11 Nisan 2010 Pazar

Efkarlı Günlerimin Gizemli Şehri


İki gün de olsa nasıl ihtiyacım vardı biraz uzaklaşmaya… Yüreğim ümitsizce aylarca dağlanmış, sonra da sanki hiç ısınmayacak gibi düşündüğüm acı bir üşüme duygusuna terkedilmişti. Annemi zalim bir hastalığın pençesinden tüm uğraşmalarıma rağmen kurtaramamıştım. Ellerimden kayıp gitmişti. Hakikaten içim hem acıyor hem de üşüyordu. Ne kadar belli etmemeye çabalasam da, farkındaydım bu ruh halim dışıma yansıyordu.

İnsanları acıları ile baş başa bırakmak lazım. Ben acıların paylaşılarak dağılacağını düşünenlerden değilim ne yazık ki… Sırtımın sıvazlanması, avutucu sözler garip ve kifayetsiz geliyordu bana. Kendim aşmalıydım bu süreci ve içimde küllemeliydim bu acıyı. Zaman her şeyin ilacı olacaktı olmasına da zaman geçsin istemiyordum ki… Zamanı durdurmuştum kendimde… Bu gidişatım iyi değildi hissediyordum. Çevremdekilere haksızlık etmemeliydim biliyordum… Onlar sabırla bunu aşmamı bekliyorlardı. Viyana iyi gelecekti bana... Sıcak, hareketli, cıvıl cıvıl insanlarla dolu şehirler değil, soğuk, yağmurlu, gri, kasvetli bir yere ihtiyacım vardı. Ruhumu yansıtan, bir depresyon şehrine.. Belki biraz da olsa hayata asılmama yardımcı olabilirdi Tuna kanalı kıyısında yapacağım yürüyüşler… “Tamam “ demiştim. “Viyana'ya gideceğim."

Viyana ilk bakışta sakin bir şehir görüntüsü vermişti bana. Koşturma yok… Telaş yok… Panik yok… Sanki şehrin ritmiydi bu… Şehir de benim gibi bir içe kapanma halindeydi sanki… Tam içinde yaşadığım ruh halinin ritmindeydi. Mozart’ın notaları dolanıyordu şehrin üstünde.. Mozart’ın müziği eşliğinde Viyana ile aynı ritimde vals yapabileceğimizi hissetmiştim. Bu şehirle ruhum tam denk düşmüştü. Şehrin sokaklarında başıboş dolanmıştım. Viyana gizemli ve medeni bir şehir görüntüsü sunuyor, kültürü ve zenginliği ile göz kamaştırıyordu. Bir yerde okumuştum. Viyana’da iki günden fazla kalmayın diye yazıyordu. Eğer ruhunuzdan hoşnut değilseniz, önce görkemiyle göz boyarken, ardından ruhunuzu ele geçiriyormuş. İki yüzyıldan beri Viyana dünyanın psikoloji ve psikiyatri merkeziymiş. Gugging Hastanesi günümüzün en iyi “Bakırköy”u olarak bilinmekteymiş. Gercekten Viyana’nin deli ettiği değerli insan sayısı azımsanmayacak kadar çok Freud, Nietzche, Mozart, Beethoven hep delirerek ölmüşler… Bunları düşünürken sokaklarda kendi kendine konuşan, dalgın dalgın yürüyen insanları fark etmiştim.

Kentte bütün yollar Stephansdom’a çıkıyor. Haşmetli, gotik ve kapkara haliyle bu katedral de kesinlikle şehrin ruhunu simgeliyordu. Söylentilere göre katedralin mimarı ruhunu şeytana satarak bu binayı yapmış. Kilisenin altında, kara veba sırasında ölmüş insanların gömüldüğü mezarlar varmış. Ne cesaret nede metanetim vardı bu dehlizleri görmeye… Giremedim. Burası Stephansdom katedralinden adını alan güzelce bir meydan aynı zamanda . Her köşede bir kafe… Kafeler hareketli... Ama eksik olan bir şey vardı sanki. Demezler mi Viyana için; “Ne Paris kadar aşık, ne Roma kadar tarihi, ne Prag kadar görkemli, ne de İstanbul kadar gizemli “ diye … Hakvermiştim bu söze… Ya da gözlerim gene yüreğim gibi görmek istemişti! Ruhum yorgundu. Viyana kahve ve pasta demek ya aynı zamanda… O yağmurlu sonbahar gününde, Viyana’nın her köşesinde mevcut olan kafelerden birine dalmıştım. Söylentilere göre Viyana kuşatmasından sonra Türklerden kalan torbalar dolusu kahveyi bir Polonyalı bulmuş ve sonra da bunları satmak için bir kafe açmış…Böyle başlamış kahve ile Viyana’nın ilk tanışma hikayesi… Kendime sıcak bir melange söyleyip önce sokağı seyre koyuluyorum. Viyana önümden akıp geçiyordu. Bir süre insanları seyretmiş, sonra kitabımı açmıştım.


