25 Ağustos 2009 Salı

Ruhumu Sürmüşem Sana. Seni İçime Manzara Yapmışam.

"Ruhumu sürmüşem sana. Seni içime manzara yapmışam. İçimin seyri sana dönmüş. Yüreğimin ötüşü senden yana. Ah gök altında olaydık. Elele verip dağ bayır gezeydik. Başımıza ak bulutlar konaydı. Kuşlar kanat çırpa çırpa uçaydı. Ruhumu sürmüşem sana. Ruhumu…”

Kitapları filme çekilen aynı zamanda senaryo yazarı da olan Osman Şahin’in bir öyküsünden alıntıladığım bu cümleleri tekrar tekrar okumaya doyamam. Memleketimin doğu bölgesi şivesi ile yazılmış bir öyküdür. Aynı zamanda filme de uyarlanmıştır. Çarpar insanı bu öykü okuyunca... Resmen çarpar... Ağalık, ırgatlık düzeni içinde yaşanan trajedik bir aşk hikayesidir. Zeli henüz bir kaç aylık körpe bir gelindir. Güzeller güzelidir. Kocası Keto onu ta Hurig köyünden kapıp getirmiştir. Cercis Ağa'nın ırgatıdırlar. Öküzleri, tarlaları, oturdukları dam, hayvan bağladıkları kazık bile Ağa'nındır. Cercis Ağa'nın kardeşi Küçük Ağa tebelleş olur Zeli'ye. Yazar bu öyküsünde Küçük Ağa için kaba saba bir ağa tipi çizmez. Sessiz, romantik biridir Küçük Ağa. Ne yapar Küçük Ağa mesela Zeli'ye? Para vermek ister. Zeli almaz. Başka bir gün Zeli'nin taşıdığı su kovasının içine birkaç saç tokasıyla, bir tutam çiçek atar gider. Zeli içinin tokası ve çiçeğiyle devirir döker kovayı yere. Nefes nefese eve varınca kocası Keto anlar değişik bir durum olduğunu ve anlattırır Zeli'ye Küçük Ağa'nın yaptıklarını. Ne yapsın şimdi Keto? Bir yanda güzeller güzeli karısı Zeli, diğer yanda Küçük Ağa... Keto, bir daha kendisine Küçük Ağa bir şey verirse almasını söyler karısına. Bakalım niyeti nedir Küçük Ağa'nın? İyice anlamak gerekmektedir.

Ertesi gün Küçük Ağa para ile birlikte bir cep aynası bırakır Zeli'ye. Zeli alır her ikisinide.. Akşam parayı kocasına verir. Ama aynayı vermez. Küçük Ağa'nın ayna verdiğini de söylemez. Ayna, Küçük Ağa ile kendi arasında incecik bir sır olarak kalır. Osman Şahin inanılmaz etkili yazmış öyküdeki cümleleri. Duygulanmamak elde değil. Kadınlık gururu okşanan Zeli'nin kocası ile kalbi arasında yaşadığı ikilemi derinden hissettiriyor. Keto'nun hayatta sahip olduğu tek şey Zeli'dir. Gerisi hep ağanındır. Ölümü göze alarak kaçırmıştır Zeli'sini Keto. Şimdi ağaya ne diyebilir ki? Okurken öyküyü, hem Zeli'nin hem Keto'nun çaresizliklerini içinizde hissediyorsunuz işte... Küçük Ağa da çaresizlerden bir diğeridir aslında. Yüreğine düşen aşk ateşini söndürmenin yollarını kabalaşmadan aramaktadır. Okurken üç ayrı karaktere de acıyor,üzülüyor, neler olacağını merak ediyorsunuz. Üstelik öykünün adı Beyaz Öküz! Ne ilgisi var diye düşünüyorsunuz.

Ben bu öykünün devamını anlatmamalıyım. Bu öykü mutlaka orijinalinden okunmalı. Devamını anlatmam bu öyküyü okumayanlara çok büyük haksızlık olur. Murathan Mungan'ın Seçtikleriyle Büyümenin Türkçe Tarihi adlı kitabı almanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

Memleketim yazarlarının, memleketim Türkçesi ile yazdıkları şahane 12 öykü var bu kitabın içinde. Benim ilk gençlik yıllarımda okuduğum, özlediğim hatta varlıklarını unuttuğum öyküler bunlar. Bizi biz yapan öyküler. Mutlaka okunmalılar mutlaka. Şimdi ben Yılmaz Özdil'in gazetedeki köşesindeki çok güzel yazısından aldığım bazı cümlelerle yazıma son vermek istiyorum.Bakın ne diyor Yılmaz Özdil? Tam benim düşüncelerimi tarif ediyor:

"Kimimiz Türk, kimimiz Kürt, kimimiz Laz, kimimiz Çerkez... Yahudimiz, Rumumuz, Ermenimiz, Rus gelinlerimiz, Alman damatlarımız; uzatmayayım, ’mozaik’ derler, değiliz aslında, ’ebru’yuz, koskoca bir aileyiz... Ve, ortak bir vatanımız, ortak bir resmi dilimiz var bizim; Türkçe... Bizi, biz yapan."

23 Ağustos 2009 Pazar

Kardeşle Bir Ramazan Gecesi

Bu akşam benim küçük kardeş aradı. "Abla haydi teraviye gidelim mi?" dedi. "Teraviye mi? Sahiden mi?" dedim. "Evet, hani eski günlerdeki gibi." dedi. Baktım bizim ahaliye. Galatasaray'ın maçı var ya. Valla evden gizli kaçsam haberleri olmaz. Öyle dalmışlar maçın derdine. "Tamam kardeş" dedim. "Haydi gidelim!"

En son geçen sene Kadir Gecesi'ydi. Arkadaşımla birlikte İzmit'te teraviye gidecektik. Biraz geciktik. Amacımız Mimar Sinan'ın ünlü yapıtı Yeni Cuma Camii'ne gitmekti. Baktık ki oraya kadar gidersek çok geçikeceğiz. Önümüze ilk çıkan caminin önüne arabayı park ettik. Bu yeni bir camiydi. Dolphin'nin yanındaki Eren Cami. Daha önce hiç gitmediğimiz için, camiye nereden gireceğimizi bilemedik. Bazı kadınlar da bizim gibi gecikmişlerdi. Onların peşi sıra ilerleyip camiye yan kapıdan girdik. Zaten girer girmez de namaza duruldu. Biz de en arkada saf tuttuk. Namaza başladık. Önce yatsı namazının ilk dört rekatını herkes kendisi kıldı. Sonra dört rekat farzı hoca kıldırdı. Gene iki son sünneti kendimiz kıldık. Sıra teravih namazı kılmaya geldi. Dörder rekattan 20 rekat kılacağız. Uyduk imama, başladık namaza. Ayaktayız. Malum önce subhaneke, ardından euzübesmele içimizden okuyoruz sonra Fatiha ve bir sureyi hocanın okuması gerekiyor. Hoca Fatiha'yı okudu ve sureyi okumaya başladı. Tamam bekliyoruz sureyi okumayı bitirmesini. Okuyor, okuyor, okuyor. Sure bir türlü bitmiyor. Bu arada caminin başka taraflarından defalarca patır patır secdeye inip kalkma sesleri geliyor. Sanıyorum hocanın okuması bir beş dakika falan sürdü. Derken Allahüekber dedi . Biz de rüküya ve secdeye indik. Bu uzun sure okuma her rekatta devam etti. Normalde 45 dakika falan sürecekken teravih namazı, sanıyorum iki saat civarında sürdü. Sonra anladık ki burası caminin özel bölümüymüş ve hatimli teravih namazı kılınmaktaymış. Yani her rekatta bir sayfa kuran okumaktaydı hoca. Hem de uzata uzata. Kadir gecesiydi. Bu da Allah'ın bize bir hikmetiydi sanırım, öyle değil mi? Ayrılmadık cemaatten. Uzun teravih namazını kıldık sonuna kadar.

