26 Temmuz 2010 Pazartesi
Gırgır Çocuklarıydık Biz..
25 Temmuz 2010 Pazar
"Ben Mutluyum" Cümlesi Hangi Zaman Formundadır?
24 Temmuz 2010 Cumartesi
Bir Şarkıdan Bir Öyküye Uzanan Yol...
Derler bu adam çalışmaz mı
Bu adam hep düşünür mü
Bir kuş ölmüş diye üzülür mü
Gece olunca
Ateşler yakılınca
Ben bir şarkı söylerim yorgun insanlara
Bakın bakın martılar uçar
Bakın bakın yıldızlar koşar
Bakın ne güzel bir hayat var dünyamızda
Bir hüzün çöker bir garip olur insanlar
Yaklaşırlar birbirlerine
Şarkım sürer sabaha kadar
Melekler uçar üstünüzde
Şarkım sürer sabaha kadar
Melekler uçar üstünüzde
Bu sabah uyandırmamışlar beni
Ava giden dostlar
Ava giden dostlar
Ne güzel
23 Temmuz 2010 Cuma
Bir Güne Çok Şey Sığdırmak
Bir sabah uyandım ki şahane bir güneş var. “Hey, ne güzel bir gün!”dedim. Çok keyiflendim. Sonra baktım, bir mektup düşmüş sanal posta kutuma... Hiç kabahatim yokken nasıl sitemkar bir yazı bu, anlatamam sana... Çok kırıldım. Dur bir bekle değil mi, bir beşe kadar say bari. Yok yapamam. Hiç tutamam kendimi... Bir hışımla sarıldım klavyeye... Uzun bir cevap döşendim. Sabahki sevinçten eser kalır mı? Kalmadı tabii... Çok öfkelendim. Sonra bir müşterim aradıı. Benimle görüşmek istediğini söyledi. Üstelik “Onbeş dakikada burada olur musunuz, acil!” dedi. Çok telaşlandım. Hızla arabama bindim. O hafta araba kullanırken, Julio İglesias’ı dinliyordum. Müziğin sesini açtım. O kadife ses, nasıl merhem gibi geldi kırgın ruhuma... Birden kendimi toparladım... Müşterimle görüşmem bittiğinde, İstanbul’a başsağlığına gitmeliydim. Yetişemeyeceğim diye çok panikledim. İzmit'in merkezine geldiğimde, bir minübüs yolun ortasında durmuş, nasıl yolu işgal ediyor... Bir süre sabırsızca bekledim. Çok sinirlendim. Geç kalıyorum, tam beklemeyeyim geçeyim dedim ki, minübüs birden hareket etti. Sağ dikiz aynamı kırdı ve arkasına bakmadan gitti. Afalladım. O kadar canım sıkıldı ki, maçlardaki ağzı bozuk taraftarlar gibi arabamın içinden bağırdım durdum. Küplere bindim. Neyse ki öfkem sabun köpüğü gibidir hemencecik geçer. Açtım müziği, sinirlerimi yatıştırdım. Hanım hanım arabamı sürdüm.
İstanbul’a doğru yola koyuldum. İzmit’te hava yazdı. İstanbul ise tam bir ayaz. Arkadaşım babasını kaybetmişti. Başsağlığı diledim. Ateş düştüğü yeri yakıyordu tabii, elimden geldiğince acısına ortak olmaya gayret ettim. Sonra usulca veda ettim. Bir minübüsle Kadıköy’e gittim. "Hayat boş, gerisi hoş" dedim. Aylak, avare dolaşmaya heves ettim. Balıkları, sebzeleri seyreder mi insan? Evet, hem de nasıl seyreder... Hem de her birini teker teker… Şu Kadıköy’ün ara sokaklarındaki hengame ne kadar güzel! Peki aylak aylak gezer mi insan? Evet, hem de nasıl gezermiş. Vallahi öyyylee avare avare gezindim. Adamakıllı aylak, avare gezinmek ne şahane bir şeymiş! Şimdi buraya kadar gelmişken, Hacı Bekir’in fıstık ezmesini yemeden olmaazz! Yemek neredeyse, ben orada bittiğim için hemen yönümü Hacı Bekir’e doğru çevirdim. Dayanamadım bir de fındıklı akide şekeri aldım. Ohh! Önce badem ezmesi, arkasından fındıklı akide şekeri, ağzımı tatlandırdım. Bir enerji geldi bana.. Birden coştum.
