazarlar söyleşi yapacaktı. Salonun ortalarda birer
sandalye bulduk. Oturduk. Ayşe Kulin'i dinlemeye başladık. Ayşe Kulin'in
söyleşisi bitti. Şimdi Ece Temelkuran salona girecekti. Benim yanımdaki
sandalyede oturan kızın kucağında Ece Temelkuran'ın Düğümlere Üfleyen Kadınlar adlı kitabı duruyordu. Biz bu kitabı henüz okumamıştık. Kardeşim, her zamanki
zerafetiyle başını kıza doğru uzattı. Kitaba bakabilir miyim, diye sordu. Kız
kitabı bana verdi. Ben kardeşime verdim. Kardeşim, kitabın sayfalarını şööle bi
dalgalandırdı. Arka kapağına göz attı. Kitabı bana geri verdi. Ben kitabın
içini hiç açmadım. Sadece kapağına baktım. Kitabın sol üstünde tırnak
büyüklüğü kadar bir köşesi, sanki sert bir cismin altında kalmış da sıkışmış
gibi bükülmüştü. Gene tuhaflığımı sergiledim. Kıza kitabı verirken, kusurlu bir
kitap satın almışsınız ama sakın dert etmeyin. Onu bu haliyle çok sevin olur mu, gibisinden, benden başka kimsenin anlam veremeyeceği lakırtılar ettim.
Tam o
anda Ece Temelkuran içeriye girdi. Ben, kızı, kardeşimi, kitabı unuttum.
Söyleşinin mecrasına aktım. Söyleşi devam ederken, kardeşim, telefonundan
birisine fısır fısır bişiler dedi. Sonra kulağıma eğilip, kocasının geldiğini,
çıkması gerektiğini söyledi ve gitti. Onbeş dakika kadar sonra söyleşi,
soru-cevaplar bitti. Tam yerimden kalkıyordum ki, yanımda oturan kız sinirli sinirli, hiç
beklemezdim sizlerden, tadında bişiler söyledi. Döndüm ona... Hayrola, ne
yaptık, dedim. Ne olacak, bu benim kitabım değil. Benim kitabım böyle değildi.
Aldınız benim kitabımı, kapağı arızalı kitabınızla değiştirdiniz, dedi. Hoppala! Ben mi? Yahut
kardeşim böyle bir şey yapacak öyle mi? Olacak iş değil!
Hep ne derdim biliyor musunuz? İnsan kendinden eminse,
üzerine bomba gibi kuru iftira gülleleri bile gelse... Hiçbir şey etkilemez. Kale gibi olur, derdim. Ben asla kızın söylediği gibi bir şey yapmamıştım.
Kardeşim de yapmamıştı. Emindim. Zaten Düğümlere Üfleyen Kadınlar'ı daha önce
hiç elimize almamıştık ki. Eee... Sapasağlam, kale gibi olmalıydım harbiden.
İyi de neydi o benim süklüm püklüm halim? Size bir
şey söyleyeyim mi? Asla kale gibi dimdik olamadım. Bırakın kale gibi olmayı,
kültablasına bastırılmış sigara izmariti gibiydi vaziyetim. Keşke gizli bir
kamera olaydı da, çekimimi yapaydı. Durmaksızın kendimi ve kardeşimi savunmaya giriştim. Masumdum... Kardeşimle ben masumduk valla... Günahımızı alıyordu. Çırpındım. Çırpındım. Neler yaptım neler? Çantamı açtım.
İçini göstermek için kıza uzattım. Kitabın parasını vermeye kalktım. Kız
söylediklerinde ısrar etti. Ben parasında değilim. Yapılan çok çirkindi, dedi.
Sırtını dönüp gitti. İşte o zaman kızın arkasından zokayı yutmuş lodos balığı şaşkınlığıyla
baktım. Nasıl yıkıldım anlatamam. Biri dokunsa ağlayacaktım.
İşte tam o anda 1 Nisan şakalarım aklıma geldi.
Kimbilir o organize şakalarımla kimleri üzmüştüm. Yaptığım şakalar neticesinde, kimbilir kaç kişi o
anda benim düştüğüm vaziyette kendini hissetmişti. Ne zalimmişim. Feciydi. Şaka cehennemi diye
bir şey varsa, bu dünyadaydı demek ki... İşte bu kızı karşıma çıkarmıştı
felek... Sen misin organize şakalar yapan, anla bakalım dünyanın kaç bucak olduğunu demişti belli... Yeminle
cehennemi damardan hissetmiştim. Önce, tövbe, dedim. Bir daha mı, şaka
yapmak mı, asla! Sonraaa... Peki, bu kız, şaka yaptım, amma ciddiye aldınız ha,
tadında bir lakırdı etseydi, o zaman ne yapardım? diye aklımdan geçirdim.. Oh! Yüreğimde geniş bir ferahlama
hissettim. Nasıl hafiflerdim anlatamam. Sevinçten kesinkes kızı şapur şupur
öperdim. Hey! Şaka hoş bişiydi anlaşılan. Önce şaşırtan... Hatta acıtan... Ama
nihayetinde uçuran!
Keşke bu olup biten şaka olaydı. Değildi. Kız suçu
başıma çakaloz etti. Yüreğime kızgın kurşun akıttı ve gitti. Gene de o kıza
teşekkür etmeliyim. Bana beni öğretti. Vay canına sayın seyirciler...
Düşündüğüm kadar kale gibi biri değilmişim demek ki.
Sol üstünde tırnak büyüklüğü kadar bir köşesi, sanki
sert bir cismin altında kalmış da sıkışmış gibi bükülmüş kapağı olan Düğümlere
Üfleyen Kadınlar adlı kitap benim elimde şimdi. Söyleşiden sonra, Ece
Temelkuran'ın imza sırasına girmedim. Sadece kitabını satın almak için
kalabalığın içine daldım. Bu kitaba orada rastladım. Kenara konmuş. Süklüm püklüm ve de üzgün öyylece duruyordu. Kitapçıya
sordum. Daha önce kitabı satın alan bir kızın, kapağı ezik diye geri verip, düzgün kapaklısıyla değiştirdiğini söyledi. Deli gibi sevindim. Durur muyum? Hemen
o kitabı bana verin lütfen, dedim. Düğümlere Üfleyen Kadınlar'ı havada kaptım. Kitapçı
şaka yapmış biri gibi güldü. Ben de güldüm. Yalanım yok... Kulaklarımla işittim. Düğümlere Üfleyen Kadınlar kahkahayla güldü. Güldük biz:)