Her seyahatimde yanımda mutlaka kitaplarım olur. Bu kez bana arkadaşlık eden Orhan Pamuk’un Kara Kitap'ıydı. Romanın baş döndürücü, uzun, mistik cümleleri ile Viyana’nın gotik mimarisi bu kadar mı denk düşer diye düşünmüştüm. İkisi de ne kadar karanlık… İkisi de ne kadar gizemli! Haliçteki hazineler, yeraltı dehlizleri, görev için yola düşen cellatlar, tebdil-i kıyafetler, her yüzün ardında başka birini görmek, küçük yaşta evlendirilen zavallı prenseslerin hikayeleri, büyülü kentlere yolculuk, neler yoktu ki Kara Kitap'da! Ya Viyana'nın anlattıkları? Veba salgınıyla, Yahudi katliamıyla ya da savaşlarda ölen insanlar… Habsburg Saraylarında gördüğüm o ihtişamlı yaşantıya karşın Kraliçe Elizabeth (Sisi) nin oğlu Rudolf’un, Mayerling de intihar etmesi… Kızı Marie Antoinette (Hani halkı için ekmek bulamıyorlarsa , pasta yesinler diyen Fransa Kraliçesi ) giyotinle idam edilmesi... Kendisinin de bir suikast sonucu ölmesi.. Orhan Pamuk İstanbul’u anlatıyordu. Viyana ise kendi karanlık geçmişini… Hanedanın yaşadığı görkemli salonları gezmiştim. Ne ihtişam. Ne şaşaa! Kraliçe Sisi’nin o meşhur tablosu hep gülümsüyordu. Kara Kitap’ta Galip’in peşini bırakmayan gölge gibi, sanki Sisi’nin gölgesi de benim peşimi bırakmıyormuş gibi gelmişti bana… Viyanalılar her şeye Sisi’yi resmetmişlerdi. Her yerde karşıma çıkıyordu. Viyana’da kitapçılar muhteşemdi. Kahve kokusu kadar kitap kokusunu da çok seviyorum.. Orhan Pamuk’un Almanca’ya çevrilmiş kitaplarını koklamıştım fırından yeni çıkmış memleketim ekmekleri gibi… İndirime girmiş 1960, 1970 1980,1990 yıllarını anlatan İngilizce dört kitap almıştım nasıl taşıyacağımı düşünmeden gene.. Uçaktan son kez şehre bakmıştım. Demiştim ki, "Hoşça kal Viyana ! Efkarlı günlerimin gizemli şehri !"

Bütün Kitapları Yakmalı Öyle mi?


Az önce şiirlere şöyle bir göz atıyordum. Değerli ressam ve şair Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun “Sevgi Üstüne” adlı şiirine rastladım. Uzun zamandır bu şiiri okumamıştım. Yok, bu şiiri okumaya tövbeliydim aslında. Çünkü okuyunca çok fena olacağımı biliyordum. Yok, kendimi frenlemeyi bilmeli, okumamalıydım gerçekten. Bu şiirle aramda tuhaf bir ilişki vardır çünkü. Hem çok seviyorum. Hem çok korkuyorum. Olur mu böyle şey? İnsan sevdiğinden hele şiirden korkar mı hiç? Daha neler değil mi daha neler? Maalesef bende her türlü tuhaflık mevcut işte!

Bedri Rahmi Eyüpoğlu, “Sevgi Üstüne” adlı şiirine, “Bütün kitapları yakmalı” diye başlar. Benim gibi kitap sevdalısı biri, okursa böyle bir cümleyi, ne olur hali? Tamam.. Koskoca şair... Söylüyorsa böyle bir cümle, bir bildiği vardır elbette. Üstelik şairlere hayali yazdıklarını bile bile, acayip şekilde inanırım.Tamam… İyi... Güzel... Fakat şiir olduğunu bilsem de, bu şiirin sözleri benim bünyeme uygun değil işte. İnan sadece ellerim değil, yüreğim titriyor kitap yakmaktan söz edince.

Ardından şiir şöyle devam ediyor, “Sevda üstüne ne söylenmişse yalandır.” Of!.. Şimdi söyler misin, inandığım her şeyi nasıl yıkıp geçeyim bir kalemde? Hem kitaplara, hem de sevda üzerine söylenmiş sözlere nasıl yalandır diyebilirim? Bak işte korkmaya başladım bile. İyi ama koskoca Şair yanlış bir şey söyleyecek değil ya. Bak ne diyor şiirin devamında,”Kitaplara göre insan/Karanlıkta yüzüne bin mumluk lâmba tutulmuş/ Gözleri, yüreği kamaşmış insandır/Aptaldır, hastadır, kahramandır.” Of.. İnan okudukça kendimi kötü hissediyorum. Esas derdim, hissettiğim bu şeyleri, hissetmek istemeyişimden kaynaklanıyor tabi. Kendi korkularımdan korkuyorum.

Bütün kitapları yakmalı, Sevda üstüne ne söylemişlerse yalandır.” Şair bu sözleri şiirin devamında tekrarlıyor. Okudukça şiiri kafam iyice karışıyor, korkum katmerleştikçe katmerleşiyor.. Aklımın içindeki kara kuyuya düşeceğim sanıyorum. Düşmemek için, kenardaki taşlara sıkıca tutunuyorum. Sallanıyorum da sallanıyorum. Eyvah!.. Yüreğimin taşları sanki yerinden oynuyor. Bazı şiirler iyi gelmez ya insana.. Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun “Sevgi Üstüne” adlı şiirine hem bayılıyorum… Hem de… Okumaya dayanamıyorum! Yok.. Devamını okuyamayacağım. Aslında ne etkileyici bir şiirdir! Yapılır mı böyle? Şiir yarım bırakılır mı? Devam deyim iyisi mi? Düşeceksem düşeyim karanlık kuyulara... Korkunun okura faydası yok... Aklımı ve tescilli diğer duyu organlarımın radarlarını açayım şöyle... Şair ne dediyse okuyayım iyice!

Sevgi Üstüne

Bütün kitapları yakmalı,/Sevda üstüne ne söylemişlerse yalandır./ Kitaplara göre insan, /Karanlıkta yüzüne bin mumluk lâmba tutulmuş, /Gözleri, yüreği kamaşmış insandır./ Aptaldır, hastadır, kahramandır./ Bütün kitapları yakmalı,/Sevda üstüne ne söylemişlerse yalandır./İçinde bir tek suret yaşayan yüreğe yürek mi derler./ Bir tek yaprak veren dalın boynun burarlar./ Bir tek meyve veren dalı keserler./İnsan dediğin bir buğday tarlası gibi olmalı./ Esti mi rüzgâr bir değil milyonlar için esmeli. /Bir tek meyve veren dalı kesmeli./ İnsan dediğin derya misali, /Üstünde milyonlarca dalga, /İçinde kıyametler kopmalı/ İnsan dediğin derya misali, /Uçsuz bucaksız olmalı. /Gel çıkalım sevgilim gel /Gel kurtaralım birler hanesinden/ Çekelim gidelim bir uçtan uca/ Açalım yüreğimizin kapılarını sonuna kadar/ sevelim sevelim sevelim /Sevebileceğimiz kadar. Bedri Rahmi Eyüpoğlu

10 Nisan 2010 Cumartesi

İstanbul Avrupa Kültür Başkentiyse, Şiirlerle Analım Öyleyse!

