cem karaca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cem karaca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Ocak 2022 Pazartesi
18 Şubat 2013 Pazartesi
Kahve Molası - Dur! Bırak Kaynasın Kahvenin Suyu
Az önce kahve molası verdim. Geçen hafta İstanbul'a gitmiştim. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler
Festivali' nin ilk kez takipçisi olmuştum. Bu kez gece seanslarına bilet almıştım. Şimdi ben... O akşam yaşadığım İstanbul'u anlatmak istiyordum. Vapurla boğazdan geçerken Şubat yağmurlarıyla yıkanmakta olan yedi tepenin üzerlerinde göz ısıran gökdelenlerin yarattığı iç sıkıntısını, insanların vapurda, metroda, otobüste gülmeyen yüzlerini, Boğazkesen'in yokuşundan tırmanırken yasak gözlerimle seyredip hayale daldığım yıkık dökük eski, kimsesiz Beyoğlu binalarını anlatacaktım... Hafıza tuhaf kutu. Tam bu tatta bir yazıya girişecekken, Cem Karaca'nın bir şiiri gelip yüreğime oturdu.. "Dur!" dedim. Bırak kaynasın kahvenin suyu." Bıraktım... Rahmetle anarak, Cem Karaca'yı dinlemeye başladım...
Dur! bırak kaynasın kahvenin suyu,
Bana İstanbul'u anlat nasıldı? Bana boğazı anlat nasıldı? Haziran titreyişlerle kaçak yağmurlar ardı Yıkanmış, kurunurmuydu yine o yedi tepe Ana şefkati gibi sıcak bir güneşle İnsanlar gülüyordu de Trende, vapurda, otobüste, Yalanda olsa hoşuma gidiyor, söyle. Hep kahır, hep kahır, hep kahır Bıktım be... Dur! bırak, kalsın, açma televizyonu Bana istanbulu anlat nasıldı? Şehirlerin şehrini anlat nasıldı? Beyoğlu sırtlarından yasak gözlerimle bakıp Köprüler, sarayburnu, minareler ve halice öv Diyiverdin mi bir merhaba, gizlice İnsanlar gülüyordu de Trende, vapurda, otobüste Yalanda olsa hoşuma gidiyor, söyle. Hep kahır, hep kahır, hep kahır Bıktım be... Dur! bırak, kımıldama, kal biraz öylece n'olur Kokun istanbul gibidir, gözlerin istanbul gecesi Şimdi gel sarıl, sarıl bana kınalım Gökkubbenin altında ordada beraber Çok şükür diyerek yeniden başlamanın hayali Hasretinin çölünde sanki bir pınar gibi İnsanlar gülüyordu de Trende, vapurda, otobüste Yalanda olsa hoşuma gidiyor, söyle. Hep kahır, hep kahır, hep kahır Bıktım be... |
Cem Karaca
not: resim - http://www.boxinaboxidea.com/?module=post&id=127'dan
|
4 Ağustos 2012 Cumartesi
Cem Karaca Ve Öykülü Şarkılar - 3
Akşam işten eve dönerken, yol çalışması sebebiyle trafik gene çok yoğundu. Araçlar gıdım gıdım ilerliyordu. Bir ara hiç hareket edemez olunca, kontağı kapattım. Hiçç huysuzlanmadım. Hiiç!.. Canımı hiiç sıkmadım. Hemen kendime bir oyun uydurdum. Gözlerimi kapattım. Torpido gözündeki müzik cd'lerinden "Kısmetime ne çıkarsa" diyerekten birini tuttum, çıkarttım. Lale devri çocuğuyum ben. Şarkılardan fal tutmayı severim. Neyi çektiğime hiç bakmadım. Hemen müzik çalara ittim, tüm merakımla dinlemeye başladım. Off!.. Bu şarkıyı var ya... Yıllardır dinlerim. Her defasında yine yeni yeniden beni perişan eder. Kısmetime çıkan şarkı Resimdeki Gözyaşları'ydı... Ve o emsalsiz sesiyle Cem Karaca