Şimdi bu durumu bildiğimden" Kardeş uzun teravi olmasın sakın!" dedim. "Yok ablacım, uzun değil, bizim hoca okadar hızlı ki insanlar kaçmasın, cemaat çoğalsın diye en kısa sureleri okuyor. Namaz neredeyse yarım saatte bitiyor."dedi. "Camiden sonra kahve içeriz ama değil mi karşı kafede?" dedim. "Tamam ama dedikodu yapmak yok!" dedi. Güldüm. " Gündüz Allah rızası için aç kalan, gece de Allah rızası için teravih namazı kılan kulların, azıcık izin verilmez mi acaba dedikodu etmelerine? Kardeşim tutamadı kendini artık... Biraz da öğretmenlik de olunca serde: "Aaa! Tövbe tövbe ablacım ya! Ne zaman büyüyeceksin sen?" dedi. Tövbe vallahi! Biz bu gece hem teraviye hem de kafeye gittik. Dedikodu mu? Biz mi? Allah saklasın! Asla! Asla!...

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Hasan'ı Anlatınca, Havva'yı Anlatmazsam Olmazdı!

Madem Refik Halit Karay'ın Eskici adlı öyküsündeki Hasan'ı anlattım. Bir de 1922 doğumlu, daha dört yıl önce 2005'de yitirdiğimiz, ünlü yazarımız Vüs'at Orhan Bener'in Havva adlı öyküsünden söz etmesem olmazdı. Öykü şu cümlelerle başlar:

“ Benim saçlarım yumuşak. Havva’nın saçları keçe gibi. Annem ustura ile iki defa kazıttı saçlarını uzasın diye,ama uzamadı,kısa kaldı. Burnu da öyle biçimsiz ki! Yamyassı. Tıpkı okul kitabımızdaki maymunun burnuna benziyor burnu. Hiç sevmiyorum onu. Pis hırsız.”

Köyden getirilip evde besleme olarak büyütülen bir kızdır Havva. Kimi kimsesi yoktur. Anlatıcı da evin kızıdır. O kadar hor görülüp eziyet edilmesine rağmen Havva'yı kıskanmaktadır. Anne ve kız Havva'yı asla benimsemezler. Havva sürekli azarlanır, dövülür, bir yere giderken eve kilitlenir. Kilitlenmezse eğer alır başını gider diye düşünürler. Çamaşırlığa kilitlendiği bir gün, kömürden zehirlenir. Evin babası Havva'yı köyüne göndermek ister. Anne göndermek istemez. Hem kimsesi yoktur köyde, hem de evde çok işe yaramaktadır. Havva kuvvetlidir. Özgürlüğü o kadar kısıtlanmıştır ki halıdaki beyaz kuşu keser. Bir temiz dayak yer.
"Annem, bugün onu bir temiz dövdü. Tabii döver. Misafir odamızdaki güzelim halımızı kesmiş. Deli mi ne? Annem: Kız niye kestin halıyı? dedi. O: "Kuş var halının içinde," dedi "Beyaz kuş. Onu çıkartacaktım." Gördün işte kuşu. Bir "Töbe töbe ana" bellemiş, onu söyler."
Sonunda hastalanır Havva. Çünkü çöpe atılan yağ tenekesinin dibini sıyırmış yemiştir. Zehirlenmiştir. Yazar öykünün finalini anlatıcının dilinden şöyle bitirir:
"Annem Havva’nın yanına gitti, yatağına diz çöktü. “Kızım Havva iyi misin evladım?” dedi. “Bak iyileştin artık. Canın bir şey istiyor mu? Ne pişireyim sana?” Havva baştan bir şey demedi. Sonra gözünü iri iri açtı: “Baklava,” dedi. Sonra da öldü."

Öykü duygu sömürüsü yapmaz. İlginç bir anlatımı ve tadı vardır. Gene oturur insanın yüreğine... Konusu itibariyle çarpar okuyanını gene... Bu öykü resmen insanın canını acıtan öykülerdendir. Merak uyandıran uslubuyla, okurken başka bir şey göremez okuyucu, cümleleri sabırsızca ardı ardına okumak ister. Edebiyat gene insan hallerine misaller vermektedir vermesinde de, bu kez memleketim insan hallerinin örneklerini Vüs'at O. Bener'in kendine has o şahane öykü dokumasıyla ilmek ilmek satırlara dizmektedir. Son arzusunda iştahla baklava isteyen Havva, anne ve kıza müthiş bir gol atarak öbür dünyaya gitmektedir. Artık Havva'ya üzülmezsiniz de anne ve kızın ömür boyu çekeceği vicdan azabını içinizde hissedersiniz. Üstelik Havva bilerek yapmamıştır ki bunu... Sahiden canı baklava istemiştir. Böyle işte...Yazarın lezzeti tarifsiz bir anlatımı vardır. Eğer yeni tanışacaklar varsa, garanti veririm müthiş bir tad alacaklar!

20 Ağustos 2009 Perşembe

Türkçe Özlenir mi Sence?

Bugün İstanbul'a yolum düşünce, kitapçıya uğramadan geçemedim gene. Bu kez ne aklıma düşen bir kitap ismi vardı ne de elimde bir liste... Öyle avare aşık gibi kitapların arasında dolandım durdum. İlgimi çekeceğini düşündüğüm kitapları elime aldım. Kimini fırından yeni çıkmış ekmek misali mis gibi kokladım, kiminin sayfalarının satırları arasında dolandım. Sonra birdenbire kitapların birinde bir öyküye rastladım. Yıllardır okumamıştım. Resmen varlığını unutmuşum. Nasıl utandım! Öyküler benim için eski dostlar gibidirler. Hele çocukluğumda yada ilk gençlik günlerimde okuduğum öyküler... Hele okuduğumda çarpmışsa beni... Hele iz bırakmışsa benliğimde... Öyle küllenip dururlar kafamın bir yerinde... Sonra rastlayınca ummadığım bir yerde şaşırtırlar, hayrete düşürürler beni böyle...

Bu öykü Refik Halit Karay'ın Eskici adlı öyküsü. Mutlaka bilirsin. Çünkü Edebiyat derslerinde okutulurdu. Oturdum kitapçıdaki sandalyeye... Önce bir göğsüme bastırdım kitabın Eskici yazan sayfasını. Nasıl özlemişim! Hasretle kucakladım. Sonra usul usul okumaya başladım. Okumayan varsa mutlaka orijinalinden okumalıdır. Kısaca konusu şöyle:

Zaten babadan yetim kalan Hasan annesi de ölünce, akrabaları tarafından Filistin'in ücra kasabasındaki halasının yanına vapurla gönderilmektedir. Hasan daha çok küçüktür. Yolculuk sırasında vapurda epeyce eğlenir. Pek çok limana uğranmış, yolcular değişmiştir. Artık "Hasan gel! Hasan git!" denmemektedir de "Taal hun ya Hassen" Ruh ya Hassen!" denmektedir. Daha sonra çocuğu trene bindirirler. Sonunda Hasan anadilini büsbütün işitmez olduğu yerlere gelecektir. Bu durum küçük çocuğu suspus eder. Halası sevgiyle karşılar Hasan'ı "ya habibi!ya ayni!" diyerekten. Öperler, severler gittiği memlekette. Hasan durgundur, hep inatla susmaktadır. Haftalarca, aylarca konuşmaz Hasan. Bir gün evin bahçesine bir ayakkabı tamircisi çağrılır. Hasan hayranlıkla eski ayakkabıları onaran eskiciyi seyreder. Bir aralık sanıyorum nerede olduğunu unutur ve dalgınlıkla "Çiviler ağzına batmaz mı senin?" diye sorar. Eskici hayretle "Türk çocuğu musun be?" der. Hasan İstanbul'dan geldiğini söyler. Eskici de bizim buradan İzmit'tendir. Bir kabahat işleyip oralara kaçmıştır. Ve öyküde kana kana Türkçe muhabbet ederler. Altı aydan beri hiç konuşmayan Hasan çoşar. Anadilinde, Türkçe anlatır da anlatır eskiciye... Eskici de "ha! ya? öyle mi?" gibi dinlediğini bildiren sözlerle hem Hasan'ı konuşturur hem de yazarın kelimeleri ile "artık erişemeyeceği yurdunun bir deresini, bir rüzgarını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli hem yaslı" dinler de dinler Hasan'ı. İşini ağırdan alır almasına ama sonunda işi biter. Aheste aheste toplar tasını tarağını... Hasan'ın içi gider. "Gidiyor musun?" diye sorar. Gidiyorum deyince eskici, sessizce, titreye titreye ağlamaya başlar Hasan. Eskici "Ağlama be!Ağlama be!" deyince Hasan bu kez hıçkıra hıçkıra, katıla katıla ağlayacaktır. Bilmektedir ki bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacaktır. "Ağlama diyorum sana!" diyen eskicinin de nasırlanmış yüreği dayanamaz bu duruma, tutamaz kendini ve eskici de ağlamaya başlar öykünün sonunda.

