urfa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
urfa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Kasım 2025 Perşembe

30 Ekim 2025 Perşembe

Merak Sen Ne Şahane Bir Şeysin...


Bazı şehirler gezilmez, ziyaret edilir derler ya, bence abim ve kardeşimle birlikte Urfa'yi ziyaret edecegiz. 

Urfa'nın tarihi taşları kadar, efsaneleri ve lezzetleri de çok ilgimi çekiyor. Tüm merakımla Urfa'yı inceliyorum.

Urfa deyince akla ilk gelen lezzetlerden biri hiç şüphesiz çiğ köfte. Okudukça öğreniyorum ki, meğer çiğ köfte  sadece bir yemek değilmiş, aynı zamanda binlerce yıllık bir efsanenin mirasıymış. 

Rivayete göre, M.Ö. yaklaşık 2000–1900 yıllarında Hz. İbrahim, Nemrut’un putlara tapma emrine karşı çıkmış. Bunun üzerine Nemrut, Hz. İbrahim’i yakmak için dev bir ateş hazırlatmış. Halkın tüm odunları toplanmış. Evlerde ateş yakmak yasaklanmış.

Büyük bir  mucize gerçekleşmiş. Ateş suya, odunlar balıklara dönüşmüş. İbrahim peygamber  kurtulmuş. Balıklıgöl ortaya çıkmış. 

İnsanlar, evde ateş yakıp yemek pişirmek yasaklanınca, eti yoğurup baharatlarla karıştırmış ve çiğköfteyi bulmuşlar.

Yani Urfa’da bir lokma çiğköfte yemek,  binlerce yıllık bir efsaneyi ve tarihin içinde dolaşan bir mucizeyi de hatırlamak demek.


Kaynak:

https://www.urfanatik.com/sanliurfa-cig-koftesinin-hikayesini-daha-once-dudunuz-mu

https://www.youtube.com/watch?v=zFJAhavTQYg

https://onedio.com/haber/hz-ibrahim-e-kadar-dayanan-oyku-4000-yildir-sofralarimizda-olan-cig-koftenin-bulunus-hikayesi-1067114

Fotoğraf -google'dan.

21 Aralık 2014 Pazar

İnsanlık Ve Dinler Tarihine Tepeden Giriş Yaptım...


 
Yeminle yeni  öğrendim. Öğrenir öğrenmez, çılgın gibi sanal ansiklopediye saldırdım. Bulduğum her haberi, her yazıyı tüm merakımla okudum. Her videoyu izledim.  Nasıl  heyecanlandım anlatamam! Şahane bir bilgi bu!..  Dile kolay... Mısır Piramitleri’nden 7.500 yıl, İngiltere’deki Stonehenge Anıtları’ndan 7.000 yıl... Mezopotamya’daki ilk şehirlerden 5.000 yıl daha eski... Ve...  Dünya tarihinde keşfedilmiş en eski tapınak öyle mi? Üstelik, bizim memlekette…  Urfa’da… Göbeklitepe’de!

Atalarımın bütün eli hamurluları  ve bıyıklıları adına!
 
Günümüzden yaklaşık  12.000 yıl önce, henüz yerleşik hayata geçmemiş son avcı- göçebe gruplar tarafından inşaa edildiği anlaşılan bu anıtsal yapılarda, ortada iki büyük, etrafına yuvarlak örülmüş çeperlerin içine oturtulmuş  bazılarının boyu yedi metreyi bulan 12 dikilitaş mevcut...  Dikilitaşların üzerlerinde, hayvan, bitki, insan kolu ve eli kabartmaları ve işlemeleri var. Veee... 20 tapınak tespit edilmiş  henüz  6 tapınak gün yüzüne  çıkarılabilmiş.  Düşünebiliyor musunuz,  sadece dünyanın tespit edilmiş ilk tapınağı olmakla  kalmıyor, dünyadaki heykeltraş ve plastik sanatların  ilk örneklerini de barındırıyor...  Keşke gidip görebilsem... Müthiş!  Göbeklitepe'ye, ilk kez 1963 yılında denk gelinmiş. 1995 yılında,  Prof. Dr. Klaus Schmidt'in  başkanlığında  yüzey araştırmasından sonra kazılara başlanmış.

Bu yapıların her birinin açık hava tapınağı olarak inşaa edildiği anlaşılmış. Kazılarda, tapınakların yapımında kullanıldığı düşünülen kireç taşları, çakmaktaşları, taş aletler, öğütme taşları, kırık hayvan boynuzları, kemikleri bulunmuş.  İlginç olan, konut olabilecek herhangi bir yapı kalıntısına ulaşılamamış. Avcı-toplayıcı- göçebe insanlar bunlar... Nasıl organize olmuşlar, nasıl planlamışlar, nasıl taşımışlar, mimari ve sanatsal yeteneklerini nasıl geliştirmişler? 
 
