Artık duramazdım. Bu akşam mutlaka çekip gitmeliydim. Bir gölge gibi, koridorun taş duvarını izleyerek dış kapıya doğru ilerledim. Dokunur dokumaz içimin titremesine neden olan kapının pirinç halkasından bir süre elimi çekemedim. Öylece kıpırdamadan kalakaldım. Ben öyle kıpırdamadan bekleyince, sanki odadaki eşyalar dehşetle buz kestiler. Çocuksu bir şaşkınlıkla ilk kez görmüş gibi ürpererek beni izlediler. Her daim yazı yazmak için kullandığım, hırpani haliyle nuh nebiden kalmış gibi duran masam, acı acı baktı suratıma... Ben de durduğum yerden masamın her köşesine elem dolu bakışlarla göz attım. Keşke Edip Cansever’in "masa da masaymış ha" adlı şiirinde yaptığı gibi pencereden gelen ışığı, ekmeğin havanın yumuşaklığını, tokluğumu açlığımı, aklımda olup bitenleri, kimi sevip kimi sevmediğimi, hayatta ne yapmak istediğimi koyabilseydim masama diye düşündüm. Uykularımı, uykusuz gecelerimi, belleğimden taşmış bir rüyaymış gibi hafızamdaki dondurucunun en kuytu ve en karanlık köşesine, müebbet suçluları koğuşuna gizlice kilitlediklerimi, akıl kaymalarımı, dil sürçmelerimi, gülünç olma hallerimi, öfkelenip acele acele düşünmeden yazdığım elektronik mektuplarımı, yanlış anlamalara yol açan yazılarımı, yorumlarımı, her birini keşke masamın sırtına tek tek istifleyebilseydim. Biliyorum masam bu kadar yüke bana mısın demezdi… Yapamadım. İçimden fena halde ağlamak geliyordu. Yüreğimden boğazıma kadar gelen hıçkırığı sessizce düğümledim. Bir ova gibi genişledi sukûnet… Çıt çıkmıyordu. Eşyalar tek göz, tek nefes olmuşlardı sanki. Kendimi tarifi imkansız halde kötü hissediyordum. Kapıyı usulca açtım. İlk adımımı attım. Elimle yavaşça iterek kapıyı kapattım. Genişliğini hayal edemediğim derin bir uykuya daldım. 14.09.2010
tuhaf bie öykü denemesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tuhaf bie öykü denemesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Mart 2011 Cumartesi
Tuhaf Bir Öykü Denemesi - 3
Artık duramazdım. Bu akşam mutlaka çekip gitmeliydim. Bir gölge gibi, koridorun taş duvarını izleyerek dış kapıya doğru ilerledim. Dokunur dokumaz içimin titremesine neden olan kapının pirinç halkasından bir süre elimi çekemedim. Öylece kıpırdamadan kalakaldım. Ben öyle kıpırdamadan bekleyince, sanki odadaki eşyalar dehşetle buz kestiler. Çocuksu bir şaşkınlıkla ilk kez görmüş gibi ürpererek beni izlediler. Her daim yazı yazmak için kullandığım, hırpani haliyle nuh nebiden kalmış gibi duran masam, acı acı baktı suratıma... Ben de durduğum yerden masamın her köşesine elem dolu bakışlarla göz attım. Keşke Edip Cansever’in "masa da masaymış ha" adlı şiirinde yaptığı gibi pencereden gelen ışığı, ekmeğin havanın yumuşaklığını, tokluğumu açlığımı, aklımda olup bitenleri, kimi sevip kimi sevmediğimi, hayatta ne yapmak istediğimi koyabilseydim masama diye düşündüm. Uykularımı, uykusuz gecelerimi, belleğimden taşmış bir rüyaymış gibi hafızamdaki dondurucunun en kuytu ve en karanlık köşesine, müebbet