hastalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hastalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2015 Perşembe

Ve Kardeş Ve Romantizm Ve Aksiyon


Kardeşim telefonda "Abla, biz Müge'yle sinemaya gidiyoruz. Gelsene." dedi. Gökte film oynuyor deseler, bünyem icabı  bulutlara merdiven dayayıp çıkabilirim. Hele benim öğretmen kardeşim sinemaya gitmeyi  teklif ediyorsa, ne demek? Emir telakki ederim. 

Önce "Olur canım, gelirim." dedim. Sonra bi durdum. Esasında hiiiç sormam... Nedense "Hangi filme gidiyorsunuz?" diye sordum.  "Hani İlker Aksum'la Sedef Avcı'nın son romantik filmi var ya... Aşk Olsun." dedi. Kardeşim balık burcudur. Tepeden tırnağa romantiktir.  365 gün sevgililer günü kutluyor gibidir. Evine gidin, yastıkları kalp şeklindedir. Bir ara cildinde döküntü olmuştu. Doktora gitti. Neymiş hastalığının adı bilin bakalım? Rose... "Pes!" demiştim. "Döküntülerin bile gül şeklinde. Nasıl becerdin?"

Bendeki durgun hali anlamış olacak... En kardeş sesiyle ballandıra ballandıra  "Kadınlara aşk ilişkilerinde yardımcı olan bir doktor varmış." tadında filmin senaryosu hakkında bir şeyler anlatmaya başladı. "Du bi.." dedim. "Yok fıstığım, bugün aşk filmi seyredecek vaziyette değilim. Hele kadınlara aşk doktorluğu yapmaya yeltenen bir adamı bugün asla çekemem. Sizinle o filmi seyredip günüzü rüsva etmeyeyim. Gelirim ama ben başka bir filme girerim." dedim. Kardeşim en öğretmen sesiyle "Aaaa! Aşkolsun!" dedi. Güldüm. Buluştuk. Kucaklaşıp, ayaküstü hasbihal ettik. Kardeş ve Müge Aşk Olsun'a girdiler. Ben ise ruh iklimime denk düşen filme girdim. Hangisi mi?  Hızlı ve Öfkeli 7'ye tabii:)


Çılgın kovalamacalar, havada uçan, kurşun geçirmez arabalar, intikam, dostluk, hız üzerine kurgulanmış müthiş bir filmdi. Üstelik, toprağı bol olsun.  Hızlı ve Öfkeli 7, trafik kazasında ölen merhum Paul Walker'a selam çakan bir filmdi. Tüm hevesimle seyrettim.  Bugün aksiyon filmi bana iyi geldi.  Nasılsa Aşk Olsun'u başka bir gün illa seyrederim.















11 Mart 2015 Çarşamba

Onu Aklımdan Attım, Peki Ya Kalbimden ?


 

Üç gündür griple tuhaf bir ilişki içindeydim.  Hani o dünyalar güzeli film var ya… Enternal Sunshine Of The Spotless Mind… Neydi Türkçesi? Sil Baştan… Hah işte… Ben sanki Sil Baştan adlı filmdeki Clementin’dim…  Grip ise hayatımdan çıkarmak istediğim…

Ne yani, çok mu zorlama oldu örneğim?  Yeminle, üç gündür o kadar bunalttı, o kadar haksızlığa uğramışlık hissi yarattı ki, grip'in adını bir daha asla anmamak için onunla ilgili her şeyi hafızamdan sildirmek niyetindeydim.

Abartmak gibi olmasın, griple ortak tükettiğimiz her eşyayı  yok edesim bile vardı ne yalan söyleyeyim.   Meyve suyu bardağı, çay bardağı, limonluk, çarşaflar, yastık kılıfları, sıcak su torbası, battaniye, ısı ölçer…  Bu düşüncelerle  nasılsa uyuyakalmışım.

Az önce içimde bir boşluk duygusuyla uyandım.   Yatağın baş ucundaki, beyaz renkli toparlak gövdeli sehpanın üzerinde duran radyoyu açtım.  Gipsy Kings  müziği odayı doldurdu. Bomboleo’yu söylüyordu. Kollarımı iki yana açıp bir süre gerindim. Latin müziği için bünyede enerji içeceği tesiri yapar diye haybeye söylemiyorlar demek ki… İyi hissettim.

Ama başka bir  his daha vardı içimde… Anlam veremediğim.  Ayağa kalktım. Müziğin ritminde salınarak mutfağa gittim. Çay demledim.  Canım istedi. Çay bardağımın yanına birkaç pötibör bisküvi ekledim.  Koltuğa oturdum.  Çaydan bir yudum içtim. Koku almaya başlamışım. Miss! Bisküviden bir parça ısırdım. Ağzımın tadı gelmiş. Nefis.  

Ilık, şekerli paşa çayı  ve pötibör bisküvi… Çocukluğumda annem her şey olduğumda bana verirdi… Şey olduğumda… Bir şey olurdum. Bütün bedenim tir tir titrerdi. Sırtımda tüylerimi ürperten serin bir esinti gezerdi. Gene de çok terlerdim.  Annem incecik bir tülbenti belimden yukarıya  şefkatle iterdi.  Kaybolmuş zamanlar gibi…  Yemek yemek istemezdim. Paşa çayı ve bisküvi…  Ben bir şey olduğumda annem verirdi. İyi gelirdi. Neydi?  Bir adı vardı. Unuttum şimdi.


28 Aralık 2013 Cumartesi

Karşılaştığımız Herkes, Biz Beğenelim Beğenmeyelim Bizi icat Eder.


Derse geç kalmıştım. Bütün kabahat benimdi...