Dedim ki “Şimdi şurdan atlasam vapura, köpükleri saça saça varsam Beşiktaş'a!” “Hey! Tamam!” dedim. Kendi fikrimin ince gülünü kendim çok beğendim. Niye Beşiktaş? Hem Kabalcı Kitapevi’ne hem de benim dvd’cime gideceğim… İkiside Beşiktaş’ta... Önce sahilde bir çay içtim ve vapurun gelmesini bekledim. Sonra atladım vapura... Bir baktım ki bir tarafta Kız Kulesi, bir tarafta Galata… Önce erkek tarafı oldum geçtim vapurun Kız Kulesi tarafına... Sonra kız tarafı oldum, geçtim Galata Kulesi tarafına… El salladım ve selam gönderdim iki sevgiliden birbirine sanki ben çöpçatan… Düşündüm ki… Belki duyarlar beni de sevinirler kavuşamayan sevgililer, olur a!!
Beşiktaş’a geçtim. Nasıl acıkmışım. Midem açlıktan gururlduyor resmen... Önce ilk hedef marş marş Sultan Ahmet Köftecisi. Köftelerimi yedim. Çayımı içtim. Ohh! Çok şükür... Şimdi rahat rahat kitaplara bakabilirim. Kendimi Kabalcı Kitapevi’ne attım. Ben gene kaybettim kendimi. Kitapçılar benim mabedim gibi. Bir dalmışım, o kitap senin bu kitap benim, nasıl dağıtmışım. Unutmuşum zamanı da neredeyse günü akşam yapmışım. Dedim ki "Biri tutsun çıkarsın beni buradan, lütfen! Ya da getireyim yatağı yorganı, tası tarağı hep burada kalırım vallahi ben!” Elimde kitaplar kendimi ite ite zor çıktım kitapçıdan. Şimdi filmlerim... Onları da hallettim… Tamam artık akşam olmakta, evli evine köylü köyüne gidecekken, ne dedim biliyor musun “Battı balık yan gider, Ortaköy’de bir kahve içsem! Atladım bir taksiye Ortaköy’e gittim. Şöyle yandan çarklı bir kahve istedim. İstanbul’u ve kahveyi koklaya koklaya içime çektim. Büyük bir keyifle kahvemi içtim. Dönüş yolunda bir baktım ki bir mum manolya ağacı çiçek açmamış mı? Allahım, harikuladeydiler! Sanki ilkbaharın müjdeleyicisiydiler! Sabah yaz gibiydi… Sonra çıktı ayaz... Adeta sonbahar oldu… Şimdi sanki İlkbahar… İzmit yolunda bir sağnak, bir fırtına yaşadım, oldu mu sana sanki kış! Aynı günde dört mevsim yaşanır mıymış? Vallahi yaşanırmış! Peki Kadıköy’den Beşiktaş’a geçtim ya, al sana işte kıta değiştirdim. Bu kadar kolay mı oluyor Asya’dan Avrupa’ya geçmek, hem de vizesiz! Evet,oluyor işte… Otomobil, minübüs, vapur, taksi, hatta metroya aynı gün binilir mi peki, binilir! Peki aynı gün kırılmak, öfkelenmek, telaşlanmak, paniklemek, afallamak, sinirlenmek, küplere binmek, yatışmak, üzülmek, kederlenmek, keyiflenmek, mutlu olmak,… İnsan aynı günde kaç ruh hali değiştirebilir? Aynı gün ölüme üzülüp, manolya ağacının çiçeklerini görünce sevinebilmek, bir minübüs şöförüne öfkelenip, kadife sesle söylenen bir şarkıda keyiflenebilmek... Farklı farklı duygular, aynı günde, aynı bünyede nasıl barınabilir? Şair Birhan Keskin'in dediği gibi "Hayatın bir kıvamı var." Yoksa hep olumsuzlukları görsek, mümkün değil ki yaşamak!!
