tuhaf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tuhaf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2026 Çarşamba

Tuhaf Olan Her Şeyi Severim:)

 

Bazan bir kitap beni tek cümleyle tavlar.

Şebnem İşigüzel’in Hanene Ay Doğacak kitabını, arka kapaktaki şu cümle sebebiyle satın almıştım:

“Bu kitapta tuhaf öyküler bulacaksınız.” Tuhaf olan her şeyi severim :)

Kitabı aldım. Önce kokladım. “Seveceğim ben bunu,” dedim.  Okumaya başladım.

İlk öykü...  Sevgili Bayan Arvadak.

Laboratuvar deneylerini bitiren doktor, kadavra üzerinde çalışmaya geçecekken ayağını kırar. Hastaneye gidemeyince, üzerinde çalışacağı kadavrayı kendi laboratuvarına getirmelerini ister.

Bir yandan da sekreter aramaktadır. Gazeteye ilan verir. Adayları laboratuvarında bekler.

Kapı çalar. Kapıyı kimin açtığını hatırlamaz. Kendisi mi asistanı mı? 

Öykü şu cümleyle başlar...  “Seni ilk gördüğümde…”

Sonrası… tuhaf bir tedirginlikle ilerler. Gelen kadının yüzünü, bedenini anlatır. Hiç tanımadığı halde hayatına dair varsayımlar kurar. Geçmişini, alışkanlıklarını, hatta eski sevgilisini…

Bir yandan da, neredeyse alışıldık bir soğukkanlılıkla, kadavralar üzerinde çalışmanın insanda açtığı çatlaklardan söz eder.

Ve tam o esnada... Metnin içinden ince bir tuhaflık sızmaya başlar. Okur bunu fark eder. Adını koyamaz. Sanki bir şey yerinden kaymıştır. Sanki anlatılanla gerçeklik arasında görünmeyen bir yarık açılmıştır.

Cümleler ilerledikçe o yarık genişler. Gerçeklik eğilir, bükülür… ve bir noktada kırılır.

Ve sen…
Tam her şeyi anladığını sandığın anda, öykü seni ters köşeye yatırır.

“Heyy! Yok artık,” dersin. Durup tekrar okumak istersin. 

Bazı öyküler okununca...   Çarpar.

15 Ağustos 2013 Perşembe

Ve Homo Economicus Ve Tuhaflıklarım Ve Homo Romanticus


Arabamın camında yüzümü gördüğüm anda kalakaldım. Başımda her zamanki gibi şapka vardı. Yanaklarım pancar gibi kızarmış, suratımdan şıpır şıpır terler akıyordu. Neydi bu hâlim? İnanamıyordum. Arabamı evin kapısının önüne çekmiş, içini elektrik süpürgesiyle temizliyordum.

En son arabamı iç dış temizlettiğimde, adam kallavi bir para istemişti. Gözlerimi pörtletip “Sahi mi?” diye bağırdığımı bugün gibi hatırlıyorum. Adam büyük bir pişkinlikle “Sahi!” demiş, elimdeki parayı alıp sırtını dönmüş ve işine devam etmişti. Donakalmıştım. İçimden sunturlu bir cümle sarf etmiş, ardından “İnsaf!” diye seslenmiştim

Elim kolum armut mu topluyordu kuzum benim? Arabamı neden kendim yıkamıyordum ki? Verdiğim para fena hâlde içime oturmuştu ya, “Arabamı artık kendim yıkayıp temizleyeceğim!” diye tüm gün söylenmiştim. Akabinde o günkü kazığı çooktan unutmuştum tabii.

İyi ama şimdi ne yapıyordum peki? Bütün gün evde, ofiste çalış babam çalışıyordum. Akşam eve döndüğümde… Artık kaç ara kabloyu birbirine bağlayıp elektrik süpürgesini taktıysam… Resmen arabamın içini elektrik süpürgesiyle süpürüyordum.