söylemeye başladı... "Birgün belki hayattan... Geçmişteki günlerden... Bir teselli ararsın... Bak o zaman resmime... Gör akan o yaşları." Ne müthiş şarkıdır!. Cem Karaca'nın hastasıyım. O, sadece şarkı söylemez, şarkılarıyla öyküler anlatır. Tamam. Kararımı verdim. Hemen oyunuma başladım. Kederli bir adamı hayalimde canlandırdım. Zaman desen eski yıllar olmayacak. Hayır. Hayal benim değil mi? Cem Karaca'nın şarkısındaki adamı aldım şimdiye yerleştirdim. Yer ise... Hımm... İstanbul değil de İzmir'miş misal. Hayatımda Liman Kahvesi'ne gitmedim. Ama bayıldığım bir mekan ismi. Ne vakit adını işitsem, niyeyse Liman Kahvesi'nde anılarım varmış gibi hissederim. Mesela adam işte o Liman Kahvesi'nde bir kadına aşık olmuş. Peki İzmir'de Liman Kahvesi halen var mı? İnan bilmiyorum. Umarım Liman Kahvesi duruyordur. Kordon'daydı sanırım. Hiç gidip görmedim ama... Tuhafım... Resmen mekanın ismine sevdalandım. Aldım şarkının sözlerini günümüze taşıdım ilkin... Sonra, oturduğum yerde hayal kurmaya devam ettim. Kadın adamın ilgisini karşılıksız bırakmamış. Buluşmalar. Birbirine karışan hülyalar... Dalgalanmalar. Durulmalar. Bir de o küçük resim... Ve falan ve filan... Veee... Bir mevsimden diğerine dönüldüğü o an... Mevsimler gibi duygular da mı değişmiş bilmem... Kadının adama olan hisleri cılızlaşmış. Belki elde tutulamayan, kimseye, hiçbir yere, hatta kendisine bile ait olamayan kadınlardanmış. Alıp başını gitmiş. Adam, içine yayılan acısıyla başbaşa kalakalmış. Hayal bu ya... "Ve işte arda kalan... Bir avuç anı şimdi... Koyup da bir başına... Bırakıp gittin beni." demiş.
Tam hayalimin bu kısmında, adamı tekrar Liman Kahvesi'ne götüreceğim. Terk eden sevgilisinin ardından, efkârlı ve sitemkâr "Birgün belki hayattan... Geçmişteki günlerden... Bir teselli arasan... Bak o zaman resmime… Gör akan o yaşları.." dedittirecektim ki, trafik canlandı, araçlar hareket etti. Aklım şarkıya uydurduğum öyküye değil, İzmir'de, Kordon'da olduğunu tahmin ettiğim Liman Kahvesi'ne gitti. Eve döndüğümde terkedilen adamı enikonu unuttum. Bilgisayar başına oturduğum gibi, Liman Kahvesi'ni araştırmaya koyuldum. Ece Temelkuran'ın bir köşe yazısına denk geldim. Okumaya başladım. Çakıldım kaldım. "Öncelikle bir zaman İzmir’de olmuş, bir zaman Kordon’a düşmüş, sarhoş olmuş, son parasıyla Liman Kahvesi’nde çay içmiş, durmuş, gemilere bakmış, ağlamış, gülmüş, oralarda âşık olmuş, sevgili terk etmiş, donup kalmış, anası ağlamış, kararlar vermiş, arkadaşlarla gül gül ölmüş olanlara ve şu anda İzmir’den gitmişlere, bir kötü haber vermek mecburiyetindeyim: Artık Liman Kahvesi yok! Şimdi artık siz oradan geçince kapılarına tuğla örülmüş bir hiçbir yer göreceksiniz. "Ya geçtik galiba" deyip geri yürüyeceksiniz... Ama artık hiç o kadar geriye gidemeyeceksiniz!" Ne feci!.. Demek hiç gidip görmediğim, sadece isminden sevdiğim Liman Kahvesi yerinde yok artık öyle mi? Anladım... Benim için Liman Kahvesi'nden arda kalan, bir avuç hayali anı şimdi...