suçluları koğuşuna gizlice kilitlediklerimi, akıl kaymalarımı, dil sürçmelerimi, gülünç olma hallerimi, öfkelenip acele acele düşünmeden yazdığım elektronik mektuplarımı, yanlış anlamalara yol açan yazılarımı, yorumlarımı, her birini keşke masamın sırtına tek tek istifleyebilseydim. Biliyorum masam bu kadar yüke bana mısın demezdi… Yapamadım. İçimden fena halde ağlamak geliyordu. Yüreğimden boğazıma kadar gelen hıçkırığı sessizce düğümledim. Bir ova gibi genişledi sukûnet… Çıt çıkmıyordu. Eşyalar tek göz, tek nefes olmuşlardı sanki. Kendimi tarifi imkansız halde kötü hissediyordum. Kapıyı usulca açtım. İlk adımımı attım. Elimle yavaşça iterek kapıyı kapattım. Genişliğini hayal edemediğim derin bir uykuya daldım. 14.09.2010
24 Aralık 2010 Cuma
Hayallerim, Hayal Bekçim ve Öte Yer
Dün işim çoktu. Abartma sanatı yapmıyorum. Gerçekten başımı kaşıyacak vaktim yoktu. Akşam iş çıkışı kendimi sahile attım. Saat erken olmasına rağmen hava epeyce kararmıştı. Bir süre yürüdüm. Sonra denizi görecek şekilde bir banka oturdum. İyotlu havayı derin derin içime çektim. Biraz ilerimde aşırı şişman uzun boylu bir adam ayak bileklerine kadar suda durmuş ufku seyrediyordu. Üzerinde beyaz tişört, paçaları sıvalı beyaz keten pantolon ve siyah tokyo terlik vardı. Gördüğüm bu manzara bana pek normal gelmedi. Hemen hayal penceremin kepenklerini kapatmak istedim. İnan bana denedim. Sanırım geç kalmıştım. Adam yanıma geldi. "Merhaba. Ne var ne yok?" dedi. "Kimsiniz siz? Ne istiyorsunuz?" dedim. "Şöyle tenha bir yerde konuşmaya ne dersiniz?" dedi. Hiper korkum en yüksek tepemi hızla aşmıştı inişe geçmeye başlamıştı. Midemdeki tüyden parmakların hünerli masajı korku kasılmasını yumuşatmaya başlamıştı. "Bana kim olduğunuzu söyler misiniz lütfen?" dedim. Kim yerine ne dememek için kendimi zor engelledim. "Ben bir çeşit hayal bekçisiyim. "dedi. "Hayal bekçisi mi? "Evet, bu dünya dediğiniz yerde olan biten her şey, yani ne var ne yok'un tamamı benim kolleksiyonumda mevcuttur." dedi. "Nasıl yani?" dedim. "İnsanların hayal ettiği her şeyi birirktiririm ben. A'dan Z'ye her şeyi. Bu hayaller aynı sizin olduğunuz gibi bir yaşam çizgisine ve gelişme potansiyeline sahiptirler." dedi. "Hayaller canlı mı demek istiyorsunuz? diye sordum. "Canlı yerine üretken ve sonsuz açılımlara gebe desem. Hayalciler nedeniyle." dedi. "Bir dakika. Benim hayallerim de sizin deponuzda şu anda. Öyle mi?" diye sordum. Ne dese beğenirsin... "Şu ana kadar hayal ettiklerinizin hepsi." dedi. Utandım biraz. Nasıl yani? Benim kendimden bile gizlediğim hayallerimi bu hayal bekçisi biliyordu öyle mi? "Ama hayallerimle birlikte ben de varım." dedim. "Çok iyi bildiniz. Hayal eden hayalden bağımsız varolamaz pek doğru sezdiğiniz gibi. Hayali hayalciyle birlikte depolamak gerekir." Ne diyordu bu adam? "Aklıma bir şey geldi. Biri öldü diyelim. Hayalciliği bitti mi yani? O zaman ne oluyor?" diye sordum. "Çok güzel bir soru. Hayalleri nedeniyle hayalci gerçek anlamda