Madem bu yıl İstanbul Avrupa Kültür Başkenti, o zaman arada sırada şiirlerle İstanbul'u anmalıyız öyle değil mi? Hele benim gibi taşrada oturup, İstanbul'un hep güzel yüzünü gören biri, İstanbul'a delirmez mi? Türk Edebiyatı'nda şiirlerinde İstanbul'u konu etmiş şair o kadar çoktur ki! Hangisinden başlamalı diye düşündüm. Aklıma ilk gelen Necip Fazıl'ın Canım İstanbul adlı şiiri.. Necip Fazıl Kısakürek doğma büyüme İstanbul'lu. İlginçtir, o kadar şiir yazmış. İki taneciktir İstanbul konulu şiiri. Biri Canım İstanbul... Karacaahmet adlı şiiri ise bir diğeri. Bugün içimden Canım İstanbul'u Hayal Kahvem'e yazmak geldi. İşte bak.. Hem şiir hem de harikulade İstanbul görüntüleri.

Canım İstanbul
Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.
İstanbul benim canim;
Vatanim da vatanim...
İstanbul, İstanbul...


Tarihin gözleri var, surlarda delik;
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...
Bulutta saha kalkmış Fatih'ten kalma kir at;
Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat...
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakısta o mana: Öleceğiz ne çare?
Hayattan canlı olum, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karaca Ahmet...
O manayı bul da bul!
İlle İstanbul’da bul!
İstanbul, İstanbul...





Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katına misafir;
Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
Her aksam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar...
Bir ses, bilemem tambur gibi mi, ud gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir katibi mi...
Kadını keskin bıçak,
Taze kan gibi sıcak.
İstanbul, İstanbul...

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef isler!
Yedi renk, yedi sesten şayisiz belirişler...
Eyüp oksuz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
Adada rüzgar, ucan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından.
Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni söyle dursun, ağlayanı bahtiyar...
Gecesi sümbül kokan Türkçe’si bülbül kokan,
İstanbul, İstanbul...

Necip Fazıl Kısakürek

Travis Louie Benim Ruh İkizim mi?

Bu fotoğrafları ilk gördüğümde çarpıldım diyebilirim. Gözlerime inanamadım. Evet, evet... Gözlerime inanamadım da şaşırdım kaldım. Yoo... Sadece şaşırmakla kalsam neyse ayrıca hayretler içinde kaldım iyi mi? Hayretler içinde kalınca, bu sefer gözlerimi öyle bir açmışım ki gözbebeklerim yerlerinden fırlayacak sandım.. Hatta kalakaldım.. Donakaldım.. Ve şaşakaldım tabii ki..Yoksa apışıp mı kalmıştım.. Bilmiyorum ki.. Şimdi biraz karıştım! Niye mi? Çünkü bu fotoğraflar Travis Louie'nin çizdiği tiplemelerdi. İyi ama... Olamaz! Bak bir şey itiraf edeceğim.. Bunlar var ya esas benim rüyalarımın tiplemeleri! Olamaz ya! Tamam.. Elimden gelmiyor. Tanrı benden esirgemiş ne yazık ki çizim yeteneğini. Ama çizgilerin büyüsüne kapılıp rüya gören ya da hayal kuran bir ruhla cezal.... Yok ben cezalandırmış diyemeyeceğim... Ödüllendirmiş... Evet.. Evet.. Çok şükür Tanrı beni çizgilerin büyüsüne kapılıp hayal kurmakla ödüllendirmiş. Hayal kurup rüya görmek kötü bir şey değil ki. İyi de Travis Louie ile aynı rüyaları nasıl görebiliriz ki? Ben becerip çizemedim, o yetenekli biri olunca benden önce çizdi demek ki! Ne diyeceğimi bilemiyorum! Yoksa Travis Louie benim ruh ikizim mi?

9 Nisan 2010 Cuma

Baki Kalan Şu Gökkubbede Bir Hoş Seda Olarak Kalabilmek

Bak ne diyeceğim... Kubbeler hiç dikkatini çeker mi? Yoo... Gök kubbeden bahsetmiyorum şimdi. Benim sormak istediğim binalardaki kubbe şekilleri... Acaba eski çağlardan bu yana neden böyle kubbeler yerleştirilmiş ki bazı binalara? Camilere, kiliselere, hamamlara... Akustik, estetik ve asıl ölümsüzlük için yapılmışlardır belki kimbilir? En eskilerden biri Roma'daki Pantheon.. Bak işte şu üstteki fotoğraf. Tüm tanrıların tapınağı anlamına geliyormuş, Antik Roma'nın en eski binalarından biriymiş Pantheon. Biz 21. yüzyıldayız ya şimdi.. Bu bina ne zaman yapılmış biliyor musun? 2. yüzyılda... İnanılacak gibi değil. O zamandan bu zamana dile kolay, 19 tane 100 yıl geçmiş. Nasıl olur demez mi insan? Bak şimdi.. Hemen alttaki fotoğrafa bak... Böyle bir yapı bizde de var. Ayasofya... Ayasofya'da 7. yüzyılda yapılmış ve mimarlık tarihinde çok özel bir yeri varmış. Neden kubbe yapmak istemişler acaba düşünsene hem de eski teknik imkansızlıklarla... Bakınca gözlerine inanamıyor insan... Şahane kubbeler bunlar? Tasarlayanlar şu ölümlü dünyada "Baki kalan şu gökkubbede bir hoş seda" olarak anılmak mı istemişler acaba? Kim bilir?