18 Haziran 2012 Pazartesi
Bir Akılsız Baştan Gayrı Nem Kaldı?
Allah affetsin. Sıcaktan hiç haz etmem... Güneşten değil rüzgârdan enerji alan bir bünyeye sahibim ben... Rüzgâr gözle görünmez ya... Hayalidir hani... Hatırlasana o şarkıyı... "Penceremin perdesini havalandıran rüzgâr... Denizleri köpük köpük dalgalandıran rüzgâr" Heyy!.. Göremem rüzgârı... Ama... Bazan yetim bir yavru gibi usulca iç çekerek ağlamasını... Bazan masal anlatan anne gibi sessizce mırıldanmasını işitirim. Bazan haşmetle öfkelenir... Böölee nasıl desem... Delice uğuldar hani... Bilirsin... En çok rüzgârın kuru ayazda teni ısırmasını severim. Rüzgârla resmen enerji depoladığımı hissederim. Hayal olan herşeyi seven bünyemin, ayan beyan görünen güneşten değil de, gözle görülmeyip sadece hissedilebilen hayali rüzgârdan enerji alması belki de bu sebeptendir yani... Ne bileyim?... Niye yazdım şimdi bunları? Hoppalaaa! Aslında diyecektim ki, bugün akşam üzeri hafif bir rüzgâr penceremin perdesini havalandırınca... Hem de bu sıcakta... Ben başımı uzatınca ofisteki odamdan dışarıya... Büyülü bir tılsım değdi tenime sanki... Rüzgârın bir illüzyonuydu besbelli... Hooop.... Bir deli enerji tebelleş oldu ruhuma... Masamı topladığım gibi... Parmaklarımın ucuna basarak kaçtım ofisten.
Eve gelirken arabamın camını açtım. Estikçe rüzgâr, saçlarım havalandıkça havalandı... Dağılan saçlarımın arasından dikiz aynalarına göz attım. Baktım ki gelen giden yoktu yolda... Bastım azıcık daha gaza... Rüzgâr estikçe esti... estii... Aklım başımdan anında uçtu gitti. Akılsız başımı camdan dışarıya uzattım... Rüzgâra bir kaç kez "Heeeyy!" diye bağırdım... "Ah benim sevdalı başım... Ah benim sarhoşluğum... Ah çılgın yüreğim... Sus artık uslandır beni..." diyesim geldi... Çünkü vaziyetimi bir gören olsa... Kesin bana... "delisin!" derdi... Rüzgâr ise... İşittim... Oyunuma bıyıkaltı güldü... Sevindim ne yalan söyleyeyim. İyi ama... Bu kez... Camı keyifle kapattığım anda acıktığımı hissettim. Yol boyunca şahane yemekler pişirmeyi hayal ettim. Eve girdim. Şıpıdık terliklerimi ayağıma geçirdiğim gibi... Önce buzdolabındaki patlıcanları gıcırta gıcırta yıkadım. Soonra fırını sonuna kadar açtım. Patlıcanları fırının teline attım. Uzatmayayım... Ben... Efendime söyleyeyim... Bir giriştim yemek işine... Of! Döktürdüm... Döktürdüm... Önce söylemesi ayıp, Alinazik yaptım. Heyy!.. Sakın Şener Şen'in o meşhur Muhsin Bey filmindeki, Uğur Yücel'in canlandırdığı, Urfa'dan türkücü olmak sevdasıyla İstanbul'a gelen Ali Nazik'le karıştırmayasın. Yoo... Alinazik bir Gaziantep yemeğidir. Ve benim Anadolumun yemekleri sahiden şahanedir! Alinazik, adı üstünde, terbiyeli, saygılı, efendi bir yemeğimizdir. Şöyle bir hikayesi olduğu söylenir. Yavuz Sultan Selim Gaziantep'e gittiğinde, padişahı nasıl ikramlayacağını bilememişler. Güzelim Gaziantep yemekleri arasında, patlıcanlı, yoğurtlu, kıymalı bir yemeği padişaha ikram etmişler. Yavuz Sultan Selim pek beğenmiş bu yemeği ( ki laf aramızda padişah ağzının tadını bilirmiş, ne yalan söyleyeyim ben de bayılırım:) ve "Bu yemeği hangi eli nazik pişirdi?" diye sormuş. O günden sonra bu yemeğe elinazik denmiş. Ama günümüze gelene kadar adı değişmiş. Alinazik olmuş. Ben anlatılanların yalancısıyım. Şimdi bunları yazınca... Böyle ne biliyim... Yemeklerimiz dedim... Hani Anadolu dedim... Türkülerimiz dedim ya... Canım bir türkü dinlemek istedi. Hımm... Bir dakika.... O kitap...