hiç bir zaman ölmez. Hayalleri kendiyle birlikte sürekli değişerek hep var olur." dedi. İlgimi iyice çekmiş olmalı ki "Bu hayalleri nasıl depoluyorsunuz?" diye sordum. "Normal bir kolleksiyoncu ne yapar? Saklayacağı şeyleri havanın ve kimyasal maddelerin aşındırıcı, bozucu tesirlerinden korumak için camların, cilaların ardına, çelik kasaların içine koyar. Hayaller için bunu yapmak olanaksızdır. Onları depo etmek için akıl almaz genişlikte bir uzay parçası gerekir. Çünkü sürekli dönüşerek genleşen bir kolleksiyondur bu." dedi. Peki, bu ebatta bir depoları mı vardı yani? Varmış. Nerdeymiş bu depo biliyor musun? Burada. Bizim köyde. Şaşkın baktığımı görünce dedi ki: "Şaka yapmıyorum. Zekanızı da küçümsediğimi düşünmenizi istemem. Yalnız başka yanıt vermek gerçeği saptırmak olurdu." Beynimin vargücüyle zorlandığını hissediyordum. Gözgözü görmeyen sisli bir havada sadece hışırtısı duyulan bir gazeteyi kapmak için insanın kolunu uzatması gibi o anda anlayış sınırlarındaki duyargalarımı uzatmıştım. "Üst üste buradalar yani." dedim. "Üst üste, iç içe." dedi. "Öte yer diyebilir miyiz oraya?" dedim. "Hiç fena sıfat değil." dedi. Ona iyice baktım. "Siz nesiniz aslında? Yani hangi maddeden yapılmasınız? İnsan olmadığınız kesin." dedim. "Doğru insan değilim" dedi. "Ben bir Hayal Bekçisi'yim. Beyinlerin ürettiği malzemeyi büyük titizlikle depolar ve onların gelişmelerine uygun ortam sağlarım. Hepsi bundan ibaret." dedi. "Milyarlarca hayalcinin yaşadığı bir gezegenin ürettiği malzemenin tek sahibi siz misiniz?" diye sordum. "Sahipten çok bekçisi desek." dedi. "Öte yer dediğimiz depo, evrendeki tüm hayalcilerin ürünlerini barındırmaktadır." dedi. "Tüm evrenin... Bizden başka hayalciler de mi var?" diye sordum. "Evet. Sandığınız kadar yalnız değilsiniz." dedi. Beynimin içinde aklın yolu birdir şakısı çalıyordu gene. " Hayal Bekçisi ben niye varım diye sormuyor mu kendi kendine? dedim. "bir şeyin varlık nedeni onun çok zevk aldığı meşguliyetidir bazen. Ben düşün ürünlerini istiflemekten aşırı haz duyuyorum. Gelecek benim işim değil. Ben niye varım, benim halim ne olacak demektir çoğu kez. Kafamı yormam buna." dedi. Heyecanım yatışmıştı sanki, karşımdaki şeye dikkatle baktım. Dokunursam elime nasıl bir duyum vereceğini merak ediyordum. Tabii bunu denemeye hiç niyetlenmedim. Çocukluğumdan beri yaşadığım bu tip olağanüstü serüvenler ve okuduğum kitaplar nedeniyle beynimde canlandırdığım bir sistem hayalim vardı. Ben bir hayalciydim. Hayal kurmayı seven bir bünyeye sahiptim. Hayallerimin hayalimde bir bekçisi vardı. Hayal Bekçisi hayallerimi Öte Yer'de depoluyordu. Vakti geldikçe hepsi gerçekleşecekti. Baktım yanıma. Hayal Bekçisi yok olmuştu. Arkama yaslandım. O anda canlandırdığım bu hayalin bana verdiği tarifsiz hazzın salıncağında sallanmaya başladım.
NOT: Yazar umarım affeder beni. Çünkü bu hayali yazıyı Sadık Yemni'nin Öte Yer adlı romanından alıntıladığım cümlelerine benim cümlelerimi depolayarak yazdım.