22 Temmuz 2010 Perşembe
"Oya" ve "Gülme Duvarı"
Bir keresinde hiç unutmam.. Geçtiğimiz kıştı.. İşten eve gelmiştim ki gözlerime inanamamıştım. Ellerimi yumruk yapıp, gözlerimi bastıra bastıra ovuşturmuştum. Bakmıştım tekrar tekrar.. Halen tezgahın üzerinde duruyordu. "Bu ne?" demiştim. "Bu ne?" Ne yapmış Rabia Teyze böyle? En büyük boy fasulye turşusunu göndermemiş mi bizim eve? Ne yapmıştım da, ödüllendirilmiştim acaba bu sürprizle? Biliyordum esasında... Rabia Teyze'yle aramızda telepatik bir posta bağlantısı vardı. Hem de sıradan hayatımı sırlayan bir sır büklümü halinde!. Her sene turşu canım isteyince, daha ben haber etmeden bana gönderir Rabia teyze.. Böyle işte.. Pekiii... Sonra ne olmuştu biliyor musun? Ertesi akşam.. Eve işten geç dönmüştüm.. Nasıl yorgundum anlatamam.. Duş alacağım... Yemek yiyeceğim... Kendimi hemen yatağa atıp, horul horul rüyalar aleminde dalacağım. Bitkin bir haldeyim.. Neyse... Kapıyı açtım. Sokak kapısının karşısı mutfak... Şimdi soruyorum, söyler misin lütfen, dünyada sadece "Ağlama Duvarı" mı var? Yooo... Eğer böyle biliyorsan, inan ki yanılıyorsun!.. İşte o günden sonra var ya, artık bizim mutfakta bir "Gülme Duvarı" var... Dinle şimdi... O akşam iş dönüşü, yorgun argın eve girmiştim... Bak... Bir gün önce eve geldiğimde mutfak tezgahının üzerinde Rabia Teyze'nin fasulye turşusunu görmüştüm de sevinçten çılgına dönmüştüm ya hani... Tamam... İyi de ertesi akşam eve geldiğimde bu kez tezgahın üzerinde koca bir kavanoz portakal reçeli bakmıyor muydu gözüme gözüme? "Yok artık!" demiştim. "Yok artık! Bu kadar da olamaz " İşte tam o zaman... Tam mutfağa girip, koca bir portakal reçeli kavanozunu görünce tezgahın üzerinde... Ellerimi kapamıştım yüzüme... Sonra dönmüştüm gerisin geriye... Kafamı mutfağın duvarına dayamıştım. Nerdeyse ağladım ağlayacağım... Diyorum ki, "Kızım sen gene hayal ediyorsun... Reçelin bitti ya Oya reçel yaptı da sana gönderdi sanıyorsun." Böyle olmalı diye düşünmüştüm yani anlatabiliyor muyum? "Yooo..." demiştim.. "Yoo!" "Hayal kepenklerimi kapatmalıyım bu gece... Olur mu böyle bir şey? Felek her gece bir kıyak çıkarır mı insanın önüne? Hele benim gibi cimri birine! Yokk artık, daha neler?" demiştim kendi