Derse geç kalmıştım. Bütün kabahat benimdi...
Mola verildi. Yanımda oturan kız, bu dersin öğrencisi olmadığımı anlamış olmalı ki, saçaklı kirpiklerinin arasından, saldırıya hazır bir kedinin gülünç fakat esrarlı fiyakasını yansıtan sivri biber yeşili gözleriyle baktı. İri kıyım bedenini bana doğru uzattı. Dudaklarını yaya yaya "Besbelli yanlış sınıftasınız." dedi. Allah'ım sesi nasıl da Titanik'in enkazından çıkarılmış bir kemanınki gibiydi. Elimde olmadan yanaklarım kızardı. Kızardığımın fark edildiğini hissedince, beni acımtrak bir utanma aldı.
Hayatta başarılı olmanın iki yolu olduğu söylenir. Bir... Şanslı olmak. İki... Hile yapmak. Bense dayanıklı olmayı tercih edenlerdenim. Çünkü dayanıklı olmak kadar kışkırtıcı hiçbir şey yoktur. Bu yüzden, Intolerance Attention Deficit Hyper Disorder denen hastalığa yakalanmayı hep istemişimdir. Ne yazık ki bu hastalığa sonradan yakalanılmıyor, bu hastalıkla doğuluyor. O da 10 milyonda 1. Hasta hiçbir acıyı hissetmiyor. Parmakları kesilse, bacakları kırılsa, kolları yansa, kafası kırılsa, kaşı yarılsa... Ya da iç acıtan aptallığının farkına varılsa.
Yooo. Esasında evden vakitlice çıkmıştım
çıkmasına... Ama... Bak şimdi... Olan biteni anlatacağım. Murat Menteş'in Dublörün Dilamması
adlı kitabını metroda okumaya başlamıştım tamam mı? Nasıl hoşuma gitmişti anlatamam... Gözümü kırpmadan okuyordum. Metrodan indim. Vapura bindim. Dublörün Dilemması'nı hevesle okumaya devam ettim.
Kadıköy'den bindiğim vapurdan Kabataş'ta inip okulun servisine yetişeceğime, marş marş Karaköy'e gittim. Avareyim bir kere... Bu kez tabanvayı Galata'ya vurdum. Of ki off... Eski Ceneviz kokusu... dar sokaklar, arnavut kaldırımlar, ahşap evler... Kendimi kaybettim gene. Büyükannemin, soğuğa yiğitlik geçmez, sözünü ıskaladım. Galata Kulesi'nin dizlerinin dibindeki bir kafenin bahçe sandalyesine kuruldum. Film gibi bir kitaptı okuduğum. Tüm merakımla okuyordum. Hava var ya... Nasıl soğuktu anlatamam. Buz buz... Dayak yemekle soğuktan donmak arasında harbiden bir benzerlik var. İkisi de insanın uykusunu getiriyor. Zaman su gibi akmış gitmiş... Resmen ayakta uyumuşum.
Kadıköy'den bindiğim vapurdan Kabataş'ta inip okulun servisine yetişeceğime, marş marş Karaköy'e gittim. Avareyim bir kere... Bu kez tabanvayı Galata'ya vurdum. Of ki off... Eski Ceneviz kokusu... dar sokaklar, arnavut kaldırımlar, ahşap evler... Kendimi kaybettim gene. Büyükannemin, soğuğa yiğitlik geçmez, sözünü ıskaladım. Galata Kulesi'nin dizlerinin dibindeki bir kafenin bahçe sandalyesine kuruldum. Film gibi bir kitaptı okuduğum. Tüm merakımla okuyordum. Hava var ya... Nasıl soğuktu anlatamam. Buz buz... Dayak yemekle soğuktan donmak arasında harbiden bir benzerlik var. İkisi de insanın uykusunu getiriyor. Zaman su gibi akmış gitmiş... Resmen ayakta uyumuşum.
Okula vardığımda... Asansöre
binmedim. Üçer beşer atlayarak merdivenleri tırmandım. Sınıfın
kapısı kapalıydı. Nefeslenmek için bekledim. Kapıyı usulca açtım. İçeriye
girdim. Kimseciklere bakmadan en arkadaki boş sıralardan birine oturdum.