12 Ekim 2010 Salı
Tam Fabriga'yı Okuma Vakti
Son günlerde Şili'deki bakır madeninin çökmesi sonucu yerin 600 metre altında yaşam savaşı veren madencilerin kurtarılmasıyla ilgili haberler duyuyoruz ya... Bir de Çin'in Zaoyuan bölgesindeki altın madeninde çıkan yangında hayatını kaybeden madencilerden söz ediliyor. Bu haberleri duydukça aynı yakın zamanlarda Zonguldak maden ocağında göçük altında kalan madencilerimizi duyduğumda olduğu gibi yüreğim acıdı yemin ederim. İçim kararmış halde kitaplarımın yanına geldim. Gözüm Kalbin Böcüü'ğünü aradı. Yok... Aradım yoktu hiçbir yerde. Aklıma geldi. Ofiste. Hımm... Ofiste kalmış. Yıkıldım. Şimdi o güzeller güzeli Fabriga adlı öyküsünü okusam, ruhuma ne iyi gelecekti. Sonra nasıl olduysa, Sıdıka- Öpücük Balığı- Fabriga adlı kitabıyla göz göze geldik. Tabi ya, nasıl düşünemedim. Fabriga adlı öyküsü ilkin bu kitapta yer almıştı. Ne öyküydü ama. Hani derler ya gerçek hayattan uyarlanmıştır. Ta kendisi. Hatta daha ötesi. Bu öykü Atilla Atalay'ın öz be öz dedesinin hikayesi. Öykü çok eski zamanlara götürür bizi. Taa 1937 lere. Atatürk hayattadır. Başvekil İsmet İnönü'dür. Onüç hanelik Karabük Köyü'nün başına resmen devlet kuşu konmuştur. Bu yere Karabük Demir ve Çelik fabrikalarının temeli atılmaya karar verilmiştir. Atilla Atalay'ın o etkili cümleleri ile büyükbabası Emiroğlu Mehmet'in taa kuruluşundan itibaren, fabrikayla paralel giden hayat öyküsünü okuruz. İşe girişini, ilk günler fabrikada çalışan gençlerde baş gösteren tuhaflıkları, sonra dumanlara, ateş ırmaklarına, yüzleri yapış yapış isli hallerine alışmalarını, "odunun eyisi meşe, evin eyisi köşe, gızın iyisi Ayşe" diyerekten Bıçakçının Ayşe ile evlenişini okuruz keyifle. Fabrikada çalıştığı bölümün adı da Ayşe'dir iyi mi? Çünkü fabrikanın bölümlerine nedense, Ayşe, Zeynep gibi kız isimleri verilmektedir. Okuruz okuruz... Mühendis toruna kadar geliriz. Zaten o mühendis torununun, kimi güldüren kimi hüzünlendiren anlatımıyla tanıdığımız büyükbabanın ruhuna sonunda saygıyla rahmet göndeririz.
Yok.. Devamını getirip yazamayacağım... Çünkü çok işim var. Çıkmalıyım. Kitabın arkasındaki cümleleri buraya aktaracağım. Şahane bir öyküdür. Zaman gene bu öykü zamanı işte. Mutlaka okumalı. Kitabın arka kapağındaki cümleler ise şöyle: "Tuhaftı... Sanki herkes 'fabrıga'nın gizli bir işaretini taşıyordu... Orkestra, kimselerin duyamadığı tılsımlı bir fabrika sireni çalıyor; yaşamın vardiyasını değiştiriyordu... O an, 'ağır sanayii'nin, olanca ağırlığı üstüme çöktü... Kendimi de fabrikanın bir ürünü gibi duyumsadım... Bir an için, 'fabrıga'nın yaşamımızda hiç olmadığını düşündüm... Sonra, önce senin, ardından diğerlerinin gülümseyen 'düğünlü' yüzlerine baktım... Baktım ve 'fabrıga'nın başka bir şey değil, biz olduğumuza karar verdim... Çocukluğumdan beri pek sevmediğim, o koca, dumanlı deve ait yüksek fırınların, niye Ayşe, Ülkü, Zeynep gibi insan isimleri taşıdığını çözdüm. " Ah canım yaa... Şahane bir öyküdür. Dünyanın her yerindeki maden ocaklarında çalışan maden işçilerine ithaf edilesidir.