Tamam, üzerinize afiyet, az buçuk cimriliğimle şöhret sahibiyimdir ama… Yooo… “Yuf!” derler bu kadarına! Arabanı da kendin temizleyip yıkama yani, öyle değil mi? Pes! Pes vallahi!


İşte o anda, iktisat profesörü Şiir Erkök Yılmaz’ın Homo Ekonomicus adlı öyküsünün kahramanı Bay X aklıma geldi. Bay X’i düşünür düşünmez, elektrik süpürgesinin borusunu yere fırlattım. Kendimi arabanın şoför koltuğuna attım. İki elimle yanaklarımı avuçladım. Korkuyla dikiz aynasına baktım. Allah’ım… Ben Homo Ekonomicus’un kadın versiyonuna mı dönüşüyordum yoksa?

Bilirsiniz değil mi? Bay X, Homo Ekonomicus’un ta kendisiydi. Elini yüzünü yıkarken sabun kullanmazdı sözgelimi… Nedeni basitti. Hesaplamıştı: Yüzüne harcayacağı bir birimlik sabunun marjinal faydası, erken kirlenen havlulara harcanacak bir birimlik sabunun marjinal faydasından düşüktü.

Sonra… Dişlerini macunsuz fırçalardı. Çünkü yaptığı hesaplara göre, ömür boyu diş macununa yatıracağı para, dişlerinin amortismanı için gereken maliyeti aşıyordu. Günlük yemeklerini bile, o günkü performansının zahmet katsayısına göre seçerdi.

Evleneceği kadını seçerken de aynı özeni göstermişti. (Burada anlatmak istemiyorum; öykü illa okunmalı. Sahiden ibretliktir.)

Ayrıca Bay X, faktör alışkanlığı yüksek, emek yoğun çalışan bir seyyar köfteciydi. Bisikletinin arkasına bağladığı arabaya küçük kızını yerleştirir, yavrunun önüne kıymayı koyar; böylece çocuğun karıştırma ve mıncıklama yeteneğini gayet “üretken” bir alana yönlendirmiş olurdu…

Falan… filan…

Anlaşılan o ki, gün be gün Homo Ekonomicus olma yolunda ilerliyordum. Tanrı bilir, yarın öbür gün en ucuza basanını bulduğum gazeteye kendi ölüm ilanımı kendi ellerimle verebilirdim. Sonra, aynı Bay X gibi, içinde soğutma aygıtı olan camdan bir tabut edinirdim belki…

Şu devingen yaşamda bir durağan denge tutturmak niyetiyle tabutun içine girip ölü numarası yaparken uyuyakalabilirdim. Benim varlığım, insanlara düzeni hatırlatabilir, rasyonel davranmayı öğretebilirdi. Hatta ben, hiç bozulmamış kalıbımla aralarında yaşamaya devam edebilirdim…

Soğutma aygıtlı tabutumun elektrik masrafına gelince… Yaşasaydım daha mı az harcardım sanki? Pöh! Varsın yaşadığımı sansınlar… Önce gazetedeki ilanı, sonra tabuttaki kıpırtısız hâlimi gören yakınlarım… Bir yaygara, bir bağırış… Derken kabullenirlerdi elbette öldüğümü.

Önce bizim şehirden, sonra memleketin dört bir yanından insanlar cam tabutun içindeki beni görmeye akın ederdi. Gece kimsecikler yokken tuvalete, mutfağa süzülürdüm. Eskaza beni ayakta gören biri çıkarsa… “Yatır bu!” diye hükmedip hâlimi cümle âleme yayabilirdi.

O günden sonra evim… pekâlâ bir türbeye dönüşebilirdi.

Yok artık!

Size bir şey söyleyeyim mi, bütün bunlar belki bir an içinde aklımdan geçti. Sadece cimrilikte değil, hayalcilikte ve abartmakta da şöhret sahibiyimdir. Görüyorsunuz işte… Yine veri koşullarda, veri fiyatlar ve veri getirilerle riskleri minimize edip belirsizlikleri tutarlılığa dönüştüreceğime, hayallerimde abartma sanatı icra ediyordum. Ne vardı yani?

