26 Temmuz 2010 Pazartesi

Gırgır Çocuklarıydık Biz..

Bizim evde mizah dergilerini küçük büyük herkes okur. O kadar memnunum ki! Nasıl olmam? Bizler Gırgır Dergisinin müdavimi değil miydik gençliğimizde? Ne yazık ki biz gizli gizli okurduk ailelerimizden. En azından ben.. Nedense içinde fena şeyler yazıyor sanırdı annem ve "Kızlara göre değil" derdi ne demekse...

Gırgır Derginin kurucusu Oguz Aral'dı. Günümüzde eğer Mizah Dergiciliği varsa atasıdır kendisi. 1972 den 1989 yılına kadar süren yayın hayatında o kadar çok genç mizahçı çıkarmıştır ki günümüzde devam eden mizah dergilerinin çoğu Gırgır okulunun mürekkebini yalayan kişilerin bu işi devam ettirmeleri ile gelişip günümüze gelmiştir. En sevdiğim tipler Oğuz Aral'ın çizdiği "Avanak Avni", Bülent Arabacıoğlu'nun çizdiği "En Kahraman Rıdvan", Latif Demirci&Behiç Pek'in "Muhlis Bey ve Yavlum Mithat" ve tabii ki Özden Öğrük'ün çizdiği "Çılgın Bediş"ti. Hepsi birbirinden güzel karikatürler olurdu. Gırgır'ın şahane bir sloganı vardı. "Can sıkıntısını, aşk yarasını, karı koca kavgasını, şip şak keser. Her derde devadır, Gırgır da gırgır" diye. Böyle şahane bir şeydi işte! Şimdi her hafta evimize giren mizah dergilerini de çok seviyorum. Ailecek bayıla bayıla okuyoruz. Bize geldiğinde, eğer kıkır kıkır gülen birini görürsen, sakın şaşırma e mi? Gülmemiz mizah dergileri yüzündendir inan ki!

Oğuz Aral 26 Temmuz 2004 tarihinde kaybettik. Rahmetle anıyorum.

GIRGIR
sen gittin ya
vakitsiz bir vakitte
bende kalan fotoğraflarına
bıyık yaptım
beyoğlu'na çıktım
içtim
dayak yedim
tartıldım
nice zaman sonra
yoruldum
eve döndüm
eski sarı
mizah dergilerine
sarıldım sarıldım
ağladım
METİN ÜTÜNDAĞ

25 Temmuz 2010 Pazar

"Ben Mutluyum" Cümlesi Hangi Zaman Formundadır?

Niyetine girdim ya bir kere.. Bütün kitaplarını okuyacağım.. Apartman Haiku'ları ile Hasar Tespit Çalışmaları bütün kitapçılarda var.. Zaten bende de var.. Benim aradığım eski kitapları.. Artık baskısı olmayan kitaplar bunlar.. İnan bana, İzmit kazan ben kepçe dolaşmadığım eski - yeni kitapçı kalmadı.. Bir tane bile bulamadım. Bugün yolum Kadıköy'e düşünce Akmar Pasajı'na daldım.. Yok.. Yok.. Hiç bir yerde yok.. Hava sıcak mı sıcak.. "İnanamıyorum, şimdi ben elim boş mu döneceğim.. İzmit'ten geldim." deyince, kitapçıdaki adam "Bekleyin beni" dedi. Çıktı gitti.. Ben gene durur muyum? Yanında yöresindeki tüm kitapçılara soruyorum.. "Metin Üstündağ'ın kitapları var mı?" Yok... Kitapçıdaki adam geliyor.. Heyy! Elinde kitaplar var.. Heyecanla soruyorum.. "Yoksa, yoksa.. Buldunuz mu?" Müstehzi ifadeyle gülümsüyor.. "Üç kitabını buldum," diyor.. "Yaşasın!" diyorum... "Şahanesiniz!" Bakıyorum kitaplara.. Zemheri.. Kalk Gidelim Defteri ve Tentürdiyot.. Nasıl seviniyorum anlatamam.. Adeta uçuyorum mutluluktan.. Ne fenayım.. Bu güzellik yeterli gelmiyor biliyor musun? Dudağımı büküyorum.. "Peki, Denemeyenler, Ömür Törpüsü, Mavra Zamanı, Pablo Neruda'ya Cevaplar Kitabı, Orhan Velilemeler.. kitaplarını nasıl bulacağım?" diye soruyorum.. Adam kafasını kaşıyor.. Düşünüyor.. Ben merakla bekliyorum.. "Hımm.. Ben bulmaya çalışayım. Bulunca size haber vereyim, olur mu?" diyor.. Şaşkınlıkla yüzüne bakıyorum.. "Yapar mısınız sahi?" diye soruyorum.. Kitap isimlerini yazıyor.. Telefonumu bırakıyorum.. Teşekkür edip çıkıyorum.. Eteklerim zil çalıyor.. Çok seviniyorum.. Dayanamayıp Tentürdiyot'un sayfalarını şöyle bir havalandırıyorum.. Görüyorum ki bazı şiirlerin yanına kurşunkalemle ince işaretler konmuş.. Benim okuduğum kitaplara yaptığım gibi fosforlu kalemle renklendirilmemiş ya da acımasızca cümle altları çizilmemiş.. Nazikçe, sanki acıtmamak niyetiyle usulca kalem dokundurulmuş.. Kimbilir kim okudu? Ben okuyayım.. Sonra önceki okurun hayalini kurarım kesin.. Bakalım hangi şiirleri işaretlemiş? Acaba hangi şiirler var, müşterek beğendiğimiz? Merak ederim.. Yürürken gözlerini kapar mı insan? Kapıyorum.. Şansıma bir sayfa açıyorum.. 63. sayfa.. Şiirin adı Serbest Okuma...
"ben mutluyum"
cümlesi
hangi zaman
formundadır
-"şimdiki zaman"
-hayır
-"gelecek zaman"
-hayır
-"geniş zaman"
-hayır
-"zaman zaman"
-belki
Gülümsüyorum.. "Zaman zaman"... Peki... O an... Şöyle hissediyorum.. O an "Ben mutluyum". Kitapları elimde sallaya sallaya yürüyorum.

Bir "Hayalci" nin "Hayali"ni Dinliyorum... "İmagine"


24 Temmuz 2010 Cumartesi

Bir Şarkıdan Bir Öyküye Uzanan Yol...



Dün akşam iş çıkışı arabamla eve doğru gidiyorum... Oh! Hafta sonu gelmiş.. Yaşasın!.. Sıkı çalışmıştım bu hafta.. Hele bu sıcaklarda.. İki gün ayak uzatacağım ya.. Seviniyorum.. Müziğin sesini açıyorum.. Mazhar Alanson söylüyor.. Hüzünlü bir müzik.. Sözlerini dinlemiyorum.. Şarkının ezgisinin tınılarında hafif salınarak araba kullanıyorum.. Şarkı bitti.. Doyamadım galiba. Başka bir şarkı dinlemek istemedim.. Aynı şarkıyı tekrar başa aldım.. Bir daha dinliyorum.. Bu kez sözleri kulağıma değmeye başlıyor.. Sözleriyle şarkıyı daha çok seviyorum.. Uzun zamandır dinlemediğim bir şarkı bu.. MFÖ'nün en popüler şarkılarından biri değil üstelik.. Hani bazı şarkılar vardır ya.. Ne zaman dinleseniz, üzerinize bir hüzün çöker.. Bir garip olursunuz.. İşte bu, o şarkılardan.. Diyor ki..