29 Ağustos 2010 Pazar
Tuhaf Bir Öykü Denemesi 1
İstanbul'da üniversitede okurken, derslerimden kalan zamanlarımda muhtelif organizasyon işlerinde çalışmıştım. Bu bana hem az da olsa para kazanma, hem de iş tecrübesi edinme fırsatı sağlamıştı. Okulumu bitirdikten sonra doğduğum şehre geri döndüm. Şehrin en büyük ajansı beni havada kaptı tabii. Şirketlere her türlü organizasyon ve eğitim konularında hizmet veren bir ajanstı. Sahibi diyebilirim ki doğduğumdan beri beni tanırdı. İlk iş görüşmesine gittiğimde, iyi bir üniversiteden başarıyla mezun olmuş bir kızın, İstanbul'dan geri dönüp, doğduğu taşra şehrinde çalışmak istemesine bir türlü kafası basmamıştı. Kararlı olduğumu görünce beni memnuniyetle işe kabul etti. Maaşı da düşündüğümden iyiydi. Yaşadığımız yer taşra da olsa, büyük ve donanımlı otelleri sayesinde, pek çok iş toplantıları ya da bilimsel konferanslar ve paneller şehrimizde fazlasıyla yapılırdı. İşlerimiz yoğundu. Genelde başka ülke ya da şehirlerden gelen misafirleri karşılama, otellerine yerleştirme, hazırlanmış iş ve gezi programlarına uymasına yardımcı olmak benim görevlerimdendi. Keyifli bir işti. Her defasında değişik iş kollarından bir ya da birkaç insan tanıyordum. Okuldan sonra yeni hayata atılan biri olarak, farklı şirketleri ve çalışanlarını gözlemleme şansı buluyordum. Zaten insanları seven, olumlu ve uyar kafa biriyimdir. Esprili ve eğlenceli olduğumu söylerler. İlgilendiğim misafirlerin çoğu , ajansa memnuniyetlerini bildirir teşekkür yazısı göndermişlerdir. Patron kıvrak zekama güvendiği için zor olduğunu düşündüğü misafirlerle ilgilenmeye genelde beni gönderirdi.
O gün şehrimize gelen bir yazarı havaalanında karşılamak, katılacağı konferansın gerçekleşeceği otele götürmek, kısa bir şehir turu yaptırıp, önce yemeğe sonra akşam uçağına vaktinde yetiştirmek görevini üstlenmiştim. Karşılamaya gitmek için neredeyse sabahın kör şafağında uyanmıştım. O kadar heyecanlıydım ki içim içime sığmıyordu.. Bu benim için çok özel bir işti.. Bu yazarı karşılamayı büyük bir sevinç ve istekle kabul etmiştim.. Havaalanına vardığımda uçağı henüz alana inmişti. Kendisini görünce tanıyacağıma yüzde yüz emindim. Çok meşhur bir mizah yazarı ve çizgi roman editörüydü.. Öykülerinin tam manasıyla hastasıydım.. Satışa çıkan tüm kitaplarını kimbilir kaç kez okumuştum.. Bununla yetinmemiş hakkında çıkan tüm yazıları da tek tek incelemiştim. İlginç biriydi.. Çok ortalarda görünmezdi.. İnternette tüm aramalarıma rağmen zar zor iki fotoğrafını elde etmiştim.. Şehrimizdeki büyük otellerden birinde "Türkiye'de Mizah ve Çizgi Roman" konulu bir konferans vardı o gün. Kendisi konuşmacılardan biriydi. Gelen yolcular dışarıya çıkmaya başladığında ben de kapıya doğru seyirttim. Gördüm işte. Oydu. Hemen tanımıştım. Başında kep şeklindeki şapkasıyla bir beyzbol oyuncusunu andırıyordu. Cüsseliydi. Ama cüssesiyle korku uyandıran tiplerden değildi. Bilakis çocuksu bir hali vardı sanki. Yanına gittim. "Hoşgeldiniz! Ben Elif. Sizinle bugün ben ilgileneceğim!" dedim. "Merhaba!" dedi. Gülümsedi. Tuhaf! Öyle bir gülümsedi ki "Böylesine içten gülümseyen biri gerçek olabilir mi?" diye aklımdan geçirdim. Nedense bir an öylece kalakaldım.. Ve elimi uzattım.