Tarıma ve yerleşik düzene geçmeden önce, henüz kendilerine ev yapmadan tapınakların yapılmış olması bütün arkeoloji aleminin düşünce sistemini alt üst etmiş. Yoksa göçebe toplumlar bilinenin tersine, tarımı öğrendikten sonra yerleşik hayata geçmediler de, ibadet merkezine yakın olmak için mi yerleşik hayata geçip tarım yapmaya, hayvanlarını evcilleştirmeye başladılar acaba?  İnsan denilen  anlaşılmaz canlı türü, neleri düşünerek, neyi amaçlayarak  bu tapınakları yapmışlar oraya? Neyi anlatmaya çalışmışlar?  Niye ortada iki, etraflarında on iki dikili taş var? Semboller neolotik çağdan önce de var mıydı yoksa?  Allahım! Bilmediğim ve merak ettiğim ne çok şey var!  Keşke o zamanlara ışınlanabileceğimiz bir makine icat edilebilse! Keşke günümüzden 12.000 yıl önce yaşayan biriyle karşılaşsak, bize olup biteni anlatabilse... Keşke!

 

İşte bütün bunları merak içinde hayal ederken, 14.000 yıl önceden beri yaşadığını söyleyen biri aklıma geldi. 2007 yapımı The Man From  Earth'teki baş kahraman Profesör John Oldman. Film boyunca alanlarında uzman profesör arkadaşlarına,  mağara zamanlarından bugüne yaşadığını, 35 yaşından sonra hiç yaşlanmadığını, avcı- toplayıcılıktan yerleşik hayata, Sümerlerden Buda'ya,  Babil Hükümdarı Hamurabi zamanından  İsa Peygamber dönemine, Kristof Kolomb'dan Van Gogh zamanlarına,  şimdi aklıma gelmeyen pek çok hayatın içinden geldiğini anlatıyordu.  Yahudilik veya İslamiyetin başlangıç dönemleriyle ilgili tek kelam etmediğini  hatırladım şimdi. Neyse... Gene de aynı mekanda, yedi sekiz kişilik kadrosuyla,, tarihin içinde  pek çok yönüyle insanı sorgulatan muhabbetleriyle ilginç bir filmdi. Seyrettikten sonra etrafımızda böyle insanlar var mıdır diye tuhaf hayallere daldığımı hatırladım şimdi:)
 
 
Göbeklitepe, tarih, arkeoloji, astronomi, din  hakkındaki yanılgılarımızı ortaya çıkarmaya başladığına göre, insanlık tarihinde bilmediğimiz, keşfedilecek, öğrenilecek, şaşırtıcı, heyecan verici daha neler var kim bilir?
 
Ahmet Turgut Yazman,  Göbeklitepe üzerinde dört yıl çalışarak,  yurtiçi ve yurtdışı festivallerde gösterilen  bir belgesel film yapmış.  Mutlaka  bulmalıyım.  İnsanın öyküsünü 12.000 yaşında birinden dinlemem mümkün olmasa bile, bu belgesel  o çağlarda yaşayan insanların,   dünyayı, hayatı manalandırma çabalarını anlamama yardım edecektir diye düşünüyorum. Doğrusunu söylemeliyim, benim çabalarımı da elbette:)


 

18 Haziran 2012 Pazartesi

Bir Akılsız Baştan Gayrı Nem Kaldı?

 

Allah affetsin. Sıcaktan hiç haz etmem... Güneşten değil rüzgârdan enerji alan bir bünyeye sahibim ben... Rüzgâr gözle görünmez ya... Hayalidir hani... Hatırlasana o şarkıyı... "Penceremin perdesini havalandıran rüzgâr... Denizleri köpük köpük dalgalandıran rüzgâr" Heyy!.. Göremem rüzgârı... Ama... Bazan yetim bir yavru gibi usulca iç çekerek  ağlamasını... Bazan masal anlatan anne gibi sessizce mırıldanmasını işitirim. Bazan haşmetle öfkelenir... Böölee nasıl desem... Delice uğuldar hani... Bilirsin... En çok rüzgârın kuru ayazda teni ısırmasını severim. Rüzgârla resmen enerji depoladığımı hissederim. Hayal olan herşeyi seven bünyemin, ayan beyan görünen güneşten değil de, gözle görülmeyip sadece hissedilebilen hayali  rüzgârdan enerji alması belki de  bu sebeptendir yani... Ne  bileyim?... Niye yazdım şimdi bunları? Hoppalaaa! Aslında diyecektim ki, bugün akşam üzeri hafif bir rüzgâr penceremin perdesini havalandırınca... Hem de bu sıcakta... Ben başımı uzatınca ofisteki odamdan dışarıya... Büyülü bir tılsım değdi tenime sanki... Rüzgârın bir illüzyonuydu besbelli... Hooop.... Bir deli enerji tebelleş oldu ruhuma... Masamı topladığım gibi... Parmaklarımın ucuna basarak kaçtım ofisten.