Kalktım yerimden. Kitaplarımın arasından Cumhur Canbazoğlu'nun Anadolu'dan Pop-Rock adlı kitabını indirdim. Gözümü kapadım. Bahtıma ne çıkarsa diye bir sayfasını çevirdim. Heyy! Aşık Mahzuni Şerif denk geldi. Memleketimin Kahramanmaraş'ı, Afşin'inden... Ne güzel!.. Cumhur Canbazoğlu'nun bu başvuru kitabını çok seviyorum. Kitapta yazan Aşık Mahzuni'nin eserlerini şöyle hızla okudum... Neler yok ki... Aşık Mahzuni'nin yapıtlarını en fazla Edip Akbayram Anadolu popa taşımış. Hatırlarsın... "Değmen benim gamlı yaslı gönlümee..." Of! Ne hoş şarkıdır. Ah... Şu türküsünü de çok severim Aşık Mahzuni'nin... "Dumanlı dumanlı oy bizim eller, oturup ağlasam delidir derler..." Ruhuna Rahmet olsun büyük ozanın. Dur... Kitaptaki bir türkü sözleri daha dikkatimi çekti... Heyy!.. Cem Karaca söyler hani... Nem Kaldı... Of! Ne söyler hem de... Yok, dayanamam dinlerim şimdi... Üstelik bağıra bağıra ben de beraberinde söylerim... "Parsel parsel eylemişler dünyayıııı!.." dabadam dabadamm... damm!.. "Bir dikili taştan gayrı nem kaldı!.." dabadam... dabadam.. dabadam... dabadamm.... dammm... Dost köyünden ayağımı kestiler!" dabadam dabadammmm... dabadam... dabadamm... dammm!.. "Bir akılsız baştan gayrı nem kaldı! nem kaldı... nem kaldı..." Cem Karaca senin de ruhuna rahmet ola! Anadolumun gelmişleri geçmişleri... Nur olun hepiniz e mi?
Etiketler:
ali nazik,
alinazik,
aşık mahzuni şerif,
cem karaca,
gaziantep,
güneş,
muhsin bey,
patlıcan,
rüzgar,
şener şen,
uğur yücel,
urfa,
yavuz sultan selim
26 Mart 2012 Pazartesi
Cem Karaca Ve Öykülü Şarkılar - 2.