Yooo. Esasında evden vakitlice çıkmıştım çıkmasına... Ama... Bak şimdi... Olan biteni anlatacağım. Murat Menteş'in Dublörün Dilamması adlı kitabını metroda okumaya başlamıştım tamam mı? Nasıl hoşuma gitmişti anlatamam... Gözümü kırpmadan okuyordum. Metrodan indim. Vapura bindim. Dublörün Dilemması'nı hevesle okumaya devam ettim.

Kadıköy'den bindiğim vapurdan Kabataş'ta inip okulun servisine yetişeceğime, marş marş Karaköy'e gittim.  Avareyim bir kere... Bu kez tabanvayı Galata'ya vurdum. Of ki off... Eski Ceneviz kokusu... dar sokaklar, arnavut kaldırımlar,  ahşap evler... Kendimi kaybettim gene. Büyükannemin, soğuğa yiğitlik geçmez, sözünü ıskaladım. Galata Kulesi'nin dizlerinin dibindeki bir kafenin bahçe sandalyesine kuruldum. Film gibi bir kitaptı okuduğum. Tüm merakımla okuyordum. Hava var ya... Nasıl soğuktu anlatamam. Buz  buz... Dayak yemekle soğuktan donmak arasında harbiden bir benzerlik var. İkisi de insanın uykusunu getiriyor.  Zaman su gibi akmış gitmiş... Resmen ayakta uyumuşum.  

Okula vardığımda... Asansöre binmedim.  Üçer beşer atlayarak  merdivenleri tırmandım. Sınıfın kapısı kapalıydı. Nefeslenmek için bekledim. Kapıyı usulca açtım. İçeriye girdim. Kimseciklere bakmadan en arkadaki boş sıralardan birine oturdum. Hoca ders anlatıyordu. Başımı usulca kaldırdım. O ne? Beyaz tahtanın önünde konuşan kişi... Murat Menteş'ti... Nasıl anlatsam vaziyetimi bilmiyorum. Tek kelimeyle afallamıştım.  Okuduğum kitabın yazarıydı.Tesadüfün iğne deliğiydi bu! Haddizatında Gerilla Pazarlama ya da Zor Müşteriyle Başa Çıkma derslerinden birinde olmalıydım. Neydi bu olan biten? Anlaşılan yanlış  sınıfa girmiştim. Bir kitapta okumuştum.  İnsan aptal durumuna düşmekten kurtulmanın garantisini sesini kesmekte aramalıymış... Öyle yaptım. Hem de ne biçim...  XIX. yüzyıldan kalma bir sessizlik...  Aynı anda pırıl pırıl şaşkınlıkla etrafıma bakındım. Kimsecikleri tanımıyordum. İyi ama...  Murat Menteş o  kadar hoş şeyler anlatıyordu ki, kimim, neredeyim, o sınıfta ne yapıyorum tamamiyle unuttum.  Murat Menteş'in anlattıklarını Akbabanın Üç Günü adlı  filmdeki  Faye Dunaway'in Robert Redford'u dinlediği gibi dinliyordum.  

Mola verildi.  Yanımda oturan kız, bu dersin öğrencisi olmadığımı anlamış olmalı ki, saçaklı kirpiklerinin arasından, saldırıya hazır bir kedinin gülünç fakat esrarlı fiyakasını yansıtan  sivri biber yeşili gözleriyle baktı.  İri kıyım bedenini bana doğru uzattı. Dudaklarını yaya yaya  "Besbelli yanlış sınıftasınız." dedi. Allah'ım sesi nasıl da Titanik'in enkazından çıkarılmış bir kemanınki gibiydi. Elimde olmadan yanaklarım kızardı. Kızardığımın fark edildiğini hissedince, beni acımtrak bir utanma aldı.

Hayatta başarılı olmanın iki yolu olduğu söylenir. Bir...  Şanslı olmak. İki...  Hile yapmak. Bense dayanıklı olmayı tercih edenlerdenim. Çünkü dayanıklı olmak kadar kışkırtıcı hiçbir şey yoktur. Bu yüzden, Intolerance Attention Deficit Hyper Disorder  denen hastalığa yakalanmayı hep istemişimdir. Ne yazık ki bu hastalığa sonradan yakalanılmıyor, bu hastalıkla doğuluyor. O da 10 milyonda 1. Hasta hiçbir acıyı hissetmiyor.  Parmakları kesilse, bacakları kırılsa, kolları yansa, kafası kırılsa, kaşı yarılsa... Ya da iç acıtan aptallığının farkına varılsa.

Doğuştan  Intolerance Attention Deficit Hyper Disorder hastalığından mustaripmişim ayağına yattım yatmasına ama  kıza söyleyecek de  bir şey bulamadım. Ben de saçmasapan  bir şaka yaptım.  "Zayıflamak için ata biniyorum." dedim.  Kız ise "Bu ne demek oluyor şimdi?" demedi. Sivri biber yeşili rengi gözlerini işte bu kadar açtı.  "Aaa! İşe yarıyor mu peki?" dedi.  Gözlerimde kırmızı ışıklar çaktı. Muzip muzip gülümsedim. "Evet, at  yirmi kilo verdi." dedim. 

İnsan sevgisiyle dolu biri değilim. Bu da bir nevi hastalık tabii... Doğuştan gelmiyor. Sonradan icat ediliyor:)

NOT- Yazıdaki bazı cümleleri,  Dublörün Dilemması'ndan aşırdığımı itiraf etmeliyim. Başlığı ise çocuk psikoterapisti Adam Phillips'ten  aşırdım elbette...  Bu aşırma huyum da, sonradan mı icat edildi ne:)