Bütün kabile kızar bana
Derler bu adam çalışmaz mı
Bu adam hep düşünür mü
Bir kuş ölmüş diye üzülür mü

Tam burada aklıma Sait Faik düşüyor iyi mi? Evet, bu şarkı Sait Faik'in bir öyküsünü anımsatıyor.. Bak şimdi.. Sait Faik'in 1952 yılında yayımlanan Son Kuşlar adlı kitabında, Sivriada Geceleri adlı bir öykü vardır. Bu öyküde yazar, balıkçı Kalafat ve yamağı Sotori ile birlikte, bir nisan akşamı balığa çıkar.. Deniz dümdüzdür.. Ebemkuşağı zaman zaman görünüp kaybolmaktadır.. Yazarın deyimi ile sanki dünyanın kuruluşundan bir gün yaşıyor gibidirler.. Adaya gelirler.. Güneş batmaktadır.. Martılar haykırmaktadır.. Karabataklar sudan çıkmış, ıslak kanatlarını deli gibi çırpmaktadırlar.. Öyküde şahane betimlemeler vardır.. Uzatmak istemiyorum.. Sonunda balıkçılar ve yazar artık ateş yakıp, dinlenecekler.. Herkes çalı çırp toplamak için koşuştururken, yazar oturduğu yerden arkaüstü yatmış, kırmızı bacakları ile havayı dövmekte olan bir martıyı izlemektedir. Martının yanına gider.. Hayvanın gözleri açıktır.. O sırada Sotori elindekilerle yanına gelir.. Martının ölmekte olduğunu söyler.. Az sonra gerçekten ölür martı.. Balıkçılar için çok doğal bir durumdur martının ölmesi.. Ne olacak, insanlar da ölmüyorlar mı? Yazar ise martının ölmesinden çok etkilenir.. Ağlamaklı gibidir.. Diğerleri ateş üzerinde yemek pişirme gayetindeyken, yazar halen martının başındadır.. Hayale dalar.. Sanki dünyanın yaradılışındadır şimdi.. İnsanların ilk zamanlarını yaşamaktadırlar.. Onlar avlıyor ve ateş üstünde yakıyorlar.. Yazar ise bir martıya belki türkü yazmış, ateşin karşısında onlara okumak üzeredir.. Bütün kabile kızmıştır ona.. Çalışmıyor ya!.. Hep kayalara oturup düşünecek mi? Martı ölmüş diye üzülecek mi? İşte öykü böyle başlıyordu.. Şarkının sözleri gibi.. Devamı da aynı şarkıda olduğu gibi sürüyordu..


Gündüz böyle diyenler
Gece olunca
Ateşler yakılınca
Denizler coşunca
Ben bir şarkı söylerim yorgun insanlara
Bakın bakın martılar uçar
Bakın bakın yıldızlar koşar
Bakın ne güzel bir hayat var dünyamızda

Bir hüzün çöker bir garip olur insanlar
Yaklaşırlar birbirlerine
Şarkım sürer sabaha kadar
Melekler uçar üstünüzde
Şarkım sürer sabaha kadar
Melekler uçar üstünüzde

Evet, gündüz çalışmadığı için yazara söylenenler, gece olup da çalı çırpı yanınca, rüzgar denizi homur homur söyletirken, martılar deli gibi bağrışırlarken, geceleyin yazardan martının ölümünün türküsünü dinlerler.. Çalışanları bir üzüntü, bir garipseme, birbirine sokulma hissi sarar.. İşte bu hal belki de işe yaramaz diye düşünülen adamın bir vazifesi olarak kabul edilir.. Bir kaç gün yazar gündüz ağ tamir eder, balık tutar, beceremez, bu durumda akşamları balıkçılara sevinme veya üzülme duyguları veren türkülerinden söyleyemez.. Hıımm.. Anlaşılır durum.. Ertesi gün balığa çıkarken, yazarı uyandırmazlar.. Onu kendi haline bırakırlar.. Şarkının devamı gibi..

Bu sabah uyandırmamışlar beni
Ava giden dostlar
Ava giden dostlar
Ne güzel

"Eee!" der Kalafat, anlat bakalım şu martının ölümünü..." Yazar şiirsel bir dille anlatmaya başlar hayalinden bir hikaye.. "..... Güneş yeni batmıştı. Doğudan mavi bir karanlık ağır ağır kayalara, çakıllara, çakıllardan vücuduma sinmeye başlamıştı." İşte böyle... Martının öyküsü de öyle dokunaklıdır ki anlatamam.. Doğa ile insan ilişkisini en güzel anlatan öykülerden biridir bu.. Mazhar Alanson'un müziği eşliğinde anlatabilsem keşke.. Hani o ölen martı var ya, balıkçı Tahir'in martısıdır yazarın hayali öyküsüne göre.. Balıkçı Tahir ile martı arasında garip bir ilişki vardır.. Martı, Tahir'in yemesi için attığı balıklardan başka bir şey yemez.. Kimi zaman Tahir, fırtına sebebi ile birkaç gün denize çıkıp balık tutmadığı zamanlarda bile, martı çöp karıştırıp yemez.. Tembel midir, şair midir acaba? Hep Tahir'in ona balık atmasını bekler.. Hatta zaman zaman martı ve Tahir aralarında konuşurlar.. Peki martı neden ölmüştür biliyor musun? Tahir ölmüştür de ondan.. Tahir'in ölümünden sonra, martı kimsenin elinden yemek yememiştir.. Aslında ne o Tahir'siz ne de Tahir onsuz yaşayabilirdi... Yaşayamamıştır.. İşte yazar, martının ölümünün ardından böyle bir öykü hayal eder.. İnsanlar yazarın öykülerini severler.. Anlarlar ki çalışmasa da, avlanmasa da, hayal gören, bir martının ardından hüzünlenen, öyküler yazan, şarkılar, türküler söyleyen bu insana ihtiyaçları vardır.. Bütün gün kendileri çalışırlar.. Sabah balığa giderken yazarı uyandırmazlar.. Bilirler ki akşam ateşin başına geçtiklerinde, onlara üzülme veya sevinme duyguları veren türküler, öyküler dinleyecekler.. Akşam işten eve dönerken, Mazhar Alanson'un şarkısı eşliğinde bunlar düştü aklıma işte.. Mazhar Alanson "Sanatçının Öyküsü" adlı şarkısından, Sait Faik'in bir öyküsüne gönderme... Böyleyken böyle.

23 Temmuz 2010 Cuma

Bir Güne Çok Şey Sığdırmak



İnsan bir günde neler yapabilir? Kaç mevsim yaşayabilir? Kaç kıta değiştirebilir? Kaç vasıtaya binebilir? Ruh durumu ne kadar değişebilir, sorarım sana..