Mevlana'nın babası 1231 yılında ölünce, Mevlana'ya ölünün türbesine ne büyüklükte bir kubbe yapılmasının uygun olacağı sorulmuş. Mevlana eliyle gökyüzünü göstermiş ve "Bundan daha büyüğünü yapabilir misin?" diye sormuş. Olumsuz cevap alınca, "Öyleyse bırakın da gökkubbenin altında yatsın." demiş. Bu hem muhteşem bir yüceltme hem de alçakgönüllük durumu öyle değil mi? Bakalım mı diğer kubbelere şöyle?

8 Nisan 2010 Perşembe

Sevdiğim Şairlerin Şiirlerindeki Kadınlar Kim?

Attila İlhan’ın Pia’sı

Pia
Ne olur kim olduğunu bilsem pia'nın
Ellerini bir tutsam ölsem
Böyle uzak uzak seslenmese
Ben bir şehre geldiğim vakit
O başka bir şehre gitmese

Özdemir Asaf’ın –Lavinia’sı

Lavinia
Sana gitme demeyeceğim.
Ama gitme Lavinia.
Adını gizleyeceğim,
Sen de bilme Lavinia

Sezai Karakoç’un – Mona Roza’sı

Mona Roza
Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek...

MeLih Cevdet Anday’ın Emilia’sı

Seni Düşünüyorum
Çocukluğunu düşünüyorum Emilia
Deniz boyundaki ıssız yolu sabahleyin
Hani saçların atkın uçuşurdu rüzgarda
Kokusunu duyuyorum bembeyaz gömleğinin
Seni kucağıma alıyorum Emilia

Ahmet Muhip Dranas’ın Fahriye Abla’sı

Fahriye Abla
Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar,
Kapanırdı daha gün batmadan kapılar.
Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden,
Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın, sen!
Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen
Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla
Ne güzel komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Salah Birsel’in Güzin’i

Güzin’in Gençlik Yılları
Ben Güzin'i düşünürken
Güzin'in de düşündükleri vardı
İnce inceydi parmakları
Minnacık bir yüzü vardı.

Cemal Süreya’nın Süheyla’sı

Dalga İki gemiciynen Van Gogh'dan aşırılmış
Bir kadının yüzü kaçıyordu yetişemedim
Ben ömrümde aşk nedir bilmedim
Süheyla'yı saymasak ha ha ha.


Kış Bana El Sallayıp Veda Ediyorsa...

En sevdiğim mevsim güz ve peşi sıra gelen kış, artık bana el sallayıp veda ediyorsa... Hani doğa pembe beyaz baharlıklarını alelacele giyiyorsa... O zaman Sait Faik düşmeli aklıma...Selam vermeliyim şimdi "Bir insanı sevmekle başlar herşey" diyen bilge insana... Hele son günlerde "Yazma, bu kadar yazma bir daha!" diye kendi kendime söz verip, bir türlü kendime verdiğim sözü yerine getiremiyor, kendi kendime mahcup oluyorsam mesela... Sahiden Sait Faik düşmeli aklıma mutlaka! Ne der büyük yazar kitabında: "Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kağıt kalem aldım,oturdum. Ada'nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım."Bende de aynı durum var işte... Üzgünüm... Yazmazsam deli olacağım galiba!..

7 Nisan 2010 Çarşamba

Hayali Bir Yazı Denemesi- Rüya Gördüm Galiba.. Hayırdır İnşallah..

Kapı zilinin kuş cıvıltısını andıran sesiyle uyandım. Acaba gece geç mi yatmıştım? Çabaladığım halde gözlerimi açamıyordum. Sokak kapısına kadar yalpalaya yalpalaya yürüdüm. El yordamı ile kapının kolunu buldum. Açtım. “İnanmıyorum! Daha hazır değil misin?” diyen bir erkek sesi işitince, gözlerimi araladım. Kapıda ince, uzun boylu bir adam duruyordu. Belli ki koşudan gelmiş, mavi gözleri enerji fışkırıyordu. Sanıyorum bir anlık şaşkınlığımdan faydalandı. Karamba Karambita! İçeriye girdi. Bu ne cüretti!.. Başımı kaldırdım. Ellerimi yumruk yaptım. Ben iyi bir Zagor okuruyum. Zagor’un dövüş tekniklerini çok iyi bilirim. Yumruk yaptığım sağ elimi sol tarafıma doğru aniden uzatıp, hızla kafamın üzerinden tam tura yakın çevirerek sağ tarafımdan düşmana ekleştirebileceğim Zagor’un ters sıyırtmaç tekniğiyle, iznimi almadan içeriye giren adamın suratına bir yumruk atmayı aklımdan geçirdim. Yapamadım. Çünkü ben bunu düşünürken adam yanımdan geçip içeriye doğru gitti. Kafamı koridorun köşesinden uzatıp adamın arkasından baktım. Banyoya girdi. Kapıyı kapadı. Ben de peşinden gittim. Banyonun kapısının önüne usulca bekledim. İçeriden su sesi geliyordu. Sülalemin tüm eli hamurluları adına!.. Anlaşılan adam izinsiz evime girdiği gibi, bir de banyomda izinsiz duş alıyordu. Su sesi kesildi. Banyonun kapısı açıldı. Adam dışarı çıktı. Kapıda beni görünce: “Sen neden hazırlanmıyorsun? Uçağa kılı kılına yetişeceğiz. Acele etmelisin!” dedi. ”Sen kim oluyorsun, izinsiz evime giriyorsun, üstelik izinsiz girdiğin evimde hangi cüretle duş alıyorsun?” demek aklımdan geçti. Demedim. Onun yerine: ”Nereye gidiyoruz ki?” dedim. Adam: ”Şaka mı yapıyorsun? Roma’ya gidiyoruz ya” diye cevap verdi. Tuhaf biriyim. Bana “Gökte eğlence var. Haydi gidiyoruz!” deseler merdiven dayayıp çıkan cinstenim. Bu adam sanki beni uzun zamandır tanıyordu. Sanki tuhaflıklarımı çok iyi biliyordu. Hipnotize olmuşcasına yatak odasına geçtim. Kot pantolonumu ve siyah gömleğimi üzerime geçirdim. Sırt çantamın içine iki tişörtümü, güneş şapkamı, diş ve saç fırçamı, kremimi, rujumu, cüzdanımı attım. Yıllanmış kadife ceketimi giydim. Adam da giyinmiş kapıda beni bekliyordu. Rüya bu ya… AB ye girmemize gerek kalmadan dünyanın bütün ülkeleri kapılarını Türk vatandaşlarına açmış da.. Vize mize sorunumuz kalmamış güya… Sanırım o sebepten adama “Vizesiz nasıl gideceğiz ki Roma’ya?” diye sormadım… Rüya resmen bir film akıcılığında ilerliyordu. İşte tam burada sahne kararıyor, rüya yarıda kesiliyordu.

