
Bugün babamla vakit geçirdim. Annem dünyamızı terkettiğinden beri yalnız yaşıyor. Yalnızım demiyor ama. Asla. Her daim "Yalnız olur muyum hiç? Allah benimle.." diyor. Sana bir şey söyleyeyim mi, inanmak şahane bir şey. Babam inançlı olduğu için canlı, dinamik ve mutlu. Öncelikle hedefi var. Beş vakit camiye gideceği için namaz vakti yaklaştıkça bir törene hazırlanır gibi hazırlanıyor. Tertemiz giyiniyor. Camiye gidiyor. Bir vazife bu. Resmen bir görev. Görevini yerine getirip, iç huzuruyla eve dönüyor. Bu arada camide ya da yolda gördükleriyle hasbihal ediyordur tabii. Eve geliş. Biraz dinleniş.Çok kitap okur. Gene ezan vakti. Gene hazırlık. Ve gene evden çıkış. Bu hareket ve disiplin babamı hem ruhen hem fiziken daha genç kılıyor. Laf aramızda babam diye söylemiyorum Yunus Emre'nin İzmit şubesidir kendisi. Dünya tatlısı bir babadır. Bugün öğleden sonramı babama vakfettim. O ne yapıyorsa ben de yaptım. Camiye gitmedi. Ben varım diye öğlen ve ikindi namazlarını evde kıldı. Sana bir şey söyleyeyim mi şu anda bütün günahlarımdan kesin temizlenmişimdir. Çünkü babamla tövbe edip epeyce tespih çektim. Birlikte dua ettik. Yaradan'a en güzel sözlerimizi söyledik. Kimini içimizden.. Kimini sesli.. Artık yüreklerimizde ne varsa gerçekleşmesi konusunda yardım rica ettik. Babam ne yapıyorsa yapıyorum ya nasıl hoşuna gitti anlatamam. O mutlu. Ben mutlu.

Sonra cennet cehennem muhabbeti yaptık. Kimler cennete gidecek? Kimler cehenneme? Nasıl iştahlı iştahlı neler yapmam gerektiğini anlatıyor... Canım babam... Cehenneme gitmemi hiç istemiyor. Ben kendime göre savunmalar yaparken sözlerimin arasında kendi anlattıklarıma kendim kahkaha atıyorum misal. "Heryerde sakın böyle sesli gülme e mi?" diyor. Daha çok gülüyorum tabii.. Şimdi "gene mi?" diyeceksin ama babama Atilla Atalay'dan bahsettim biliyor musun? Son kitabı Mecnun Kuleleri'ndeki bir öyküsünde şöyle bir bölüm vardı. Yazar bir filmde seyretmiş. Belki Woody Allen'ın bir filmi olabilirmiş. Günahkarlarla dolu asansör cehennemin alt katına doğru iniyormuş. Durduğu her katta "hırsızlar, godoşlar, alçaklar" gibisinden o katta inecek kötülerin adları söyleniyormuş. Filme göre cehennemin yedi kat dibinde, en son katta, avukatlar inecekmiş. Bakma Atilla Atalay'ın yazar olduğuna, kendisi mühendistir esasında. Ama mühendisliği yapmıyor da hızla cehennemin yedi kat dibine doğru ilerleyen asansördekilerin komikli öykülerini yazıyor. İşte öykünün bu bölümünde, o asansörün içinde yalnızca bazı avukatlar değil mühendislerin de, ama belediyeciler, müteahhitlerden kesin birkaç tane bulunacağını söylüyordu. Bunu anlattım işte babama. Dünya her ne iş olursa olsun, vazifesini iyi ve doğru yapan insanların yüzü gözü hürmetine dönüyordur belki değil mi babacım, dedim. Hoşuna gitti bu anlattıklarım. Hakverdi.