Bir sabah uyandım ki şahane bir güneş var. “Hey, ne güzel bir gün!”dedim. Çok keyiflendim. Sonra baktım, bir mektup düşmüş sanal posta kutuma... Hiç kabahatim yokken nasıl sitemkar bir yazı bu, anlatamam sana... Çok kırıldım. Dur bir bekle değil mi, bir beşe kadar say bari. Yok yapamam. Hiç tutamam kendimi... Bir hışımla sarıldım klavyeye... Uzun bir cevap döşendim. Sabahki sevinçten eser kalır mı? Kalmadı tabii... Çok öfkelendim. Sonra bir müşterim aradıı. Benimle görüşmek istediğini söyledi. Üstelik “Onbeş dakikada burada olur musunuz, acil!” dedi. Çok telaşlandım. Hızla arabama bindim. O hafta araba kullanırken, Julio İglesias’ı dinliyordum. Müziğin sesini açtım. O kadife ses, nasıl merhem gibi geldi kırgın ruhuma... Birden kendimi toparladım... Müşterimle görüşmem bittiğinde, İstanbul’a başsağlığına gitmeliydim. Yetişemeyeceğim diye çok panikledim. İzmit'in merkezine geldiğimde, bir minübüs yolun ortasında durmuş, nasıl yolu işgal ediyor... Bir süre sabırsızca bekledim. Çok sinirlendim. Geç kalıyorum, tam beklemeyeyim geçeyim dedim ki, minübüs birden hareket etti. Sağ dikiz aynamı kırdı ve arkasına bakmadan gitti. Afalladım. O kadar canım sıkıldı ki, maçlardaki ağzı bozuk taraftarlar gibi arabamın içinden bağırdım durdum. Küplere bindim. Neyse ki öfkem sabun köpüğü gibidir hemencecik geçer. Açtım müziği, sinirlerimi yatıştırdım. Hanım hanım arabamı sürdüm.

İstanbul’a doğru yola koyuldum. İzmit’te hava yazdı. İstanbul ise tam bir ayaz. Arkadaşım babasını kaybetmişti. Başsağlığı diledim. Ateş düştüğü yeri yakıyordu tabii, elimden geldiğince acısına ortak olmaya gayret ettim. Sonra usulca veda ettim. Bir minübüsle Kadıköy’e gittim. "Hayat boş, gerisi hoş" dedim. Aylak, avare dolaşmaya heves ettim. Balıkları, sebzeleri seyreder mi insan? Evet, hem de nasıl seyreder... Hem de her birini teker teker… Şu Kadıköy’ün ara sokaklarındaki hengame ne kadar güzel! Peki aylak aylak gezer mi insan? Evet, hem de nasıl gezermiş. Vallahi öyyylee avare avare gezindim. Adamakıllı aylak, avare gezinmek ne şahane bir şeymiş! Şimdi buraya kadar gelmişken, Hacı Bekir’in fıstık ezmesini yemeden olmaazz! Yemek neredeyse, ben orada bittiğim için hemen yönümü Hacı Bekir’e doğru çevirdim. Dayanamadım bir de fındıklı akide şekeri aldım. Ohh! Önce badem ezmesi, arkasından fındıklı akide şekeri, ağzımı tatlandırdım. Bir enerji geldi bana.. Birden coştum.

Dedim ki “Şimdi şurdan atlasam vapura, köpükleri saça saça varsam Beşiktaş'a!” “Hey! Tamam!” dedim. Kendi fikrimin ince gülünü kendim çok beğendim. Niye Beşiktaş? Hem Kabalcı Kitapevi’ne hem de benim dvd’cime gideceğim… İkiside Beşiktaş’ta... Önce sahilde bir çay içtim ve vapurun gelmesini bekledim. Sonra atladım vapura... Bir baktım ki bir tarafta Kız Kulesi, bir tarafta Galata… Önce erkek tarafı oldum geçtim vapurun Kız Kulesi tarafına... Sonra kız tarafı oldum, geçtim Galata Kulesi tarafına… El salladım ve selam gönderdim iki sevgiliden birbirine sanki ben çöpçatan… Düşündüm ki… Belki duyarlar beni de sevinirler kavuşamayan sevgililer, olur a!!

Beşiktaş’a geçtim. Nasıl acıkmışım. Midem açlıktan gururlduyor resmen... Önce ilk hedef marş marş Sultan Ahmet Köftecisi. Köftelerimi yedim. Çayımı içtim. Ohh! Çok şükür... Şimdi rahat rahat kitaplara bakabilirim. Kendimi Kabalcı Kitapevi’ne attım. Ben gene kaybettim kendimi. Kitapçılar benim mabedim gibi. Bir dalmışım, o kitap senin bu kitap benim, nasıl dağıtmışım. Unutmuşum zamanı da neredeyse günü akşam yapmışım. Dedim ki "Biri tutsun çıkarsın beni buradan, lütfen! Ya da getireyim yatağı yorganı, tası tarağı hep burada kalırım vallahi ben!” Elimde kitaplar kendimi ite ite zor çıktım kitapçıdan. Şimdi filmlerim... Onları da hallettim… Tamam artık akşam olmakta, evli evine köylü köyüne gidecekken, ne dedim biliyor musun “Battı balık yan gider, Ortaköy’de bir kahve içsem! Atladım bir taksiye Ortaköy’e gittim. Şöyle yandan çarklı bir kahve istedim. İstanbul’u ve kahveyi koklaya koklaya içime çektim. Büyük bir keyifle kahvemi içtim. Dönüş yolunda bir baktım ki bir mum manolya ağacı çiçek açmamış mı? Allahım, harikuladeydiler! Sanki ilkbaharın müjdeleyicisiydiler! Sabah yaz gibiydi… Sonra çıktı ayaz... Adeta sonbahar oldu… Şimdi sanki İlkbahar… İzmit yolunda bir sağnak, bir fırtına yaşadım, oldu mu sana sanki kış! Aynı günde dört mevsim yaşanır mıymış? Vallahi yaşanırmış! Peki Kadıköy’den Beşiktaş’a geçtim ya, al sana işte kıta değiştirdim. Bu kadar kolay mı oluyor Asya’dan Avrupa’ya geçmek, hem de vizesiz! Evet,oluyor işte… Otomobil, minübüs, vapur, taksi, hatta metroya aynı gün binilir mi peki, binilir! Peki aynı gün kırılmak, öfkelenmek, telaşlanmak, paniklemek, afallamak, sinirlenmek, küplere binmek, yatışmak, üzülmek, kederlenmek, keyiflenmek, mutlu olmak,… İnsan aynı günde kaç ruh hali değiştirebilir? Aynı gün ölüme üzülüp, manolya ağacının çiçeklerini görünce sevinebilmek, bir minübüs şöförüne öfkelenip, kadife sesle söylenen bir şarkıda keyiflenebilmek... Farklı farklı duygular, aynı günde, aynı bünyede nasıl barınabilir? Şair Birhan Keskin'in dediği gibi "Hayatın bir kıvamı var." Yoksa hep olumsuzlukları görsek, mümkün değil ki yaşamak!!