Uzattığım elimi sıktığında, aniden kendime geldim. Gerçekti. Elimi sıkıyordu çünkü.... Kuzum neler düşünüyordum ben? Şaşırmıştım kendime... Gerçek olacaktı tabii.. Böyle bir anda aklımdan geçen düşünceler tuhaflaştırmıştı sanki beni. Ne olmuştu ki bana? İyice acayipleştiğimi hissettim. Okuduğum hangi kitaptan ya da seyrettiğim hangi filmden hafızamın gizli arşivine kaydedilmişti bilmiyorum ama nedense o an "En iyi stad bizimki... Atmosfer de süper, varsın bestemiz olmasın!" demek geliyordu içimden... Bu yazarın futbolla ne ilgisi vardı ki? Aklımdan bir şeyler geçecekse, bari çizgi romanla ilgili olması gerekmez miydi? Neler saçmalıyordum Allahaşkına ? Ne acayip fikirler fink atıyordu beynimin içinde? Bu kez faka bastırmış gibi hınzırca gülümsediğini farkettim. Sanki aklımdan geçenleri sezmiş gibiydi. Kimdi bu adam ? İş mi almıştım başıma ne?
Tam bu esnada "Futbolla hiç işim olmaz!" dedi. Nasıl yani? Ben futbolla ilgili tek söz sarfetmemiştim ki! Sadece aklımdan geçirmiştim. Gözlerinde beynimin en ince dalgaboylarını gören bir röntgen cihazı mı vardı? Aklımdan geçenleri bu kadar kolay okuduğunu görmek doğrusu sarsmıştı beni.. Sanki kafamdan aşağıya bir kova kaynar su dökmüştü. Ya da marmara çırası gibi tutuşmuştum da olduğum yerde kıvranıyordum acıdan. Öyle bir hafakanlar basmıştı ki bana anlatamam. Dişlerimi sıkıp söyleyeceklerimi boğazımda düğümledim. Harbi bir analiz yapmak amacıyla bir kez daha baktım sakallı suratına... Olanca şirinliğiyle sürdürüyordu gerçek olmayacak kadar içten tebessüm etmeyi. Abartılı bir nezaketle, adeta reverans yapar gibi, şaşkınlığımı belli etmemeye çalıştığımı zannettiğim şaşkın suratıma doğru eğilerek, sonuna ünlem koymadan şöyle bir cümle kuruverdi:
"İzninizle..."
dedi ve elimi sıkmak için ayaklarının dibine bıraktığı, olduğu yerde devrilince ayaklarımın üstündeymiş gibi bir manzara arzeden sırt çantasını yerden aldı. Adeta reveransını tamamlar gibi doğruldu. Utanmasam ben de hafifçe kırarak dizlerimi karşı reveransımı tamamlayacaktım... Amaa... Dansı değilll... Yooo... Resmen düelloyu başlatacaktım... Tabancamı çekecektim ve vuracaktım valla... Filmlerdeki gibi... Dan...Dan..Dan... Yarabbim bu ne rahat biriydi? Doğal alışkanlıkla, yerden aldığı çantasını bir hamlede sırtına atverdi. Sanki hiç bir şey olmamış gibi "Çıkış bu tarafta galiba..." dedi ve arkasını dönüp gidiverdi. Saniyeler içinde oluyordu bu olanlar... Zaten görünürde olan pek bir şey yoktu esasında.. Konuştuğumuz sadece üç cümleydi, okadar. Benim kafam allak bullak olmuştu. Doğrusu dumura uğramıştım uğramasına ama bozuntuya vermek istemedim. Her şey normalmiş gibi davranmaya karar vermiştim. Ne diyebilirdim ki? Bir ihtimal, safettiği lakırtı tesadüfen kafamdan geçenlere denk gelmişti. Ya da yanlış duymuştum belki... Hani futbolla ne ilgisi var ki diye aklımdan geçirmiştim ya, onun da "futbolla işim olmaz" dediğini farzetmiştim filan... Mesela... Ne diye günahını alıyordum ki? Hatta kendimce düello yapıp çekip tabancamı onu öldürüyor, kendimi katil onu maktül yapıyordum durup dururken. Allah saklasın yaa! Hem de olduğum yerde son beş dakikada kafamın içinde becermiştim bunları. Ne bu? Tam Özerk Hayal Film Şirketine film mi çeviriyorduk ayak üstü? Hayret edilecek şey! İnsanın beyninden neler geçebiliyordu gerçekten. Takashi Miike’nin İzo adlı filminindeki o muhteşem repliği şimdi tam bana uygun değil miydi? “Lanet olsun Elif! Nasıl bu kadar acımasız olabilirsin? İnsan olduğun için mi acımasızsın? Yoksa acımasız olduğun için mi insansın?” Ben de cevap veriyordum misal bu ya.. “Acımasızlık hayatın kendinden öğrenilen bir derstir…” Offf! Neler düşünüyorum ben halen? Allahtan yürümeye başlamıştı yoksa sonsuza kadar öyylee dururdum ve hayali film çevirirdim ben ayakta ... Kendimi toparlamaya gayret ettim. Yürümeye başladım peşisıra.