İnanamıyorum! Rüyanın devamında Roma’daydım. Hem de Roma’nın ünlü Trevi ya da Aşk Çeşmesi denilen yerindeydim. Üstelik elimi biri tutuyordu. Elimi tutan adam ıslığıyla laşantemi kantare şarkısını çalıyordu. Bayılırım bu şarkıya.. İyi ama? Allah Allah? Hayırdır inşallah vallahi! Birden durdum. Adam da durdu. Kulağıma usulca: “Şimdi seni Trevi Çeşmesi’nin yan sokğındaki il chanti’ye götüreceğim. Makarnanın hasını yedireceğim.” dedi. Aklımdan: “Ne işim var benim Roma’da? Hem de tanımadığım bir adamla?” demek geçti. Demedim. Onun yerine: ”Roma dondurması da yiyebilir miyim?” dedim. Gülümsedi. “Tabii ki yiyebilirsin, yemekten önce mi sonra mı yemek istersin?” dedi. Ne cevap versem beğenirsin: “Şimdi hemen yemek isterim!” dedim. Rüyalarda insan bazan ne kadar komik oluyor değil mi? Trevi Çeşmesi’nin yanından lokantaya doğru giderken, “Dur bir fotoğrafını çekeyim!” dedi. İnanmayacaksın ama… Durdum vallahi. Üstelik bir de poz verdim. Fotoğrafımı çekti. Ardından gene beni şaşırttı. “Bak burada senin sevdiğin cam kürelerden var. Roma hatırası almak ister misin?” dedi. Bu adam neleri sevdiğimi acaba nasıl bu kadar iyi biliyordu? Bir türlü çıkaramıyordum. Aslında onu gözüm bir yerden ısırıyordu. Adama döndüm. Baktım. İşte rüyanın tam burasında, aynı filmlerdeki gibi sahne gene birden kararıyordu.

Kapı zilinin kuş cıvıltısını andıran sesiyle uyandım. Acaba gece geç mi yatmıştım? Çabaladığım halde gözlerimi açamadım. Sokak kapısına kadar yalpalaya yalpalaya yürüdüm. El yordamı ile kapının kolunu buldum. Açtım. “Kusura bakma canım, koşuya giderken anahtarı yanıma almayı unutmuşum.” diyen bir erkek sesi işitince gözlerimi araladım. Kapıda gene ince, uzun boylu bir adam duruyordu. Dediği gibi belli, koşudan gelmiş, mavi gözleri enerji fışkırıyordu. Sanıyorum bir anlık şaşkınlığımdan faydalandı. Gene içeriye girdi. Başımı kaldırdım. Aklımdan:”Bu ne cüret! İkidir izinsiz evime giriyorsun!” demek geçti. Demedim. Onun yerine: “Aaa! Sen rüyamdaki adamsın!” dedim. Bu sözüm galiba adamın hoşuna gitti. Eğildi usulca kulağıma:”Çok şekersin, kocanı ne tatlı sözlerle karşılıyorsun!” dedi. Cevap vermemi beklemeden gene içeriye gitti. Koridorun köşesinden kafamı uzatıp arkasından baktım. Gene banyoya girdi. Olduğum yerde bir süre donakaldım. Yok artık bu kadarı çok fazlaydı. Adam hem ikidir evime izinsiz giriyor hem de evli olduğumuzu söylüyordu. Bu rüya biraz daha sürerse, rüyanın finalinde bir değil iki tane çocuğumuz var bile diyebilirdi... Bu ne cüret ya! Pes vallahi!

Yoo… Yeter ama... Bu kadar da olmaz ki! Şaşırıp kalmıştım inan ki. Çıkmak istiyorum rüyadan. Çıkamıyordum. O zaman... Rüyamda bile olsa haddini bildirmeliydim bu adama. Madem rüyayı bitiremiyordum. Bari adamı etkisiz hale getirmeliydim. Bilmiyorum anlatabildim mi? Yoksa şiddeti hiç sevmem yani. Gene banyonun kapısının önüne gittim. Sağ elimi yumruk yaptım. Bu kez alanım dardı. Ters sıyırtmaç hareketini yapamazdım. Banyonun kapısı açıldı. Adam dışarıya çıkar çıkmaz “AHHYAAKK!” diye bağırdım. Yumruk yaptığım elimi SOCK efekti çıkacak şekilde, bir Zagor asaletiyle adamın yüzüne indirdim. Adam kafasını geriye çekti. Yumruğum boşlukta bir yarım ay çizince, çizgi romanda havada kalan yumruklarda olduğu gibi bir SWIIISSS efekti işitildi. Çok şaşırmıştım tabii. Darkwood’un tüm davulları adına yani! Ona yumruk atacağımı nerden bilip böyle hazırlıklı davranmıştı ki? Bence çok akıllı biri. Adam şakınlığımdan faydalandı. Ellerimi tuttu. Güldü. “Sen gene ayakta rüya mı görüyorsun?”dedi. “Sen şimdi bizim Roma’ya gitmemizi bile hayal sanıyorsundur. Olsun, ben seni bu tuhaf hallerinle daha çok seviyorum.” dedi. Beni öptü. Aklımdan eğer beni bırakmazsa avazım çıkana kadar bağıracağımı söylemek geçti. Söylemedim. Onun yerine öpücüğüne karşılık verdim. Beni bıraktı. “Fotoğraf makinesi salondaki masanın üzerinde, bak istersen..” dedi. Yatak odasına gitti.