Yıllardır bana hizmette kusur etmeyen emektar arabamın koltuğunu sevgiyle okşadım. Canım istediğinde elbette arabamı kendim temizleyip yıkayacaktım. Ayrıca anlamıştım ki araba temizlemek sahiden eğlenceli bir işti.

Dikiz aynasına usulca baktım. Kendimdim. Homo Ekonomicus olsaydım, sevinmek gibi verimsiz bulacağı bir davranışı sergilemezdim. Ben sevindim.

Homo Ekonomicus değil, Homo Romanticus olmaya karar verdim. Arabamın radyosunun düğmesine bastım. Pinhani en sevdiğim şarkısını söylüyordu:
“Asla vazgeçmeee…
Kalkıp da pencerenden bir bak.
Güneş açmış mı? Yağmur düşmüş mü?
Dön bak dünyaya!”

Hafıza ne tuhaf bir kutuydu. Yoo… En tuhafı bendim tabii. Araba yıkamak bu kadar abartılacak bir şey miydi? Kendimi olduğum gibi kabul ettim. Şarkıya eşlik ederek arabamı temizlemeye devam ettim.

25 Temmuz 2013 Perşembe

Hayali Bilmeceler...


- 1 -
 

Yukarıda soldaki siyah beyaz fotoğraftaki kişi  1840 yılında Rusya'da, sağdaki ise 1969 yılında Amerika'da doğmuş. Biri Kuğu Gölü'nün bestecisi, diğeri ise Siyah Kuğu adlı filmin yönetmeni. Şimdi durup dururken bunları neden yazıyorum değil mi? Neden biliyor musun? 

1840 yılında Rusya'da doğan Kuğu Gölü'nün bestecisinin soyadı TCHAIKOVSKY... 1969 yılında Amerika'da doğan Siyah Kuğu'nun yönetmeninin soyadı ise ARONOFSKY... Ne bileyim? Bu soyad benzerliği komiğime gitti. Baksana tipleri de benziyor sanki. Sonu benzemesin ama acaba Aronofski, Çaykovski'nin 21.yüzyıl versiyonu olabilir mi? Of! "Neler aklına geliyor!" diye gülüyorsun bana gene  değil mi? Sen boşver beni... Bilirsin tuhafımdır. Durup dururken hayal ederim işte böyle şeyleri...



- 2 -


Şeeyy... Bir şey daha soracağım. Şu bilmecenin cevabını bulamadım ne yazık ki. Acaba Einstein ile Frankestein kardeş olabilirler mi? Peki, büyüyünce ünlü bir bilim adamı olan Einstein, "Hayal kurmak, bilgiden daha önemlidir," demiş mi sahi? Einstein (1879) kendisinden önce doğan abisi Frankestein'in (1818) hayal ürünü olması sebebiyle bu sözü söylemiş olabilir mi?


- 3 -

Pekiii... Nizamettin Amcam'ın dört oğlu var. Kemalettin, Şemsettin, Nurettin ve Bahattin. Nizamettin Amcam askerliğini Amerika Tennessee'deki Nato üssünde yapmış. Yoksa ünlü yönetmen Quentin bizimkilerin üvey kardeşi mi? Aman Allahım! Quentin Tarantino benim Amerika'daki kuzenim olabilir mi?

İnanmıyorum ya... Bütün bunlar gerçek mi? Peki, hayali şeyler yazan biri, kendi yazdığı hayallere, kendi inanabilir mi? Yani... Of! Anlarsın ya, aynen benim gibi...
2011

25 Nisan 2012 Çarşamba

Tuhaf Olmak Ne Demek?