22 Temmuz 2010 Perşembe

"Oya" ve "Gülme Duvarı"

Bir keresinde hiç unutmam.. Geçtiğimiz kıştı.. İşten eve gelmiştim ki gözlerime inanamamıştım. Ellerimi yumruk yapıp, gözlerimi bastıra bastıra ovuşturmuştum. Bakmıştım tekrar tekrar.. Halen tezgahın üzerinde duruyordu. "Bu ne?" demiştim. "Bu ne?" Ne yapmış Rabia Teyze böyle? En büyük boy fasulye turşusunu göndermemiş mi bizim eve? Ne yapmıştım da, ödüllendirilmiştim acaba bu sürprizle? Biliyordum esasında... Rabia Teyze'yle aramızda telepatik bir posta bağlantısı vardı. Hem de sıradan hayatımı sırlayan bir sır büklümü halinde!. Her sene turşu canım isteyince, daha ben haber etmeden bana gönderir Rabia teyze.. Böyle işte.. Pekiii... Sonra ne olmuştu biliyor musun? Ertesi akşam.. Eve işten geç dönmüştüm.. Nasıl yorgundum anlatamam.. Duş alacağım... Yemek yiyeceğim... Kendimi hemen yatağa atıp, horul horul rüyalar aleminde dalacağım. Bitkin bir haldeyim.. Neyse... Kapıyı açtım. Sokak kapısının karşısı mutfak... Şimdi soruyorum, söyler misin lütfen, dünyada sadece "Ağlama Duvarı" mı var? Yooo... Eğer böyle biliyorsan, inan ki yanılıyorsun!.. İşte o günden sonra var ya, artık bizim mutfakta bir "Gülme Duvarı" var... Dinle şimdi... O akşam iş dönüşü, yorgun argın eve girmiştim... Bak... Bir gün önce eve geldiğimde mutfak tezgahının üzerinde Rabia Teyze'nin fasulye turşusunu görmüştüm de sevinçten çılgına dönmüştüm ya hani... Tamam... İyi de ertesi akşam eve geldiğimde bu kez tezgahın üzerinde koca bir kavanoz portakal reçeli bakmıyor muydu gözüme gözüme? "Yok artık!" demiştim. "Yok artık! Bu kadar da olamaz " İşte tam o zaman... Tam mutfağa girip, koca bir portakal reçeli kavanozunu görünce tezgahın üzerinde... Ellerimi kapamıştım yüzüme... Sonra dönmüştüm gerisin geriye... Kafamı mutfağın duvarına dayamıştım. Nerdeyse ağladım ağlayacağım... Diyorum ki, "Kızım sen gene hayal ediyorsun... Reçelin bitti ya Oya reçel yaptı da sana gönderdi sanıyorsun." Böyle olmalı diye düşünmüştüm yani anlatabiliyor muyum? "Yooo..." demiştim.. "Yoo!" "Hayal kepenklerimi kapatmalıyım bu gece... Olur mu böyle bir şey? Felek her gece bir kıyak çıkarır mı insanın önüne? Hele benim gibi cimri birine! Yokk artık, daha neler?" demiştim kendi kendime... Bak şimdi... Dönmüştüm tekrar geriye... Ellerimi yüzümden çekmemiştim de... Parmaklarımın arasından tezgaha bakmıştım. Hiç unutmam... Gözlerimle, kulaklarımla, tüm merakımla tekrar tekrar bakmıştım.. İnanamamıştım! Halen orada durmuyor muydu portakal reçeli? Yanında da bir tavşan kardeş vardı üstelik, elinde sepeti. "Nedir bu? Kamera şakası mı?" diye düşünmüştüm. Usulca tezgaha yanaşmıştım. Tek parmakla reçelden bir parça alıp, ağzıma atmıştım. Olamaz! Abraka dabra vaziyeti miydi bu? Bu... Bu... Oya'nın reçeliydi... Kesin... Eğilmiştim...Bakmıştım ki... Tavşanın elinde şöyle bir not vardı: "Selam Vildan, Rabia Teyze'nin koca turşu kavanozundan azıcık bile vermeye kıyamazsın bana biliyorum. Ne zaman sana gelsem turşuyu bucak bucak benden kaçırırsın. O sarmısak kokusuyla turşuyu nasıl gizleyebileceğini düşünüyorsun? Olsun! Yıllardır alıştım cimriliğine kardeşim, canın sağolsun. Sana sevdiğin portakal reçelinden koca bir kavanoz yaptım, afiyet olsun. Yanında tavşan kardeşi gönderiyorum. O da hediyem olsun! Sevgiler, Oya" Ben bunu okuyunca ne yapmıştım biliyor musun? Utanıp, ağlamam lazımdı öğle mi? Yooo! Kusura bakma valla... Kapanmıştım mutfağın duvarına... Sevinçten gülmüştüm katıla katıla... Onun için herkes bilsin istiyorum. Dünyada sadece "Ağlama Duvarı" yok. Bizim mutfakta "Gülme Duvarı" var.. Yaaaa! İyi ama ben şimdi bunu neden yazdım biliyor musun? Oya keşke bu yazımı okusa... Biliyorum geçen kış, Rabia Teyze'nin fasulye turşusundan Oya'ya hiç vermedim, hepsini ben yedim ama.. Olsun... Şeyyy! Reçelim bitti de... Acaba gene koca bir reçel kavanoz göndermez mi bana Oya? Gene kapansam bizim mutfağın "Gülme Duvarı"'na... Şöyle gülsem katıla katıla... Oyaaaa! Rabia Teyze'nin turşusundan vereceğim bu kış sana desem mesela... Şeyy.. Söz veremiyorum inan ki Oya... Diyemiyorum... Off... Karşılık beklenir mi hiç arkadaşlıkta?

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Yalnızlık Aletiyle Yapılan Şakalar Vaziyeti...



Tamam... Kendimi biliyorum. Yaptığım şakaların hattı hesabı yok... Tamam... Kabul ediyorum. O kadar çok şaka yapıyorum ki, şaka cehennemine baş odun olacağımdan korkuyorum. Şaka cehennemini duymuş muydun daha önce? Hani dünyada şaka yapanlar atılırmış o cehenneme de, şaka yapan cayır cayır yanarken, zebaniler korkunç kahkahar atarlarmış oturdukları yerde... Olur mu böyle bir şey? Off! Olmasın lütfen!.. İyi ama şaka yapmak, gülmek, güldürmek neden kötü bir şey olsun ki? Hem şaka yapan kim kaldı benden başka düşünsene? Gülümsetmek... Güldürmek... Fena bir şey mi? İçten bir gülüş her derde deva değil mi? Ağrı kesmez mi? Gerilim gidermez mi? Şaka yapmak insani bir his vermez mi? Gülmek pirzola yemeye eşdeğer görülmez mi? Of! Bu cümleyi yazmak iyi gelmedi bana... Yoo... Ne yalan söyleyeyim, pirzola yemeği çok severim. İyi de kırmızı et sağlığa zararlı derler ya... Eyvaahh! Gülmek sağlığa zararlı bir şey mi yoksa? Eyvahh! Ya gülmek kolestrolü yükseltiyorsa? Bu durum daha önce inan aklıma gelmemişti... Tebessüm etmek veya ettirmek, gülmek veya güldürmek, hele şöyle dolu dolu kahkaha atmak sahiden zararlı olabilir mi? Bilmiyorum... Aklım basmıyor valla... Şöyle bir baksana etrafına, gülüşlerin eski tadı kaldı mı? Hani bulaşıcıydı gülmek aynen esnemek gibi... Aşısı bulunmuş olabilir mi acaba gülmenin, bulaşmıyor mu artık yoksa insandan insana? Aaaa!.. Ben ne diyorum kuzum, burada demindenberi... Ben şimdi buralara gene nerelerden geldim? Ben acaba aslında ne diyecektim?



