ofis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ofis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2020 Salı

Korona Günlüğüm -1- Ofis


İki  haftadır evlerimizden çalışıyoruz. Ofis düzenini hiç bozmadan, her birimiz için  evlerimizde çalışma ortamı kurduk. "Yakalım gemileri, ofisteki düzeninizi olduğu gibi evlerinize taşıyalım, bundan sonra hep evlerden çalışalım:)" dedim. Lakin bizim ofisin çalışkan kızları "Evlerimiz, ofise yürüme mesafesinde, toplu taşımaya binmiyoruz, ofise gidip geliriz," dediler. Bunun doğru olmayacağına karar verdik. Ofise gelen olabilir. Ya da yolda birilerine temas etmek durumunda kalabilirdik. Ve de sokağa çıkmamaya azami gayret göstermeliydik. Lamı cimi yok, evlere geçtik. İnsan her şeye alışıyor biliyorsunuz. Bizler de evden çalışmaya alıştık diyebilirim. Günün belirlediğimiz saatlerinde görüntülü  toplantı yapıyoruz. Yoğunuz.  Bugünlerin bir an önce geçmesini, sağlıkla eski yaşantımıza kavuşmayı sabırla  bekliyoruz.


NOT- Fotoğraf, The Devil Wears Prada filminden


8 Şubat 2016 Pazartesi

Ofis Halleri


Sipariş ettiğim kitaplarım az önce geldi. Ofisteki odamda, sağ duvara dayalı dolabın üstündeki mevcut kitaplarımı  iyice sıkıştırdım. Bazılarını eve götürmek niyetiyle yanıma aldım. Yeni gelen kitapları kargo kutusundan çıkardım. Özenle üst üste koydum.  İşte fotoğraf çektim. Şimdi yan duvara tekrar baktım. Burası sigortacı değil de sinemacı ofisine benziyor. Gelenler acaba ne düşünüyor? Komik valla... Ne yapabilirim? Ben de böyle sigortacı tipiyim:)

25 Nisan 2012 Çarşamba

Tuhaf Olmak Ne Demek?

"ah benim sevdalı başım
ah benim sarhoşluğum
ah çılgın yüreğim
sus artık uslandır beni"

Zülfü Livaneli


Bak, sonra sakın demedindi deme! Bak, buraya açık seçik yazıyorum işte. Tamam... Senin söylemene gerek yok. Ben zaten çoktandır biliyorum. Evet, tuhaf biriyim. Bak... Bu sabah ofise gitmek için, evden çok erken  çıkmıştım tamam mı? Hava nasıl güzeldi anlatamam.  Şerbet... Şerbet...  Sorarım sana... Böyle havalarda sence içimden iş yapmak gelir mi?  Gelmeezzz... İçimden hiç iş yapmak gelmez elbet!.. Beni var ya, böyle havalar mahveder. Yüreğim çılgın gibi atar.   Avare ruhum dirilir. Efendime söyleyeyim, başım var ya... Sarhoş gibi döner. Yooo... Gitmeliydim. İşin ucunda nafakam vardı. Sonraa... Zaten ekmek  aslanın ağzında değil miydi?  Tabii ki ekmek aslanın ağzındaydı. Şeyy... Böyle nafaka filan deyip bakma acımtrak nağme yaptığıma... Ofisten kaçardım icabında amaaa... Bugün için önceden verilmiş sözlerim vardı. Benim avare ruhum sebebiyle insanları atlatmak, verdiğim sözleri tutmamak raconuma uyar mı? Yooo... Elbette uymazdı. İşe gitmeliydim. Moralimi bozmadım. Gün içinde nasılsa kendimi eğlendirecek oyunlar icat edecektim. Hoplaya zıplaya ofise gittim. Zile bastım. Nanananooom... İlk oyunuma başladım. Döndü kapıyı açtı. Döndü iki hafta önce bizim ofiste çalışmaya başladı.  Nasıl tatlı, hilesiz bakışlı bir kız anlatamam. "Hoşgeldiniz." dedi. Durdum. İçeriye girmedim.  Ellerimi arkamda gizledim. "Söyle bakalım çantam hangi elimde?" dedim.  Gözlerini kırpmadan yüzüme baktı. "Çantam sağ elimde mi, sol elimde mi? Hangisinde?" diye sorumu tekrarladım. Başımı öne doğru uzattım. Esrarengizce etrafıma baktım. Sanki gizli sırrımı açık etmek istemezmişcesine, sessizce  "Bak, iyi düşün, tek seferde cevap ver, tamam mı?" diye sözlerimi sürdürdüm. Vaziyetime fena halde şaştı. Ben...  Koskoca kadındım...  Üstelik onun fikrine göre sanırım patronu olmalıydım. İyi de, çocuk gibi... Neler diyordum böyle? Anlam veremedi. Kirpiklerini kocaman kocaman açtı. Hayret dolu bakışlarına hiç mi hiiiç aldırmadım. Gözlerimi kıstım. Dudaklarımı büzdüm. Sanki bir Yeşilçam filminin kötü jönüydüm. Tehditkâr bir sesle "Dikkat et, eğer çantamın hangi elimde olduğunu bilemezsen, günümün kötü geçmesinin mesûlü sen olabilirsin." dedim. Gördüm. Kederli bir bulut yüzüne inmekteydi. Daha fazla kıyamadım. Kaşlarımla sağ tarafımı işaretledim. Anladı. Yüzü ay ışığı vurmuş gibi aydınlandı.  Pembe dudaklarının kenarlarına yaramaz bir gülümseyiş yerleştirdi. Bilgiç bir edayla "Sağ elinizde." dedi. Sevindim. "Heyyy! Bildin!." diye bağırdım. İçeriye girdim. Kapıyı kapattım. "Zile basmadan önce, eğer Döndü çantamın hangi elimde olduğunu bilirse, günüm iyi geçecek diye aklımdan geçirmiştim. Bildin. Günüm iyi geçecek. Teşekkür ederim. "dedim. Yanaklarından öptüm. 

