kierkgaard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kierkgaard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2012 Perşembe

Ben Her Bahar Ağaca Aşık Olurum.


Tanıdığım bir ağaç var. Yeni Cuma Camii'nin alt köşesine yakın...  Şımarık mı şımarık... Afralı tafralı edasıyla diğerlerinden farklı duran bir ağaç bu... Arabamla geçerken... Tam ağaç kalabalıklığının olduğu yerde... Trafik sıkışınca bir süre... Gözüm hemen o ağaca takılır. Nasıl burnu havada bir ağaçtır anlatamam. Yüzde binbeş yüz eminim şehrin ilk tomurcuklanan ağacı olduğuna. Aziz Nesin der ya hani... "Bir ılman hava esmeye görsün." Hopp!  Patır patır açıverir çiçeklerini... Hemencik kendini o güzel havalara vuruverir. Daha ne oluyoruz demeden uçuk pembe giysisini giyiverir. Becerdi bu yılda... İlkin o çiçek açtı gene. Of! Bir naz bir şımarma. Nasıl herkesi küçümseyen küstahça bir havası var anlatamam. Resmen gözlerimin içine bakarak diyor ki "İster bak ister bakma"... Aaa!.. Umrunda değil dünya!.. Anlatılacak gibi değil! İlla görmek gerekir.  Kalıbımı basarım asla ağaçların aptalı değildir. Gözlerimle şahidim. Ne ilkbahar yağmurları, ne akla hayale gelmez kocakarı soğukları, kiremit uçuran fırtınalar salladı silkeledi dallarını... Bana mısın demedi! Nasıl beceriyorsa beceriyor. Sırlarını gizlediği tomurcuklarına hiç bir şeycik olmuyor. Onca badireden sonra bile çiçeklenip  hoş bir edayla salım salım salınıveriyor. Yanından geçerken kaç kere "nasılsın?" diye soruverdim. Allahım! Beni hiiç kaale almıyor. Cevap vermeye tenezzül etmiyor. Gene de ne zaman önünden geçsem ilgimi çekiverir. Arabayı yolun ortasına bırakıveresim, koşup sarılıveresim, kulağımı gövdesine dayayıveresim, şımarık iç kahkahasını duyuveresim gelir. Öyle baştan çıkarıcı hâli vardır ki anlatamam. Başka bir şeyi gözüm görmez, dünyamın merkezine oturuverir.




Şimdi neden yazdım bunları biliyor musun? Az önce içimi kurcalan bir merak sebebiyle sanal ansiklopedide bir şeyler arıyordum. Kierkegaard'ın kaygılı olmanın  insanı diğer canlılardan ayıran şey olduğu tadında bir yazısına denk geldim. Ünlü Danimarkalı filozofa göre insan dışındaki diğer canlılar kaygı duymazlarmış. İnsanın ise yitip gitmeden, boyun eğmeden kaygıyla yaşamasını öğrenmesi lâzımmış. İşte tam bu yazıyı okuduğumda... Kafama dank etti. Anlattığım bu cazibeli ağacın hemen yanındaki zavallı ağaç ansızın gözümün önüne geldi. Deminden beri anlatıyorum ya hani... O deli dolu çiçek açan ağacı. İşte o ağacın hemencik yanındaki ağaç ise bizimkinin tersine... Nasıl dalları kara kuru... Nasıl cılız... Nasıl süklüm püklüm... Nasıl acınacak haldedir anlatamam. Şimdi anladım. Beriki  etrafına aldırmadan çiçek açıp  sevinçle pembeleştikçe... Bu ise  eriyor kederinden günden güne... Ne demek kaygı duymamak, kaygılı olmamak? Kierkegaard görebilseydi keşke! Bu ağaç var ya baştan aşağıya kaygı, tepeden tırnağa tasa, kökünden dallarına mutsuzluk, gerginlik, endişe. Ay, düşündükçe yüreğim daraldı yeminle... Acaba yanındaki ağaç gerim gerim çiçeklendikçe, bu kendini aciz, eksik mi hissediyor? Acaba hep diğeriyle ilgilenince, bu ağaç hayatta bir kıymeti yokmuş gibi mi düşünüyor? Ne fena! Yooo... Var! Bak aklıma geldi işte. Ben onu önemsiyorum bi kere. Ne diyorum biliyor musun? Çıkıp oraya gitmeliyim. Evet, gitmeliyim inan ki. Gözünün önünde olan biteni göremeyip "dünyanın en güzeli benim" edasıyla salım salım salınan o şımarığı değil, bilakis günden güne eriyen kaygılı ağaca kulağımı dayayıp ilgiyle dinlemeliyim. Aziz Nesin'in dediği gibi... "Bir güler yüz bir tatlı söz..."  Havasını bulur da önce aydınlatır kararan yüreğini... Çırpıştırır dallarını şööyle... Yanındaki şımarık ağacı şaşırtmanın sevinciyle içinde kalmış çiçeklerini patır patır  açıverir belki. Şaşkın ya! Şimdi anladım. Enayi gibi  hep nasıl o çiçek açan şımarık ağaca aldanmışım! Tamam. O kaygılı ağacın yanına hemen gideceğim. Biliyorum. Benim öğretebileceğim bir şey yok hiç kimseye ya da şeye. Ağacın kulağına sadece... "Kimi zaman bende senin durumuna düşüyorum. Olur böyle haller." diyerekten  gönül alma kıvamında bir kaç lakırtı edeceğim. O kadar! Ah! Ben insanların aptalı. Bunu daha önce nasıl akıl edemedim?! Bari sen kaygı duyma e mi? Merak etme. Ben hemen  halledeceğim.
  