Akşam işten eve dönerken, yol çalışması sebebiyle trafik oldukça yoğundu. Araçlar gıdım gıdım ilerliyordu. Bir ara hiç hareket edemez olunca, kontağı kapattım. Motoru tamamen durdurdum. Huysuzlanmadım. Canımı hiiçç sıkmadım. Hemen kendime bir oyun uydurdum. Gözlerimi kapadım. Torpido gözündeki müzik cd'lerinden "Kısmetime ne çıkarsa" diyerekten birini tuttum, çıkardım. Lale devri çocuğuyum ben. Şarkılardan fal tutmayı severim. Neyi çektiğime hiç bakmadım. Hemen müzik çalara ittim, merakla dinlemeye başladım. Off!.. Bu şarkıyı var ya... Yıllardır dinlerim. Bu şarkı her defasında yine yeni yeniden beni perişan eder. Kısmetime çıkan şarkı Tamirci Çırağı'ydı... Ve o eşsiz sesiyle Cem Karaca söylemeye başladı... "Gönlüme bir ateş düştü, Yanar ha yanar yanar, Ümit gönlümün ekmeği, Umar ha umar umar..." Ne müthiş şarkıdır!. Cem Karaca'nın hastasıyım. O, sadece şarkı söylemez, aynı zamanda müthiş bir öykü anlatıcısıdır. Kararımı verdim. Hemen oyunuma başladım. İpince, kara kuru bir tamirci çırağını hayalimde canlandırdım. Üstündeki tulumları kirli, eski püskü... Olsun varsın... Bu şarkıdaki tamirci çırağının hayranıyım. Ekmeğini elleriyle kazanan bir emekçidir. Sonra O!.. O genç kız gelir... Otomobilini tamire gelmiştir dün tamirhaneye... Bilirsin ya hani... Ak, yumuk yumuk elleri, ojeli tırnakları olan bir genç kızdır. Ayağında uzun etek... Heyyy... Dalga dalga saçlarıııı... Of! Aşk beklenmedik zamanlarda çarpmaz mı insanı? Bizim tamirci çırağı da görür görmez vurularak sevmeye başlar kızı... İyi ama tamirci çırağının elleri... Nerelere saklasın ellerini? Of... Kimbilir nasıl utanır gurur duyması gereken emekçi ellerinden... Nerelere gizleyeceğini bilemez, avucun nasırlarını... Ustası kaçın kurasıdır. Çocuğun vaziyetini anlar. Seslenir uzaktan... "Oğlum al takımları!"...
Bu şarkıdaki tamirci çırağını sevmemin bir nedeni de roman okuyor olmasıdır. Genç kızı görür görmez hissettiklerini daha önce hiç kimseye hissetmemiş olduğunu farkeder... İlk kez aşık olmaktadır. Diğer yandan bu duygular kendisine hiç yabancı değildir. Çünkü hatırlar... Cildi parlak, pahalı bir kitapta buna benzer bir şeyi okumuştur. Okuduğu romanda ne olmuş, nasıl olmuşsa, yine böyle bir durumda tamirci çırağına aşık olmuştur bir genç kız. O gün... Çocuk nasıl heyecanlıdır anlatamam... Ustasına "Bugün giymeyim tulumları." der. Giymez. Arkası puslu aynasında tarar saçlarını... Kız arabasını geri almaya tamirhane gelecek... Ve o romandaki hayali belki gerçek edecek...
Öykünün en hüzünlü bölümüne geliriz. Hımm... Kız kapıdan içeriye girer... Sanki dünya durur... Sanki zaman durur... Tamirci çırağı gözünü ayırmadan, kıza öylece bakakalır. Sonra arabasının kapısını açar. Açar girsin içeri. Kız hilal kaşlarını kaldırarak, şöyle bir çocuğa bakar. En zalim soruyu sorar... Der ki... "Kim bu serseri?" Egzoz doldurarak basar gaza çeker gider. Of!.. Şarkının tam burasına geldiğimde... Cem Karaca, şarkının tam bu bölümünü söylerken... Sadece tamirci çırağının değil, benim gözüme de her defasında tomurcuk yaşlar dolduğunu hissederim. Ustası gelir sırtına vurur. "Unut" der "romanları... İşçisin sen işçi kal... Giy!" der... "Giy, tulumları"... Öykü biter. Şarkı biter. Ömür biter. Yol bitmez...
Yol açıldı nihayet.... Arabamı hareket ettirdim. Tamirci çırağının okuduğu, cildi parlak, pahalı kitabı gene fena halde merak ettim.
12 Şubat 2011 Cumartesi
Cem Karaca ve Öykülü Şarkılar -1
Bu ay Cem Karaca ile ilgili bir yazı yazmaya hep niyetlendim. Nedense bir türlü becerip Hayal Kahvem’in beyaz sayfalarına uygun bir yazı dökemedim. Cem Karaca gene böyle bir şubat ayında dünyamızı terk etmişti. Aslında Cem Karaca şarkılarıyla ömrü geçen benim gibi hayalperest bünyeye, biliyordum ki Cem Karaca şarkılarıyla yazı yazmak yeni hayali kurgular yaptırabilecekti.