Günüm mü? Günüm nasıl geçti öyle mi? Aaa... Nasıl  yalan söyleyebilirim? Tabii ki şahaneydi:)

11 Ocak 2011 Salı

Ağaca Güzelleme..


“Yoo..” dedim.. “ Yoo.. Olmaz bu kadar.. Yeter ama.. Evde çalış.. İşte çalış.. Nedir  bu kuzum? Çalışmak için mi geldim dünyaya.. Ha ben... Ha köle Isaura! Ne farkım var benim  Allahaşkına! Aklımdan aynen bunlar geçiyordu. Artık canıma tak etmişti. Eski yılın son günlerinde iyice debdebelenen işlerim, yeni yılın  ilk haftalarına da  sarkınca ve yaklaşık üç haftadır gece ortalarına kadar ofiste ha babam  teklif hazırla, de babam yenilemeleri toparla, ha babam rakiplerle mücadele et, de babam hanımlığını da aman ha muhafaza et diye  telkin ede ede  delik deşik etmiş olduğum  ruh ayarımı “gücenmeyeceksin, kırılmayacaksın kızmayacaksın, sinirlenmeyeceksin, öfkelenmeyeceksin, müşteri hep haklıdır'a kurarak  akort  etmiştim. İyi de her akortta ruh tellerim gerildikçe gerilmişti iyice. Boğazımda bir el hissediyordum.  Biraz daha böyle devam edersem nefes alamayacakmışım gibiydi.  Bugün akşam üzeri elimdeki son işimi de sağ salim bitirince, koltuğumda arkama yaslandım.  Sorarım sana? Hayat mıydı bu?  Değildi biliyorum. Hatıralar değil hafakanlar  basmıştı dört bir yanımı. Tamam hafakanlar basmıştı basmasına ama diğer yandan işimi yapıyordum. İşimin gereği menfaatlerim hafakanlarıma oranla daha ağır basıyordu tabii...  O nedenle sesimi çıkarmadan çalışıyordum. Ama sıtkımın sıyrılma vaktine gelmiştim demek ki! Neden mi? Allahım, son günlerde ne şöyle  keyifle kahve hüpletebilmiştim  ne de  adamakıllı bir hayal kurabilmiştim. Edip Cansever’in dediği gibi yoktu ki düş kuracak vakit bile..  Yok bu dize beni kesmemişti.  Gülten Akın'ın "kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya"  dizesini akıl süzgeçimden geçirerek sinirlerimi  iyice törpüledim. Şair "Ne kadar doğru söylemiş!" dedim kendi kendime. Halim aynen böyleyken böyleydi işte. Ok yaydan çıkmış gibi  fırladım yerimden. Nuh nebiden kalma kadife ceketimi giydiğim gibi sırtıma... Çantamı attığım gibi omuzuma... Kimseye bir şey demeden fırladım ofisten...  Apartmanın dış kapısından çıkınca, kış ayazı bir tokat gibi çarpınca suratıma azıcık kendime gelir gibi oldum. İyi geldi ne yalan söyleyeyim. Sahile doğru yürüdüm. İşte tam o anda  yaprakları dökülmüş o yapayalnız ağacı gördüm. Sen Çağan Irmak'ın çevirdiği son filmi seyretmiş miydin? Prensesin Uykusu... Hani o filmde bir kütüphanede çalışan ve masal dünyası gibi herşeyi iyiliğinden gören Aziz vardır hatırlar mısın? Nedense ağacı görünce Aziz'in filmde ağaca sarılması geldi gözümün önüne... Usulca sağıma soluma bakındım. Çevrem ıssızdı. Kollarımı kocaman açtım. Ağacı kucakladım. Kulağımı dayadım ağacın muazzam gövdesine... Yüreğini dinledim. İnan bana tık tık atıyordu yüreği. Ve bil bakalım bana ne dedi? "O kadar yalnızdım ki, iyi ki geldin!"