"ah benim sevdalı başım
ah benim sarhoşluğum
ah çılgın yüreğim
sus artık uslandır beni"

Zülfü Livaneli


Bak, sonra sakın demedindi deme! Bak, buraya açık seçik yazıyorum işte. Tamam... Senin söylemene gerek yok. Ben zaten çoktandır biliyorum. Evet, tuhaf biriyim. Bak... Bu sabah ofise gitmek için, evden çok erken  çıkmıştım tamam mı? Hava nasıl güzeldi anlatamam.  Şerbet... Şerbet...  Sorarım sana... Böyle havalarda sence içimden iş yapmak gelir mi?  Gelmeezzz... İçimden hiç iş yapmak gelmez elbet!.. Beni var ya, böyle havalar mahveder. Yüreğim çılgın gibi atar.   Avare ruhum dirilir. Efendime söyleyeyim, başım var ya... Sarhoş gibi döner. Yooo... Gitmeliydim. İşin ucunda nafakam vardı. Sonraa... Zaten ekmek  aslanın ağzında değil miydi?  Tabii ki ekmek aslanın ağzındaydı. Şeyy... Böyle nafaka filan deyip bakma acımtrak nağme yaptığıma... Ofisten kaçardım icabında amaaa... Bugün için önceden verilmiş sözlerim vardı. Benim avare ruhum sebebiyle insanları atlatmak, verdiğim sözleri tutmamak raconuma uyar mı? Yooo... Elbette uymazdı. İşe gitmeliydim. Moralimi bozmadım. Gün içinde nasılsa kendimi eğlendirecek oyunlar icat edecektim. Hoplaya zıplaya ofise gittim. Zile bastım. Nanananooom... İlk oyunuma başladım. Döndü kapıyı açtı. Döndü iki hafta önce bizim ofiste çalışmaya başladı.  Nasıl tatlı, hilesiz bakışlı bir kız anlatamam. "Hoşgeldiniz." dedi. Durdum. İçeriye girmedim.  Ellerimi arkamda gizledim. "Söyle bakalım çantam hangi elimde?" dedim.  Gözlerini kırpmadan yüzüme baktı. "Çantam sağ elimde mi, sol elimde mi? Hangisinde?" diye sorumu tekrarladım. Başımı öne doğru uzattım. Esrarengizce etrafıma baktım. Sanki gizli sırrımı açık etmek istemezmişcesine, sessizce  "Bak, iyi düşün, tek seferde cevap ver, tamam mı?" diye sözlerimi sürdürdüm. Vaziyetime fena halde şaştı. Ben...  Koskoca kadındım...  Üstelik onun fikrine göre sanırım patronu olmalıydım. İyi de, çocuk gibi... Neler diyordum böyle? Anlam veremedi. Kirpiklerini kocaman kocaman açtı. Hayret dolu bakışlarına hiç mi hiiiç aldırmadım. Gözlerimi kıstım. Dudaklarımı büzdüm. Sanki bir Yeşilçam filminin kötü jönüydüm. Tehditkâr bir sesle "Dikkat et, eğer çantamın hangi elimde olduğunu bilemezsen, günümün kötü geçmesinin mesûlü sen olabilirsin." dedim. Gördüm. Kederli bir bulut yüzüne inmekteydi. Daha fazla kıyamadım. Kaşlarımla sağ tarafımı işaretledim. Anladı. Yüzü ay ışığı vurmuş gibi aydınlandı.  Pembe dudaklarının kenarlarına yaramaz bir gülümseyiş yerleştirdi. Bilgiç bir edayla "Sağ elinizde." dedi. Sevindim. "Heyyy! Bildin!." diye bağırdım. İçeriye girdim. Kapıyı kapattım. "Zile basmadan önce, eğer Döndü çantamın hangi elimde olduğunu bilirse, günüm iyi geçecek diye aklımdan geçirmiştim. Bildin. Günüm iyi geçecek. Teşekkür ederim. "dedim. Yanaklarından öptüm. 

Günüm mü? Günüm nasıl geçti öyle mi? Aaa... Nasıl  yalan söyleyebilirim? Tabii ki şahaneydi:)

15 Mart 2012 Perşembe

İflah Ve İslah Olmaz Vaziyette Tuhaf Biriyim...