Tamam... Buldum... Son aylarda yaptığım şakalar, ayağıma dolanıp beni kördüğüm haline getirdikçe, imdadıma Atilla Atalay'dan bir öykü yetişti. Ne yapabilirim, çok seviyorum Atilla Atalay'ın öykülerini... Sanki onun öykülerini okudukça, kalbimin böcüüğü ölmüyor da, sonu canımı acıtsa da, daha ne yaramazlık yapsam dedirtiyor. Öyle işte... Atilla Atalay külliyatını bilen her okur, Yalnızlık Aletleri adlı öyküsünü mutlaka bilecektir. Şimdi şaka dedikçe, son aylarda bloglar dünyasına daldıkça, değişik rumuzlu bloglar ve yorumcular oldukça Yalnızlık Aletleri adlı öyküsü daha sık aklıma gelir oldu. Öykü iki arkadaşın eski oyuncaklarından söz etmeleri ile başlar. Hani küçükken, henüz memleketimizde bilgisayar kullanılmıyorken oynadığımız oyuncaklar var ya... Yaşı otuzbeşin üzerinde olanlar çok iyi bileceklerdir... Yalnız kalınca kız çocukların oynadıkları bebekleri vardır misal... Et bebek de değildir üstelik... Plastik... İçinde muhtelif plastik plak vardır... Ne bileyim... Yatırınca ağlar.. Ya da şarkı söyler... "Ar yu siliping" veya "old mek danıld gat e farm"... Hatırladın mı böyle bebekleri? Böyle oyuncaklardan bahsederler işte.


Son zamanlarda yazarın arkadaşı sürekli bilgisayar başında pıtı pıtı birşeyler yazmakta, sonra bir süre ekrana bakmakta, arada okuduklarına kahkahayla gülmekte, sonra gene klavyeye saldırmaktadır. Acaba atari gibi bir şey mi oynamaktadır? Öğrenir ki arkadaşının yaptığı sohbet programı gibi bir şeydir esasında... Bilenler bilecektir, bir ara halk bandı telsiz modası vardı. Radyo karıştırırken denk gelinen telsiz konuşmalarıydı bunlar... Sadece dinlenirdi tabii, muhabbete dahil olunamazdı. İşte bizim bu iki arkadaş, böyle telsiz sohbetlerine denk geldiklerinde, "Arap Kadri" rumuzlu birini bellemişler. Yazarın deyimi ile evlere sitand ap bir durummuş. "Aloğ aloğ bayan arkadaş arıyorum, bayan arkadaşş!" diye başlarmış... Sonra.. Sonra... "Susss konuşuyor krallarrr!" diye diye devam eder, Erkin Baba'yı ezbere bilirmiş... "Bir ben miyim perişan, gecenin karanlığında, yosun tuttu gözlerim, yalnızlar rıhtımındaaaa" vaziyetlerinde, gece yarısı davudi sesiyle yeri göğü inletirmiş. Acayip geyik bir abiymiş anlayacağın öyle böyle değil... Neyse.. "Haydi sana da bir rumuz takalım, geyiğe buyur" deyince arkadaşı şaşırır kalır tabii bizimkisi... Henüz siftah etmemiş ya sanal alemde sohbet yapmaya... Öğrenir ki bu alemde rumuza nikneym denmektedir ve bu nikneymlerle tuhaf geyikler dönmektedir. Önce biraz itiraz edecek olur filan... Sonunda nikneymi Arap Kadri olur.


Günlerden bir gün evde yalnızken sıkılınca, niyetine girer, bir sohbet kanalında bulunduğunu belirtilen yere nikneymini yazar ve bekleme başlaaarrr... Bir kaç kişiye laf atar. Kimseden cevap gelmez. Derkeenn... "Yalnız insan bir merdivendir hiç bir yere ulaşmayan... Sürülür hep yabancı diye çaldığı kapılardann..." diye bir mesaj gelir. Yazan Ece'dir. Ece önce yalnızlıktan söz açar, ona göre telefon, bilgisayar falan "Yalnızlık Aletleri"dir. Sonra birbirlerine ilk yalnızlık aletlerini anlatırlar. Öykünün başında anlatılan plaklı bebek var ya, o bebek mesela Ece'nin ilk yalnızlık aletidir. Bir hafta boyunca gece gündüz her fırsatta yazışırlar Ece ile.. Bu Ece sanki yazarın aklından geçenleri okumaktadır. Sanki bir tek kendisine olduğunu düşündüğü şeyleri, Ece de aynen yaşayıp hissetmektedir. Bu Yalnızlık Aletleri sahiden iyi bir şeydir galiba. Pek hoşuna gitmeye başlar anlayacağın... Amaaaa... Hakiki hayatta böyle internette sohbet yaptığını kimse bilmemelidir. Hele arkadaşı Alp var ya... Hele Alp duyarsa... Eyvahh! Zaten Alp sanırım şüphelenmektedir. Telefonunun sürekli meşgul çaldığını yoksa internete mi sardığını sorup durmaktadır. Olur mu öyle şey? Mutlaka telefon hatlarında arıza vardır. Diğer yandan Ece ile sanal arkadaşlık devam edip giderken, artık görmek ister Ece'yi yazarımız ve bütün cesaretini toplayarak "Eh artık şu aletleri çıkarsak aradan" diye yazar. "Görüşememiz imkansız, unutma bir yalnızlık aleti kullanıyorsun" diye cevap yazınca Ece, yazar ölecek gibi hisseder kendini... Saatlerce ikna etmek için dil döker. Yazar babam yazar... Sonraaa... Sonraaa... Birdennn... Karşıdan şöyle bir mesaj gelir... Üstelik aynı yazı onlarca kez üstüste geçer... "Ssuuuusss, Konuşuyorrrr Kralllarrr!!!" Bir daha... Bir daha... Öykünün son üç satırındaki karşılıklı yazışma yaklaşık şöyledir:
-Öldün mü lan, ne susuyorsun?
-Alp... Vakit varken bu mahalleyi terk et:((
-Kızma lan... Erkin Baba'yı unutma... Şarkıdaki gibi, hani var ya tutunamayanların marşı, "Hep tek başımızaaaaa"...


Böyle bir öyküdür işte Yalnızlık Aletleri... Bu bir şaka öyküsü değil midir? Resmen şaka öyküsüdür. Peki kendisine şaka yapılan kişi sonunda gülmüş müdür? Maalesef gülmemiştir. Bilakis o kadar bozum olmuştur ki, aldandığını düşünüyor ya bu acımasız şakayla, Darkwood'un bütün davulları aşkına, swaaackk efekti ile böğrüne bıçak sokabilecek vaziyettedir. Diyeceğim odur ki nikneymli blog ve yorumlara dikkat etmeli... Kim çıkacak karşımıza bilemeyiz ki... Benim bile olabilir yani nikneymim... Biliyorum ki böyle devam edersem şaka cehennemine baş odun olacağım kesin:(( İyi ama kötü mü olmuş öyküdeki şaka sorarım sana? Eğer böyle bir şaka yaşanmamış olsaydı, Atilla Atalay devrik devrik cümlelerle bu öyküyü nasıl yazardı kitabına? Tamam biliyorum cümlelerin hepsini kendi devirmedi. Bazıları kendiliğinden devrildi.. Kimi cümleleri çam devirir gibi şimdi ben devirdim galiba... Yazarak yapılan şakalar günah sayılır mı? Of! Af dilesem, kabul edilir mi acaba?

Karikatür / Hasan Gökhan

20 Temmuz 2010 Salı

Yol... Yola Çıkmak... Yolda...