Bu öyküyü ilk okuduğumda çok küçüktüm. O kadar etkilemişti ki bu öykü beni, ben de iki damla göz yaşı dökmüştüm. Şimdi bugün tekrar okudum ya Refik Halit Karay'ın Eskici adlı öyküsünü, gene boğazıma bir yumru oturdu... Gene genzimde bir yanma oluştu... Gene gözlerim doldu. Öyküler insanlık hallerini anlatıyorlar ya, hayret bir şekilde okuyanı nasıl etkiliyorlar. Edebiyat büyük bir sanat. Peki anadilimiz Türkçe? Ece Temelkuran bir yazısından hatırlıyorum. Beyaz peyniri değil, şunu bunu değil en çok Türkçe'yi özlüyor giden diye yazıyordu. O nedenle muhtemelen her giden er yada geç geri dönüyor. Efkar, Türkçe bir duygu çünkü ve bu ülkede doğanlar efkarlanmadan yapamıyor!

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Kitap Okurken Kitap Dışı Konuları Merak Etme Durumları

Elimde Solmaz Kamuran’ın Bir Kadın Bir Erkek Bir Levrek İskeleti adlı kitabı var. Okumaktayım. Nasıl akıcı! Bu akşam belki de kitabı bitirebilirim. Bir ara kitabın başındaki, yazarın hayatını anlatan sayfaya döndüm. Baktım yazar 1954 doğumlu. Çetin Altan’la evli ya Solmaz Kamuran, Çetin Altan kaç yaşındadır acaba diye merak etim. Biliyorum Çetin Altan yaşsız bir yazar. Denildiği gibi kuşakları birbirine bağlayan bir ibrişimdir Çetin Altan. Gene de merak işte. Baktım sanal ansiklopediden doğum tarihine. 1927 doğumlu. Yani aralarında 27 yaş var. Hımm! Son zamanlarda Halis Toprak ve minik eşi ile ilgili epeyce yazılar yer aldı ya basında… Merakımı celbetti bir şairimiz daha aklıma geldi. Onun hayatına daldım az önce:

Türk Edebiyatı’nda Şair’i Azam sıfatı ile nitelendirilen ünlü şair ve oyun yazarı Abdülhak Hamit Tarhan 1852 ile 1937 yılları arası yaşar. Şairin hayatındaki kadınların durumları çok ilginçtir. Hatta trajik de diyebilirim. İlk eşi Fatma genç yaşta veremden ölür. Fatma Hanım’ın ölümü şairin üzerinde o kadar büyük bir etki bırakır ki, Türk Şiir sanatının şaheserlerinden biri olan, okuyunca tüyler ürperten, okuyucusunun ruhunda ölüm korkusunu hissetiren “ Eyvah ne yer ne yar kaldı, Gönlüm dolu ah u zar kaldı. Şimdi buradaydı gitti elden, Gitti ebede gelip ezelden.” dizeleriyle başlayan o meşhur Makber şiirini yazar. Hayatın garip cilvesi ikinci eşi Nelly Hanım’da ince hastalıktan vefat eder. Daha sonra evlendiği Cemile Hanım’la ise evlilikler 20 gün sürer. Ve nihayetinde hayatının son 25 yılına damgasını vuracak olan dördüncü eşi Lüsyen Hanım’la evlenir. Artık evliliklerin trajik yanı bitiyor dramatik yanı başlıyor diyebilir miyiz bilmem? Çünkü evlendiklerinde Lüsyen Hanım 19, Şairimiz ise 61yaşındadır. Aralarında tam 42 yaş fark vardır. “Var ol Lüsyen, tavaf et ey nur, Ey ahır-ı ömrümün baharı” diye seslenmektedir Abdülhak Hamit Tarhan Lüsyen Hanım’a.

İşgal yıllarında Viyana’da yaşarlar. 1920 de İstanbul’a döndüklerinde Lüsyen Hanım Dük dö Soranzo’ya aşık olur ve şairimizden ayrılır. Venedik’e yerleşir dükle. Bu arada şairimizle mektuplaşmaktadırlar. Abdülhak Hamit Tarhan boşuna “sensiz de seninle de yaşanmaz!” dememiştir anlaşılan. Dükle evliliğinde hüsran yaşayan Lüsyen Hanım yedi yıl kadar sonra şairimize geri döner. Lüsyen Hanım 33, şairimiz ise 75 yaşlarındadırlar artık. Evlilikleri şairin 1937 de ölümüne kadar sürer. Lüsyen Hanım’ın Abdülhak Hamit Tarhan’a yazdığı mektuplar bir kitapta toplanır. Ve bence en kısa zamanda bu kitap alınıp okunmalıdır.

Peki hani derler ya, "erkekler sevdikleri kadınların yaşındadır!" diye. Doğru mu bu söz sahiden?Halis Toprak 71 eşi için haydi 18 diyeyim... Aralarında 53 yaş var ya hani... Doğru olur mu böyle bir şey? Aklım almıyor bu kadarını ne yazık ki! Bilmem... Canım bize ne değil mi? Benimki merak sadece işte! Boşver!

18 Ağustos 2009 Salı

İp Kopmadan Önce - Eda Şen

İp Kopmadan Önce adlı kitabın yazarı benim arkadaşım Eda Şen'dir. 17 Ağustos depreminde tek evladı- kızı Andaç'ı, eşi Mutlu'yu kaybettikten sonra bu kitabı yazmıştı. Yaşadıklarını paylaşmak ve içini dökmek niyetiyle, deprem öncesinde eşi ve kızıyla çıktıkları tatili, dönüşte yaşanan depremi, deprem sonrası başına gelenleri samimi bir dille kaleme almıştı. Bazen rahat koltuklarımızda oturup dünyada olup biten savaşları, depremleri, afetleri seyrediyorken, hep ateş düştüğü yeri yakar atasözümüz gelir aklıma. Deprem yaşamamış bir insana- ki Allah yaşatmasın bir daha- neler olup bittiğini anlatmak mümkün değil. Ani beklenmedik bir ölüm insanı nasıl şaşkına çevirir bir düşün! Hele ölüm aynı anda sadece bir değil iki kere vurduysa insana nasıl bir silkeleyip sarsacaktır bir hisset! Ya üzerine hem evin hem araban da kalmışsa deprem afetinin ayaklarının altında, depremlerden deprem beğen kendi ruhunda! Kabullenmesi zor bir vaziyet!