Misal bu ya, lise yolunda bir kız hayal edebilirim belki. Şimdiki liseli kızlar gibi değil ama bu kızın saçları yandan iki örgülü. O vakitler başka türlüsü yasaktı çünkü. Üzerinde lise forması, sırtında okul çantası... Karanlık kış sabahları nerdeyse gün ışımadan evden çıkıyor. O çocuk… Hani ispanyol paça pantolonlu, uzun saçlı çocuk var ya… Her sabah kızın peşine düşüyor. Üstelik çocuk bıkmadan usanmadan son on gündür bunu her sabah yapıyor. Kız önde... Erkek kızın peşisıra okula kadar yürüyorlar. Kız evden çıkıp yürümeye başlar başlamaz; çocuk, işitenin içini acıtan neşeli bir sesle kıza arkadan bir şeyler duyurmaya çabalıyor. Sesi nasıl etkili anlatamam. "Gönlüme bir ateş düştü yanar ha yanar yanar... Ümit gönlümün ekmeği umar ha umar umar... " diye Cem Karaca'nın o güzeller güzeli şarkısının kendine uyan dizelerini söylemeye başlıyor. Kız umursamaz görünüyor. Aklısıra belli etmemeye çalışıyor. Fakat hissediyorum yüreği küçük bir kuş kanadı gibi pır pır ediyor! Bu kez farkedilmediğini sanarak nasıl olduysa sesli gülüyor. Çocuk kızın gülüşünü işitiyor. Cesaretlenip kızın tam yanına geliyor. Eyvah! Kız çocuğun yanına geldiğini farkedince başını ona doğru çevirerek gözlerini koca koca açıyor. Alev püsküren endişeyle çocuğun gözlerinin içine buğulu buğulu dalıyor. Çocuğun gözleri ise delice yalvarıyor. Çocuk bu kez Cem Karaca’nın başka bir şarkısını söylüyor. "Gecenin nemi mi düşmüş gözlerine? Ne olur ıslak ıslak bakma öyle. Saçını dök sineme, derdini söyle. Yeter ki ıslak ıslak bakma öyle.” Kız böyle durup bakışmanın pek hayra alamet olmayacağını anlıyor. Önüne dönüp, hızla yolunda yürümeye devam ediyor. Kız okul bahçesinin kapısından girerken çocuk ardından sesleniyor: "Durdu zaman.. Durdu dünya.. İçeri girdi kapıdan... Öylece bakakaldım gözümü ayırmadan" Kız tam arkasını dönüp çocuğa bakacakken okul arkadaşlarıyla denk geliyor. Kızın etrafı kalabalık artık. Kız geri dönüp bakmaya utanıyor. Çocuk hiç çekinmeden gene yapacağını yapıyor. Bu kez sesini yükselterek son darbeyi vuruyor. “Sürerim buluttan tarlaları, yağmurlar ekerim göğün göğsüne... Güneşte demlerim senin çayını, yüreğimden süzer öyle veririm." Of, ne güzel dizeler değil mi? Şimdi sevdiği kızın peşine düşüp şarkı ya da şiir söyleyen erkekler kaldı mı ki? Sana bir şey söyleyeyim mi? İnan bana, yazmaya oturduğumda Cem Karaca ile ilgili hiç böyle bir yazı yazma niyetinde değildim. Bambaşka bir yazı düşlemiştim. Ne bileyim? İçsesimden aynen böyle döküldü kelimeler. Değiştirmedim. Yoo.. Daha fazla devam edemeyeceğim. Hayali yazımı burada keseceğim. Doğal olarak bu durumda “ Acaba kızla çocuğa sonra ne oldu?” diye merak eden olabilir. Bilmem... Çocuk insanın iliklerine işleyen korkunç bir kederle kıza bakarak bir ara denk getirip resmini vermiş olabilir. "Bir gün belki hayattan, geçmişteki günlerden, bir teselli ararsan, bak ozaman resmime." demiştir belki. Kim bilebilir?
13 Aralık 2010 Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

