Cennetten, cehennemden yani ölümden okadar doğal söz ediyoruz ki babamla her defasında. Şaşırtıcı. Konu ölüm mecrasına akınca bu kez Gündüz Vassaf'a geçtim. Cehenneme Övgü kitabında Ölüm Unutkanlığı diye bir bölüm vardır. Ölümün bilincinde olmayan insanın yaşadığının da bilincinde olmayacağını ve ölümü dışarıda bırakan tüm düşüncelerin insanı yaşamı mülk edinme çabasına görüreceğini söyler. Artık eskisi gibi çevremizde yaşayan insanların farkında olmadığımızı, her gün görmeye alışkın olduğumuz ne bileyim her gün bindiğimiz otobüsün şöförünü görmemeye başladığımızda unuttuğumuzu, hayatı bir oyun gibi algılamaya başladığımızı, ölenin sahnedeki işi bitmiş diye düşünüp gösteri devam etmeli kuralına itibar etmeye başladığımızı anlatır. Ama asıl vurucu olan ölümü unutma sürecine sokulmuş olmamız tabii. Eskiden yaşlılar toplumda imtiyazlı bir yere sahipken, aile içinde masanın en baş sandalyesine büyükbaba ya da büyükanneler oturtturulurken şimdi çocuklar baş köşeye geçtiler. Yaşlılar ise mümkünse odalarında otursunlar, fazla etliye sütlüye dokunmasınlar. Ben bunlardan söz ettikçe babam kafasını sallayarak dinliyor. Ayrıca Gündüz Vassaf öleceğini unutan insanın miskinleşeceğinden, soru sormayı, keşfetmeyi, araştırmayı, cesur olmayı beceremeyeceğinden söz eder. Ölümü bilmek, ölümün her an gelebileceğinin bilincinde olmak insanı özgür kılar der. Sonra kitabında özgürlüğü sorgular. Özgürlüğün, son tahlilde, korkuyla birlikte yaşama yeteneği, korkuyla yüzyüze gelme cesareti olduğunu söyler. Korku insan yaradılışın bir parçası ya, korkmayan bir insanın yaşam ve ölüm korkusunun da olmayacağından bahseder. Özgürlük istediğimiz her hangi bir şeyi, herşeyi hayal edebilmek ve yapabilmektir. Sorulmamış soruları sormak, yapılmamışı yapmaya cüret etmek, bilinmeyenin peşinden koşmak. Tehlikeli bir sevüvendir özgür olmak. Tehlikenin bir ucunda da ölüm vardır tabii... Özgürlük, ucunda ölüm olduğunu bilerek, korkuyla yola devam edebilmektir diyor Gündüz Vassaf. Şimdi ben babamla hasbihalde buralara gelince... Aldım sazı elime daldan dala atlayarak anlatıyorum da anlatıyorum ya... Dedim ki "Babacım, Murathan Mungan'ın bir şiiri vardır. Upuzunnn bir şiirdir. Şair şiirinin bir yerinde "Bu şiire başladığımda nerdeydim, Şimdi nerdeyim?" der... Biz muhabbete başladığımızda nerdeydik? Şimdi nereye geldik? "dedim. Şaşkın baktı yüzüme... Güldüm. Sonra kalktık ayağa. Açtım kollarımı... İçimden hey gidi yaşlı çınar diyerekten sımsıkı sarıldım babamın zayıf gövdesine. Sonra sakallarını okşayarak muzip muzip "Hayatında kaç kadın oldu ey kovboy?" dedim. Kollarını açtı. Şaşkınlıkla gözlerimin içine içine baktı.. Tam ağzını açıp bir şey söyleyecekti ki... "Ama sayı ile değil söz ile söyle.." dedim. Nasılsa hafızamda kalanlardan.. Hani bilirsin ya Metin Üstündağ'dan... Babam dayanamadı kahkahayla güldü. Eğildim kulağına.. Fısıldayarak... "Heeyy! Sakın güzel hanımların yanında sesli gülme e mi?" dedim. Çok güldü. Çok güldüm. Çok güldük.