bizim aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bizim aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Temmuz 2012 Pazar

Dünya Döner Tek Bir Yana... Doğsun Diye Bir Gün Daha...





Dünya güneşin etrafında dönmeye devam ediyorken, kendi etrafında gene bir tur atıvermişti. Gene anlayamamıştım nasıl olduğunu... Haziran, Temmuz ayına geçivermişti. Cumartesi kalan işlerini Pazar gününe devredivermişti. Radyoda Yüksek Sadakat   "Dünya döner tek bir yana... Doğsun diye bir gün daha..." diye şarkı söylüyordu.  İyice bellemiştim. Dünya hep dönmeye devam edecekti... Yıllar, mevsimleri... Mevsimler ayları... Aylar, haftaları...  Haftalar, günleri izleyecekti... Şu fani ömrümüzde... Felek kimbilir başımıza, akla hayale gelmeyen, ne çoraplar örecekti?  Haziran ayında, yakın çevremde, beş ölüm, üç düğün, bir doğum, üç ödül haberleriyle hâllerden hâllere geçen bünyem, "istediğin kadar plan yap, hayat kendi mecrasında akmaya devam edecektir." düsturunu bir kez daha kabullenmişti. Barış Bıçakçı'nın romanı Bizim Büyük Çaresizliğimiz ""Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?" diye başlıyordu ya... Hafıza tuhaf bir kutuydu sahiden... Sabah iyice uyanmak için, avucumdaki buz gibi suyu yüzüme çarptığımda, aklıma işte bu cümleler gelivermişti. Kitabın bir başka cümlesi... "Hayatın gücü, tekrarın gücüdür." diyordu. Hayat güçlüydü. İnsan ise acizdi. Ölümlüydü. Ölüm, yaşa, başa, sıraya bakmıyordu. Beş ölümden üçü yaş icabından iken ikisi gencecikti. En muazzam doktorlar, hastaneler, imkânlar sağlanmışken, elden hiç bir şey gelmemişti. Hiçtik biz... Aciz yaratıklardık. Çoğu zaman kendimizi unutuyorduk... İnsanın en büyük acizliği ölümlü olduğunu bilmesiydi. İyi ama hayat şakacıydı üstelik. Tam ölüm haberinin ortasında, bir doğum haberi gelivermişti. Ağlamakla gülmek kardeşti sahiden. Felek diplere vurdururken, zirvelere uçurabilmeyi gene becerivermişti. İnsan olmak ne tuhaf bir şeydi. O kadar duguyla, hisle, akıl ve gönül çaparizleriyle nasıl başa çıkabiliyorduk? Hayat ölenlere kahrolurken, doğan bebeğe sevinebilmeyi, yüreğini keder, hüzün, efkâr kapladığını hissederken, bir düğünde şarkı söyleyip, oynayabilmeyi aynı anda becerebilen bir mekanizmayla işlemekteydi. Böyleydi işte... Elden bir şey gelmiyordu.... Hayat kendi mecrasında akıp gitmeye, duygular kendiliğinden hâlden hâle değişmeye devam ediyordu.

Şimdi gidiyorum ben...  Dünya dönüyor... Yüksek Sadakat ise şarkısını  söylüyor... "Belki sana yazarım uğradığım bir şehirden... Renkli bir kart atarım Mekke ya da Kudüs'ten... Sonra bir gün çıkarım sen artık dönmez derken... Bir şarkı fısıldarım kulağına gün batarken.. " 

Felek ne yazdı bilmem ama... Niyetliyim...  Gittiğim yerlerden yazmaya devam edeceğim.



3 Ocak 2012 Salı

Sevginin Kayıp Ruhu Nerelerde Gizli?