1611 de İstanbul'da doğan, iyi bir öğrenim gören, Kur'an'ı ezbere bilen ve sarayda görev alan Evliya Çelebi, arkadaşlarının aksine o kadar çok gezi arzusu duymaktadır ki, bir gece rüyasında Muhammed Peygamber'i gördüğünde, "Şefaat Ya Resulullah!" diyeceğine, heyecan ve şaşkınlıktan "Seyahat ya Resullullah!" der. Denk gelir ve demek kabul edilir ki duası, meşhur gezilerine başlar. Zaten Seyahatname'si de bu rüyayı anlatması ile başlar. Önce İstanbul ve çevresini gezer. Daha sonra İstanbul dışına çıkar ve tam elli yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde yer alan hemen hemen her yeri durmadan dolaşır durur. Değişik ve ilginç yerler görür, yeni insanlarla tanışır hatta savaşlara katılır. En son gittiği Mısır'da 1683 yılında vefat eder. Gezdiği gördüğü yerleri, tanıdığı insanları, yaşadığı olayları tarih ve yer belirterek, kendi uslubunca, kimi zaman alaycı bir dille, Türk Kültür Tarihi ve Gezi Edebiyatı konusunda önemli bir eser olan ünlü "Seyahatnamesi"ne aktarır.

"Bundan 20 yıl sonra yapamadığın şeyler seni yaptıklarına nazaran daha çok üzecek. O yüzden çöz halatları. Güvenli limanlardan uzaklara yelken aç. Rüzgarı yakala. Araştır. Hayal et. Keşfet!" Bu sözleri Tom Sawyer'ın Maceraları, Prens ve Dilenci, Küçük Prens ve Sokak Çocuğu'nun ünlü yazarı Mark Twain 18oo lü yıllarda söylemiş.

Şimdi artık günümüze dönelim. İki Yeşil Su Samuru, Kumral Ada Mavi Tuna adlı romanlarıyla ve Benim Adım Mayıs, Ayın En Çıplak Günü, Karayel Hüznü gibi öykü kitaplarını okuduğum yazar Buket Uzuner'e gelelim. Yazarın daha sonra çıkardığı son iki kitabını okurken, eski keyfi ve lezzeti almadığımı hissetmiştim. Üzülmüştüm. Yazarın "Yolda" diye yeni bir kitabı çıkmıştı. Kaç kez kitapçılarda göz göze geldik bu kitapla. Hiç ellemedim. Sadece bakıştık öylece uzaktan. Yolum gene kitapçıya düşünce, dayanamadım, kitabı elime aldım. Yazılarına şöyle bir göz gezdirdim. Hımm.. Buket Uzuner'in sanki eski kitaplarının kokusunu hissettim. Sevindim. Buket Uzuner çok gezen bir yazar. Bu kitabında seyahatleri sırasında yanında oturan yabancıların anlattıkları arasından en gizemli, tuhaf ve lezzetli yedi tanesini hikaye etmiş. Ayrıca her hikayenin sonuna da her hikayenin geçtiği coğrafyaya özgün birer yemek tarifini kitaba eklemiş. Yazara katılıyorum " Tıpkı kokular gibi tatlar da anılarımızı harekete geçirirler." Hayatımızda hiç Honolulu'ya gitmeyecek olabiliriz. Ama eğer hem Honolulu birinin hikayesini okur, hem yemeğini yersek damağımızda da Honolulu'yu ziyaret etmiş oluruz. Böyle düşünmüş yazar.. Kitabı yeni aldım ve okumaya başladım. Mutlaka verdiği tariflere göre yemek yapmayı deneyeceğim. Sonra da düşündüklerimi yazacağım.

Hani yazımın başında Evliya Çelebi'nin rüyasından bahsetmiştim ya, Buket Uzuner bu kitabını yazmadan önce Gabriel Garcia Marquez'in "On İki Gezici Öykü" adlı kitabını okumuş ve bu kitaptan çok etkilenmiş. Çok tuhaf! Marquez kitabının giriş bölümünde aynı Evliya Çelebi'nin ünlü Seyahatnamesi'nin giriş bölümünde yazdığı gibi bir rüyasını anlatmaktaymış. Marquez rüyasında kendi cenazesini görür. Yakınları ve arkadaşlarının katılımıyla danslı ve eğlenceli bir tören düzenlenir ve törenden sonra herkes mezarlığı doğal olarak terk eder. Anlar ki bir tek kendisi oradan bir yere ayrılamaz. Rüyada derin bir hüzne kapılır. Sonra bu kitabı yazar. Avrupa da yaşayan Latin Amerikalılar'ın başlarına gelenleri masalsı ama sert bir anlatımla,herbiri bir Avrupa şehrinde geçen on iki hikayede anlatır. Meğerse "Yolda" nın yazılmasının müsebbibi Marquez'in rüyasından sonra yazdığı bu kitapmış. Kitapların ve yazıların büyülü gücüne inanmak lazım öyle degil mi? Bazı insanlar "Çingene Ruhlu" olurlar. Gitmek, yola çıkmak, yol kelimelerinden hoşlanırlar. Ben de bunlardan biriyim. İlla eylem olarak yapmam şart değil, düşünmem bile beni heyecanlandırabilir. Kitaplarla, kelimelerle de yola çıkabilirim, yola koyulabilirim, yolda olabilirim... Buket Uzuner'in "Yolda" adlı kitabıyla az sonra "Marakeş"e doğru yola çıkacağım. "Çöl intikamcıdır. Asla vazgeçmez ve asla unutmaz! Bazen yüzlerce yıl bekler ama sonunda mutlaka öcünü alır. Bu yüzden akrebin anavatanını çöl zannedenler vardır." Diye bir alıntı ile başlıyor Marakeş'e tren yolculuğum. Yolculuğun sonunda da Fas'a özgü bir pilav ve yahni çeşidi olan"Sebzeli Tajin Kebabı ve Kuskus" yapacağım.

"Gezginler, şairler ve yalancılar, işte aynı anlama gelen üç sözcük!" Mark Twain'in 1800 lerde söylediği gibi yalandan da olsa "rüzgarı yakalıyalım", " hayal edelim", "araştıralım" ve "keşfedelim" öyleyse.. Ne duruyoruz?

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Film Gibi Pasta Tarifi



Ben daima mutfağa selam verir girerim. Sonra kollarımı sıvar, yemek yapmaya girişirim. Hayal kurarım illa... Yemek yaparken bile hayal kurmadan duramam asla. İşte şimdi bir pasta yapacağım yapmasına ama... Pastayı yaparken, Türkan Şoray'ın Güllü adlı filmi gelmesin mi aklıma? Hoppalaa! Sahiden hoppalaa!

Kızımız Karadeniz'in Hamsi Köyü'nden Güllü. Filmde Güllü'yü oynayan Türkan Şoray.. Güzeller güzelidir. Delişmendir... Dağların kızıdır.. Bedri Rahmi Eyüpoğlu'nun dili mercan, dizi mercan, dişi mercan, karadutum, çatalkaram dediği cinstendir.. Bizim evdeki Güllü ise "mısır unu"... Ne var? Mısır ununun, Karadenizli olduğunu yoksa unuttun mu? Bak şimdi... Bir gün Karadeniz'in yollarında, Ediz Hun yani filmdeki adıyla Fikret arabasıyla kaza geçirir. Fikret, İstanbullu bir fabrikatörün, zıpır, şımarık, hovarda oğludur. Güllü bu delikanlıyı kaza yerinde baygın olarak bulur ve iyileştirir. Güllü ile Fikret arasında bir yakınlaşma olur ve imam nikahı ile evlenirler. Bir süre sonra Fikret İstanbul'a döner. Eski hayatına geri dönünce, köyde bir karısı olduğunu unutur tabii. Güllü'ye bir mektup yazar ve evliliklerinin geçerli olmadığını bildirir. Fakaat sert kayaya çarpmıştır Fikret seert!.. Güllü bunun altında kalır mı? Güllü Karadenizin en sert fırtınaları ile cebelleşerek büyümüştür. Üstelik sabah akşam da hamsi yemiştir. Kafası atar bu durumda.. Alır bohçasını sırtına, namusunu temizlemek için gider İstanbul'a..