Ama bazı insanlar çok güçlü oluyorlar biliyor musun? Eda işte o güçlü, sağlam, kuvvetli kadınlardan. Eda deprem öncesi benim müşterimdi. Evi ve arabaları bizde sigortalıydı. Deprem teminatları vardı. Hasarlarını aldı. Depremden sonra Türkiye'de kalamadı. Hiç bir yere sığamıyordu. Acısı çok büyüktü. Bir süre Kanada'ya gitti. Nereye gidersen git, kafanın içindekiler seninle geldiği müddetçe, başka yerlere kaçmakla sadece mekan değiştirmiş oluyorsun maalesef. Eda anladı bunu ve yapamadı gurbette. Memlekete döndü. Tam nereye yerleşeceğini düşünüyorken, benim bir elemanım askere gitmişti. Araba kullanmayı bilen birine acil ihtiyacım vardı. Eda'ya benimle çalışmasını ve kalıcı konutuna yerleşmesini teklif ettim. Neden olmasın dedi ve kabul etti. Hem Yuvacık'a yerleşti hem de bizim ofiste çalıştı. Tam beş sene çalıştık birlikte. Hayat devam ediyordu işte bir şekilde. Gene gülüyor insan, gene kahkaha atıyor, gene mutlu olacak bir şeyler buluyor hayatında. Eda hayatı olduğu gibi kabul eden bilge kadınlarımızdan. Belki biz deprem yaşayanlar biraz normal değiliz. Farklı bakıyoruz belki hayata. İnsan bir kere geliyorsa dünyaya ve elinizde olmayan sebeplerden hayatın akışı bir anda değişebiliyorsa, gözlerinizle görmüş, hissetmişseniz ölümü bu kadar yakınından hayat oyun gibi gelebiliyor insana kimi zaman.

Eda şimdi Ayvalık'a yerleşti. Şahane arkadaşları, ailesi, dostları var. Sağlığı yerinde. Eşi ve kızıyla ilgili anıları capcanlı. Onları anılarında yaşamayı seviyor. Sürekli haberleşiyoruz... Biz de ofisimizde kimi zaman Eda ile anılarımızı anlatıp, bol bol dedikodusunu yapıyoruz. En son Değirmendere'ye geldiğinde ofisçe kızkıza bir geceye gitmiştik. 80'ler Nostalji gecesiydi ve ne kurtlarımızı dökmüş, ne şarkılar söylemiştik hep birlikte. Eda pozitif enerji geçirir çevresindekilere ve hayattaki duruşuyla güçlü bir kadın örneğidir!
Yukarıdaki fotoğraf bizim büroda çekilmişti. Oturan Özlem, ayaktakiler Berna ve kırmızı saçlı arkadaş ise Eda. Ben niye yokum bu fotoğrafta? Hep bana çektiriyorlar fotoğrafları olur mu ama:)

16 Ağustos 2009 Pazar

Hayata Dair Bir Yazı ve Bir Kitap

Annem sapasağlamken, ansızın çıkan kötü cins bir beyin tümörü, amansız hastalığa yakalanmasına sebep olmuştu. Doktorlar daha biz hastalandığını anlamadan altı ay ömür biçmişlerdi anneme. Hastalığı gün be gün inanılmaz hızla ilerliyordu. Kim ne söylerse söylesin, insan nasıl da konduramıyor ve reddediyor biliyor musun böyle bir şeyi… Bazen kötü şeyler deyiverirler ya kendilerini... Deseler de, insan mümkün değil olamaz, bir hata var bu işte, bak görürsün iyileşecek diye düşünüyor. Doktorların dedikleri gibi çıktı. Tamam altı ay değil - zaten altı aydan sonrası yaşamak sayılmazdı- bir buçuk yıl hastalıkla cebelleşti annem. Daha doğrusu annem değil de bizdik mücadele veren. İlla yaşatacağız ya! Biraz da teslimiyet gerek… Teslimiyet! Hastaya hastalığını bilme hakkı verilmeli aslında.. Biz vermedik. Hep gizledik. Zaten altı ay sonra kendinde değildi. Bu kez de yaşamalı diye çaba gösterdik. Ölme hakkı da vermedik sanki. Bir nebze daha fazla nefes alsın diye uğraştık. Rahat bırakmalı hastayı demek ki böyle durumlarda. Şimdi böyle düşünüyorum ama o zamanlar üç kardeş annem için bu kadar çaba göstermeseydik, şimdi neden elimizden geleni yapmadık der miydik? Bilmiyorum. Allah bir daha kimseye göstermesin. Zor bir durum!

John Berger’in Cevat Çapan tarafından İngilizce’den çevrilen Düğüne adlı kitabını yeni bitirdim. Kitabın adı Düğüne olmasına Düğüne ama, 157 sayfalık kitapta düğün kelimesi ilk kez 54. sayfada geçiyor. Yazar düğüne geçmek için hiç acele etmiyor. Zaten kitabında “Sonsuzluktan önce ne yapacağız?” diye sorar. Cevabını da kitabına uygun gene kendisi verir. “Acele etmeyeceğiz.” Asıl düğün anlatımı 134. sayfadan itibarendir ve çok etkilidir. Biraz özetleyeyim istedim… Bu Ninon (gelin) ve Gino’nun (damat) düğünü. İncecik biftekler, balık var menüde. Kavun, jambon, kuşkonmaz, dondurma… Koca bir şişe geçirilen kuzu odun kömürünün harlı korlarıyla dolu büyükçe bir mangalının üzerinde çevriliyor. Kızaran et, şölen günü nasıl kokarsa, öyle kokuyor. Kilisenin karşısındaki koca çınar ağacının etrafına masalar yerleştirilmiş. Düğüne çağrılı yüz kişiyle köylüler köy meydanında bekleşiyorlar. Yakalarını güller takmış adamlar, şapkalar giyen kadınlar var burada. Yeni evlileri görür görmez üstlerine serpmek için, Nino’nun arkadaşlarının elinde pirinç var. Görünüyorlar ve başlıyor pirinç yağmuru… Evlendiler… Yaşasın Gelin! Fotoğraf çekimleri… Okadar güzel ki gelin on tane çocuk doğurmalı. Bugün her şeyi yapmalı gelin her şeyi. Anlıyorsun değil mi? Masada oturulacak hepbirlikte.. Yemekler yenilecek.. Düğün yemekleri insanların en mutlu oldukları yemeklerdir, çünkü yeni bir şey başlamaktadır. Herkes yiyiyor, içiyor, konuşuyor, şakalaşıyor. Ninon anlatılan bir fıkraya kahkahalarla gülüyor. Kadehler kaldırılıyor mutluluğa değin… Ninon’un gelinliği elma ağacının dalları arasında pırıl pırıl parlıyor. Ninon düğüne gelen herkese kendi elleriyle bir dilim pasta veriyor. Herkes bir dilekte bulunacak. Bu pastayı kimse unutamayacak. Saçlarına otuz örgü yapılmış. Damat her gece gelinin bir örgüsünü açacak.

Gelinin zamanı varsa tabi..

Sizi terk ediyorum, diyordu kadın şair Anyte, sizi terk ediyorum, ölüm kara bir örtü geriyor gözlerimin önüne, karanlık gittiğim yer.

Gelin Ninon 24 yaşındadır ve bir HIV hastası olduğunu öğrenir. Ölecektir. Çağın başka bir bela hastalığı… Çağın vebası AIDS. Gino, Ninon’la bile bile evlenmektedir. Müzik duruyor. Gino, Ninon’a bakıyor ve : Mutluluk üstüne tek söz söylemeden bunu gerçekleştirebiliriz, değil mi? diyor. Ninon duraksıyor, sonra gözleri mutluluktan yaşla dolu, Gino’yu öpüyor…

Aslında hikaye bir Paskalya zamanı başlar. Pazar günüdür. Kuşluk vaktidir ve havada kavrulmuş kahve kokusu vardır. Hava güneşliyse, kahve kokusu daha çabuk yayılacaktır. Kör bir adam adak takısı satmaktadır…

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Yazarlar Okuyucularını Merak Etmezler Mi?