Az önce radyoda İskender Doğan’ın Kan ve Gül’ü çalıyordu. Ah! Bu şarkı... Ah, bu şarkı gene anılarımı canlandırdı. Bak şimdi… Bazan sana da oluyor  mu bilmiyorum. Bazan çok korkuyorum. Böyle böğrüme tarifsiz taş gibi bir şey oturuyor. Asıl söylemek istediğim cümleler boğazımda düğümlenip birikiyor. Konuşamıyorum.  Sanki... Sevgi sadece  eski dilde bir kelimeymiş gibi geliyor bir an... Bırak hissedebilmeyi, sevgi kelime olarak bile unutulup gitmiş gibi bir kanaate kapılıyorum. Sanki hepimiz robotlaşmışık. Sanki hepimiz aynı renkmişik... Mesela hepimiz yeşilmişik.  Öylee… Hissizmişik…  Sanki rüzgârın estiği yöne eğilen sazlarmışık, gibi geliyor anlatabiliyor muyum? Ne fena bir duygu bu!.. Derhal bu hislerden kurtulmak istiyorum. 


Biliyor musun, Sadık Şendil’e “Bizi biz gibi anlatan usta.” derlermiş. Gülen Gözler, Bizim Aile  ve  Neşeli Günler  adlı filmlerin senaryosunu Sadık Şendil yazmış.  Fakir ama gururlu bir baba rolünde Münir Özkul,  ne kadar geleneksel olursa olsun evi yönetenin asıl  anne olduğunu sergileyen  Adile Naşit  ve  bir aileye sahip olmanın bilincinde kızlı erkekli evlatlar... Bu filmleri tekrar tekrar seyretmek değil, düşünmek bile, kimi zaman yok olduğunu düşünerek korkuya kapıldığım sevginin varlığını  hatırlatıyor bana. Senaryo gereği ne kadar inatlaşılırsa inatlaşılsın, ne kadar sürtüşmeler olursa olsun, bu filmlerde, günümüzdeki pek çok sinema filmlerinde ya da televizyon dizilerinde artık görmediğim bir saflık, bir temizlik ve asıl mühimi sevginin varlığı hissediyorum.  Sevginin kayıp ruhu acaba bu filmlerde mi gizli sence?  Bu filmlerdeki kahramanları hatırlamak  bana ilaç gibi geliyor. Ümitsizliğim gidiyor. Yaşam sevincim diriliyor. Az önce içim kararmış, korkulu bir halim vardı ya…  Bak aklıma kimi getirdim? Aynı Münir Özkul, Adile Naşit gibi her üç filmde oynayan biri daha vardır hani... Şener Şen…  Gülen Gözler’in unutulmaz karakteri  Vecihi…  Nasıl muhteşem bir film kahramanıdır hatırladın mı? Bu filmde resmen abartı ustasıdır. O kadar abartır ki, uçakla evlerinin üzerinden süzülüp sevdiği kıza pencereden gül atacak kadar romantikleşir icabında… Şimdi diyeceksin ki, yazına  Kan ve Gül le başladın, Vecihi'ye nasıl geldin? Şöylee...  Vecihi'nin sevdiği kızın kardeşinin düğününde sahneye çıkıp İskender Doğan’ın Kan ve Gül adlı şarkısını söyleyerek, bir türlü kızının kendisiyle evlenmesine izin vermeyen sevdiğinin babasına, “seviyorum, veriyor musun?”, “ağlıyorum, veriyor musun?”, “istiyorum,veriyor musun?” diye şarkı söylediği sahne vardır... Of! Sevdiceğinin babası karşıdan her seferinde kafasını "hayııır" diye iki yana sallayınca... Ahh! Vecihi'nin öyle bir "peki öyle olsun" deyişi vardır ki... Yok... Bu filmler anlatılmaz. İlla seyretmek gerekir. Babasından, annesine, evlatlardan, damatlara, gelinlere...  Ustasından, müteahhitine, aşığından, sevgilisine.... Bu filmdekiler benim memleketimin insanlarıdır diye içimi büyük bir sevinç kaplar. Sevgi kazanır ya bu filmlerin sonunda... Yüreğimde tekrar sevginin filizlendiğini hissederim. Sevgi ne hoş melodisi olan bir kelimedir... Ve  Sevgi ne harikulade bir histir.  İşte ne vakit Kan ve Gül şarkısını işitsem  aklıma  hep Vecihi gelir. Sen ne düşündüğümü sandın? Öyle muzip muzip gülme... Gerçekten çok fesatsın:)