Tamam. Kabul ediyorum. Tuhaf biriyim. İlgim dağınık, merakım obur, bilgim yarım yamalak. Abartma sanatında şöhret sahibiyim. Fena halde hayalperestim. Kurduğum hayallerin içine bağdaş kurar yerleşirim. Ailemde herkes normal. Ben değişiğim. Kaç kere sordum. İtiraf etmiyorlar. Şüpheleniyorum. Evlatlık olabilirim. Niye anlatıyorum şimdi bunları biliyor musun? Bazan muhabbet ederken misal, durup duruken ilgim dağılıyor, iştahla merak ediyorum, bilgim yarım yamalak olunca kafamın içindeki kıt bilgileri birbirine karıştırıyorum. Tabiyatıyla bu durumda ortamdan kopuyorum. Karşıdan bakana şaşkın bir görünüm veriyorum. Mesela, bak şimdi... Diyelim ki, ben birine söz verdim. Sonra söz verdiğime nasıl pişman oluyorum anlatamam.  Söz aramızda, huyum kurusun, biraz cimri biriyim. Allahım, yoksa verdiğim sözü geri isteyemez miyim, diye kumumav kuşu gibi düşünürüm. Hani ben bir söz verdiysem, ne bileyim o sözü emaneten vermiş olabilirim.  Heyy!.. Yoksa verdiğim söz ebediyen gidiyor mu elimden diye tir tir titrerim. Artık o sözün bende kullanım hakkı kalmıyor mu yoksa? Eyvah! Kullanamıyor muyum artık o sözü bir daha? Yapmayın!.. diye kendi kendime  ter ter tepinirim. Verilen söz geri alınmazmış güya... Kim demiş? Birisi benden söz isterse veririm. Ama sonra kesinlikle verdiğim sözün bana geri verilmesini isterim. Cimriyim diyorum! Ne yapayım yani... Huyum kurusun cimriyim. Bana ne? Verdiğim sözü geri isterim! İs - te - riiim! Yooo... Kaçma!.. Ne o? Korktun mu  yoksa? Benden söylemesi... Aklın varsa kork benden, mesafeli dur hatta...  Çünkü  iflah ve islah olmaz birisi olduğumu artık kesinlikle bilmeni isterim.



Bak şimdi... Kendimden misaller vermeye devam edeyim.  Biri "Moralim bozuldu!" derse, ne diyeceğimi bilemiyorum. Elektrik bozulsa, elektrikçiyi, musluklar bozulsa muslukçuyu, televizyon bozulsa televizyon tamircisini, bilgisayar bozulsa bilgisayarcıyı çağırabilirim. Morali bozulan biri için kimi çağırabilirim ki acaba diye derin derin düşünüyorum. Bu vaziyetimle yanımdakileri korkutuyorum.

"İyilik iyiliği doğurur!" ya da tam tersi "İyilikten maraz doğar!" derler ya, çok şaşarım. Hemen muhabbetten koparım. İyilik... Doğurabiliyor... Üstelik "iyilik", bazan maraz bazan da "iyilik" doğurabiliyor. Allah Allah!.. "İyilik" canlı bir şey mi ? Hatta doğurabiliyor ya madem, "iyiliğin" cinsiyeti kadın olabilir mi? diye aklımdan geçiririm. Aklımdan geçirmekle kalsam iyi. Bu düşüncelerimi seslendiririm. Yaa... İşte aynen böyle biriyim.

"Sıkıntıdan patladım!" diyen biri de kafamı çok karıştırır sözgelimi... Hemen koparım gene muhabbetten... Bu sözü söyleyen kişinin yüzüne, gene uzun uzun bakar düşünürüm... Acaba "sıkıntıdan patlamak" nasıl bir şeydir? Sıkıntıdan patlayan kişi, kendini tabanca olarak mı hissetmektedir? Yoksa mısır mı? Yoksa şampanya mı? Belki de balon... Sakız olabilir mi? Belki de tüfektir... Aaa! Lastik de patlamaz mı? Bir dakika apandist de olabilir.. Aman Tanrım! Ya bombaysa? Yazmayayım dedim ama, yazacağım işte... "Sıkıntıdan patladım" diyen kişi, şu anda hayalimde tüpgaz şeklinde canlanmaktadır!.. Of, niye böyleyim?