2011


29 Mayıs 2011 Pazar

Kierkegaard Görebilseydi Keşke!


Bak ne anlatacağım. İzmit'te  Mimar Sinan'nın şehrime emaneti  o güzelim Yeni Cuma Camii'nin E-5'e paralel alt köşesinde...  Şımarık mı şımarık... Afralı tafralı edasıyla diğerlerinden farklı duran bir ağaç var. Arabamla geçerken... Tam o ağaç kalabalıklığının olduğu yerde... Trafik sıkışınca bir süre... Gözüm hemen o ağaca takılır. Nasıl burnu havada bir ağaçtır anlatamam sana. Yüzde binbeş yüz eminim şehrin ilk tomurcuklanan ağacı olduğuna. Aziz Nesin der ya hani... "Bir ılman hava esmeye görsün." Hopp!  Patır patır açıverir çiçeklerini... Açar yemin ederim. Hemencecik kendini o güzel havalara vuruverir. Daha ne oluyoruz demeden uçuk pembe giysisini giyiverir. Becerdi bu yılda... İlkin o çiçek açtı gene. Of! Bir naz bir şımarma. İster bak ister bakma tarzında herkesi küçümseyen  küstahça bir edası vardır hatta... Anlatılacak gibi değil! İlla görmek gerekir.  Kalıbımı basarım asla ağaçların aptalı değildir. Gözlerimle şahidim. Ne ilkbahar yağmurları, ne akla hayale gelmez kocakarı soğukları, fırtınalar salladı silkeledi dallarını... Bana mısın demedi! Nasıl beceriyorsa beceriyor. İçinde çiçeklerini gizlediği tomurcuklarına hiç bir şeycik olmuyor. Onca badireden sonra bile çiçeklenip  hoş bir edayla salım salım salınıveriyor. Allahım! Ne zaman önünden geçsem ilgimi çekiverir. Arabayı yolun ortasına bırakıveresim, koşup sarılıveresim, kulağımı gövdesine dayayıveresim, şımarık iç kahkahasını duyuveresim gelir. Öyle baştan çıkarıcı hâli vardır ki anlatamam sana. Başka bir şeyi gözüm görmez,  o anda dünyamın merkezine oturuverir.


Şimdi neden yazdım bunları biliyor musun? Dün akşam içimi kurcalan bir merak sebebiyle sanal ansiklopedide bir şeyler arıyordum. Kierkegaard'ın kaygılı olmanın  insanı diğer canlılardan ayıran şey olduğu tadında bir yazısına denk geldim. Ünlü Danimarkalı filozofa göre insan dışındaki diğer canlılar kaygı duymazlarmış. İnsanın ise yitip gitmeden, boyun eğmeden kaygıyla yaşamasını öğrenmesi lâzımmış. İşte tam bu yazıyı okuduğumda... Sanki kafama bir şey dank etti. Anlattığım bu cazibeli ağacın hemen yanındaki zavallı ağaç ansızın gözümün önüne geldi. Deminden beri anlatıyorum ya hani... O deli dolu çiçek açan ağacı. İşte o ağacın hemencik yanındaki ağaç ise bizimkinin tersine... Nasıl dalları kara kuru... Nasıl cılız... Nasıl süklüm püklüm... Nasıl acınacak haldedir anlatamam sana. Farkındayım. Beriki  etrafına aldırmadan çiçek açıp  sevinçle pembeleştikçe... Bu ise  eriyor kederinden günden güne... Ne demek kaygı duymamak, kaygılı olmamak? Kierkegaard görebilseydi keşke! Bu ağaç var ya baştan aşağıya kaygı, tepeden tırnağa tasa, kökünden dallarına mutsuzluk, gerginlik, endişe. Ay, düşündükçe yüreğim daraldı inan ki... Acaba yanındaki ağaç gerim gerim çiçeklendikçe, bu kendini aciz, eksik mi hissediyor? Acaba hayatta bir kıymeti yokmuş gibi mi düşünüyor? Ne fena! Yooo... Var! Ben onu önemsiyorum bi kere. Ne diyorum biliyor musun? Hemen şimdi çıkıp oraya gitmeliyim. Evet, gitmeliyim inan ki. Gözünün önünde olan biteni göremeyip "dünyanın en güzeli benim" edasıyla salım salım salınan o şımarığı değil, bilakis günden güne eriyen kaygılı ağaca kulağımı dayayıp ilgiyle dinlemeliyim. Aziz Nesin'in dediği gibi... "Bir güler yüz bir tatlı söz..."  Havasını bulur da önce aydınlatır kararan yüreğini... Çırpıştırır dallarını şööyle... Yanındaki şımarığı şaşırtmanın sevinciyle içinde kalmış çiçeklerini patır patır  açıverir belki. Şaşkın ya! Şimdi anladım. Enayi gibi  hep nasıl o çiçek açan ağaca aldandım! Tamam. O kaygılı ağacın yanına hemen şimdi gideceğim. Benim öğretebileceğim bir şey yok hiç kimseye ya da şeye.  Ağacın kulağına sadece "Kimi zaman bende senin durumuna düşüyorum. Olur böyle haller." diyerekten hayat kıvamında bir kaç lakırtı edeceğim. O kadar! Ah! Ben insanların aptalı. Bunu daha önce nasıl akıl edemedim?! Sen kaygı duyma e mi? Merak etme. Ben halledeceğim.