Bugün gazetede 900 bin nüfuslu Zagrep'teki, 60 bin kişilik Dinamo Zagrep stadyumunu, iki gün üst üste tıklım tıklım dolduran U2 konseri hakkında bir yazı vardı. Ne hoş bir durum bu U2 için!Konserlerine gittiğimde, şarkıcıların çok ballı olduklarını düşünürüm. Şarkıcıların CD satışlarından, ne kadar hayranları olduğu anlaşılıyordur mutlaka. Hele uluslararası ünde olan şarkıcılar,dünyanın her yerinde milyonlarca kişi tarafından dinleniyorlar. Ama asıl gösterge konserler bana göre. Düşünsene... Bir konser veriyorsun, karşında yüzlerce yada binlerce dinleyicin... Onların gözlerinden, alkışlarından, şarkıya eşlik edişlerinden, vücut dillerinden seni ve şarkılarını ne kadar sevdiklerini anlamaz mısın? Hem de nasıl anlarsın! Düşünsene... Bilet alıp gelmişler bir açık hava konserine... Hem de kimbilir nerelerden gelmişler... Mümkün ki dünyanın değişik memleketlerinden... Sırf senin konserin için... Ne hoş bir histir kimbilir... Seyirci ile şarkıların şahane randevusu. Hele konser salonu tıklım tıklım dolmuşsa, hele konserin biletleri aylar önceden satılmışsa, hele her bir şarkıda seyirciler bangır bangır ezbere eşlik ediyorlarsa şarkılara, bundan daha büyük bir gösterge olur mu? Dinleyicilerini mest eden şarkıların, sevildiğini, ağlatıp çoşturduğunu gözlemlemenin en kestirme yolu değil midir konserler? Şarkıcılar kimbilir nasıl etkileniyorlar? Şahane bir his olmalı!

Peki yazarlar nasıl hissedecekler bu duyguları? Yazar okuyucularını merak etmez mi? Acaba okuyucu, yazarın ilk kitabını hangi hisle almıştır? Okurun kitaba ilk yaklaşım sebebi nedir? Bunları bilmek istemez mi? Okur sessizdir... Rakamlarından bellidir kitabın memlekette yada dünyada kaç adet satıldığı... Tamam da.. Okuyucu ne buluyor yazarın kitabında? Niye onun kitabını alıyor ve okuyor? Ezberliyor mu bazı cümlelerini mesela? Bir konser salonuna okuyucuları davet edilse yada biletleri satılsa kaç kişi gelecektir? Yada koca bir stadyumda okuma günü düzenlense, kaç okuyucu kitabının cümlelerine ezberden eşlik edecektir? Aynı şarkı söylermiş gibi... Mesela... Acaba yazarlar düşünürler mi böyle şeyleri? Evet, sahiden yazarlar okuyucularını merak etmezler mi? Onların hayal dünyalarını düşlemez mi? Orhan Pamuk'un Yeni Hayat romanının başlangıç cümlesi gibi " Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." diyen bir okurunun olup olmadığını bilmek istemez mi?

14 Ağustos 2009 Cuma

Kentin Türküsü - Cumhur Canbazoğlu

Bugün Cumhur Canbazoğlu'nun, Kentin Türküsü Anadolu Pop-Rock adlı kitabını, İstanbul'daki kitapçıda özellikle aradım. Önce elime alıp bir bakmak istedim kitaba. Öyleyim işte... Bilmediğim kitapları almadan önce tartar biçerim kendime göre bir ölçüyle. Elime aldığımda acaba nasıl bir elektrik geçirecek bana diye merak ederim. Okumadan önce mutlaka kitabı incelerim. Sordum kitapçıdaki çocuğa. Sinema ve müziğe ait, belki de kitapçının en cılız kitaplarının bulunduğu bölümünden kitabı çıkarıp elime verdi. Aman Tanrım! 368 sayfalık bir kitap bu! Nedense bu kadar donanımlı bir kitap beklemiyordum. Ne fena bir önyargı durumu, değil mi? Önyargılar yıkılmak içinse, bu kitap yıktı bir ön yargımı işte. Bu bile yetmez mi? Daha okumaya başlamadan, kitap okuyucuya kazandırmaya başladı bile. Kapağını Aptülika resimlemiş. Türk pop rock müziğine emek vermişlerin adeta koca bir korosu bu. Usul usul sayfalarında dolanmaya başladım. Yazar kitabına Veysel'e, Manço'ya, Kızılok'a, Karaca'ya diye başlamış. Duygulandım bu cümleyi görünce ve "tamam" dedim, "ben bu kitabı seveceğim!"

Doğum tarihini yazmadığı öz geçmişini okuduğumda, yazarın yıllardır müzik ve sinema dünyasına sürekli yazı yazdığını anlıyorum. Cumhur Canbazoğlu bir sinema ve müzik yazarı. Tersninja'daki yazılarını ilgiyle takip ediyorum. 1987 den bu yana biriktirdiklerini, bu kitapta toplamaya çalışmış. Yazarın önsöz yazısını okuduğumda artık kitapçıdaki kasaya satın almak için yönelmiştim bile. Çünkü Cumhur Canbazoğlu'nun tüm iyiniyeti, amacı ve sorumluluk hisleri önsözüne tam manasıyla yansımış. Geçmişi sadece yarım yüzyıla uzanmasına karşın yerli popla, rock'la ilgili işe yarar kaynak sayısının çok az olduğunu söylüyor yazar. Zaten bugün kitapçıdaki sinema ve müzik kitaplarına ayrılan bölümden de belliydi. Sinema ve müzik konusunda araştırma kitapları çok az var. Gene son zamanlarda bu tip kitapların sayıları artmaya başladı. Eskiden böyle kitaplar kitapçılarımızda hiç olmazdı. Kendisi bunun sıkıntısını çektiği için, kendi birikimlerini ilgilenenlere aktarmak istemiş. Çok saygı duyulacak bir iş yapmış. Sadece kendisi gibi yazar yada gazeteciler için değil, biz sade dinleyiciler için de şahane bir araştırma kitabı bu. Sonra şöyle bir kitabın sayfalarını hızla taradım. İçinde yok yok... Barış Manço dan, Hümeyra'ya, Selda Bağcan'dan, Kıraç'a, Yunus Emre'den Neşet Ertaş'a müziğimizin evrenselleşmesinde en önemli adımlardan biri olarak gördüğü bu yolun yolcularının serüvenlerini anımsatmak, anlatmak ve geleceğe taşımak için enfes bir kitap yazmış. Dayanamadım. Aldım kitabı tabii. Zevkle okumaya başladım bile.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Bir Karikatüristin Hayatındaki Batık Tesadüfler

1904 doğumlu Ratip Tahir Burak, 1976'da vefat etmiş. Karikatürist ve çizgi roman ressamı diye tanıtılıyor vikipedi'de. Heybeliada'daki Denizcilik Yüksek Okulu'nu bitirmiş, Gülcemal adlı gemide hem çalışmakta hem de resim ve karikatür çizmektedir. Çizimlerini gören yolculardan biri ki o yolcu Lozan Konferansı'ndan dönmekte olan İsmet İnönü'dür, çalışmalarına Avrupa'da devam etmesini önerir karikatürcümüze. Dört yıllık kaptanlık hayatından vazgeçen Ratip Tahir Burak'a Paris yolu açılacaktır artık. Memlekete döndüğünde Demokrat Parti iktidarını sert eleştiren çizimler yapınca yargılanır ve Paşakapısı Cezaevi 16 ay kadar yeni ikametgahı olur. Buradaki gözlemlerini Hapishane Hatıraları adlı kitabında toplar.

Sayısız kahramanlık çizgi romanları çizen, karikatür sanatımızın ustalarından Ratip Tahir Burak'ın hayatı ilginç tesadüfler de barındırır. Mesela dört yıl çalıştığı gemi Gülcemal 1899 yılında, Gemanic markasıyla New York limanına bağlı bir kış gününde, kömür almak için günlerdir beklemektedir. Üzerindeki buz tabakası gemiyi ağırlaştırır ve batar. Ratip Tahir Burak'ın eskiden çalıştığı, hakkında şiirler ve türküler yazılan, resmiyle pulları süsleyen Gülcemal artık bir batıktır. Bir ilginç durum daha yazmalıyım. Amerika'dan dönerken Atlas Okyanusu'nda bindiği geminin batmasıyla ölen ünlü güreşçimiz Koca Yusuf'u da yaşıyorken çizen Ratip Tahir Burak'tır. Bir karikatüristin hayatındaki iki batık durumu, ne tesadüf değil mi?

11 Ağustos 2009 Salı

Depardieu Mu, Cyrano Mu Andı Beni Ne?