Şimdi aklıma ne geldi biliyor musun?  Kimi zaman "Muhabbetten koparım!" diyorum ya hani... Aaaa! Muhabbet lastik mi? Yoksa muhabbet internet mi? Ya da zincir olabilir mi? Koptuğuna göre... Fırtına mı yoksa? Aman Yarabbim muhabbet, kıyamet olabilir mi? Hoppala! Böyleyim işte... "Kafana takma!" mı diyorsun yoksa... Aman sakın ha! Böyle bir şey söyleme bana!.. Aman ha!.. Şimdi ben gene bir başlarım "kafanı takma" ile ilgili cümleler yazamaya... Bu kez "Deli mi ne?" diye arkana bakmadan  kaçarsın benden... Tamam! Nerden geldi şimdi bunlar aklıma! Ne bileyim? Kendime  ben bile şaşırdım kaldım valla!!!
  

6 Aralık 2011 Salı

"Tuhaf" Olmak Ne Demek?


Bazan öyle şeyler yazıyorum ki bloğuma, "tuhaf" bakmıyorsun değil mi bana? Sürekli yeni hayaller kuruyorum. Madem blogumun adı Hayal Kahvem. Adı üstünde denir ya hani. Hayali bir blog olmalı. Hayali. Bütünüyle hayali! Ya da hayalle gerçeğin karıştırılmış hali! Ne olacak ki? İnsan hayal ettiği müddetçe yaşamaz mı? Yaşar tabii!  Bilirsin, kitaplar ve yazarlar benim için çok önemli. Bazen sevdiği yazarın, fanatik okuyucusu olabiliyor insan. Misal bu ya, aynı bir futbol takımının gözü kara taraftarı olmak gibi. Biri maçlarını kaçırmaz takımının, diğeri yazılarını veya kitaplarını okumadan yapamaz sevdiği yazarının. Biri kar, kış, rüzgar, çamur demeden tüm karşılaşmalarına gider takımının, diğeri pahalı, ucuz, kısa, uzun demeden tüm dergi, kitap veya bloglarda izini sürer sevgili yazarının. Her ikisinde de bir vazgeçememe, özleme, yolunu gözleme, söz söyletmeme, sahiplenme, hülasa aşırı tutku durumu var.


Sen bir yazarın takım tutan fanatik taraftarı gibi okuyucusu oldun mu hiç? Uzun zamandan sonra yazmışsa hele, özel bir törenle ve büyük bir özenle yazdıklarını okudun mu? Takımını çılgınca tutan taraftarlar gibi, sevdiğin yazarın ve onun yazılarının tutkulu okuyucusu olmak ve yazılarını hakkını vererek itinayla okumak çok keyiflidir aslında. Bir insan yaşamı boyunca, ya takımının ya yazarının ya da ilgi duyduğu bir şeyin fanatik taraftarı olmalı bence. Kimi zaman abartmalı duygularını abartabildiğince. Fanatik taraftar, gol atınca takımı kanatlanıp uçmalı, gol yiyince ise salya sümük ağlamalı. Bir okuyucu sevdiği yazarın yazısını okurken, her satırının ritminde yazarıyla dans ettiğini hissedebilmeli ya da yazmadıysa uzun zaman sevdiği yazar, içini efkar kaplamalı ve derin bir iç çekmeli. Koşulsuz bir sevgi durumu bu... Yaa, bilmiyorsan eğer, bil işte... Böyle yaşayanlar var... Duygularını abartmaktan hoşlananlar. İlla ki vardır benim gibi  birileri..