Filmi anlatarak yazımı fazlasıyla uzatmak niyetinde değilim. Çünkü bu yazıdaki asıl amacım filmi anlatmak değil, pasta tarifi vermektir. Bizim Güllü bir şekilde Fikret'in babasıyla tanışır. Baba bayılır Güllü'ye tabii... İstanbul'daki zıpır kızlar gibi değildir ki Güllü. Babası olanları öğrenince, iyice sinirlenir Fikret'e. Güllü'ye hocalar tutar ve kılığını, kıyafetini değiştirmeye girişir. Neler olur? Bizim Güllü iki fincan mısır unudur demiştim ya yazımın başında, kıza aksanını düzeltme ve güzel yürüme dersi aldırırlar önce. Bu nedenle iki adet yumurtayla, bir fincan şeker biraz çırpılmalıdır. Kızın Hamsi Köyünün deli rüzgarında, kuruyan cildi canlandırılmalıdır. Çırpılan karışıma yarım fincan süt ve yarım fincan zeytinyağı ilave edilir. Biraz da bronzluk yakışmaz mı haspaya? Yakışır illa.. Sonra bir tatlı kaşığı neskafe eklenir. Kız köyden gelmiştir ya şehre... Biraz şaşkın ve ürkektir... Kendine güveni gelsin diye, bir paket kabartma tozu kattık mı içine, şöyle bir havalanır... Kabardıkça kabarır, iyice kendine güveni gelir. Tüm karşım, bizim Güllü'ye, yani 2 fincan mısır ununun içine karıştırılıp, Güllü'nün iyice şehirli olması sağlanır. Sonra bu karışım yağlanmış küçük bir kaba aktarılır. Önceden ısıtılmış, 150 derece fırında, 30 dakika kadar bırakılır. Güllü o halvetten çıktığında, artık tanınmaz haldedir. Mısır unuyla yapıldığına bin şahit gerekebilir. İyice şekil değiştirmiştir. Güllü artık bir şehirlidir.

Ancaak intikam duygusunu kaybetmemiştir halen Güllü... Gene Fikret'i öldürmek istemektedir. O zaman kızın içini yumuşatmak, yüreğine biraz şefkat katmak, aşkını tekrar canlandırmak gerekir. Bir paket krem şanti, bir çay bardağı sütle çırpılır. Bembeyaz bir karışım elde edilir. Fırından çıkan kek, enlemesine ortadan ikiye kesilmelidir. Güllü kendine gelmeden, bir çay bardağı portakal suyunu ortadan ikiye kesilen bedenin iki parçasına serpilir. Mis gibi portakal çiçeği kokacaktır Güllü böylece... Sonra o bembeyaz krem şantiyi bedenin iki parçasına da usulca sürmek gerekir. Yüreğine yüreğine sürülen krem şanti içindeki aşkın canlanmasına sebebiyet verecektir. Bu beyazlık üzerine, eski anılar canlansın diye, bir avuç ufalanmış badem serpilir. İki parça birleştirilir. İşte böyle! Kızımız muhteşem olur. Hatta inanır mısın, Güllü, akşam Fikret'le karşılıklı oturup, yemek yer.. Fikret anlamaz kızın Güllü olduğunu! Fikret öğrenince durumu delirir kıza tabii delirir. Tekrar Güllü ile evlenmek ister. Fikret bir paket çikolatadır bu durumda. 1su bardağı süt ve 1 fincan nisasta, 1/2 fincan un olan kaba Fikret balıklama atlar. Aşkından erir... Erir bu karışımın içinde... Muhallebi kıvamına gelince, kekin üstüne bu çikolatalı karışım sıcak sıcak sürülür. Böylece Güllü ve Fikret ayrılmazlar artık. Çok mutlu olurlar. Ve sana bir şey söyleyeyim mi, inanılmaz lezzetli olurlar! Onlar ermiş muratlarına... Biz çıkalım kerevetlerine derim! Ve bu pastayı ben hapur hupur yerim! Bu seferki film gibi pasta tarifim de böyle.. Pişen bu pasta nasıl mı oluyor? Hımm.. İnanmadın değil mi benim pasta yaptığıma.. Film anlatıyorum sandın öyle mi? Yoo.. Pişirdim işte.. Güven olur mu bana? İşte bak.. Fotoğrafını çektim koydum bloğuma.. Aşağıdaki fotoğrafa baksana..

Sinemaya Gidiyorum - Döneceğim



Bir Hayalin İzini Sürmek



Ne anlatacağım... Şimdi gazetede okudum. Nasıl bayıldım bu habere anlatamam.. Bak şimdi.. Son haftalarda.. Gittiğim kitapçıda kaç defa Ahmet Ümit'in son kitabına denk geldim.. Hani İstanbul Hatırası adlı kitabı var ya.. Tamam, o işte.. Elim gitti gitmesine her defasında... Evet.. Evet... Kitapçıda gördüm kaç sefer.. Gözgöze geldik üstelik.. Elime alıp bakmak istemedim, inanabiliyor musun? İstemedim, çünkü elime alsaydım mutlaka okumak isterdim. Bir kere kapak var ya kitabın kapağı.. Oy, oy.. Kapak vururdu beni yüreğimden.. Önde kocaman bir martı ve Kız kulesi, arkasında şahane İstanbul silüeti... Daha ne olsun? Tuhaf olduğumu hep söylerim ya.. İşte bak, gene bir tuhaflığımı itiraf edeceğim. Bazan böyle yeni çıkan kitapları koklamak ve okumak istemem biliyor musun? Oysa dumanı tüten, taze matbaa mürekkebi kokan kitaplar başımı döndürür çoğunlukla.. Ahmet Ümit'in son kitabını tazeyken almak istemedim. Biraz yerinde demlensin istedim. Aynı bazı yemekler gibi. Yemeklerin de kimi, tenceresinde pişerken bana daha lezzetli gelirler. Gizlice bir çatal atarım ağzıma misal... Kimi ise iyice pişer vee.. Şöyle bir tencereden dökerim cam tabağa.. Ellemem.. İsterim ki soğusun.. Lezzeti soğudukça çıksın açığa.. İyi ama.. Şimdi gazetedeki haberi okudum ya.. Nasıl pişman oldum anlatamam sana.. Dünyada benzerlerinin çok yapıldığı bir "edebiyat turu" düzenlenmiş ve Ahmet Ümit'in son romanı İstanbul Hatırası'nın izi adım adım İstanbul'da sürülmüş.. Ne hoş? Bayıldım bu fikre.. Vatan Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Buket Aşçı'nın proje danışmanlığında ve Antonina Turizm ve Everest yayınları işbirliği ile düzenlenmiş bu geziye Ahmet Ümit'in 43 okuru katılmış. Basınla birlikte 80 kişi olmuşlar. Kitaptaki cinayet mahallerini gezmişler. Bu kadar kalabalık bir grupla, basın mensuplarıyla gezmek nasıl olmuştur bilmiyorum ama bir kitabın izini hele yazarıyla sürmek müthiş bir proje bence.. Hele bu tur edebiyat adına yapılıyorsa.. Bu projeler desteklemeli kesinlikle.. Düşünsene.. Edebiyatı hayata katan bir proje bu... Şahane... İmza günlerinde ya da söyleşilerde nasıl keyif duyuyor insan, öyle değil mi? Bir de sevdiğiniz bir kitap.. Hem de yazarı ile birlikte... Vee.. Sevdiğiniz şehirde.. Off! Cihana değer valla hayali bile... Ben bu hayalle yaşarım şimdi bir süre... Hımm.. Dur bi... Kahve yapmalıyım... Tamam.. Hayale dalmalıyım.. İşte... İşte.. İstanbul'dayım... Bir hayalin peşinde..... Belki de Orhan Pamuk ve Kara Kitap... Ne dersin? Rüya'nın peşine düşeceğiz belki kimbilir? Offf! Şahane bir fikir bu şahane!