Hipnotize olmuşcasına salona gittim. Fotoğraf makinesi gerçekten masanın üzerindeydi. Makineyi aldım. Salondaki battal koltuğa kendimi attım. Ayaklarımı altıma topladım. Fotoğraf makinesinin düğmesine bastım. Ekranda bir görüntü belirdi. Tiber’li tüm kayıkçılar adına! Aman Allahım! Bu benim. Roma’dayım. Aynı rüyamdaki gibi Trevi Çeşmesi’nin önünde poz verdiğim haldeyim. Yavaşça başımı çevirdim. Titreyerek adeta, dolabın üzerindeki cam küre koleksiyonuma baktım. En önde bir küre duruyordu. Üzerinde Roma yazıyordu. Pes! Karamba Karambita! Afalladım tabii.. Hatta korktum inan ki! Korkudan küçük dilimi yutacağımdan endişe ettiğimi bile söyleyebilirim. Yoo.. Olamaz!.. Daha neler ya… Anladım. Aslında ben şimdi rüyadayım. Az sonra uyanacağım. Bu gördüğüm son rüyaya kahkaha ile güleceğim. İyi de o adam kimdi? Aslında gözüm bir yerde ısırıyordu da bir türlü çıkaramadım ki.. Tamam... Anladım... Galiba uyanınca hatırlayacağım... Kesin! Hayırdır inşallah demeyi unutma, e mi?

NOT: Çizgi roman kareleri, Zagor'un Sözü Bu! bloğundan alınmıştır. Dövüş Teknikleri romans'ın yorumlarından alınmıştır. Son fotoğraf photoshopla yapılmıştır:)

Hasbihal...


Bazan Hayal Kahvem'e yazı yazıyorken, senle oturmuşuz da karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissediyorum. Mis gibi kokan kahvelerimiz ellerimizdeymiş mesela. Ben oturuyorum büyük battal koltukta... Ayaklarımı göğsüme toplayıp, kollarımla ayaklarımı kucaklamışım hatta. Bilirsin ayaklarımı toplamadan duramam, muhabbet ederken bile ayaklarımın yerden kesilmesi gerekir illa. Sen ise tekli koltukta, ayaklarını sallaya sallaya, her zamanki gibi anlattıklarıma şaşıra şaşıra beni dinliyorsun. Bu kez, eski günlerden bahsetmiyorum. Paşa çayları, pötibör bisküviler, annemin çamaşır yıkama ve kabul günleri gelmiyor aklıma. Biliyorum, muhabbet etmek istiyorsun doğum günüm ve bugün İstanbul Film Festivali’nde seyrettiğim filmler hakkında..

“Bak ne diyeceğim, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarını ne kadar çok severim. Hatta A.H.Tanpınar’a Çağdaş Türk Edebiyatı’nın en iyi romancısıdır bile derim, bilirsin” diyerek sözlerime başlıyorum. Gözlerini koca koca açıp bakıyorsun bana. Muzipçe kıkırdıyorum. “Ne umdun ne buldun değil mi?” diyorum. “Filmlerden söz edecektik. Şimdi Ahmet Hamdi Tanpınar’a nerden geldik?” diye düşünüyorsun. Üstelik A.H.Tanpınar’ın kitaplarından da hiç haz etmezsin. Şahane bir aşk romanıdır dediğim Huzur adlı romanını kaç kere hatırım için okumayı denedin. Bir türlü ilk sayfadan ileriye gidemedin. Hele o ironi, hiciv, mizah şahaseri Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden hiç söz etmeyeyim. Eline aldın aldın… Başlamadan bir kenara bıraktın. O kadar üzülüyorum ki keşke sen de A.H.Tanpınar’ın kitaplarını sevebilseydin!” diyorum.