Ya da ne bileyim konserde "İlk şarkı senin, ikinci benim!" diyen insanlardır bunlar misal, şarkılardan fal tutarlar. Yanağa kondurulan minik bir öpücüğü ihtimal, dünyadaki pahalı hiçbir armağana satmayanlar... Kitapçı kapatılıp yerine banka açıldığını görünce, kitap kolilerinin üzerine oturup göz yaşı akıtanlar... Sevindiği şeyler azaldıkça hüzünlenenler, seyrettiği filme ya da okuduğu kitaba ağlayıp hislenenler... Aynı espriye aynı anda kahkaha ile gülebilen arkadaşlara sahibim diye sevinenler... Bir anın çok önemsediği fotoğrafını buzdolabı kapağına yapıştıranlar... Arkadaş bloglarına komik yorum yazmayı marifet sayanlar... Ya da çalakalem yazdığı yorumlara pişman olup silinsin diye yalvaranlar... Leziz bir yemek yerken telefon edip sevdiklerine "Ben ne yiyorum biliyor musun, sen çatla!!" diyebilenler... Artık eskiyi hatırlatmıyor hiçbir şey diye iç çekip efkârlananlar... Kaç yaşına gelirse gelsin şaşırtmaktan ve şaşırmaktan hoşlananlar... Araç sürerken radyoyu açtığında, çok eski bir şarkı duyup içine ılık hazin bir şey akanlar, üstüne de "Nedir şimdi bu? Nedir bu durumum?" diye kendini çok bilinmeyenli bir problem gibi hissedip çözmeye çabalayanlar... Rüzgarın tenini ısırdığını hissetmeyi, yaşadığına delil sayanlar... "Ben buyum! Uyanıkken bile rüya görürüm! Ayağım yere değer, başım bulutlarda dolaşır!" diyebilenler... Çizgi romanların yarım kalan maceralarını yarım kalan aşklara benzetenler... Cemal Süreya'nın dediği gibi "kahvaltının mutlulukla ilgisi olmalı" diye düşünen birileri... Var böyle insanlar! Aramızda yaşıyorlar. İflah ve islah olmaz hayalperesttir onlar...



Peki oturduğu yerde dünyayı dolaşan yüreklere ne demeli? Her yüreğin bir aklı, kendi meşrebince bir olgunluğu vardır denir ya hani. Kaç yaşına gelirse gelsin delleniveren yürek sahipleri vardır. Tuhaf denilen insanlardır onlar hani. Ya kararmış, taş kesmiş yürek sahiplerine ne demeli? Allah saklasın! Yürek kararıp taş kesecekse, of hiç atmasın daha iyi. Asıl fena ne biliyor musun? Tuhaf olduğunu bildiğin halde normal görünmek için mücadele vermek. Esas bu yoruyor insanı. İnsanın kendinle savaş vermesi yani. Feci bir durumdur feci! Arada, canının istediği yerde, mesela bir apartman boşluğunda ya da dışarda akordiyon çalan adamı gördüğünde bağıra bağıra şarkı söylemek istiyorsun misal.. Ya da nebileyim metrelerce öteden uzaktan kumandayla arabayı açtığında, elindeki kumandanın içinde görünmeyen canlılar mı var acaba diye sorsan. Ya da hafızanın farklı çekmecelerine farklı hatıraları istiflemek, ihtiyacın olduğunda o çekmeceyi çekip rahatça alabilmek istiyorsun. Hiç kimsenin olmadığı, yalnız senin yaşayacağın bir sahilde anında bitiversem ne olur ki?  diyorsun... Denizi doya doya seyretmek istiyorsun misal. Tek başına. "Karşımda masmavi güpgüzel deniz... Anladın degil mi? Akdeniz... Hani Atilla Atalay der ya, “Harbiden sudan gelmişiz kardeşim biz, toprak ne ki?” “Yine deniz… Nasıl dingin… … Saatini bilsek, suda ölmek de olsa, razıyım ben, öyle güzel ki.” diye bağırmak sözgelimi. Bunları yapamıyorsan kendi resmini bari ıssız bir sahil görüntüsüne monte edivermek. Sanki ordaymışsın da fotoğraf çektirmişsin gibi. Tuhaf mı bunları düşünmek ya da yapmak yani? Tuhaf olmak fena bir şey mi?
 