Hoca ders anlatıyordu. Başımı usulca
kaldırdım. O ne? Beyaz tahtanın önünde konuşan kişi... Murat Menteş'ti... Nasıl
anlatsam vaziyetimi bilmiyorum. Tek kelimeyle afallamıştım. Okuduğum
kitabın yazarıydı.Tesadüfün iğne deliğiydi bu! Haddizatında Gerilla Pazarlama ya da Zor Müşteriyle Başa Çıkma derslerinden
birinde olmalıydım. Neydi bu olan biten? Anlaşılan yanlış sınıfa girmiştim. Bir kitapta okumuştum. İnsan aptal durumuna düşmekten kurtulmanın garantisini sesini kesmekte aramalıymış... Öyle yaptım. Hem de ne biçim... XIX. yüzyıldan kalma bir sessizlik... Aynı anda pırıl pırıl şaşkınlıkla etrafıma bakındım.
Kimsecikleri tanımıyordum. İyi ama... Murat Menteş o kadar hoş şeyler
anlatıyordu ki, kimim, neredeyim, o sınıfta ne yapıyorum tamamiyle
unuttum. Murat Menteş'in anlattıklarını Akbabanın Üç Günü
adlı filmdeki Faye Dunaway'in Robert Redford'u dinlediği gibi
dinliyordum.
Mola verildi. Yanımda oturan kız, bu dersin öğrencisi olmadığımı anlamış olmalı ki, saçaklı kirpiklerinin arasından, saldırıya hazır bir kedinin gülünç fakat esrarlı fiyakasını yansıtan sivri biber yeşili gözleriyle baktı. İri kıyım bedenini bana doğru uzattı. Dudaklarını yaya yaya "Besbelli yanlış sınıftasınız." dedi. Allah'ım sesi nasıl da Titanik'in enkazından çıkarılmış bir kemanınki gibiydi. Elimde olmadan yanaklarım kızardı. Kızardığımın fark edildiğini hissedince, beni acımtrak bir utanma aldı.
Hayatta başarılı olmanın iki yolu olduğu söylenir. Bir... Şanslı olmak. İki... Hile yapmak. Bense dayanıklı olmayı tercih edenlerdenim. Çünkü dayanıklı olmak kadar kışkırtıcı hiçbir şey yoktur. Bu yüzden, Intolerance Attention Deficit Hyper Disorder denen hastalığa yakalanmayı hep istemişimdir. Ne yazık ki bu hastalığa sonradan yakalanılmıyor, bu hastalıkla doğuluyor. O da 10 milyonda 1. Hasta hiçbir acıyı hissetmiyor. Parmakları kesilse, bacakları kırılsa, kolları yansa, kafası kırılsa, kaşı yarılsa... Ya da iç acıtan aptallığının farkına varılsa.
Doğuştan Intolerance Attention
Deficit Hyper Disorder hastalığından mustaripmişim ayağına yattım yatmasına
ama kıza söyleyecek de bir şey bulamadım. Ben de
saçmasapan bir şaka yaptım. "Zayıflamak için ata biniyorum." dedim.
Kız ise "Bu ne demek oluyor şimdi?" demedi. Sivri biber yeşili rengi
gözlerini işte bu kadar açtı. "Aaa! İşe yarıyor mu peki?" dedi.
Gözlerimde kırmızı ışıklar çaktı. Muzip muzip gülümsedim. "Evet, at
yirmi kilo verdi." dedim.
İnsan
sevgisiyle dolu biri değilim. Bu da bir nevi hastalık tabii... Doğuştan
gelmiyor. Sonradan icat ediliyor:)
NOT-
Yazıdaki bazı cümleleri, Dublörün Dilemması'ndan aşırdığımı itiraf
etmeliyim. Başlığı ise çocuk psikoterapisti Adam Phillips'ten aşırdım
elbette... Bu aşırma huyum da, sonradan mı icat edildi ne:)