Canın çok sıkılıyor anlattıklarıma.. Anlıyorum ki, biraz daha devam edersem muhabbete bu kıvamda, yanımdan hayal kırıklığı ile ayrılacaksın az sonra.. Böyle bir şey olsun istemiyorum… Hele canını sıkmayı… Aslaaa… Suratını asıyorsun. Camdan dışarıya bakıyorsun. “Bak, senin ilgilendiğin bir sanatla A.H.Tanpınar’da ilgiliymiş biliyor musun?” diyorum sana… Söylediklerimi dinlemiyor gibisin. Islık çalıp camdan dışarıya bakmaya devam ediyorsun. Biraz daha alttan almayı deniyorum. Tatlı tatlı anlatmaya devam ediyorum.. “Haklısın aslında… A.H. Tanpınar okunması zor bir yazar. Ama bir lezzetine varabilsen. İnanıyorum ki nasıl kitaplarının peşine düşeceksin.. Muazzam bir kültür, sanat adamı. Müzik, resim, heykel, felsefe… Aklına ne gelirse her şeyle ilgili biri. Ya o güzelim şiirleri… Şair yanı pek bilinmez. Oysa az ve öz müthiş şiirleri vardır. Bak dinle ona ait iki şahane dize söyleyeceğim.”diyorum. Susuyorum. Islık çalmayı kesiyorsun. Biliyorum şiirini çok merak ediyorsun. Susmaya devam ediyorum. Camın önünden çekilip yanıma geliyorsun. Tatlı tatlı tebessüm ediyorsun. Dayanamıyorum tabii.. Başlıyorum şiiri okumaya… “Ne içindeyim zamanın/ Ne de büsbütün dışında”… Duruyorum… “Haydi iki dize daha…” diyorum… Şiire devam ediyorum… “ Yekpare geniş bir anın/Parçalanmış akışında” Şaşırıyorsun. Çünkü sen de bazıları gibi A.H. Tanpınar’ı sadece romanları ile tanıyorsun. Oysa o kadar güzel öyküleri de vardır ki şiirleri gibi.. Neyse… Fazla derine dalmamalıyım. Kafanı bulandırmamalıyım. Şiirden hoşlandın ya esas vuruşumu şimdi yapmalıyım… Diyorum ki… “Biz seninle bugün filmlerden konuşacaktık değil mi? İstanbul Film Festivali’nde seyrettiğim filmleri anlatacaktım sana hani… Onları da anlatırım daha sonra tabii ki… Ama bak, şimdi A.H.Tanpınar için ne söyleyeceğim sana.. Şaşıracaksın!” Çok merak ediyorsun… İlgiyle gözlerimin içine bakıyorsun.. “Şimdi desem ki sana, Ahmet Hamdi Tanpınar kendi yazdığı Sahnenin Dışındakiler romanını, filme çekilmek üzere senaryo haline getirmiş. İki Ateş Arasında adıyla Ulvi Uraz’a teslim etmiş. Ama maalesef çekilmemiş.” Diyorum. Hımm...Umduğum tepkiyi vermiyorsun. Çok hayret etmiş görünmüyorsun.

Israrla konuşmama devam ediyorum… “ Anlatamadım galiba,” diyorum. “Demek istiyorum ki, yani A.H.Tanpınar’ın sinema ile ilgisi var aynı senin gibi.” Başını umursamazca yana çeviriyorsun. “Peki” diyorum. “Buna ne diyeceksin bakalım? Ahmet Hamdi Tanpınar Zümrüt adlı bir filmin kumar sahnesinde figüran rolünde oynamış.” İnanmaz gözlerle bakıyorsun. “İnanmıyor musun, bak ozaman şu kitaba. Prof.Dr.Orhan Okay’ın Dergah yayınlarından çıkan Bir Hülya Adamının Romanı Ahmet Hamdi Tanpınar adlı kitabının 212. sayfasına… Bak.. Bak… İşte… Filmden bir kare… Soldaki adam Ahmet Hamdi Tanpınar. Senin gibi o da sinemayı severmiş işte!” diyorum. Bakıyorsun kitabın içindeki filmin karesine... Dayanamıyorsun. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şaheseri Huzur adlı romanını eline alıp, koltuğa uzanıyorsun. Esas ben gözlerime inanamıyorum… Aaa! Sen.. Sen var ya... Huzur’u okumaya başlıyorsun! Yaşasın!

6 Nisan 2010 Salı

İstanbul Film Festivali Bana Armağan!

Bugün benim doğum günüm! İstanbul Film Festivalinin benim doğduğum hafta başlamasının bir tesadüf olduğunu mu düşünüyorsun? Yanılıyorsun! İstanbul Film Festival'i bana bir armağan! Öyle düşündüm! Öyle düşünmek istedim! Bugün evin kapısını kilitler gibi, kilitledim kendimi kendime. Telefonlara cevap vermedim. Dedim ki içimden "Ben bugünlüğüne ben değilim. Kendimde tatildeyim!" Sabah erkenden Beyoğlu'na gittim. Benim için düzenlenen Film Şöleni'nde, üç filmi ardı ardına seyrettim. Sonra kendimi ağırladım. Şahane bir yemek ısmarladım. Hele sinemadan çıktığımda yağmur yağıyordu ya! "Yok artık!" dedim. Yok bu kadar da olmaz!.. Bilirsin, bayılırım yağmura. Hele bir de yağmurda yürüyebiliyorum ya, Allahım çok teşekkür ederim!!!

2 Nisan 2010 Cuma

Yağmursever


Ben iflah ve islah olmaz derecede bir yağmurseverim. Eğer dışardaysam ve yağmur başlamışsa aniden, hani ahmak ıslatan cinsten... Yağmur yağacağı varken bile tedbirsizsem üstelik... Zaten tedbir nedir bilmem... Asla saçak altına girmem... Koşturmam kaçmam yağmurdan... Yürürüm yavaş yavaş koşuşan insanların arasından... Islanırım sırılsıklam... Belki sana son derece manasız gelecek bir biçimde sevinirim. Zaten İngilizler kanıtlamışlar. Koşsa da yürüse de fark etmiyormuş, aynı miktarda ıslanıyormuş yağmurda insan... "İnsan yağmuda yürümenin ne tuhaf bir şahanelikte olduğunu öğrenmişse"bir kere... Vazgeçemez! Mümkün değil.

1 Nisan 2010 Perşembe

Mutluluk Neydi ki?