Eve gelirken arabamın camını açtım. Estikçe rüzgâr, saçlarım havalandıkça havalandı... Dağılan saçlarımın arasından dikiz aynalarına göz attım. Baktım ki gelen giden yoktu yolda... Bastım azıcık daha  gaza... Rüzgâr estikçe esti... estii...  Aklım başımdan anında uçtu gitti. Akılsız başımı camdan dışarıya uzattım... Rüzgâra bir kaç kez "Heeeyy!" diye bağırdım... "Ah benim sevdalı başım... Ah benim sarhoşluğum... Ah çılgın yüreğim... Sus artık uslandır beni..." diyesim geldi...  Çünkü vaziyetimi bir gören olsa... Kesin bana... "delisin!" derdi... Rüzgâr ise... İşittim... Oyunuma bıyıkaltı güldü... Sevindim ne yalan söyleyeyim. İyi ama... Bu kez...  Camı keyifle kapattığım anda acıktığımı hissettim. Yol boyunca şahane yemekler pişirmeyi  hayal ettim. Eve girdim. Şıpıdık terliklerimi ayağıma geçirdiğim gibi... Önce buzdolabındaki patlıcanları gıcırta gıcırta yıkadım. Soonra fırını sonuna kadar açtım. Patlıcanları fırının teline attım. Uzatmayayım... Ben... Efendime söyleyeyim... Bir giriştim yemek işine... Of! Döktürdüm... Döktürdüm... Önce  söylemesi ayıp, Alinazik yaptım. Heyy!.. Sakın Şener Şen'in o meşhur Muhsin Bey filmindeki, Uğur Yücel'in canlandırdığı, Urfa'dan türkücü olmak sevdasıyla İstanbul'a gelen Ali Nazik'le karıştırmayasın. Yoo... Alinazik bir Gaziantep yemeğidir. Ve benim Anadolumun yemekleri sahiden şahanedir!  Alinazik, adı üstünde, terbiyeli, saygılı, efendi bir yemeğimizdir. Şöyle bir hikayesi olduğu söylenir. Yavuz Sultan Selim Gaziantep'e gittiğinde, padişahı nasıl ikramlayacağını bilememişler. Güzelim Gaziantep yemekleri arasında,  patlıcanlı, yoğurtlu, kıymalı bir yemeği padişaha ikram etmişler. Yavuz Sultan Selim pek beğenmiş bu yemeği ( ki  laf aramızda padişah ağzının tadını bilirmiş, ne yalan söyleyeyim  ben de bayılırım:) ve "Bu yemeği hangi eli nazik pişirdi?" diye sormuş. O günden sonra bu yemeğe elinazik denmiş. Ama günümüze gelene kadar adı değişmiş. Alinazik olmuş. Ben anlatılanların yalancısıyım. Şimdi bunları yazınca... Böyle ne biliyim... Yemeklerimiz dedim...  Hani Anadolu dedim... Türkülerimiz dedim ya...  Canım bir türkü dinlemek istedi. Hımm... Bir dakika.... O kitap...


Kalktım yerimden. Kitaplarımın arasından Cumhur Canbazoğlu'nun Anadolu'dan Pop-Rock adlı kitabını indirdim. Gözümü kapadım. Bahtıma ne çıkarsa diye bir sayfasını çevirdim. Heyy! Aşık Mahzuni Şerif denk geldi. Memleketimin Kahramanmaraş'ı, Afşin'inden... Ne güzel!.. Cumhur Canbazoğlu'nun bu başvuru kitabını çok seviyorum. Kitapta  yazan Aşık Mahzuni'nin eserlerini şöyle hızla okudum... Neler yok ki...  Aşık Mahzuni'nin yapıtlarını en fazla Edip Akbayram Anadolu popa taşımış. Hatırlarsın... "Değmen benim gamlı yaslı gönlümee..." Of! Ne hoş şarkıdır.  Ah... Şu türküsünü de çok severim Aşık Mahzuni'nin... "Dumanlı dumanlı oy bizim eller, oturup ağlasam delidir derler..." Ruhuna Rahmet olsun büyük ozanın. Dur... Kitaptaki bir türkü sözleri daha dikkatimi çekti... Heyy!.. Cem Karaca söyler hani... Nem Kaldı... Of! Ne söyler hem de... Yok, dayanamam dinlerim şimdi... Üstelik bağıra bağıra ben de beraberinde söylerim... "Parsel parsel eylemişler dünyayıııı!.." dabadam dabadamm... damm!.. "Bir dikili taştan gayrı nem kaldı!.." dabadam... dabadam.. dabadam... dabadamm.... dammm... Dost köyünden ayağımı kestiler!" dabadam dabadammmm... dabadam... dabadamm... dammm!.. "Bir akılsız baştan gayrı nem kaldı! nem kaldı... nem kaldı..." Cem Karaca senin de ruhuna rahmet ola! Anadolumun gelmişleri geçmişleri... Nur olun hepiniz e mi?