20 Eylül 2011 Salı

Tık! Tık! Tık! Tuhaf Kim? Cevabım: Buyrun Benim.


Küçük İskender'in şiirlerini okuyorum. Biliyorum herkes ona "Marjinal Şair" diyor. Kitaplarının ilk sayfasındaki şairi tanıtım yazısında bile  böyle yazıyor. Ben ise onu "Masum Şair" diye niteliyorum.  Biliyorum. Tuhaf biriyim. Artık rahatlıkla itiraf edebilirim. Önceleri gizlerdim. Hoş... Gene sinsice gizlediğim, belli etmemeye gayret ettiğim, halen içimde kılıç kalkanla cenk ettiğim pek çok hâlim yok değil. Var elbette. Ama en azından  bu hâlimle ilgili kendimle mücadelem bitti. Ellerimi kaldırdım. Pes ettim. Teslim oldum. Tamam. Kabul ediyorum. Tuhafım. Misal, memleketin marjinal diye gördüğü birini benim gözlerim doğal görüyorsa, kitabında kendisi için marjinal yazılmasını kabul eden bir şairin dizelerini benim yüreğim masum diye bağrına basıyorsa, söyler misin? Tık! Tık! Tık!  "Tuhaf!" kim? " Cevabım... "Buyrun benim!" Bak şimdi. Ben Küçük İskender'in Karanlıkta Herkes Biraz Zencidir şiir kitabını açacağım. İçinde altını çizdiğim bazı dizelerini yazacağım:

"Sanırım çocuktum, aklımı avucumda taşırdım."

"hasretine mahsur kaldım / hasretine mahcup kaldım ey sevgili"

"ama hiç bir iyi geceler! / ağlatmıyor beni / ağlatmıyor senin karanlığın içinden duyulan / küçük hıçkırıklar kadar hâlâ!"

"şimdi seste söz, bir hilkat rüzgârı gibi esecek! / suçluyuz düşes! / mamafih suçluyuz! / suçumuz, bir bardak suda okyanus görmek!"

"Bir yağmur damlası ile bir kar tanesi / hiç karşılaşmışlar mıdır acaba / afacan bir temmuz ayında! / Temmuz: Yaz ailesinin ortanca oğlu!"

"senin yaşın aşka tutmuyor çocuğum, hiç gelme / açıkta kalırsın / aşk insanı acıktırır / aşk insanı bir ölüme susatırsa aşk diye anılır / senin mahallende aşk masallara giremez / masala giren aşk çıkamaz o mahallelerde!"

"Çocukluğumdan söz etmek isterim sana, eğer sıkılmazsan. Bir gün otururuz evde, ben sana hayatımı anlatırım dakika dakika. Kaç yaşımdaysam, o kadar yıl sürer konuşmam...... Sonra da sen anlatırsın. Sevdiğin filmleri, sevdiğin parçaları, sevdiğin canlıları, sevdiğin.... Hep sevdiğin şeylerden konu açarsın. Ben sıkılmam. Ben seninle sıkılmamayı seni ararken öğrendim. Seni hayal ederken keşfettim sıkılamamanın azametini. Bir insan bir insanı sıkamaz. Bir insan canı isterse sıkılır. Hacimler açarım sana içimde, dolman için, oraya akman için. Hacimler açarsın bana, çağlayarak gelirim. Endişelenmen gereksiz.... Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm." 

Kitabında bunlara benzer öyle masum dizelerin satır altlarını çizmişim ki. Yüreğimi dinliyorum. Acaba şairin adından mı etkileniyorum? Yooo... Bir nedeni yok. Tuhaflık bende. Çünkü Küçük İskender'i  "marjinal şair"  değil, "masum şair" olarak kabul ediyorum. Marjinal dizelerini değil masum dizelerini görüyorum.