kendime... Bak şimdi... Dönmüştüm tekrar geriye... Ellerimi yüzümden çekmemiştim de... Parmaklarımın arasından tezgaha bakmıştım. Hiç unutmam... Gözlerimle, kulaklarımla, tüm merakımla tekrar tekrar bakmıştım.. İnanamamıştım! Halen orada durmuyor muydu portakal reçeli? Yanında da bir tavşan kardeş vardı üstelik, elinde sepeti. "Nedir bu? Kamera şakası mı?" diye düşünmüştüm. Usulca tezgaha yanaşmıştım. Tek parmakla reçelden bir parça alıp, ağzıma atmıştım. Olamaz! Abraka dabra vaziyeti miydi bu? Bu... Bu... Oya'nın reçeliydi... Kesin... Eğilmiştim...Bakmıştım ki... Tavşanın elinde şöyle bir not vardı: "Selam Vildan, Rabia Teyze'nin koca turşu kavanozundan azıcık bile vermeye kıyamazsın bana biliyorum. Ne zaman sana gelsem turşuyu bucak bucak benden kaçırırsın. O sarmısak kokusuyla turşuyu nasıl gizleyebileceğini düşünüyorsun? Olsun! Yıllardır alıştım cimriliğine kardeşim, canın sağolsun. Sana sevdiğin portakal reçelinden koca bir kavanoz yaptım, afiyet olsun. Yanında tavşan kardeşi gönderiyorum. O da hediyem olsun! Sevgiler, Oya" Ben bunu okuyunca ne yapmıştım biliyor musun? Utanıp, ağlamam lazımdı öğle mi? Yooo! Kusura bakma valla... Kapanmıştım mutfağın duvarına... Sevinçten gülmüştüm katıla katıla... Onun için herkes bilsin istiyorum. Dünyada sadece "Ağlama Duvarı" yok. Bizim mutfakta "Gülme Duvarı" var.. Yaaaa! İyi ama ben şimdi bunu neden yazdım biliyor musun? Oya keşke bu yazımı okusa... Biliyorum geçen kış, Rabia Teyze'nin fasulye turşusundan Oya'ya hiç vermedim, hepsini ben yedim ama.. Olsun... Şeyyy! Reçelim bitti de... Acaba gene koca bir reçel kavanoz göndermez mi bana Oya? Gene kapansam bizim mutfağın "Gülme Duvarı"'na... Şöyle gülsem katıla katıla... Oyaaaa! Rabia Teyze'nin turşusundan vereceğim bu kış sana desem mesela... Şeyy.. Söz veremiyorum inan ki Oya... Diyemiyorum... Off... Karşılık beklenir mi hiç arkadaşlıkta?
21 Temmuz 2010 Çarşamba
Yalnızlık Aletiyle Yapılan Şakalar Vaziyeti...


-Öldün mü lan, ne susuyorsun?
-Alp... Vakit varken bu mahalleyi terk et:((
-Kızma lan... Erkin Baba'yı unutma... Şarkıdaki gibi, hani var ya tutunamayanların marşı, "Hep tek başımızaaaaa"...
Karikatür / Hasan Gökhan
20 Temmuz 2010 Salı
Yol... Yola Çıkmak... Yolda...
