hanene ay doğacak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hanene ay doğacak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2026 Çarşamba

Tuhaf Olan Her Şeyi Severim:)

 

Bazan bir kitap beni tek cümleyle tavlar.

Şebnem İşigüzel’in Hanene Ay Doğacak kitabını, arka kapaktaki şu cümle sebebiyle satın almıştım:

“Bu kitapta tuhaf öyküler bulacaksınız.” Tuhaf olan her şeyi severim :)

Kitabı aldım. Önce kokladım. “Seveceğim ben bunu,” dedim.  Okumaya başladım.

İlk öykü...  Sevgili Bayan Arvadak.

Laboratuvar deneylerini bitiren doktor, kadavra üzerinde çalışmaya geçecekken ayağını kırar. Hastaneye gidemeyince, üzerinde çalışacağı kadavrayı kendi laboratuvarına getirmelerini ister.

Bir yandan da sekreter aramaktadır. Gazeteye ilan verir. Adayları laboratuvarında bekler.

Kapı çalar. Kapıyı kimin açtığını hatırlamaz. Kendisi mi asistanı mı? 

Öykü şu cümleyle başlar...  “Seni ilk gördüğümde…”

Sonrası… tuhaf bir tedirginlikle ilerler. Gelen kadının yüzünü, bedenini anlatır. Hiç tanımadığı halde hayatına dair varsayımlar kurar. Geçmişini, alışkanlıklarını, hatta eski sevgilisini…

Bir yandan da, neredeyse alışıldık bir soğukkanlılıkla, kadavralar üzerinde çalışmanın insanda açtığı çatlaklardan söz eder.

Ve tam o esnada... Metnin içinden ince bir tuhaflık sızmaya başlar. Okur bunu fark eder. Adını koyamaz. Sanki bir şey yerinden kaymıştır. Sanki anlatılanla gerçeklik arasında görünmeyen bir yarık açılmıştır.

Cümleler ilerledikçe o yarık genişler. Gerçeklik eğilir, bükülür… ve bir noktada kırılır.

Ve sen…
Tam her şeyi anladığını sandığın anda, öykü seni ters köşeye yatırır.

“Heyy! Yok artık,” dersin. Durup tekrar okumak istersin. 

Bazı öyküler okununca...   Çarpar.

9 Eylül 2011 Cuma

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum 4 - Sevgili Bayan Arvandak


Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm. 

En son Emek Sineması'na  gittiğimde önümde oturan kızın saçlarının rengi dikkatimi çekti. Kızılla siyah arasıydı. "Kimbilir güneşte ne güzel görünüyorlardır." diye düşündüm. Acaba kendi mi boyuyordu? Gerçek rengi, mutlaka sokaklardaki su birikintilerinin soluk kahverengisi gibi bir şey olmalıydı. Acaba  bembeyaz teniyle bu saç renginin uyuşmadığını ilk kendisi mi akıl etmişti? Niyeyse, önce dikkat çekmek için sarıya boyatmış olmalı,  diye aklımdan geçirdim. İşte o anda onun Şebnem İşigüzel'in Sevgili Bayan Arvandak adlı öyküsündeki genç kadın olduğunu farzettim.  Saçlarını sarıya boyatınca, yüzünün solukluğunu, takma kirpikler, koyu renk rujlar ve renkli pudralarla yenmeye çalışmış olmalıydı. Bu şekilde mutlu olamayınca, saçının eski rengine dönmesi için, mutlaka bir yıl boyunca kafasında uzun siyah bir perukla dolaşmıştı. İki yıl önce çalıştığı markete gitttiğinde, kendisinin yerinde kasada oturan genç kızın kendisinden daha koyu bir çamurlu su rengindeki saçlarını gördüğünde, kızın saçını okşayıp "Sakın saçlarını sarıya boyayıp takma kirpikler takma ve hep kasiyer kız olarak kal." demiş olacağını hayal ettim. Belki kasadaki kız onun arkasından bakmış ve deli olabileceğini aklından geçirmişti. Ama o dışarıya çıktığında kasadaki kıza bu sözleri söylediği için kendini daha rahat hissetmişti. Acaba o yılın sonunda mı başındaki peruğu atıp saçlarını şimdiki rengine boyatmıştı? Saçlarının diplerinden çamurlu sulara benzeyen kendi saçları görünür olduğuna göre, anlaşılan boya zamanı geçen saçlarını eski rengine döndürmeye çalışmaktaydı. Doğallık ne güzeldi. Sonunda bunu öğrenmişti öğrenmesine ama artık çok geçti.


Onu incelediğimi fark etmiş olabilir mi? Çünkü başını çevirip bana baktı. Göz göze geldik. Göz göze geldiğimizde anladım onu ne çok kırdıklarını...  Bakışları hüzünlendirdi beni. Alnında derin çizgiler vardı.  Sonra bütün bu derin yatay çizgiler kaşlarının tam ortasından geçen daha kuvvetli bir çizgiyle bölünüyorlardı. Büyük bunalımlar yaşamış gibi geldi. Ne çok çabalamıştı kimbilir eski kendisi olmak için. Başından kimbilir ne acı olaylar geçmişti? Saçını eski rengine döndürmek için çabalarken, derisini değiştirmeye çalışırken debelenen kerkenkeleler gibi hissetmişti belki kendini. İyice dikkat ettim. Saçları hafif ıslaktı. Tıpkı yağmurun altında uzun süre yürüyüp de ıslanmış, sonra bodrum katlarındaki loş kafelerin birisinde kahve içerken kurumuş gibi. Sonra öyküdeki doktor aklıma geldi. Hani evde hem sevgilisini hem de kadavrasını beklerken kapı çalınır ve o gelir...  Hani doktor "Seni ilk gördüğümde..." diye anlatmaya başlar... Okuyucu anlayamaz kimin geldiğini... Gelen doktorun sevgili misidir yoksa ölü bir kadının bedeni mi?  Ne şaşırtıcı bir öyküydü sahi? Sinemada nereden aklıma geldi?

  
Tam bunları aklımdan geçirirken genç kadın oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı. Etrafına şüpheci gözlerle baktı. Sağ elini elbisesinin  cebine soktu.  İnanmayacaksın biliyorum ama usulca cebinden çıkardığı elindeki kartta  "kadavra"   yazıyordu.  Dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi  elindekine  dikkatle  baktı. Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı.  Ben "Bayan Arvandak" olduğunu farzettiğim genç kadını unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.

   
NOT: Şebnem İşigüzel'in Hanene Ay Doğacak  adlı kitabındaki, Sevgili Bayan Arvandak öyküsündeki cümlelerin bazılarını bu yazıya alıntıladım.