Dün İstanbul'da günüm pek verimli geçmedi ne yalan söyleyeyim... Artık gizlimiz saklımız yok ki seninle, neyi gizleyeyim? Sabah erken çıkmıştım evden. Kahvaltı yapmamıştım. Sadece bir bardak portakal suyu içmiştim. Yaptığım görüşmeden sonra canım o kadar sıkılmıştı ki yemeği aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Alışıktım aslında... Kendilerine insan diyen fakat insanlıktan nasibini almamış yaratıklardan her an her şey beklenirdi nasılsa. Yapmışlardı yapacaklarını işte. Bütün emeklerimi heba etmişlerdi gene. Bunu farkettiğim anda toplantıya nasıl dayandığımı bir Allah biliyor bir ben. Bir ara yaslandım arkama... İçimden ama içimin dayanabildiği en yüksek sesle "toplantı bir an önce bitse," diye dua ettim. Çene balatalarım talimliydi esasında... Böyle münasebetsizlik yapanlara öyle bir girşirdim ki girişmesine, nedense anlayamadığım bir hanımlık çökmüştü üstüme. İyi huylu kız olma hususunda yıllardır hiç bu kadar ileri gitmemiştim. Biraz daha sabır edersem sonu kabirde biteceğini anladığım anda çiviye oturmuşcasına fırladım sandalyemden. Yüksek müsaadeleriyle ayrılmak için izin istedim. Bu ben miydim Allahaşkına? Halen hangi nezaketin derdindeydim? Neden hem yaptıkları densizliği hem de kendi suratlarına benzeyen koca kapılarını çarpıp çıkmamıştım ki dışarıya... Bu neyin kibarlığıydı ki? Olsa olsa kibarlık budalalığı olabilirdi anca. Toplantıdan çıkıp da hem ılık hem serin ilkbahar rüzgarını suratıma şamar gibi yiyince azıcık açılır gibi oldum. Gene de sinirle arabama bindim. Hışımla araba kullanmaya başladım. En kısa yoldan otobana daldım. Müziği açtım. Asabım çok bozuktu. Biliyordum. Aslında otobanda değil kendi ruh halimin karanlık sokaklarında araba kullanıyordum. Göz açıp kapayana kadar bizim şehre varmıştım çoktan.

İzmit'teki işlerime aynı suskunlukla devam ettim. Canım bir şey yapmak istemiyordu. Ofise hiç gitmedim. Bir ara aniden silkelendim. Neden acaba bu kadar mutsuz hissediyordum ki kendimi? İş hali ya da insanlık hali... Gün verimsiz geçmişti... Birşeyler ters gitmişti... Eee! Ne olacak ki... Hiç mi görmedim, yaşamadım böyle çapariz halleri? Beterlerini yaşamışımdır... Hatırlamıyorum şimdi... Sildim hafızamdan gitti... Bugün bir kapı kapanır... Yarın başka kapı açılır... Felsefemiz bu değil mi? Sağlık olsun illa ki! Tamam bunları düşünüyordum düşünmesine ama hala mutsuzdum... Kendimi bir türlü çözemediğim çok bilinmeyenli denklem gibi hissediyordum ki, o ara telefon çaldı... Benim kardeş... Nerde olduğumu sordu... İzmit'te olduğumu söyledim. "Hemen bize gel abla"dedi. Cuma günü bir seyahate çıkacağımı biliyor... Görüşemiyeceğiz bir kaç gün. "Çok özlerim sonra son bir görüşelim," dedi... Kıyamadım. "Tamam," dedim. Aaaa! Saat akşamın altısı olmuş... İyi de bu saate kadar ben hiç yemek yemedim ki. Anladım işte.. Mutsuzluğumun buldum nedenini... Açtım.. Aç... Kurt gibi açtım hem de... Birden ellerim titremeye başlamadı mı açlığımı hissedince... Dün gece nasıl güzel zeytinyağlı yemekler yapmıştım anlatamam... Döktürmüştüm inan ki... Oyy! Aklım evde kaldı şimdi... Kardeşin kapı zilini parmağımı kaldırmadan çaldım. Kapıyı açmasıyla ayakkabılarımı fırlattığım gibi selam melam vermeden hemen mutfağa daldım. İster inan ister inanma montumu bile mutfak kapısının girişine atmışım. Öyle bir hışımla girince korktu tabii benim kardeş. "Hayrola abla?" dedi. Cevap vermedim. Sadece "Yemeeeek...Yemeeekkk!" diye inledim. Yüzüme hicranlı hicranlı baktı... "Az önce kalktık sofradan. Bütün yemekler bitti." dedi. Öyle bir "Neeeee!" demişim ki yer gök sesimden inledi. İçimin bir kısmından gelen kahkalarla mı güleyim yoksa yüzünü gözünü mü tırmalayayım bir an bilemedim. Dişlerimi sıktım. Ellerimi yumruk yaptım. Boğazıma kadar gelen öfkemi tuttum. Gözüm kimseyi görmüyordu inan ki. Delirmiş gibiydim. "Dur dünden kalma biraz makarna var dolapta. Onu ısıtayım bari" dedi. Bu sözleri duyunca birden yüzümün ifade kontrolünü kaybettiğini hissettim. Bir şeyler söylemek istiyordum esasında. Söyleyemiyordum da, sanki Japon balıkları gibi ağzımı açıp açıp kapatıyordum o anda. Bir kaç kez derin derin nefes aldığımı hatırlıyorum o kadar. Sonra hangi ara buzdolabının kapısını açtım... Nasıl becerdim bilmiyorum... Saniyeler içinde makarnayı ısıttım... Tabağa koydum... Çekmeceden çatalı kaptığım gibi mutfak masasına oturdum. Ellerim titreye titreye, her hüplemede "hımmm.. hımmm" diye inleye inleye tabağı sildim süpürdüm. Keşke jüri falan olaydı mutfakta.. Guiness rekoru kırardım valla. Ohh yaa! Anca kendime geldim. Baktım ki o ne? İki yeğen önde babalarının dizlerine sarılmışlar, koca koca açmışlar gözlerini, dehşet içinde bakıyorlardı bana. Kardeşim... Son gördüğüm yerde, mutfak kapısının girişinde donakalmıştı sanki ayakta. "Hayrola?" dedim. "Hayrola çocuklar? Ne seyrediyorsunuz öyle? Korku filmi mi çeviriyoruz burda?" Sesleri çıkmadığı gibi bir süre daha kıpırdamadan kaldılar. Bir tablo gibiydiler adeta. Ben... Şöyle bir içime döndüm. Artık kendimi mutsuz hissetmiyordum. Ohh! Yemek yemiştim. Mutluluk neydi ki? Mutluluk galiba kocaman bir tokluk hissiydi.