Ortada elde tutulacak bir sebep olmamasına rağmen, hem keyfim hem hevesim kaçmıştı işte. "Topla kendini Elif!" dedim. Hissiyatımı bulandırmadan, işe odaklanmayı kendime telkin ettim. Ortalığı velveleye vermek hiç münasip değildi zira. Bu kadar yolcu karşılamıştım. İlk defa böyle bir durum yaşıyordum yaşamasına ama dikkat etmeliydim. Anlamadığım bir durum sözkonusu olsa da, halledebilirdim pekala.. Ardından baktım. İki eli pantolonun cebinde, ıslıkla Unchain my heart ı çalarak umarsızca yürümekteydi. Kimdi bu adam? İçimden an çeyn may hart öyle mi? Yerim seni hart hart.. Fakat etin çok kart.. Seni haşlamak şart demek geliyordu... Ne rahat bir adam! Sinir ya! Öfke katsayımı bastırarak, yetişmek için ona pergellerimi iyice açtım. Resmen koştum yani. Yanına vardığımda yüzüme güller açan bir gülücük kondurdum. En sevimli edamla şöyle bir soru sordum:
-Acıkmışsınızdır.. Sizi buranın en meşhur simitçisine götüreceğim. Seversiniz değil mi simit?
Nanananoomm!.. Film başlıyordu işte. İlk oltayı atmıştım. Taş yerine konsa ancak böyle konabilirdi. Bayıldığını biliyordum simide.. Hakkında pek çok yazı okumuştum. Emindim. O denli seviyordu ki simidiiii.. Aaaaa... Benim sorumu duyunca aniden durdu. Otomatikman ben de durdum tabii.. Üzerimde hissettim gözlerini. Usulca başımı kaldırdım. Ben de gözlerimi faltaşı gibi açılan gözlerine diktim. Ne demiştim ki ben şimdi? Simit! En sevdiği şeylerden biri değil miydi? Öyle bir bakıyordu ki, bakışlarındaki ürperti uyandıran kızıl parıtlılı ışık, önce göz çukurlarımda yer alan organımdan bir ok gibi içeriye girdi. Göz bebeğimi delerek gittti gitti, sanki kör noktamı buldu yok etti. Bir batmadır başladı göz kapaklarımın içinde. Kendimi alamadım başladım gözlerimi ovuşturmaya yumruk yaptığım ellerimle.. Gene abartılı bir nezaketle, gene adeta reverans yapar gibi, bu kez şaşkınlığımı belli etmemeye çalışamadığım şaşkın suratıma doğru , gene eğilerek şöyle bir cümle kuruverdi:
"Benim en büyük hayalim bütün kadınların Monica Bellucci olduğu bir dünya." dedi. Hoppalaa!.. Ne diyordu bu adam Allah aşkına? Nereden çıktı Monika Bellucci? Biz simitten bahsetmiyor muyduk şimdi?
Dayanamıyordum artık bu duruma. Nevrim dönmüştü. Bir an kanımın donduğunu hissettim. Havaalanında oksijen bitmişti kesin. Nefes almakta güçlük çekiyordum. Derin derin nefes almaya gayret ettim. Mümkün değildi. Nefes boruma bir düğüm atılmıştı sanki. Çevremdeki her şey bir semazen gibi dönüyordu adeta. Ben ise adım atmak şöyle dursun kıpırdayamıyordum bile. Sanki yere çivilenmiştim. Aklım yetmiyordu söylediklerini algılamama. Bir an bu dünyayı bırakıp başka bir paralel evrene geçmeyi şiddetle arzu ettim. Eğer bu halde biraz daha kalırsam kesinlikle son nefesimi verecektim. Yirmibeş yıllık fani geçmişim bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerimin önünden. Şahadet getirmeye hazırlanıyordum. Takdiri ilahi bu ya benim sonum da böyle olacaktı demek ki! Ölüyordum… Resmen ölüyordum vallahi!..