Bak şimdi ne anlatacağım sana! Durup dururken, aniden... Aklıma ne geldi biliyor musun birden? Cryrano de Bergerac... Doğrusu ismini yazarken zorlandım... Tamam itiraf ediyorum google'dan doğru mu yazdım diye baktım. Yazılışında zorlandım ya okunuşunu kolay söylemem hiç mümkün değil. Zaten telaffuz konusunda özürlü birisiyimdir. Anlatacağım kişi ise, burnunun büyüklüğü, kılıcının gücü ama asıl önemlisi etkili konuşması ve büyülü yazılarıyla şöhretli birisi. Cryrano, kuzeni Roxane'ye aşık olan Christian'ın hem aşk mektuplarını yazar hem de buluştuklarında konuşmalarının suflörlüğünü yapar.

Ünlü Fransız oyun yazarı Edmond Rostand'ın, 1619-1655 yılları arasında yaşamış Fransız oyun yazarı ve silahşör Cryrano de Bergerac'ın gerçek hayat öyküsünden esinlenerek, 1897 de yazdığı bir oyundur. Benim seyrettiğim ise bir filmdi. Başrollerinde Gerard Depardieu vardı ve aktör bu filmiyle yüreğimin zirvesine yükselmişti. Sahi şimdi nerelerde bu aktör? Bu filmde mektupları yazan ve Christian yerine konuşan Cryrano'dur. Ama bilmez Roxanne... Christian yazıyor ve konuşuyor zanneder. Roxanne'nin aşık olduğu aslında Christian değil, yazılan mektuplar ve dinlediği aşk sözleridir. Gerard Depardieu bu filmdeki başarısıyla 1990 da Oscar'a aday olmuş. Cannes film festivalinde en iyi aktör ödülünü almış. Aktörün Asterix ve Green Card adlı filmlerini hatırladım şimdi de... Merak ettim doğrusu, durup dururken nerden bunlar aklıma geldi birden? Gecenin bu saatinde Depardieu mü yoksa Cryrano mu andı beni ne:)

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Pancarın Dansı mı, Parfümün Dansı mı?

Bugün gazetede "Pancar içen daha az yoruluyor." başlıklı bir yazı vardı. Britanya'daki Exeter Üniversitesi'nden bir grup bilim adamı, pancardaki nitratın, oksijen emiliminde azalma sağlayarak sporu daha az yorucu hale getirdiğini belirlemişler. Bu yazıyı okuyunca, aklıma ne geldi biliyor musun? Tom Robbins'in Parfümün Dansı adlı kitabı. Parfümün Dansı adlı kitabının giriş bölümü Günün Konusu diye başlar. Parfümün Dansı adlı bir kitabın, bu ilk bölümü resmen pancar tanıtımına ayrılmıştır ve beni şaşırtmıştır. Yazarın bazı cümlelerini yazacağım. Bak göreceksin... Parfüm isimli bir kitapta neden pancar anlatılıyor ki diye düşüneceksin.... Pancar sebzelerin en keskinidir..... Diğer sebzelere göre korkunç ciddidir.... Pancar aslında melankolik bir sebzedir. Istırap çekmeye onun kadar isteklisi yoktur. Örneğin insan şalgamı ne kadar sıksa kanatamaz. Pancar tıpkı suç yerine geri dönen bir katile benzer. Vişnenin havuçla işi bittiğinde ortaya çıkan şeydir pancar. Sonbahar mehtabının kuşaklar önceki, sakallı-bıyıklı, çoktan gömülmüş atasıdır. Fosilleşmesine ramak kalmıştır.... Rasputin'in en sevdiği sebzeydi pancar. Adamın gözlerinden belli zaten.... der Tom Robbins.

İşte Rasputin ve pancar sevdiği belli olan gözleri:) Bu arada Rasputin'i bilirsin, 1869 ile 1916 yılları arasında yaşadığı, doğa üstü güçlere sahip olduğu ve hipnozla insanları iyileştirdiği söyenilen, hakkında pek çok efsane anlatılan mistik Rus diye kısaca açıklamak mümkün sanırım. Masum masum manav tezgahlarında yatan pancar hakkında bu yazıları okudukça şaşırmıştım. Neymiş bu pancar böyle?

İşte Tom Robbins! Amerikalı roman ve kısa öykü yazarıdır kendisi. Parfümün Dansı adlı kitabının çevirisini Belkıs Çorakçı Dişbudak yapmış. Kitaptaki karakterler ölümsüzlüğün sırrının arayışı içinde, zamanın ve mekanın ötesinde geçer. Bir zamanda ve bir yerde küçük bir site devletinin kralıdır Alobar. Bu küçük devletin, krallarını yaşlılığın ilk belirtisi ortaya çıkar çıkmaz öldürmek gibi bir gelenekleri vardır. Kralın yavaş yavaş yaşlanmasını ve ölmesini beklemek büyük felaketlere yol açabilir diye düşünürler. Yüzü kırışmaya yada saç ve sakalında beyaz çıkmaya başladığında öldürülmesi gerekir ki yerine genç biri kral olabilsin. Krallar da dahil tüm halk bu geleneğe gönülden inanırlar. Kralların idam töreni çok onurlu ve estetik bir törendir. Kralın en gözde karısı, zehirli bir yumurtayı kralın ağzına verme sorumluluğunu üstlenir. Ve kral zehirli yumurtayı yiyerek ölür. Böyledir işte bu ülkedeki kralların sonu. Kralların yaşlanmasına ve ecelleriyle ölmelerine izin verilmez. Kahramanımız Kral Alobar ilk beyaz saçına düştüğünde, korkar ölmekten ve hemen koparır bu beyaz kılı. Çünkü diğer krallar gibi ölmek istememektedir. Gözde karısı sayesinde ilginç bir yöntemle ölmekten kurtulacak ve dünyayı dolaşarak yaşlanmamanın sırrını arayacaktır.

Parfümün dansı mı desem yoksa pancarın dansı mı desem bilmem ama bugünkü Hürriyet Gazetesi'nin 7. sayfasında okuduğum bir pancar yazısı aklıma bu kitabı getirdi işte. Eski bir Ukrayna atasözü varmış: "Pancarla başlayan hikaye şeytanla biter!" diye... Bu yazıyı burada sona erdirmelidir. Hele bir de yazının içinde Rasputin varsa... Kendi yazımdan kendim korktum vallahi! Aslına bu kitapta bir de Pan geçer. Hani Yunan mitolojisi'nde kır'ın ve çobanların tanrısı diye bilinir. Üstü insan altı keçi olarak tasvir edilir. Kırlarda aniden insanın karşısına çıkıp korkuttuğu için panik kelimesinin buradan üretildiği söylenir. Kral Alobar kitapta Pan'la karşılaşacak ve onun yarı keçi olmasından sebep kötü kokusunu giderecek pancarlı bir parfüm üretecektir belki de kimbilir?Şimdi Pan yarı insan yarı keçi olunca, ben diyeceğim ki sana, yafu taaa mitolojik zamanlarda genetik diye bir bilim mi vardı acaba? "İnsan ve keçi genlerini karıştırıp böyle bir yaratık nasıl oluşmuş ki? Allah Allah!" diyeceğim. Bu yazı uzayıp gidecek... Benim yazım bitmeyecek... Bitmeyecek... İyisi mi keseyim burada... İşte bir pancar yazısı beni gene getirdi nerelere? Böyleyken böyle işte...