16 Temmuz 2010 Cuma

Lavinia Kim?


Özdemir Asaf ve en güzel aşk şiiri Lavinia... "Sana Gitme demeyeceğim / Üşüyorsun ceketimi al / Günün en güzel saatleri bunlar / Yanımda kal / Sana gitme demeyeceğim / Gene de sen bilirsin / Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim / İncinirsin / Sana gitme demeyeceğim / Ama gitme Lavinia / Adını gizleyeceğim / Sen de bilme Lavinia" Özdemir Asaf'a, bu güzel şiiri yazdıran kadın kimdir acaba diye hep merak ederdim. Adını açıkça söyleyemediği bir kadın. Kim?


Bir gün gazeteleri okurken, Özdemir Asaf, Oktay Akbal, İlhan Selçuk ve Öztürk Serengil fotograflarının altında "Lavinia hepsinin büyük aşkıydı" diye başlık atılarak kaleme alınmış, Gülenay Börekçi'nin bir yazısı vardı. Gözlerime inanamadım. Kıvır kıvır siyah saçları ve şahane gülüşüyle bir kadın resmi ve ismi... Mevhibe Beyat. Döneminin pek çok yazarının gönlünü çalan güzel kadın. Demek ki Lavinia Mevhibe Beyat'mış.



Haluk Oral'ın "Şiir Hikayeleri" diye bir kitabı çıkmış.Bu kitapta Orhan Veli, Özdemir Asaf, Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Ahmed Arif'in eserlerindeki "giz"perdesini aralamaya çalışmış. Bu kitabı en kısa zamanda edinip okumalıyım. Özdemir Asaf'ın Lavinia'sı, İlhan Selçuk'un ilk eşiymiş. Ondan ayrıldıktan sonra da Öztürk Serengil'le evlenmiş. 2007 yaşamını yitirmiş. Daha üç yıl öncesine kadar yaşıyormuş demek ki. Keşke daha önce bilseydik. Bazen sevdiğim şiirin şairinin fotoğrafını görünce hayal kırıklığı hissederim."Bu fotoğraftaki kişi mi yazıyor bu güzelim şiirleri?" demek gibi bir gaflete düşmüş olduğum zamanlar vardır ne yazık ki. Nedense bazen ise şiire ilham veren kişinin fotoğrafı hayrete düşürür beni. Oysa aşığa maşuk gerektir. Ne aşığın ne de maşuğun siması bana ne gerek diyerek, şiirle hemhal olmam lazım öyle değil mi? Merak işte ne diyeyim bu da bendeki merak!

Lavinia şiirinin ilham perisi, beni bile büyüledi. "Bir erkeğin günün en güzel saatlerini gün batımından sonrasını geçirmek istediği kadındı, gitmesin, hep kalsın istenendi Lavinia.... Öyle nazlıydı ki güzel yalanlarla geçirmek isterdi ömrünü...Yalanların insanı en sert hakikatlerden bile daha çok inciteceğini unutarak..." diye başlamış Gülenay Börekçi gazetedeki yazısına. Teşekkürler hem bilmediğim bir kitabı tanıttığı, hem de Özdemir Asaf'ın Lavinia'sının kim olduğunu bildirdiği için...

"Sana gitme demeyeceğim / Ama gitme Lavinia / Adını gizleyeceğim / Sen de bilme Lavinia"

15 Temmuz 2010 Perşembe

Kilo Terörü İle Mücadeye Davet

Nasıl gitmek isterdim anlatamam. Aklım kaldı yani, niye yalan söyleyeyim. Pera Müzesi'nde Kolombiyalı sanatçı Fernando Botero'nun sergisi var. Oyy! Nasıl eserlerini seyretmek isterdim! Bana göre yüzyılımızın en anarşist kişilerinden biridir kendisi. Ben ise en baş destekçisi. İyi de, insan gitmez mi sergisine, değil mi? Daha ne olsun? Ayağına kadar getirmişler işte! Dur bakalım.. Daha iki gün var serginin bitmesine..

Biliyorsun, pek çok terör çeşidi vardır. Onlardan bir tanesi de "Kilo terörü". Diğer tüm terörler gibi, kilo terörünü de, nefretle kınıyorum, nefretle! Kilo Terörü ne mi? Bak dinle... Uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımla karşılaştım misal.. Selam sabah, hoş beşten sonra muhabbetin mecrası ne tarafa kayar? Kilo durumlarına tabii... "Ayy, şekerim kilo mu almışsın ne? Gamzen kaybolmuş yeminlen!" demez mi? Hoppala! Arkadaşım sana ne değil mi? Sana ne? Belki aldırdım gamzelerimi.. Sana dert mi? Hem ömrümde benim gamzem falan olmadı ki! İyi de niye izah ediyorum şimdi sana illa ki!! Böyle işte... Eğer benim gibi iştahlı biriysen, hele kilo almaya meyilliysen, bir de üstüne yemek yerken kalori hesabı yapmayı istemiyorsan eğer, gören sana da sık sık bu tarz münasebetsizlik eder. Bu terör değil de ne şimdi? Ayıp değil mi? Bu duruma derhal bir son vermeli. En azından karar verip kimseyle kilo muhabbeti etmemeli. Zayıflığı değil de kiloyu sanat yapanlar da bu durumda baştacı edilmeli... İşte Fernando Botero'yu çok severim. Nasıl sevmeyeyim? Sanatçının çizdiği hep şişman figürler. Sadece çizmekle kalsa iyi.. Bir de demiyor mu "Şişman güzeldir," diye.. Ben Fernando demiyeyim de ne diyeyim? Bak, bir kaç resmini koydum Hayal Kahvem'e... Kilo terörü konusunda lütfen beni destekle, e mi? Düşünsene... İsteyen istediği kiloda olsa hayat bayram olmaz mı? Kilo almayayım diye lokmaları boğazıma dizmenin gereği var mı? Herkes sıska manken gibi olmak zorunda mı? Of ya! Kilo terörü ile mücadele!!! Fernando Botero gibi kiloyu sorun etmeyenleri de her daim destekle! Kilo terörü ile mücadeleye davet bu işte! Yooo... Gitmeliyim ben bu sergiye... Evet, evet... Gitmeliyim kesinlikle!