Geri dönebilirdim. Vazgeçebilirdim . Bu işi o an bırakabilirdim. Son bir cesaret edip, suratına yeniden bakabildim. Bakışlarındaki ürkütücü kızıl ışık yok olmuştu. Gözlerinden insanın içini titreten masum pırıltılar saçıyordu. Toparlandım kendimi. Nefesim açıldı birden.. Tam ağzımı açıp söylediklerine hayıflanacaktım ki, mutlu bir tebessümle beni gene şaşırtıverdi. O tebessüm eden çehresini görünce diye diye ne dedim biliyor musunuz? Vallahi inanamıyordum ağzımdan çıkan kelimelere...
- Konferansınız öğleden sonra...Bugün buranın büyük semt pazarı var. Halkımızın nabzını tutmak için sizi halk pazarına götürmemi ister misiniz? dedim. Ne demiştim ki ben şimdi? Ağzımdan dökülen bu cümleler neyin nesiydi?
O ise sakallarını bilgiç bilgiç sıvazlayıp şöyle bir cevap verdi.
"Uçakta içim geçti.. Uyudum.. Bir rüya gördüm.. Bizim mahallede, daha önce farkına varmadığım bir sinemaya varmış.. Bilinçsizce oraya giriyorum.. Etiketsiz şişenin içindeki gazozu film seyrederken yudum yudum içiyorum. Rüyamda uykumdan uyanıyorum.. Gördüğüm rüyanın etkisiyle bizim mahallede fellik fellik bu sinema salonunu arıyorum.. Yok.. Yok böyle bir sinema hiç bir yerde.. Birden uyandım.. Çevreme baktım.. Uçaktaydım.. Rüya gördüğümü anladım anlamasına fakat rüyada içtiğim gazozun dilimi karıncalaştıran keskinliğini halen şimdi bile hissedebiliyorum.. Bu ne demek ki sizce? deyiverdi..
Allahaşkına söyler misiniz ne demeliydim ben bu adama şimdi? Aslında anlattığı hiç yabancı gelmemişti bana.. Bir nevi Sadık Yemni öyküsü tadı aldım bu rüyada.. İyi de ne alaka? Yook.. Çıldırmış gibiydim.. Bu yazarı ekmek gibi dilimlesem ben mi suçlu olurdum şimdi? Bir zahmet ekmeğin dilimlenmesini gözünüzün önüne getirin. Bunun sorumlusu bıçak mıdır yoksa o bıçağı tutan el mi? Bu adam resmen doğra beni diyordu.. Yok ya ben kafayı çiziyordum ya da uyanıkken düş görüyordum.. Başka bir cevabı yoktu yani.. Bekliyordum.. Resmen daha ne söyleyecek diye öylee bekliyordum.. Abondene olmuştu tüm hislerim.. Suspus olmuş bekliyordum.
Bir anonsla kendime geldim.. "Sayın Elif Üzülmez! Lütfen danışmaya!" Sanki altıma çivi koymuşlar gibi fırladım oturduğum yerden.. Ter içindeydim.. Danışmaya doğru seyirttim.. Gördüm işte. Oydu. Hemen tanımıştım. Başında kep şeklindeki şapkasıyla bir beyzbol oyuncusunu andırıyordu. Cüsseliydi. Ama cüssesiyle korku uyandıran tiplerden değildi. Bilakis çocuksu bir hali vardı sanki. Ne yani tüm yaşadığım bu tuhaf şeyler bir hayal miydı? İyice afalladım.. Yanına gittim. "Çok özür dilerim.. Hoşgeldiniz! Ben Elif.. Sizinle bugün ben ilgileneceğim!" dedim. "Merhaba!" dedi. Gülümsedi. Tuhaf! Öyle gülümsedi ki "Böylesine içten gülümseyen biri gerçek olabilir mi?" diye aklımdan geçirdim. Nedense bir an öylece kalakaldım... Ve elimi uzattım...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