Oya&Yeni Türkü - 30.Yıl Kutlamaları

Bana bir masal anlat Oya
İçinde bütün oyunlarım
Kurtla kuzu olsun şekerle bal
Bana bir masal anlat Oya
İçinde denizler balıklar
Yağmurla kar olsun güneşle ay
Anlatırken tut elimi
Uykuya dalıp gitsem bile
Bırakıp gitme sakın beni
Bana bir masal anlat Oya
İçinde tüm sevdiklerim
İçinde İstanbul olsun

8 Ağustos arkadaşım Oya'nın doğum günü ve 7 Ağustos akşamı Sapanca Kırkpınar'daki anfi tiyatroda Yeni Türkü'nün konseri vardı. Rica etseydim bir gün sonraya alırlar mıydı acaba konserlerini? Olsun biz de bir gün önceden başlarız arkadaşımın doğum gününü kutlamaya öyle değil mi? Sordum "Gidelim mi?" diye. "Boşver!" dedi Oya. Hiç duymadım cevabını hiiç. Bileti alınca nasıl olsa gelecekti. Aldım biletleri. Altı kişi gideceğiz. İtiraz etmek mümkün mü? Değil tabi ki! Gittik! Yeni Türkü 30.yılını kutluyor ve ben de Oya'yla 30 yıllık arkadaşlığımı. Çifte kavrulmuş lokum değil de nedir bu? Kutlanmaz mı yani? Demek ki hem Oya hem Yeni Türkü hayatımın son 30 yılına damgalarını vurmuşlar. Oya benim can arkadaşım. Dostum. Hayatta tanıdığım en güzel insanlardan biri. Bazı insanlar vardır, sadece var olmaları içinizi ısıtır ya hani. Oya öyle harikulade biri. Ya reçellerine ne demeli:) Ömrümde hiç reçel yapmamışsam, Oya'dır nedeni. Kabiliyetlerimi geliştirmemi engelledi mi peki? Doğru engelledi. Ama damak zevkimi zenginleştirdi. Buna ne demeli?

Yeni Türkü şarkılarının sevdalısıyım ben. Bayılırım. Bloğuma defalarca yazmışlığım vardır şarkı sözlerini. Bu gece de olağanüstü bir performans sergiledi Yeni Türkü. Hem Oya hem Derya Köroğlu hiç yaşlanmayacaklar mı Allah aşkına? Yaşalıyorlar almasına yaşalıyorlar da,mümkün değil yaşlanmıyorlar. Şahane bir konserle hem Oya'nın yeni yaşını, hem dostluğumuzun 30. yılını, Yeni Türkü'nün 30.yılında, Yeni Türkü'nün muhteşem şarkılarıyla, hepberaber kutladık. Arkadaşlarımızla. Oya ile şarkılardan fal tuttuk gene... Benim şansıma "Delilerden sen anlarsın" çıktı. Deliririm sahiden bu şarkıya... Oya'ya ise "Sevmek bir çok şeyi göze almaktır." Şahane bir mehtap vardı gökyüzünde. Ilık esintili bir yaz gecesiydi. Nasıl söyledik bağıra bağıra şarkıları...Yaşananlara inatla... "Olmasa mektubun yazdıkların olmasa! "diye.. Ya da "Aşk yeniden, Akdeniz'in tuzu gibi aşk yeniden" diye, yada "Sakın çıkma patika yollara, ovalara, kırlara" yada "Okadar sevdim ki resmini işte bugün konuştu benle" diye "Ya içinde olmalısın çemberin yada dışında yer alacaksın" veya "Başka türlü birşey benim istediğim ne ağaca benzer ne de buluta"... Çoğu muhteşem Can Yücel ve Murathan Mungan dizeleri, harikulade Akdeniz ezgileri olan şarkılar... Tüm yüreğimizle söyledik. Hep birlikte.

Bana bir masal anlat Oya... İçinde tüm sevdiklerim... İçinde İstanbul olsun! Nice yaşlara canım! Sağlıkla!

Not: Oya, fotoğrafını ben çektim ya, sana sormadan koydum bloğuma:) Kusura bakma!

Delilerden Sen Anlarsın!

Diyorlar ki bazen gözlerimden
Deliler doluşmuş bakıyor birer birer
Delilerden sen anlarsın, konuş onlarla
Diyorlar ki bazen geceler boyu
Sayıklarmışım olanları birer birer
Düşlerden sen anlarsın, konuş onlarla
Nasıl muhtacım buna
Bir gece ansızın gel yine
Elinde mor çiçeklerle
Tazelikle gel yine
Binbir güzel hikayeyle

YENİ TÜRKÜ

6 Ağustos 2009 Perşembe

"İnsan Kendini Yalnızca İnsanda Tanır"

"İnsan kendini yalnızca insanda tanır." Keşke benim sözüm olsaydı. Değil! Goethe'nin sözü. K Dergisi okuruyum. Bu cümle K Dergisi'nin kapağının üstünde yer alır. K Dergisi Yaz özel sayısında "Limonata tadında, hafif ama lezzetli okumalar dileğiyle..." Rengin Soysal, seçtikleri bazı yazarların hayatlarını, aşklarını, tutkularını; okumamız için dergilerine konu ettiklerini yazmış. Gerçekten de müthiş bir özel sayı olmuş. Dostoyevski'den, Tolkien' e, Mehmet Akif Ersoy'dan, Albert Camus'ya kadar pek çok edebiyatçının hayatını bu sayıda zevkle okumak mümkün.

"Derbeder Kahin" başlıklı, Cansu Yılmazçelik'in kaleme aldığı, Dostoyevski'nin hayatını okuyunca gözlerime inanamadım. Fyodor Dostoyevski, o müthiş Suç ve Ceza'nın, Ecinniler'in yazarı, nefret edilecek kadar zalim bir babanın çocuğu olarak doğar. Bir albaydır babası, çocuklarına Latince öğretirken, ders boyunca oturmalarına izin vermeyen, topraklarını işleyen işçiler kendisine selam vermezse selam vermedikleri için, selam verirlerse işlerini astıkları için kırbaçlatan, kız kardeşlerinin odalarına erkek var mı diye gece baskınlar yapan acımasız biridir. Annesi altı çocuktan sonra veremden ölür. Babasının köylülerce hunharca öldürüldüğü haberini Dostoyevski askeri okulda alınca, belki de babasının öldürüldüğüne sevindiğindinden ilk sara nöbetini geçirir.


Babasının cimriliği nedeniyle okul hayatında hep fakirlik çeken Dostoyevski, okuldan sonra müthiş bir para savurganlığına başlar. Kumara ilgisi sebebiyle epeyce borçlanır. Ayrıca elindeki paralarla fakir insanlara yemek ısmarlayıp, hayat hikayelerini en küçük detaylarına kadar anlatmalarını ister. Bütün bu birikimlerden "İnsancıklar" adlı kitabını yazar. Yazdıkları Gogol'ün fazlasıyla etkisi altında diye nitelendirilince, neredeyse edebiyat dünyasından afaroz ediliyorken, borçları hat safhada artar ve sara nöbetleri de sıklaşmaya başlar. Bu arada belki meraktan yasa dışı bir örgüte üye olur. Tutuklanır ve idamlarına karar verilir. Tam idam mangasının karşısına dizilmiş altıncı kişiyken, Çar'dan Dostoyevski ve arkadaşlarını affettiğine ve cezalarını kürek mahkümiyetine çevirdiğine dair bir haber gelir. Kararda sadece Dostoyevski için, ilk dört yıllık kürek makümiyetinden sonra, ikinci dört yıl ordunun hizmetinde olacak diye not düşülür.

Dostoyevski dört yıllık kürek mahkümiyeti sırasında gerçek sefaletin ne olduğunu öğrenir. Ağzını çalkaladığı suyla, yüzünü yıkar, iğrenç lekeli giysilerle dolaşır. Dört yıldan sonra geri kalan dört yıllık mahkumiyeti için bir başka yere gönderilir. Etrafında cahil, görgüden yoksun insanlar olmasına rağmen, iyi geçinmeye bir yandan da ordu hizmetinde çalışmaya başlar. Bu arada bir alkolik bir öğretmenin karısına aşık olur. Her akşam yazı yazmaya başlar. Ölüler Evinden Anılar adlı kitabını yazıyorken, öğretmenin tayin olmasıyla, kadından uzaklaşınca, yazı yazamaz olur. Kadınla mektuplaşmaya başlar. Öğretmen iki yıl içinde ölünce, Dostoyevski adamın ölmesini istediği için suçluluk duyar ve sara nöbetleri tekrar başlar. Dostoyevski teğmen olur ve kadınla evlenir. Karısı, kadının oğlu ve Dostoyevski Sibirya dan Rusya'ya geçerler. Gene para sıkıntısı, gene içki, gene kumar, gene sara nöbetleri... Ve sürekli yeni birilerine aşık olmalar...