18 Temmuz 2010 Pazar
17 Temmuz 2010 Cumartesi
Film Gibi Pasta Tarifi
Ancaak intikam duygusunu kaybetmemiştir halen Güllü... Gene Fikret'i öldürmek istemektedir. O zaman kızın içini yumuşatmak, yüreğine biraz şefkat katmak, aşkını tekrar canlandırmak gerekir. Bir paket krem şanti, bir çay bardağı sütle çırpılır. Bembeyaz bir karışım elde edilir. Fırından çıkan kek, enlemesine ortadan ikiye kesilmelidir. Güllü kendine gelmeden, bir çay bardağı portakal suyunu ortadan ikiye kesilen bedenin iki parçasına serpilir. Mis gibi portakal çiçeği kokacaktır Güllü böylece... Sonra o bembeyaz krem şantiyi bedenin iki parçasına da usulca sürmek gerekir. Yüreğine yüreğine sürülen krem şanti içindeki aşkın canlanmasına sebebiyet verecektir. Bu beyazlık üzerine, eski anılar canlansın diye, bir avuç ufalanmış badem serpilir. İki parça birleştirilir. İşte böyle! Kızımız muhteşem olur. Hatta inanır mısın, Güllü, akşam Fikret'le karşılıklı oturup, yemek yer.. Fikret anlamaz kızın Güllü olduğunu! Fikret öğrenince durumu delirir kıza tabii delirir. Tekrar Güllü ile evlenmek ister. Fikret bir paket çikolatadır bu durumda. 1su bardağı süt ve 1 fincan nisasta, 1/2 fincan un olan kaba Fikret balıklama atlar. Aşkından erir... Erir bu karışımın içinde... Muhallebi kıvamına gelince, kekin üstüne bu çikolatalı karışım sıcak sıcak sürülür. Böylece Güllü ve Fikret ayrılmazlar artık. Çok mutlu olurlar. Ve sana bir şey söyleyeyim mi, inanılmaz lezzetli olurlar! Onlar ermiş muratlarına... Biz çıkalım kerevetlerine derim! Ve bu pastayı ben hapur hupur yerim! Bu seferki film gibi pasta tarifim de böyle.. Pişen bu pasta nasıl mı oluyor? Hımm.. İnanmadın değil mi benim pasta yaptığıma.. Film anlatıyorum sandın öyle mi? Yoo.. Pişirdim işte.. Güven olur mu bana? İşte bak.. Fotoğrafını çektim koydum bloğuma.. Aşağıdaki fotoğrafa baksana..
Bir Hayalin İzini Sürmek


16 Temmuz 2010 Cuma
Lavinia Kim?
15 Temmuz 2010 Perşembe
Kilo Terörü İle Mücadeye Davet
Biliyorsun, pek çok terör çeşidi vardır. Onlardan bir tanesi de "Kilo terörü". Diğer tüm terörler gibi, kilo terörünü de, nefretle kınıyorum, nefretle! Kilo Terörü ne mi? Bak dinle... Uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımla karşılaştım misal.. Selam sabah, hoş beşten sonra muhabbetin mecrası ne tarafa kayar? Kilo durumlarına tabii... "Ayy, şekerim kilo mu almışsın ne? Gamzen kaybolmuş yeminlen!" demez mi? Hoppala! Arkadaşım sana ne değil mi? Sana ne? Belki aldırdım gamzelerimi.. Sana dert mi? Hem ömrümde benim gamzem falan olmadı ki! İyi de niye izah ediyorum şimdi sana illa ki!! Böyle işte... Eğer benim gibi iştahlı biriysen, hele kilo almaya meyilliysen, bir de üstüne yemek yerken kalori hesabı yapmayı istemiyorsan eğer, gören sana da sık sık bu tarz münasebetsizlik eder. Bu terör değil de ne şimdi? Ayıp değil mi? Bu duruma derhal bir son vermeli. En azından karar verip kimseyle kilo muhabbeti etmemeli. Zayıflığı değil de kiloyu sanat yapanlar da bu durumda baştacı edilmeli... İşte Fernando Botero'yu çok severim. Nasıl sevmeyeyim? Sanatçının çizdiği hep şişman figürler. Sadece çizmekle kalsa iyi.. Bir de demiyor mu "Şişman güzeldir," diye.. Ben Fernando demiyeyim de ne diyeyim? Bak, bir kaç resmini koydum Hayal Kahvem'e... Kilo terörü konusunda lütfen beni destekle, e mi? Düşünsene... İsteyen istediği kiloda olsa hayat bayram olmaz mı? Kilo almayayım diye lokmaları boğazıma dizmenin gereği var mı? Herkes sıska manken gibi olmak zorunda mı? Of ya! Kilo terörü ile mücadele!!! Fernando Botero gibi kiloyu sorun etmeyenleri de her daim destekle! Kilo terörü ile mücadeleye davet bu işte! Yooo... Gitmeliyim ben bu sergiye... Evet, evet... Gitmeliyim kesinlikle!





