İyice sara nöbetleri artınca bir genç kızı steno yazmaktan kurtulmak için tutar. Bu kızla evlenir ve kız yazarın maddi anlamda çöküşünün tanığı olacaktır. Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler, Kumarbaz, Budala, Ecinniler işte yazarın sürekli sıkıntılar içinde geçirdiği bu hayatının ürünleri demek ki."Dünya ve Rus Edebiyatı'nın gelmiş geçmiş en büyük yazarlarından biri olan Fedor Mihailoviç Dostoyevski, kendimize bakıp unutmaya çalıştıklarımızı, hastalıklı yanlarımızı, yazmaya kalkarsak saklayacaklarımızı anlatan derbeder bir kahin gibiydi... Ve başkalarının içine bakar gibi bakıp buldukları ve anlattıklarıyla, bize, kendimizi, yeniden öğrettti" diye bitirmiş özetlemeye çalıştığım bu güzel yazısını Cansu Yılmazçelik. K Dergisi Özel Sayısı içindeki diğer yazarların hayatları da birbirinden ilginç. Çok güzel bir sayı hazırlamışlar. Dostoyevski'nin kendi hayatı zaten roman gibi! Dergide konu olan diğer yazarların hayatları birbirinden enteresan.

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Küstüm İşte, Konuşmuyorum!

Abimle oturuyoruz, eski günlerden söz ediyoruz. Küçüklüğümüzde oturduğumuz evimizin balkonu, açık hava sinemasının bahçesine bakardı. "Ne günlerdi?" değil mi diye laflıyoruz. "Haydi, film seyredelim birlikte, ister misin?" dedim. "Olur, isterim." dedi. Önüne seyretmediğim film cd lerini serdim. İsimlerinden iki filmi beğendi. Koydum oynatıcıya filmleri. İkisi de hoşuna gitmedi. "Biraz sabret." diyorum. "Film başından belli olur kızım, bir işe yaramaz bunlar!" diyor. "Balık mı bunlar abi ya! Baştan kendini belli eden balıktır bir kere!" diyorum. "Sen ne anlarsın, zaten eskiden de hiç anlamazdın filmlerden!" diyor. Abime "Of ya, odama kitap okumaya gideceğim. Sen ne seyredersen seyret. Sen eskiden de böyle huysuzdun!" diyorum. "Sen de mızıkçının tekiydin!" diyor. İçimden gülerek odadan çıkıyorum. Abimle küçükken de çok kavga ederdik. O hep iyiydi. Damarına basan daima bendim. Şimdi güya küstüm ya... Küçüklüğümüzdeki gibi, abime küsmek hoşuma gitti.

Odama girdim. Elime değen ilk kitabı aldım. Yazan İtalo Calvino. Hani 1923 de Küba'da doğan meşhur İtalyan yazar. Hani Varolmayan Şövalye'nin yazarı. Daha önce yazmıştım Hayal Kahvem'e. Hani biri kahraman, idealist ve soylu bir şövalye ama zırhtan ibaret içi boş, diğeri bir bedene sahip ama akıldan yoksun iki kahramanın hikayesini anlatır bu kitabında. Bir nevi varolanla varolmayanın çatışmasıdır yani. Şimdi elimdeki yazarın bir başka kitabı. Yeni almıştım. Henüz okumamıştım. Kitabın adı "Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu". Güya kızdım ya abime. Bir hışımla koltuğa uzandım. Birinci bölümünü açtım. Okumaya başladım. Şöyle başlıyor ilk paragrafı:

"İtalio Calvino'nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı yeni romanına başlamak üzeresin. Rahatla. Toparlan. Zihnindeki bütün düşünceleri kov gitsin. Seni çevreleyen dünya bırak belirsizlik içinde yok oluversin." Nasıl yani? Bu yazar ne diyor şimdi? Abime küstüğümü bildi mi? Şaşkınlıkla okumaya devam ediyorum. Kitapta " Kapıyı kapasan iyi olur; öte yandan çalışmakta olan bir televizyon vardır."diye yazıyor. Aaa! Vallahi var. Abim yan odada televizyon seyrediyor. Bir yandan da bana sesleniyor: "Gel, darılma hemen! Gel kardeş kardeş televizyon seyredelim birlikte!" diyor. Kitabı okumaya devam ediyorum. Yemin ediyorum yalanım varsa, kitapta aynen şu yazıyor; "Hemen seslen ötekilere:" Hayır televizyon seyretmek istemiyorum!" Sesini yükseltmezsen duyamazlar seni. "Kitap okuyorum.Rahatsız edilmek istemiyorum!" O gürültü arasında seni işitmemiş olabilirler, daha yüksek sesle söyle, bağır hatta: "Ben, İtalio Calvino'nun yeni romanını okumaya başlıyorum!" Şaşırdım kaldım. Kamera şakası mı bu? Niye hep böyle acayiplikler beni bulur. Abime sesleniyorum: "Kitap okuyorum. Rahatsız edilmek istemiyorum." İçerden abim:" Kitap mı? Kimin kitabı?" diyor. Aynı kitaptaki gibi cevap veriyorum: "Ben İtalo Calvino'nun yeni romanını okumaya başlıyorum!" Abim: "Kızım nerden bulursun bu kitapları? Hayatımda duymadım. İtalo Calvino da kim?"diyor. Dudak büküyorum. Ağlayacağım galiba. Gidiyorum abimin yanına. Orta parmağımı işaret parmağımın üzerine ayak ayak üstüne atar gibi atıyorum, elimi uzatıyorum: "Küstüm sana abi, boz! Konuşmuyorum!!"

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Herşey Daha İyi Bir Dünya İçin

Kocaeli Kadın Girişimciler Kurulu Olarak, Dilovası Belediyesi ve İşkur işbirliği ile kadınlarımıza meslek edindirme kursu açmaya devam ediyoruz. İlanımızı yazayım istedim. Dilovası ve çevresinden katılmak isteyen kadınlarımıza duyurmak lazım.

KOCAELİ KADIN GİRİŞİMCİLER KURULU İŞKUR DİLOVASI BELEDİYESİ İş birliğiyle mesleki eğitim kursları başlatılacaktır. Bu kurslar ücretsiz olup kursiyerlere günlük 15 TL verilecektir.


Yönetici Asistanlığı Kursu
Hasta Özürlü Bakımı Kursu
Evde çocuk bakımı
Ev ve Büro temizliği

Başvurular Dilovası Belediyesine yapılacaktır.
Aday Başvurusu : 31 Temmuz 2009
Aday Seçimi : 5 Ağustos 2009
Kurs başlangıç : 10 Ağustos 2009

Beni Bekleme Kaptan!

"Çok yorgunum, beni bekleme kaptan.
Seyir defterini başkası yazsın.
Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman,
Beni o limana çıkaramazsın."



Nazım Hikmet 1957 yılında, memleket özlemiyle yazmış bu mısraları. Kimi zaman İstanbul'da vapurla karşı sahile geçmeye niyetlenmişsem eğer, geciktiysem, vapur kalkmak üzereyse iskeleden, bu dizler düşer aklıma.

Son anda bir zıplama ile atlayıp vapura, İstanbul'u seyrede seyrede geçiyorsam karşı kıyıya, püfür püfür rüzgarın arkadaşlığıya ve denize doya doya... Bu kez Cemal Süreya zamanıdır :

"Fatih Sultan Mehmet gemilerini karadan yürürttü ya,
Deniz kaçkını bir ulusun çocuklarıyız biz ogün bügün."

Bu yazı madem Nazım Hikmet'le başlamış, gene Nazım Hikmet'le bitirilmelidir bugün.

"Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür,
Ve bir oman gibi kardeşcesine. "





Fotoğraf- Numan Serteli'nin fotoğraf arşivinden alınmıştır.